18 Ocak 2013 Cuma

GERÇEMEK SAYI 36

 
GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ
 
ISSN: 1307–4881 İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN
Yıl: 6 Sayı: 36
Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni: Mustafa B.Yalçıner 05327220674 yalciner_mustafa@yahoo.fr Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Hatice Canan Yalçıner yalciner_canan@yahoo.com.tr
Yönetim Yeri: Merkez mahallesi Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2 33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon: 05327220674 E-posta: gercemek@yahoo.com.tr
Yazı Kurulu: Mehmet Babacan F. Saadet Bilir Güngör Türkeli Songül Saydam
Basıldığı Yer: Evren Yay. AŞ Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km. Oğulbey/ANKARA (0312) 615 54 54
Baskı Tarihi: 03 Aralık 2012
Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır.
Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız. Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/ Aydıncık Şubesi TR930001001020307582605005
Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.
 
BOYACI SUMAĞI (Cotinus coggygria) Boyacı sumağı, 2m ile 3m kaday boylananbilen, yine bir o kadar da yayılma alanı gösterebilen, bol ışık alan yerlerde yetişen, sık dallı çalımsı bir bitkidir. Dalları kızıla çalar. Oval, parlak yeşil, tam kenarlı, geniş yapraklarını kışın döker. Mayıs sonlarında küçük ve sarıya çalan çiçek açar. Daha sonra bitki duman altında kalmış gibi bir izlenim bırakır. Maki alanlarında hemen dikkat çeker. Gövde ve dallarının özü kahverengimsidir. Kırıldığı zaman yapışkandır. Sepet yapımında kullanılır. Kök ve gövdesi eskiden boyacılıkta, yaprakları da deri eylemede kullanılırmış.
 EDİTÖRDEN
 
 
BİTKİ PEŞİNDE
ADAMOTU
 
Mustafa B. YALÇINER
 
Aydıncık’ta, güneşli bir şubat günü fotoğraf makinesi elimde, yeşil ile mavi arasında, Han Yıkığı’na doğru tarihin derinliklerine bir yolculuğa çıkmıştım. Yolun sağındaki ilk zeytin ağacının hizasına vardığımda, dibindeki bir bitki ve çiçekleri dikkatimi çekmişti. Yüzeyi pütürlü, sert, geniş, uzun, ucu sivri, kenarları kesik ve oval yaprakları, toprak hizasında yan yana dizilip, bir daire oluşturmuş ve beş yapraklı mor çiçekler açmıştı. İlk kez gördüğüm bu bitkinin hemen birkaç fotoğrafını çektim. Yanında bulunan ve henüz çiçeği olmayan bir başkasını da kökünden çekmeye çalıştım ama çıkmadı ve toprağa yakın bir yerden koptu. Bitki elimde çarşıya döndüm. Önüme gelene bu bitkiyi tanıyıp tanımadığını soruyordum. Ne yazık ki tanıyan çıkmadı. Bitki solmaya başlamıştı; umudumun da bir kuş olup uçmaya hazırlandığı bir sırada, bir kadın “Buna atalması derler. Nisan ortasında erik büyüklüğünde ve hoş kokulu sarı meyvesi olur. Bizim köyde bir çocuk meyvelerinden yemiş, sarhoş gibi davranmaya başlamış şimdi ise biraz safça” dedi. Çeşitli araştırmalardan sonra yöremizde “atalması” diye bilinen bu bitkinin bilimsel adının adamotu olduğunu öğrendim. Bir süre sonra bir bahçede rastladım adamotuna ve sahibine bitkiyi sordum. Bir anısını anlatıverdi bana: “Çocuktum. Oğlak güdüyordum. Eve dönerken atalması gördüm. Meyvesi çok hoş kokuyordu, ben de koparıp koparıp yedim. Bana bir şeyler olmuştu eve geldiğimde. Uykum var diyerek hemen yattım. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Sabah oldu. Anam bana, ‘Kız neydi akşamki o halin? Sabaha kadar sayıklayıp durdun’ dedi. Ne dedim ki dedim. ‘Tuz çuvalına yılan girdi, diye bağırıp durdun’ dedi.” Öğrendiğim bilgilere göre, başka kültürlerde adamotunun afrodizyak ve kısırlık giderici özelliklerinden başka, sahibine şans getireceğine yıllarca inanılmış. Ayrıca büyücüler adamotu kökünü hazine bulacak, geleceği okuyacak, güç, zafer vb kazandıracak canlı bir yaratığa dönüştürebildiklerini iddia etmişler. Bunun sonucu adamotu kökünün fiyatı da hızla yükselmiş. Adamotu tacirlerine gelince, onlar da başkaları bitkinin kökünü sökmesin diye çeşitli yollara başvurmuş: Bitkinin kendisini söken her canlıyı öldürme gücüne sahip olduğu, sökülürken çıkardığı çığlığının sökeni öldürebileceği söylenmiş. Kutsal günlerde, dini usullere göre ve bazı ilahiler eşliğinde sökülmesi gerektiği düşüncesi yayılmış. Yazılanlara göre, papazlar büyülü bir hançer ile adamotunun etrafına ortak merkezli üç çember çizip, dua ederken, bir genç kız da adamotunun başında ağlarmış. Bitkinin etrafındaki toprak kazılıp temizlenir, açığa çıkan köke uzun bir ip bağlanır, diğer ucu da bir hafta aç bırakılmış siyah bir köpeğin boynuna geçirildikten sonra, bir parça et köpeğe koklatılır ve hayvanın hemen ilerisine fırlatılırmış. Üç çemberi geçerek eti yemek için fırlayan köpek, kökü sökmeye çalışırmış. Bu sırada bitki kulakları sağır edecek bir çığlık atarmış. Papazlar ve ağlayan kız ise çığlıktan etkilenmemek için kulaklarını mumla tıkarlarmış. Üç denemeden sonra köpek bitkiyi sökemezse, vazgeçilirmiş. Eğer köpek adamotunu söker ve de ölürse, bu kök kullanılabilirmiş. Sökülen kök yıkandıktan sonra bir beze sarılırmış. O andan itibaren sahibine şan, şöhret ve para kazandırmaya başlarmış. Doğurganlık sembolü olarak kabul edilen adamotuna, bazı kültürlerin yazınsal yapıtlarında da rastlamaktadır: Fransız yazar Flaubert (1821–1880), “Hérodias” adlı öyküsünde, Salome’nin dansıyla ilgili olarak “Siyah şalvarının üzeri adamotlarıyla doluydu… Bir kelebekten daha da hafif, Salome uçmaya hazır görünüyordu” diye yazıyor. İtalyan düşünür ve politikacı Niccoló Machiavelli (1469–1527) de “La Mandragore” adlı komedisinde adamotuna değinir: 20 yıl Paris’te yaşadıktan sonra Floransa’ya dönen çapkın Callimaco Guadagni, altı yıllık evli olmasına karşın, bir türlü çocuğu olmayan Nicia’nın güzel eşi Lucrezia’nın peşine düşer. Arkadaşı Ligurio ile bir plan kurar. Ligurio, Nicia’ya Paris’ten kısırlık uzmanı bir doktorun geldiğini, adamotundan bir şurup yaptığını, bu şurubu içen kadının yüzde yüz hamile kaldığını ama ilacı içen kadınla yatacak ilk erkeğin bir hafta içinde öleceğini söyler. Ayrıca böyle bir tehlikeye maruz kalmaması için, karısının bir defalık başka erkekle yatmasına izin vermesini önerir. Saf koca da bu sözlere kanarak, hiç tereddüt etmeden, karısını yabancı bir erkeğin kollarına atar. Şubat ortaları eski bir evin bahçesinde de görmüştüm adamotunu. İki ay sonra ağabeyim ile yanımıza kazma, bel ve kürek alarak o adamotunu sökmeye gittik. Önce dallarını kestik, sonra bitkinin 50 cm uzağından kazmaya başladık. Merak ediyordum, acaba denildiği gibi kökü adama benziyor muydu? Açtığımız çukur gittikçe büyüyordu. Hava sıcak, toprak kuru. Güneş tepemizde, gömleği de çıkarmak zorunda kaldık. Elimize yüzümüze konan toz, terle çamura dönüştü. Elimizde ne hançer vardı, ne de adamotunun etrafına üç daire çizmiştik. Ne dua eden papazlar, ne de ağlayan bir genç kız. Aç bırakılmış kara köpeğimiz de yoktu. Korku ile karışık bir heyecan kaplamıştı beni. Ürperiyordum. Bir kurt içimi kemiriyordu. Ya okuduklarım doğruysa ya başımıza bir iş gelirse? Ağabeyim çok rahat, bense telaşlıydım. Kökün yan taraflarından kazarak devam ettik ve sonuçta şekil tam ortaya çıktı: Bir gövde ve iki kol. Sonuna kadar kazacak olsaydık herhalde akşamı ederdik. İkimiz birden asılıyorduk; kök ne çığlık attı ne de başka bir ses çıkardı. Koparıp aldık. Aman Tanrım! Gerçekten insana benziyordu. Gövde 45 cm, kollardan biri 35 cm diğeri ise 20 cm idi. Dönüşümüzde bizi adamotuyla görenler, “Hayrola? Bu yaşta çamurdan adamla mı oynuyorsunuz” dediler. Duştan sonra, adamotu masamda, kahvemi yudumlarken bir tenis topu gibi kültürler arasında gidip geliyordum. Bu bitkinin çok etken olduğu bir kültürde yaşıyor olsaydım, herhalde adamotu kökü sökmeye gidemezdim. Edindiğim tecrübenin mutluğunu yaşarken bireylerin kültür yoluyla da sömürüldüklerini bir kez daha düşünmeden edemiyordum.
 
GÜLNAR’IN DELİLERİ
Mehmet BABACAN
 
Kırsallığın, acımasızca kısıtladığı yörelerden biridir Gülnar. Taş, orada yaratılmıştır ama dağıtıma fırsat bulunamamıştır. Akarsuyu, gözyaşı kadardır; kaderine ağladığı zamanlarda akar, ipil ipil. Orada doğup büyüyenler, ekmeklerini hep dışarıda ararlarsa da; devlet, yönetim gereği, durmadan kaymakam gönderir, dağ başına. Ne var ki, kaymakamlar da fazla durmazlardı Gülnar’da. Kimisi, mahrumiyet yeri deyip, bir torpil yardımıyla kaçıp- gider; kimisi de, şikâyet yüzünden, sürgün olup giderdi. Canından bezip gidenlerse cabası. Daha doğrusu, altı aydan fazla kalan kaymakam için “Bu herif, kök mü saldı ne?” dendiğini duyanlardanız. Yanlış anlaşılmasın, eskiden böyleydi. Şimdilerde aranan bir yayladır Gülnar.
***
Günün birinde, yeni mezun bir Kaymakam, sessiz- sedasız, çıkıverip, geldi Gülnar’a. Yüreği görev aşkıyla dolu, idealist bir gençti. Gece- gündüz, başarılı olabilmek için, neler yapmak gerektiğini düşünüyor; uykuları kaçıyordu. Hangi açıdan bakarsa baksın, hep, aynı sonuca varıyordu; 1- Bilgili olmalı. 2- Halkı iyi tanımalı. Bilgilenmek kolaydı. Okul bilgilerinin üstüne, kitapları, ansiklopedileri yığarak, yeterince bilgili olunabilirdi. Ama halkı nasıl tanıyacaktı? Halk, bir kitap değildi ki, açıp, sayfa sayfa okuyasın. Çevresinde kümelenen insanları, dikkatlice gözlemliyor; yağcıları, dalkavukları, çıkarcıları, tek tek ayıklamaya çalışıyordu. Amacı, “Akil” adamlardan oluşan bir ekip kurup, onların düşüncelerinden yararlanmaktı. Bu çaba, bir hayli uzun sürdü. Etiketlemekte usta olan çevreler, “ Bu Kaymakam, toplantıdan başka bir şey bilmiyor” demekte, gecikmediler. Eninde sonunda Akiller ekibi oluştu ve çalışmaya başladı. Bu arada, “Kaymakam gizli örgüt mü kuruyor?” diyenler olduysa da; o zamanlarda “Silivridaşlık” yoktu daha. Akiller toplantısının ana gündemini “ Halkı tanımak için, ne yapmalı? Nasıl yapmalı? Hangi araçları kullanmalı?” soruları dolduruyordu. Bu doğrultuda çıkan önerilerin en önemlilerini, şöyle sıralamak olasıydı: 1- Halkla sık sık toplantı yapıp, onları dinlemeli. 2- Halk önderlerini dinlemeli. 3- Yörenin halk söylencelerini, mizahını ve taşlamalarını taramalı. 4- YÖRENİN DELİLERİNİ DİNLEMELİ. Delileri dinleme önerisi, çok ilginç gelmişti Kaymakama. Bu öneriyi savunanlarsa, görüşlerini şu temellere dayandırıyorlardı: 1- Deliler, yalan söylemezler; sözlerini sakınmazlar. 2- Deliler, yağcılık ve çıkarcılık etmezler. 3- Deliler, hatır gönül için, kıvırmazlar, takla atmazlar. Öyleyse, gerçek görüş onlardan alınabilirdi. Delileri bulmak da, zor olmasa gerekti. Onlar kendilerini saklamazlardı ki. Zaten,“ Her köyün bir delisi olur” dememiş miydi atalar?
***
Kaymakam Bey’in aklına yattı bu fikir. Çalışmalar bu yönde yoğunlaştırıldı. Köylerin listesini önlerine açıp, delilerini yazmaya başladılar. Amaç, onları ilçeye getirip, ağırlamak ve konuşturmaktı. Sıra Koçaşlı Köyü’ne geldiğinde, grubun en yetkin üyesi söz aldı: “Efendim, o köyde deli aramaya gerek yoktur. Görevliler, kimi bulurlarsa, tutup getirsinler; hiç fark etmez” dedi. Bu yargı, daha çok ilgisini çekti Kaymakamın. “Havasından mı, suyundan mı, neden öyle?” dediyse de, doyurucu bir yanıt alamadı. “Belki açık sözlülüklerindendir” diye düşündü, tarafsızca. Bir yandan da, köy gezilerine başlamıştı Kaymakam. Yaptıkları gezi programına göre geziyor; ama Koçaşlı Köyü hiç aklından çıkmıyordu. Sonunda sıra Koçaşlı’ya geldi. Yanına kimseyi almadan, makam aracı jeep’e bindi, “Koçaşlı’ya sür” dedi şoförüne. Köye girerken rastlayacağı ilk erkekle konuşmayı aklına koymuştu. Sınava giden bir öğrenci gibi heyecanlıydı. Orman yolundan, ağır ağır ilerlediler. Tam köye girecekleri sırada, 55 ile 60 yaşlarında, sırım gibi bir adam çıktı karşılarına. Adam, arabayı görmüyor gibiydi. Üstelik de, çakıllı yolda, hafiften ıslık çalarak, keyifle ilerliyordu. Durup, beklediler. Adam tam yanlarından geçerken; “Merhaba amca” diye seslendi Kaymakam. O zaman dönüp, umursamaz bir bakışla baktı adam. Kaymakam, hemen arabadan atlayıp, yanına vardı ve “Amca, sığara içer misin,” dedi. “Bulsam, anasını bile ağlatırım da, hani yiğen?” Bir sığara verip, yakıverdi Kaymakam. Taşların üstüne karşılıklı oturdular. Konu bulup konuşmak gerekiyordu. “Amca, nereye gidiyorsun böyle? Atın yok, eşeğin yok” “Hayırlı bir iş için gidiyom yiğenim. Defterimizin bir ucuna, bu sevap da yazılır belki.” “Amca, bir sakıncası yoksa bize de söyler misin bu hayırlı işi? “Yoksa kız istemeye mi gidiyorsun?” “Yok yok. Kız mız değil. Kaymakamlık bir iş bu” Kaymakam, iyice meraklanmıştı; “Allah Allah1 Neymiş bu iş yahu? Çatlatma bizi be amca, deyiver şunu.” “Tamam, yiğenim tamam, anlatacağım. Merakta koymak günahmış zaten. Dün, bizim muhtar dedi: Yeni bir kaymakam gelmiş. Tıfılın biriymiş hem. Üstelik de, garipliğine bakmadan, köy gezilerine çıkıyormuş. Buraları bilmez o şaşkın. Gülnar’da koltuk boş bırakılır mı hiç? Hemen biri gapıverir koltuğu. Gidip, bir bir anlatacağım bunları. Dinlemezse, kulağını çekivirecem” Adamın lâfı bitmiş miydi, bilmiyorum; Kaymakam hızla ayağa kalkıp, şoföre bağırdı; “Çabuk arabayı çevir, geri dönüyoruz!”
 
KOMŞU
Hikmet KURTER
Bir arkadaşımla birlikte beş altı günlük bir iş gezisi için Almanya’ya gidiyorduk. Üç saatlik bir yolculuğun ardından Stuttgart’ta uçaktan indik. Havaalanının kapısında bekleyen taksilerden birine bindik. Kızıl sakallarıyla bir Zeus heykelini andıran taksi sürücüsü nazikçe, -Nereye gitmek istiyorsunuz efendim? diye sordu. -Bad Urach Kasabasına, diye İngilizce karşılık vererek elimdeki adresi adama uzattım. Yola çıktık. Gün batmak üzereydi. Hareket halindeki arabanın penceresinden geçtiğimiz yerleri, güneşin ufuk çizgisinde yavaş yavaş kayboluşunu seyrediyorduk. Bir ara, dikiz aynasında gözlerimiz karşılaşınca, sürücü kırık dökük bir İngilizceyle, -Yabancısınız galiba, dedi. -Evet, iyi tahmin ettiniz, dedim. -İtalyan olmalısınız siz. -Yoo, değiliz! -İspanyol?.. -Hayır!.. -Yoksa Arap mı? -Gene bilemediniz. Sizi daha fazla merak ettirmeden söyleyeyim. Biz Türk’üz. Konuşmamız birdenbire bıçak gibi kesiliverdi. Arabanın içinde sanki soğuk bir yel esmişti. Sürücünün rengi uçmuş, neşesi kaçmıştı. Bana bir asır gibi uzun gelen bu sessizliği bozmak için, -Siz de Alman’dan çok Akdenizlilere benziyorsunuz, dedim. Nasıl yanılıyor muyum? İçini çekerek, -Yanılmıyorsunuz, Yunanlıyım ben, dedi. -Ooo, demek ki komşu oluyoruz! diye bir çığlık attım. Sıkıntıyla, -Tabii ya, tabii ki komşuyuz, dedi. -Eee, komşu nasılsın bakalım, ne arıyorsun burada, Yunanistan’da taksi sürücüleri iş bulamıyorlar mı kendilerine? Biraz rahatlamıştı. Kesik kesik konuşmaya başladı. -Almanya’ya tıp öğrenimi için geldim… Araya bir de evlilik girince okulu bitirmem gecikti… Ailemi geçindirebilmek amacıyla sürücülüğe başladım... Fakülteyi bitirmeme az kaldı… Diplomamı alır almaz karımı ve çocuklarımı yanıma alıp Ege’de bir adaya yerleşeceğim. Sustu. Şimdi arabayı dalgın dalgın sürüyordu. -Demek bir adaya yerleşeceksiniz, diye yeniden söze girdim. -Biliyor musunuz, benim büyük dedem Ege’deki bir adada, Girit’te yaşarmış. Sonradan mübadil olmuş, Türkiye’ye gelmiş. Dikiz aynasında gene gözlerimi bulduktan sonra, -Şimdi söyleyeceklerime de siz şaşıracaksınız, dedi. Büyükannem Marika, Ayvalıklıymış. 1923-1924’ teki ‘Büyük Mübadele’ de Yunanistan’a göç etmiş. Küçükken beni kucağına alır, “Anastas yavrucuğum, “ derdi bana, “biz Türklerle çok iyi anlaşır, gül gibi geçinir giderdik. Aramızda hiçbir sorunumuz yoktu. Ama, o kör olası politikacılar yok mu, ne yaptılarsa onlar yaptılar.” Anlatırken gözyaşlarını tutamazdı. “Ölmeden, “ derdi, “bir görebilsem doğduğum, büyüdüğüm yerleri, eski komşularımı.” Ama kısmet olmadı, ömrü yetmedi büyükanneciğimin. Anastas hıçkırarak ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı… Ağlamak onu tamamen rahatlatmıştı. -Adalar gözümde tütüyor, diye konuşmasını sürdürdü. Zeytin ağaçlarıyla kaplı tepelerini, zakkumların, limon ve iğde ağaçlarının sıralandığı tozlu yollarda ağır ağır yürüyen yüzleri kurak topraklar gibi çatlamış yaşlılarını, ay ışığında kıpır kıpır oynaşan lacivert sularını, eşek anırtılarını, martı çığlıklarını, taze tezek, fesleğen, yasemin kokularını öyle özledim ki!.. Bir şeye takılmış gibi sustu. Parmaklarını şaklatarak, -Neydi, neydi? diye bir sözcüğün İngilizcesini anımsamaya çalıştı. Sözcüğü bulamadıkça sıkılıyor, suratını ekşitiyordu. Bir an için boş bulunup Yunanca, -Kalamari, deyiverdi. Ben de ayırdında olmadan, -Kalamar ya, evet kalamar, dedim. Zeytinyağını bol bol dökeceksin, üzerine de limon sıkacaksın. Oh, yeme de yanında yat! Artık İngilizceyi bir kenarda bırakmış kendi dillerimizde konuşuyorduk. Anastas Yunanca soruyor, ben Türkçe yanıtlıyordum. -Kefali?.. -Kefali nasıl bilmem yahu, koskoca kafası olan bir balıktır. -Çipura?.. -Şimdi İzmir’de olacaktık da sana çipuranın hasını yedirecektim. -Karides?.. -Karidesin güvecine bayılırım mirim. -Çiftetelli?.. -Çiftetellide benim üstüme göğüs, göbek titreten, gerdan kıran adamın alnını karışlarım. Mutluluktan esrimiş bir halde arkadaşıma dönerek, -Gördün mü, dedim. İki ülke, iki kültür birbirine ne kadar yakın. Bazı sözcükleri ortak, dansları aynı… Arkadaşım hiçbir şey söylemeden boş gözlerle suratıma baktı. Bu arada arabamız kasabaya varmış, bir otelin önünde durmuştu. Anastas, eliyle işaret ederek, -İşte, oteliniz burası, dedi. -Borcumuz ne kadar? diye sordum. -Ne borcu, komşular arasında borcun lafı mı olur? -İş başka dostluk başka. Hadi söyle ne kadar? -……………….. -Söyle dedim ama, bak üzme beni! -Peki komşu, üzülme. Seksen Mark versen, yeterli. -Hah şöyle, yola gel işte! Ücreti ödedim. Arabadan indik. Bagajdan bavullarımızı aldık. Anastas’la salya sümük sarıla öpüşe vedalaştık. Ayrılırken, -Kalispera, dedi. -Kalispera , dedim. Araba gözden kayboluncaya kadar arkasından el salladım. Az sonra otelin lobisinde otururken arkadaşıma, -Nasıl kaynaştığımızı sen de gözlerinle gördün, dedim. Etle tırnak ayrılır mı hiç? Ayrılmaz… Biz iki halk birbirimizle ne güzel anlaşıyoruz. Gerçekten de aramızı bozan hep politikacılar… Arkadaşım susmakla yetindi. Beş altı gün göz açıp kapayıncaya kadar geçivermiş, dönme vakti gelip çatmıştı. Havaalanına gitmek için otelin önünden bir taksiye atladık. Kısa bir yolculuğun sonunda havaalanında taksiden inerken sürücü parmağını tarife üzerinde gezdirdikten sonra, -Ücretiniz, yirmi yedi Mark efendim, dedi. Sürücüye afal afal bakarak, -Emin misiniz? dedim. -Evet, bayım. Bakın, tarifede Bad Urach ile Stuttgart Havaalanı arasının tam tamına yirmi yedi Mark olduğu yazılı. Bunun ne eksiğini kabul edebilirim ne de fazlasını. Adamın parasını ödedim. Bavullarımızı yüklenip yolcu salonuna geçtik. Kendi kendime, -Nasıl olur, hani seksen Mark’tı, Anastas’ın yaptığı komşuluğa sığar mı hiç? diye söylenirken, şimdiye kadar ağzını açmayan arkadaşım: -Doğrusu, böyle sızlanmana bir anlam veremiyorum, diye sessizliğini bozdu. Sevgili komşun muayenehane açabilsin diye küçük bir katkıda bulundun, hepsi bu!
 
NEŞET ERTAŞ VE ABDALLAR
Celal Necati ÜÇYILDIZ
 
“Dost Elinden Gel Olmazsa Varılmaz Rızasız Bahçanın Gülü Derilmez Kalpten Kalbe Bir Yol Vardır Görülmez Gönülden, gönüle Yar. Oy Yar Oy Yol Gizli..” Bir köy vardı uzakta. Gidildi, görüldü. O köy Kırtıllar (Gırtıllar ) köyü. Eski adı Abdallar Köyü. Bir sel gelmiş, sonra birkaç km. öteye yeniden köy kurmuşlar. İşte ozanımız Neşet Ertaş bu köyde doğmuş. Eli saz tutan, keman tutan, zurna tutan çalmış, söylemiş. Ekmek tekneleri bunlar. Keskin’in bir köyü iken şimdilerde bir mahalle. Açlık, yokluk. Göç etmişler, Kaman, Kırşehir, Çiçekdağı, İzmir, Ankara, İstanbul. Kaman’da belediye arsa vermiş, onları iskân etmişler. Her yıl Kaman’da Abdallar Şenliği yapıyorlar. Geçen yıl katıldığım 2. Abdallar Şenliğinde pankart asılmıştı. Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Neşet Ertaş. Onlar İç Anadolu’da Dadaloğlu’nu yeniden yaşatmaya başlamışlardı. O yürekli sesleri Dalaoğlu’nun bozlaklarından geliyordu. O kendilerine has; gırtlak namelerinin iç dünyasında Toroslar’da Türkmenlerin yaşamları sergileniyordu. Ağıtlar, bozlaklar İç Anadolu’dan Toroslar’a uzanıyor. Köyde, kentte yaşlı, genç onların türkülerinde kendini buluyordu. Neşet Ertaş, don değiştirdi. Ama onun adı yaşıyor. Her kentte bir Neşet var. her kente bir Ertaş var. Silifke’de bir dostumuz var. Adı Ali Topuz’du. Neşet Ertaş sevgisi ile oğluna Neşet adını koydu. Gitti mahkeme kararı ile soyadını Ertaş yaptırdı. Şimdi oğlu Neşet Ertaş yaşamına devam ediyor. Onun sevgisi yüreklerinde. Silifke demişken, bir gün Neşet Ertaş Silifke’ye konsere geldi. Rahmi Doğanlar Sineması yeni yapılmıştı. Yaklaşık 1968–1969 yılları olmalı. Salon tıka basa dolu idi. O gece ben otelde yatmam, beni topraklarım ile buluşturun dedi. Say mahallesinde yaşayan Abdal hısımlarının yanına gitti. Hüseyin Say’ın (Foforlu Hüseyin) konuğu oldu. O dostlarını sevdi. Bir hafta kaldı. Akşamları oturuyorlardı; kemanını, gırnatasını alan geliyordu. Sabahlara kadar muhabbet ettiler. Sabahları kalkıyordu, Ağa’nı kahvesinde kahvesini içiyor, sohbet burada devam ediyordu. Küçük Hüseyin Say onun mihmandarı idi. Yanından ayrılmıyordu. “Hüseyin oğlum, sazımı getir.” Hüseyin bir çırpıda gidiyor, evden sazını alıp, geliyordu. Kahvede onlara saz çalıp, türkü çığırıyordu. Sonra birlikte eve gidiyorlardı. Bir hafta sonra Ankara’dan bir telefon geldi. “Artık gel gayri dediler.” O da Ankara’nın yolunun tuttu. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Hiç baba mesleği ile ilgilenmeyen oğul Hüseyin Say’a bir ilham geldi; saz çalıp, türkü çağırmaya başladı. Şimdi hâlâ çalıyor. İşte Neşet Ertaş’ı orada tanıdım. Ondan sonra radyolarda Almalı Dağlar, Acem Kızı, Hacıbektaş, Mühür Gözlüm, gibi türkülerini dinliyorduk. Gençler bir araya geldiğinde onun plaklarını çalıyor, sonra sazı eline alan onun türkülerini çalıyorlardı. O Toroslar’da Tahtacı köylerinde plakları hem çalıp, dinliyorlar hem ağlaşıyorlardı. Yetmiş dört yıllık yaşamı boyunca, o mahalli sanatçılıktan, ülke ve dünya sanatçılığına adım, adım gitti. Zor yollardan geçti. Sağlığı bozuldu. Yurt dışına gitti. 20 yıl Türkiye de değildi. Ama türküleri ile biz onu yanımızda hissettik. Onun, o yaşam sürecini biz bilmedik. Onun yaşam zorluklarını o kültür camiası görmedi. Herkes kendi sevdasında. Ama TRT ona bir hediye verdi. Dostumuz Ali Bozkurt ona Bozkırın Tezenesi Belgeselini yaptı verdi. İşte bu belgesel sanatçıya yaşadığı dönem içinde, buhranlı yaşam sürecine renk kattı, yeşertti yeniden Neşet Ertaş’ı. Yeniden aldı sazı eline, çaldı söyledi. Yorumlar getirdi. İşte Yalan Dünya, Tufan Altaş’dan bu türküyü dinlemek gerekir. Onun yüreği, onun tezene vuruşu, onun gırtlak süslemeleri. Neşet Ertaş ölmedi. Ölemez. O yaşayacak. Özellikle Kırşehir yöresinde onun yolundan giden, Horasan Erenleri, Abdal geleneği var. o babası Muharrem Ertaş, Ali İzet Özkan, Çekiç Ali’den bu bayrağı aldı getirdi buralara. Şimdi onun kültürünü yaşatmak için Kaman’da Abdallar Derneği kurulmuş. Her yıl şenlik yapıyorlar. Dadaloğlu’nu anıyorlar. Dadaloğlu’ndan esin alıyorlar. Onun yürekli davranışını devam ettiriyorlar. Osmanlı’dan bu yana, bu toplum üzerinde asimilasyon uygulaması devam ediyor. Kırtılar Köyü’nün ortasında bir cami var; gittiğimde İlahiyat Fakültesi mezunu bir imam vardı. Köyden birkaç kişiyi, Fak Fuk fonu desteği ile hacıya gönderdiklerini ballandıra, ballandıra anlatıyordu. Ağaç dikilmişti. Meyve vermeye başlamıştı. İşte çocuklarının cenazeyi camiden kaldırmak istemelerinin altında yatan neden bu. Kutluyorum başardınız, Neşet Ertaş gibi ikrarı, musahiplik yolunu bilen birini cem evinden inancına uygun töreni yaptırmadınız. Neşet Ertaş’ın canları iki kere üzgün, bir o aralarından don değiştirdi gitti, diğeri ise bir cem evinde onu Türkçe Gülbenkleri, Hayırlı Duaları ile son kez uğurlayamadılar. Bu işi başaran başta devlet erkânını kutluyorum. Tarihe geçtiniz. Yıllarca bunu konuşacaklar. Sizi alkışlayanlar kadar, gerekli yerlere havale edenlerde çıkacak. Buna da katlansınlar. Kırşehir yöresinden Taşeli yöresine giden Abdallar, halen geleneklerine bağlı yaşamlarını sürdürüyorlar. İkrar, alma, musahiplik inançlarını yerine getiremeseler de cuma akşamları bir araya gelip, yanlarında getirdikleri lokmaları birlikte yenip, nefeslerini söylüyorlar. Abdalların dede ocağı Yağmurlu Ocağı’ndan dedeler gelmez olmuş, onun için zaman zaman kendilerine en yakın hissettikleri Tahtacı, Bayat Dedelerini çağırıp cem yaptıkları oluyor. Diyeceğim şu ki kim ne yaparsa yapsın. Neşet Ertaş’ın topraklarım dediği Abdallar, onun ruhunu rahat ettirecekler. Gün gelecek, Kırşehir de asimile buyruğundan çıkıp, kendi benliklerine geri dönecekler. Buna inanıyorum. Bu duygularla, Hak’a yürüyen can Dostumuz Neşet Ertaş’a Tanrından rahmet diliyorum. Tüm onu sevenlerin başı sağ olsun.
 
GELMEYEN SON ÇAĞRI
Mehmet ÖNDER
 
“Öyle her gördüğün sofraya bağdaş kurulmaz!” İşte büyüklerin bu uyarısı, çoğumuzun bir yandan takdir edilmesine, öte yandan da defalarca aç kalmasına sebep olmuştur. Misafirlikte karın doyurmak zordur; hele hele çekingen biriyseniz. Ev sahibi bir kez çağırır, bir daha çağırır, ısrarla bir daha çağırır; artık bu kadarla yetinmek gerekir. Yoksa fırsat kaçar. Haydi dersin içinden, “Sesini de yükseltip, okkalıca bir daha çağır. Hatta zorla sofraya oturtacakmış gibi, el hareketleriyle de davetini pekiştir.” Biz de görgüsüzlük olmasın diye geri duruyoruzdur. Ev sahibi o son ve en etkili çağrıyı yapsa, artık ne yabancılık kalacak ne çekingenlik. Öyle ya adamın “Otur sofraya” diye bir bıçak çekmediği kalıyor. Bundan sonrası çalakaşık.
***
Bu konularda özenli yetiştirilmemiş insanlar da çıkıyor: Çocukluğumda bir Hasibe teyze vardı; karşı komşumuz. Her boyda, yaşta çocuğu olan Hasibe teyze, adeta çalar saat gibiydi. Hep yemek saatlerinde o önden çocuklar arkadan tek sıra halinde sokak kapısından girerler, aynı disiplin içinde sofranın çevresinde ikincibir daire oluştururlardı. Nedense o gün yalnızca en küçükleri olan sümüklü Fuat’ını getirmiş. Annem buyur etti; Hasibe teyze “Tokuz” dedi. Biz devam ediyoruz; ama Fuat tek durmuyor. Arada dilini çıkarıp her iki yandan akmış sümüklerine deyirip geri çekiyor; gözü de sofrada... Abim çok hassas, Fuat’ın güzel çocuk yarışmasına gönderilecek resmini görse, içi bir hoş olacak kadar. Arada beni dürtüyor. Ben de usulca “Devam et. Kafanı çevirme” diye uyarıyorum. Ama Fuat kıpırdak. İhtimal sofraya oturacağım, diye annesini dürtüyor. Annesi “Hımm” filan yapıyor. Bir yandan da kızıyor, söyleniyor: -Niye tokuz dedin ha!
***
Abim, Fuat’tan kurtulmak için, hem hızlı hızlı yiyor, hem de kendisi yiyip savuşuncaya kadar sofraya gelmesin, diye caydırmaya çalışıyor: -Anne be, bu patlıcanı neden bu kadar acı pişirdin? Zehir gibi! Ağzımdan ince bağırsağıma kadar bütün güzergâh yangın yerine döndü. Bir yandan da elini yelpaze edip, sözde içini serinletiyor. Ama iştah kaçırmak için söylenen sözler Fuat üzerinde ters etki yapıyor. Başlıyor mızıldanmaya: -Anaaa, çok güzelgahmış, acı patlıcan yiyecem işte!
***
Bir gün halamdayız. Halam yemeğini yedirmeden dünyada bırakmaz. O gün, aksilik ya, akşama kadar hiç bir şey atıştırmadığım bir gün. Kurt gibi açım, derler ya, öyleyim. Sofra kondu, doğal olarak herkes benim gibi aç. Ama onlar ya evin çocukları ya da benim gibi ımsık olmayan, girişken çocuklar. Hemen sofradaki yerlerini aldılar. Baktım “Burası da senin yerin” diye ayrılmış bir yer yok. Kenardaki kanepede oturdum kaldım. Açken her şey hoş gelir ama bunlar özellikle çok sevdiklerim. Halam yeniden odaya gelip beni kenarda görünce: -Haydi otur sofraya. Biraz kibarlık yapıcam ya: -Ben yedim de geldim. Bu kadar davet iyi de, sofradakilerin de biri, şöyle yüzüme bakıp yarım kişilik yer gösterse, “Haydi çok ısrar ettiniz” deyip yumulacağım. Dönüp bakmıyorlar bile. Haydi onlar bir yana, halam “Tok mok anlamam, otur sofraya!” diye kibarca bir paylasa. Hele hele çekip oturtacakmış gibi elini uzatsa… Hiç biri olmuyor. Artık ben halamın, son bir kez, usulca, “Haydi otur.” demesine bile razıyım. Bir şey demiyor. “Tokun ağırlaması zordur” diye mi düşünüyor, yoksa “Çocuk zaten tokmuş, eziyet etmiş gibi olmayayım” diye mi düşünüyor, kim bilir?
***
Ne Fuat gibi olmalı ne de benim gibi.
 
YANGINLI GENÇLİK
 
Bir kış günü Iğıl ığıl lapa lapa
Kar yağarken
Sıkıca sarıldın boynuma
Çığlık atıp
Çılgın dedin yabanıl dedin
Yasladın başını bağrıma
Dünya akıp gitmişti altımızdan
Durmuştu bir an için zaman
Bakışların yüreğime taht kurup oturdu
Yaşama sevincimiz uçuyordu karlı havada
Nasıl yoğurmuştum göğüslerini unuttum
Karlara bulanmıştı bedenler
Ağlamakla gülmek arasında İnim inim inledin
Sallandı yerler gökler
Sen gideli mevsimler de
Bulandı gitti
Sisler bürüyor buluşma yerimizi
Yıllarca giz gibi sakladım
Şimdi o kutsal anılar bile
Solup savrulup gitti
Mehmet AYDIN
 
 
ÖĞRETMENİM
 
Öğretmenim Ali babanın çiftliğinde
Söyletirken bize
Çiftlikteki köpeklerin hav hav
Kedilerin miyav miyav
Diye söyletiyorsun da
 
Neden öğretmenim
Ali babanın çiftliğinde
Hayvanlara bakan işçilerin
Ne diye bağırdıklarını
Söyletmiyorsun
Abdülkadir BULUT
 
 
JİYAN
İsmail BİÇER
 
İstasyonun tahta banklarından birine oturdum. Bu banklara ne zaman otursam, üzerimde biriken yorgunluğun hafiflediğini hissediyorum. Bir süre karşı perona boş boş baktıktan sonra, okumaya yeni başladığım romanı çantamdan çıkardım. Bu romanın ilk sayfaları sıkıca gelse de, sonraki sayfaları beni peşinden sürüklemeyi başarıyor. İçindeki olayların nereye doğru akacağı konusunda oldukça sabırsızım… Ayrıca; yazarının, yazmak için hekimlik mesleğini bırakmış olmasına şapka çıkardım. Banka oturduğumda yanımda kimseler yoktu. Roman beni bir çırpıda içine çekmeyi başardığından, sonradan oturanların farkında bile değilim. Bir süre sonra, yanıma oturanlardan birinin bakışlarını üzerimde hissettim. Genelde öyle olur ya… Elinizde kitap ya da gazete varsa, yanınızdaki mutlaka kaçamak bakışlarla yönelir size… Özellikle elinde kitap bulunduranlar benim de dikkatimi çeker, ne tür kitap okuduklarını hep merak ederim. Gerçi toplu taşama araçlarında, eskisi gibi kitap okuyanlara rastlamak çok zor… Ellerinde cep telefonları dakikalarca konuşuyorlar, ya da tuşlarıyla oynayıp duruyorlar. Toplumda kitap okuma alışkanlığının ne düzeyde olduğunu öğrenmek için, bazen bu görüntülerin yeterli ipuçları verdiğine inanıyorum. Artık farkındayım… Yanıma oturanlardan biri, bakışlarıyla dikkatimi çekmeyi başaran sevimli bir kız çocuğu… Göz göze geldik ve hızla başını annesine doğru çevirdi. Tekrar romanın beni sürükleyen sayfalarına döndüm. Trenin istasyona girmesine birkaç dakika var. Hep zamanında gelmesini istediğim trenin bu sefer geç gelmesini, romanın heyecan dolu sayfalarından beni koparmasını istemiyorum. Yanımdaki bu küçük sevimli kızın, ürkek bir o kadar ilgi dolu bakışlarının tekrar üzerime yöneldiğini fark edince, dönüp kendisine uzun uzun baktım. Ne de olsa, artık yabancı değiliz birbirimize. “Adın ne senin?” diye sordum. Gözlerini benden koparıp önüne baktı. Annesinin yanıtlaması türünden uyarısı karşısında, utangaç bir sesle; “Jiyan” dedi… “Ne kadar güzel bir isim” diye geçirdim içimden. Tam o sırada, tren kıvrılarak perona girdi. Kitabı çantama koydum ve ayağa kalktım… Jiyan’la son kez birbirimize bakarken el salladım; gülümsedi. *** Günler sonra aynı istasyondayım… Oturduğum banktan yine karşı perona bir süre boş boş baktım. Bu kez acelem yok; tembellik konusunda daha rahatım. Çünkü elimdeki roman çoktan bitti. Şu sıralar edebiyat-sanat dergilerini taramakla meşgulüm. Yanımda ise sadece gazete var. “Bu kadar tembellik yeter” dedim; gazeteyi çantamdan çıkardım ve okumaya başladım. Gözüm iç sayfalardaki haberlerden birine takıldı: “Komşusunun oğluyla konuşan Jiyan adlı genç kız ailesi tarafından töre cinayetine kurban gitti...” Şu sıralar, gazete ve televizyonlarda benzer haberlerden geçilmiyor olmasına rağmen, ilk kez karşılaşmış gibi ürperdim. Gazeteyi katlayıp çantama yerleştirdim. Haberin etkisi olsa gerek, bu konu bir süre kafamda dönüp durdu. Tren perona girince ayağa kalktım. Ürkek bakışlarıyla, küçük sevimli Jiyan aklıma geldi. Trene bindim…
 
BİR NÜKTE USTASI: ŞÜKRÜ KURGAN
Mustafa B. YALÇINER
 
Tane tane konuşan, hazırcevap, nüktedan, ağzından bal akan, her çeşit fıkrayı çok güzel anlatan ve insanları sıkmadan kendisini dinletmesini bilen birisiydi, eski kültür ataşelerimizden eğitimci ve Nasreddin Hoca uzmanı Şükrü Kurgan. Yıllarca Gazi Eğitim, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültelerinde görev yaptıktan sonra emekliye ayrılmıştı. Ankara’da yalnız yaşıyor ve ilerlemiş yaşına karşın, gereksinimlerini tek başına kendisi karşılıyordu. Elinde bastonu, kolunda küçük kulplu bir sepet, ağır adımlarla ilerlerken görülürdü Bahçelievler sokaklarında. Şükrü Hoca ile sık karşılaşırdık; bazen yolda, bazen bir toplantıda. Ayaküstü çok sohbetlerimiz oldu. Hemen bir anı ya da fıkra sıkıştırırdı konuşmasının arasına. Bir gün, Gazi Eğitim’de çalışırken başından geçen bir olayı anlatmıştı: - İki kapılı bir Volkswagenim vardı. Gazi’ye onunla gidip gelirdim. Ders çıkışı bazen öğrencilerim de binerdi Beşevler’e kadar. Bir gün bindim arabama, çalıştırdım; tam hareket edecektim ki öğrencilerimden birinin yanımdan geçmekte olduğunu gördüm. Seslendim ona: - Haydi, gel. Beşevler’e kadar götüreyim. -Teşekkür ederim, Hocam. Benim işim acele. Şükrü Hoca’yı bir akşam eve yemeğe davet ettim. Kırmayıp kabul etti. Akşamüzeri almaya gittim. Giyinip kuşanmış, bekliyordu. Çıkarken, çiçek sepetini alıp bana verdi ve kapısını kilitledi. Bir eliyle bana tutunarak arabaya kadar geldi. Havadan sudan konuşarak evin önüne vardık. Arabayı park ettikten sonra inmesine yardım ettim. Koluma girdi. Eve geldik. Kapıyı eşim açtı. İyi akşamlar diledikten sonra, Hoca ona şöyle dedi: -Şimdiki usul ayakkabıyla girmek ama bana terlik verirseniz, kendisine kâğıtlı şeker ikram edilmiş, küçük bir çocuk gibi sevinirim. Elimden çiçek sepetini aldı ve eşime sundu. Sevecenliği, beyefendiliği ve babacanlığı ile Şükrü Hoca ısıtıvermişti küçücük yuvamızı. Yemek sırasında, edebiyattan, eğitimden ve güncel konulardan söz ettik. Salona geçtiğimiz zaman, eşim kahvelerimizi getirdi. Şükrü Hoca, evimizde puro olup olmadığını sordu. Olmadığını öğrenince de, “ Size bir fıkra anlatayım o zaman,” diyerek konuşmaya başladı: -Adamın biri, bir eve davet edilmiş. Yemişler, içmişler. Ev sahibi misafirine puro ikram etmiş. Ama konuğun verdiği cevap karşısında da şaşırıp kalmış: “Teşekkür ederim. Ben puroyu ancak nefis bir yemekten sonra içerim.” Aradan birkaç hafta geçti. Bir akşam, yemekten sonra gazetemi alıp odama çekildim. Cumhuriyet Gazetesi’nde Mustafa Ekmekçi, 12 Eylül 1980 sonrası Türk Dil Kurumu’nun yeniden yapılanması ve Prof. Dr. Hasan Eren’in başkanlığa getirilmesinden söz ediyordu. Makalesinde bir de anıya yer vermişti: Prof. Dr. Hasan Eren, Prof. Dr. Doğan Aksan ve Şükrü Kurgan’ın Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili Bölümü’nde görevli olduğu yıllarda, sınav döneminde bir kız öğrenci, Şükrü Hoca’nın fakültedeki odasına gelir: - Hocam, beni kız arkadaşlar yolladı. Size sormamı istedikleri bir konu var. - Buyur, yavrum. Seni dinliyorum. - Doğan Hoca’nın sınavına midi etekle girersek, iyi not alıyoruz. Hasan Hoca ise mini eteklilere daha cömert davranıyor. Sizin sınavınızda nasıl giyineceğimizi bilemiyoruz. İşte bunun cevabını almam için gönderdi beni arkadaşlar. - Yavrucuğum, ben giyime kuşama önem veren birisi değilim. Nasıl giyinirlerse giyinsinler, giyinmeseler daha da iyi olur. Gazeteyi kapatıp Hoca’ya telefon ettim. - Hocam, ben Mustafa. Cumhuriyet’teki yazıyı okudunuz mu? - Ay, Mustafacığım, beni ihya ettin. Eski günlerimi anımsattın bana. Eline, diline, kalemine sağlık. Şükrü Hoca, çok sevinçliydi. Bir şeyler söylememe fırsat vermiyor, sözcükleri peş peşe sıralıyordu. Bense suskun, onu dinliyordum. O denli mutluydu ki “Bakın Hocam, ben Ekmekçi değilim” diyemedim. Deseydim, mutluluğu belki de bir kuş olup, uçup gidecekti. Lafı yuvarlayıp durdum ve bir bahanesini bulup konuşmayı kestim. Atladım arabama. Yolda bir kuru yemişçinin önünde durdum. Bir şişe kırmızı şarap ile biraz da çerez aldım. Yolda ne diyeceğimi düşünüyor, planlar kuruyordum. Hoca’nın evinin önüne varınca, arabayı park edip, Hoca’nın kapısının önünde bir süre bekledim. Heyecandan kalbim yerinden fırlayacaktı adeta. Zile bastım. - Gel, Mustafacığım, gel. Bugün çok mutluyum. Cumhuriyet’te beni eski günlerime götüren bir yazı çıktı. Az önce de Ekmekçi aradı. Uçacak gibiyim sevincimden. Vay, vay! Kırmızı şaraba da bayılırım. Bak bu iyi işte. Dur, şuradan iki bardak alıp geleyim de birer tek atalım. - Hocam, şey… - Sen salona geç, geliyorum. Söze nereden başlayacağımı bir türlü bilemiyordum. Keşke telefonda kendimi daha iyi tanıtsaydım! Bir çuval inciri berbat etmiştim. Şükrü Hoca, şişeyi açıp bardaklarla birlikte bir tepsiye koymuş, salon kapısında göründü. Hemen yerimden fırlayıp aldım tepsiyi elinden. - Hocam, az önce konuştuğunuz kişi, Ekmekçi değil, bendim. - Hiç önemli değil. Önemli olan, bu saatte yalnızlığımı şarapta boğmama yardımcı olacak ve mutluluğumu paylaşacak bir Mustafa’nın olması. İster Ekmekçi, ister Yalçıner. Ne fark eder? Emekli olunca, Ankara’dan ayrılmıştım ve oraya da artık pek sık gitmiyordum. Bir gün duydum ki Şükrü Hoca’nın evinden alışılmadık bir koku gelmeye başlamış. Tam da Yunus’un dediği türden: “Bir garip ölmüş diyeler Üç gün sonra duyalar…”

11 Ekim 2012 Perşembe

GERÇEMEK SAYI 35




GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ

KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ

ISSN: 1307–4881

İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN

Yıl: 6

Sayı: 35

Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni:

Mustafa B.Yalçıner

05327220674

yalciner_mustafa@yahoo.fr

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Hatice Canan Yalçıner

yalciner_canan@yahoo.com.tr

Yönetim Yeri:

Merkez mahallesi

Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2

33840 Aydıncık/ MERSİN

Telefon: 05327220674

E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Yazı Kurulu:

Mehmet Babacan

F. Saadet Bilir

Güngör Türkeli

Songül Saydam

Basıldığı Yer:

Evren Yay. AŞ

Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.

Oğulbey/ANKARA

(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: 01 Ekim 2012

Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır. Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.

Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/ Aydıncık Şubesi

TR930001001020307582605005

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir. SÜTLEĞEN (Euphorbia)

Sütleğen, çakıllı topraklarda yetişen otsu ya da çalımsı bir bitkidir. İnce bir sürgün üzerinde kauçuk yaprağını andıran bolca yaprakları vardır. Sürgünün tam tepesinde ocak sonlarında şemsiye şeklinde sarı çiçek açar.

Sürgünü kırıldığında süt damlamaya başlar. Bu sıvı kaşındırır ya da kabartır. Bitkinin sadece sütü değil meyvesi de zehirlidir.

Bir zamanlar bu bitkiyle derelerde balık avlanırdı. Bir de sütleğen sütünün siğil üzerine etkili olduğu söylenirdi.


BİTKİ PEŞİNDE III

Mustafa B. YALÇINER


Mayıs ortaları. Sahilde ağaçlar meyveye durmuş, erguvanlar kaldırıp koyuvermiş sere boyundaki kızılımsı kahverengi fasulyelerini. İçimdeki çocuk da gıdıklayıp duruyor beni, “Haydi, dağlara çıkalım” diyor.

Yokladım çantamı, fotoğraf makinesi içindeydi. Bir şişe de su aldım ve koyulduk Kelenderis’i İç Anadolu’ya bağlayan tarihi yola. Tırmanıyoruz. Akdeniz geride kalıyor. Yol boyu kapariler, mor püsküllü beyaz çiçek açmış. Mor elbiseli, beyaz tülbentli gerçemekler selamlıyor bizi. İlerledikçe kekik kokusu konuk oluyor arabaya. Zeytinlik’te başlıyor sarı çiçekli çaltılar. “Al şu çaltı tohumunu, koy yaka cebine. Nazar değmesin” diyen anam düşüyor usuma. Nazar değecek neyim vardı ki tahta bavulumdan başka, Silifke Lisesi’ne okumaya giderken. Batıl inanç derdim ama anamı kırmamak için yine de sokardım onu yaka cebime.

“Hoş bir koku geliyor burnuma. Neyin nesi bu” diyor içimdeki çocuk. Athena’nın kokusu, diyorum. “Diline vurdu, değil mi?” Ciddi söylüyorum. Bu, zeytin çiçeğinin kokusudur. Zeytin de Athena’nın ağacıdır. Bak, bir gün ne olmuş diyerek anlatıyorum zeytinle ilgili öyküyü:

Zeus, insanlığa en büyük hizmeti sunacak tanrı ya da tanrıçanın, yeni kurulan kentin koruyucusu olacağını duyurur. Bunun üzerine deniz tanrısı Poseidon, Athena ile yarışa girer. Poseidon, üç dişli çatalını kayaya saplar ve oradan bir at çıkarır. Bu at, insanları uzaklara götürecek, malzeme taşıyacak ve onlara savaş kazandıracaktır. Athena ise mızrağını yere saplar ve onu bolluğu simgeleyen zeytin ağacına dönüştürür. Halkoylaması yapılır. Erkekler Poseidon’u, kadınlar ise Athena’yı tutar. Bir oy fazlasıyla Athena, kentin hükümdarı olur. Tanrıçanın onuruna da şehre Atina adı verilir.

Çocuğa zeytin bir de Nuh Tufanı’nda geçer diyorum: Nuh, gemiden bir güvercin salar suların çekilip çekilmediğini anlamak için. İlk seferinde ortalık hâlâ sular altında olduğundan kuş hemen geri döner. Bir süre sonra yeniden yollar güvercini. Tanrının öfkesi artık dinmiş, sular da çekilmiştir. Güvercin, ağzında bir zeytin dalıyla geri gelir. O günden bu güne, zeytin kurtuluşun, ümidin ve barışın simgesi olur.

“Şimdi daha iyi anladım, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün sembolündeki dünyayı kucaklayan zeytin dallarının neden oraya konduğunu.”

Truva Savaşı’nı duydun mu, diyorum çocuğa. “Evet ama çok iyi anımsamıyorum.” Ben sana savaşı değil de bu savaşa katılan Odysseus’un karısından söz edeyim kısaca. Odysseus’un uzun süren yokluğunda, ülkeyi karısı Penelope yönetmeye devam ediyormuş. Onlarca yakışıklı ve zengin kur yapmış kadına, hem onunla evlenebilmek hem de tahta geçebilmek için. Ama kadın, kocasının bir gün dönüp geleceği ve yeniden ülkesini başına geçeceği düşüncesini hiç aklından çıkarmadığı için, zeytin ağacından yapılmış karyolasındaki yatağına kimseyi almamış. İşte bu nedenle çok eski zamanlardan beri zeytin ağacı sadakat simgesi olarak kabul edilmiştir.

“Şu ana kadar bana anlattıklarına bakılırsa, galiba hakkında en çok efsane üretilen ağaç, zeytin olmalı” dedi çocuk.

Yolumuza devam ediyoruz. Karaseki Köyü gözüküyor ileride, terk edilmiş gibi. Çam kokusu doluyor arabanın içine. “Çam ağaçlarındaki şu asılı torbalar, ne” diye soruyor çocuk. Çam keseböceği diyorum, anasını ağlatıyor ağacın.

Karşımızda Duruhan Köyü. Yollar dar ve dönemeçli. İnişe geçiyoruz. İkinci vites. Az ileride duruyorum. Sağda, yörede “gelincik” denilen erguvan ağacını görüyorum. Ölümsüzleştiriyorum solmaya yüz tutan çiçeklerini. Birini de koparıp ağzıma atıyorum. “Bana da ver” diyor çocuk. Bir araba duruyor, o sıra. “Ye, ye; kaşıntıya iyi gelir” diye bağırıyor, yolculardan yaşlıca bir adam.

Biliyor musun, diyorum çocuğa. Efsaneye göre, Hz. İsa’ya ihanet eden Yahuda kendini bu ağaca asmış. Çiçekleri İsa’nın gözyaşları, rengiyse hainin utancından kaynaklanmaktaymış. Gülüyor, çocuk. “Dedin ya efsane diye.”

Sürdürüyoruz yolculuğumuzu. Dere boyu gidiyoruz kıvrıla kıvrıla. Pürencik deresindeki köprüye varmadan hemen sola, toprak yola sapıyorum. Biraz sonra da duruyorum. Elimde makinem, iniyorum dereye. Borcaklar açmış, sapsarı. Bir süre oyalanıyorum orada.

Yeniden biniyoruz arabaya. Camları kapatıyorum toz girmesin diye. Çok geçmeden Bucak Mahallesi’ndeki dallı servilerin yanındayız. Bunlar Anıt ağaç diyorum çocuğa. Fırlıyor o da dışarıya. “Makineyi ver, geç şöyle, bir fotoğrafını çekeyim. Ardından başlıyor bağırmaya: “Apollon! Bak seninki burada.” Ne Apollon’u, kim onunki diye soruyorum. Başlıyor anlatmaya:

“Eski Yunan’da, başında kocaman çatallı boynuzları, boynunda altın kolyesi olan ulu bir geyik varmış. Alnında sarılı gümüş boncuklu tülbendi, pırıldayıp dururmuş. İki kulağında ise aynı büyüklükte inci küpeler. O dağ senin, bu dağ benim koşarmış koca geyik.

Yabanıl değilmiş, her eve girer çıkar, boynunu uzatıp okşattırırmış. Onu herkes severmiş ama kralın oğlu ve Apollon’un sevgilisi Cyparissus’tan daha fazla kimse sevemezmiş geyiği. Cyparissus en yakın dostuymuş hayvanın, canını bile verirmiş onun için. Geyiği en güzel otlağa götürür, en berrak kaynaklarda sularmış. Bazen biner üstüne dolaşırlarmış dere tepe.

Havanın çok sıcak olduğu bir gün, geyik bir ağacın gölgesinde otlar arasına yatmış, dinlenip keyif sürerken, ava çıkan Cyparissus bilmeden mızrağını saplamış kutsal geyiğe. Sevgili dostunun ölümüne neden olduğu için dayanamamış vicdan azabına ve intihar etmeye karar vermiş. Apollon, sevgilisini teselli etmeye çalışsa da başarılı olamamış. Yakışıklı delikanlının acısına dayanamayan Tanrı, onu servi ağacına çevirmiş ve ‘Seni hep hüzünle anacağım. Ölümlüler içinse, yas simgesi ve mezarlık ağacı olacaksın’ demiş.”

Sağ olasın! Ben bunu bilmiyordum. Bak şu devasa dallı servilerden biri 585 yaşında, boyu 33,5 m, çapı ise 127 cm; diğerinin yaşı 605, boyu 32,5 m, çapı da 152 cm. İkisinin arasında, az aşağıda dereye yakın yerde kesilen bir başkasının kurumuş, kocaman kütüğü duruyor üzgün üzgün. Yaklaşık 60 yıl öncesine kadar üç taneymiş bu serviler. En düzgününü, en yaşlısını kesmişler caminin onarımında kullanılmak üzere.

Dönüyoruz. Yol boyu kengerler. “Şunlar kangal değil mi” diye soruyor, çocuk. Evet, diyorum. “Bak, tohumları var üzerinde. Toplayıp kenger kahvesi yapalım mı,” diyor. Daha erken yanıtını veriyorum. Anayola ulaşıyoruz ve sürdürüyoruz gezimizi. Tırmanıyor araba, dönemeçli asfalt yolda. Çobançırası giymiş sapsarı elbisesini. “Dur, koparıp emelim çiçeğini. Ne güzel balı olur!” Uygun bir yerde duruyorum. Birkaç fotoğraf karesinden sonra çekip emiyoruz bir taçyaprağını, tatlı bir sıvı geliyor ağzımıza. Arılar geliyor üstüme üstüme. “Çekil oradan, be adam! Bunlar bizim hakkımız” dercesine.

Gökgedik’teyiz. Çan sesleri, oğlak melemeleri geliyor kulağımıza. Sağda, yıllara meydan okumuş, ulu bir ağaç. “Gavur çıtlığı” adını takmış yöre halkı. İki çatallı kocaman bir ağaç. Fotoğrafını çekiyorum. Bir çoban kız geliyor yanıma, yabanıl değil. “N’apacaksın da çekiyorsun fotoğrafını” diyor. Kesilecekmiş bu ağaç. Fotoğrafını anı olarak saklayacağım deyince, “Uyh! Ulu ağaç kesilir mi hiç! Çarpar adamı alimallah” sözleri dökülüyor ağzından, bal akarcasına. Şaka yaptım, diyorum çoban kıza. Gülümsüyor o da. Adı neden Gavur çıtlığı, biliyor musun? “Gavur zamanından kaldığı için olabilir” diyor ve sürdürüyor konuşmasını: “Bunun melengiçleri, daha iri ve daha hoş.”

Güneş çekildikçe, dağın gölgesi sarıyor vadiyi. Çeviriyorum arabanın yönünü. El sallıyoruz çoban kıza…


CEYLAN KÖYLÜLER

Mehmet BAŞARAN

 Unutulmaz insanlar yaşadı bizim köyde. Öbür köylerde de yaşamıştır elbet. Çoban Alimiz vardı bir, kucağında yeni doğmuş kuzular oğlaklarla dönerdi Uluağaç çatağından. Bugün bile izleri var kırlarda. Doğdu mu akşam yıldızı, “Gökyüzü çobanlarındır” derdi. Gökkırında dolaştırırdı sürüyü aylı gecelerde, saman yolunda devrilen saman arabalarının tozu kaçardı gözlerine…

Gömütlüğe bitişikti avlusu kulübesinin. Bir sabah, değneğini unutarak o yana geçiverdi.

Kelebek Hasan şakayı severdi,1938 göçmeni. Aklında Deliorman, Vardar Ovası, Balkan Dağları… “Bakmayın aranızda dolaştığıma, hep geldiğim yerlerde bir yanım. Burnunda kokusu o bereketli ovaların. Hey be, o bereketli tarlalar! Ekinler adam boyu!.. Yaşamak da bir şaka, belli mi yarın nerde olacağım… Nerde bizden öncekiler!..”

Köyün bilgesiydi Kocakuş Dede. Otun çöpün, börtü böceğin dilinden anlardı. Kendi dilince konuşurdu kırlar onunla. Bir kendisinin yaptığı merhemlerle sağaltırdı en onmaz yaraları… Gök halkını ondan sor… Kanat açıp, o da uçmak istiyor maviliğe. Zaten caminin yanındaki koca ahlata çıkıp, kendini boşluğa atıverdiği için Kocakuş denmiş ona. Çoktandır görünmüyor, kim bilir hangi göklerdedir!..

Arnavut’un dükkânı, caminin karşısında. Gece gündüz açıktır. Yapılı iki insan, boyuna bir şeyler üretir. Tahin, susam helvası, ceviz helvası, boza… İç çekerler, “Ah, Yugoslavya,” derler arada.

Zeynel Aga’nın karısı Ümmühan Nine. Köyün en güzel bahçesi onun. Çiçeğin türlüsü… Sanırsın hep bahar… Seferberlik davulu vurduğunda Çanakkale’ye giden iki oğlunu bekler hâlâ. Babayiğit delikanlılardı. Dönmediler. Gelen geçene onları sorar. Şehit maaşı bağlanmış. “Oğulların gönderdi” deyip verdiler. Gözlerini silerek, “ Analarını unutmaz benim yavrularım” der…

Nasıl anlatmalı Bıçakçı Kadir’i? Ateşi çalmış Promete gibiydi. Onun demir dövdüğü ocaktan yayılırdı köye aydınlık. Bir eliyle körük çeker, öbürüyle korlaşmış demiri döverdi. Alnı şıpır şıpır ter; elinin tersiyle siler, dövdüğü demiri “cozzz!” diye suya sokardı. Yaptığı bıçaklarla ipeği kes, onardığı araçlarla tüm kırları sür…

Sonra asma çardağının altına oturur, bir cıgara sarıp, gülümseyerek evlere bakardı. Bir türkü mırıldanırdı yanık yanık. “Göremedin mi aslan Alişimi Tuna boyunda…

Yunanlıların köye girdikleri akşam, kim bilir neler anımsadı ki dili tutuldu Keskin Ali’nin. En yakınlarıyla bile konuşamıyordu. İşkenceler yapılmıştı camide. Duvarda, tavanda kurumuş kan lekeleri vardı. Beş vaktine beş katan adam camiye gitmez, namaz kılmaz olmuştu…

Anadolu’ya geçip, savaşa katılanlar olmasın diye, yoklama yapardı her akşam palikaryalar. Ellerinde de koca dut sopaları, vur allah vur!.. Hiçbiri soruları yanıtlamaz, konuşmazdı. Hele Keskin Ali, duvar kesilirdi. “Mahsus yapıyor bu momçe vire” der vururlar da vururlardı.

“Mustafa Kemal’in askerleri ilerliyormuş” söylentileri dolaşmaya başladığında üstüne çöken ağırlık kalkmış gibiydi Keskin Ali’nin. Nasıl etmeli de şu köydeki işgalcilere hadlerini bildirmeliydi. Hele düşmanın ambarları boşaltıp, arabalara doldurmaya başladıklarında, gözlerine kestirdikleri eşyayı almaya başladıklarında öfkesi büsbütün artmıştı. Dili çözülmüş, “Kaçmüyın vire kopelalar! Kemal Paşa geliyor” diye bağırmak istiyordu.

“Kurtuluş”, Keskin Ali’nin dilinin çözüldüğü gün kutlanıyor köyde…

“Yunan geliyor” dendiğinde arkamıza baktık, Istıranca Dağları uzak, dağa çıkamayız; önümüze baktık düz ova, kıpırdasak, kıskıvrak ellerine düşeriz; kuşatılıp kaldık iki yıl…

Çingene Hüsnü, yitip gitti ortadan o günlerde. Her halde kaçmaya kalktı, yakalanıp öldürüldü bir yerlerde diye düşündük. Bir yanımız İstanbul, bir yanımız Çanakkale Boğazı; yakalanmadan geçebilir miydi karşıya?

“Köyümüzün onurunu Çingene Hüsnü kurtardı” der Keskin Ali. Nasıl etmişse geçmiş karşıya, Trakya’dan Kurtuluş Savaşı’na katılabilen birkaç kişiden biri olmuş. Çıkageldi bir gün, göğsünde İstiklal Madalyasıyla.

Kurtuluştan yıllar sonra, Amerikan dayatmasıyla “Demokrasicilik” oyunu başladı. Toprak ağaları, onları arkalayan dünya ağaları, asıl kurtuluşu engelledi. Marşal yardımı, her bakanlığa çöreklenen uzmanlar, yurdumuzun insanlarını, kimi kime kırdırırız hesabıyla dolaşan Barış gönüllüleri!.. Her alanda çuval geçirilir oldu başımıza. Amerika’yı kovmadan gerçek kurtuluş yok…

Keskin Ali, Mustafa Kemal’in sözünü yineliyor hep: “Geldikleri gibi gidecekler…”


KARA AHMET’İN AK ÖYKÜSÜ

Mehmet BABACAN

Kara yağız bir delikanlıydı Ahmet öğretmen.

Bir eylemde, “O da vardı” diyen bir boşboğazın suçlamasıydı suçu.

Vicdansız bir sorgucunun da eline düşmüştü.

O sorgucu ki, hem devrimci, hem faşist örgüt üyesi olabilen; ortaya çıkıp, yiğitçe pozlar içinde ve kaşla göz arasında, bir de kitap yazarak, bazı çevrelere gözdağı verebilen ve de müebbetlik pisliklere batmış paçasını, bir buçuk yıllık hapis cezasıyla kurtarabilen biriydi.

O, gencecik öğretmene, aylarca uygulanan işkence yöntemlerinin listesi, şaşırtıyordu duyanları. O tezgâhlardan geçmiş olanlar bile, “Yahu, bu kadar çeşit var mıydı?” demekten, kendilerini alamıyorlardı. Ama yaşanmışlıklar bir araya getirildiğinde, liste doğrulanıyordu.

Doğanın, ömrüne biçtiği süre yüzünden, ölmedi Ahmet. Kötürüm olmasa da, bir enkaz yığını olarak koydular cezaevinin dış kapısına. Ancak, suçlu muydu, suçsuz muydu? Suçluysa niye çıkarmışlardı? Suçsuzsa, her gün Erdemli karakolunda imza verme zorunluluğu ne oluyordu? Günübirlik imza vermek, orada yaşamayı zorunlu kılmıyor muydu?

Daha da beteri, komünist, solcu damgalı Ahmet, sağ siyasetin ırkçılık boyutuna çıktığı bir yörede, aç susuz, beş parasız; tutunacak bir dalı olmadan nasıl yaşayacaktı? Güvencesi ne olacaktı? Yoksa kurban mı veriliyordu?

Yaşamak üstüne kavramlar vardı beyninde;

“Yaşamayı görev bilmeli” diyordu, bir yargı.

“Yaşamayı, toplumuna karşı bir borç olarak algılayanlar yaşar” diyordu bir başkası.

Tüm bunlardan çıkardığı sonuçla;

“Benim görevlerim var daha. Onun için, yaşamak zorundayım” diyordu, sayıklar gibi.

Ama bu yargılar, açlıktan bayılmayı önleyebilir miydi?

Karakol kaydını yaptıktan sonra, bir yudum su bile vermeden, kolundan tutup, kapıya çıkaran polis memuru, sesine amirane bir ton yükleyerek, sıraladı buyruklarını:

“ Git Hoca. Nereye gidersen git. Ne yaparsan yap. Her gün bu saatte gelip, imza vermeyi sakın unutma. Bir eylemde filan karşımıza çıkayım deme. Allah yaratmış demeyiz vallaha. Şimdi ısıtılıyorsun, o zaman cayır cayır yanarsın, anam avradım olsun.”

Hey kuzum hey! Sanki yanmamışa; yanıp yanıp kavrulmamışa söylüyordu bunları.

Gülümsemenin en zehirlisi döküldü Ahmet’in dudaklarından.

Ahmet, oksijenin sarhoşluğundan kurtulamamıştı henüz. Gücünün yettiğince haykırmak istiyordu gökyüzüne. Gardiyansız ve lâstik copsuz bir dünya olabileceğini kavramaya çalışıyordu.

Gönlünden geçtiği gibi haykırsa, acaba ne derlerdi ona? Birçok yerde “deli” denirse de, Erdemli’de “ Komünistler saldırıya geçti” deneceği kesindi.

Oysa Ahmet öyle miydi? Karakolda, gözaltında, cezaevinde dayak yiye yiye, kafasını kabuğunun içine çeken kaplumbağaya dönmüştü.

Özgürlük adımlarının ilki Erdemli kaldırımına değdiğinde, yeni bulunmuş bir gezegende sandı kendini. Her şey yabancıydı. Dört duvar arasında, meğer ne kadar da özlenirmiş deniz kokulu meltem...

Birkaç yüz metre kadar gitmişti ki, irkildi ansızın. Karşısındaki levhada “Maraş Dondurmacısı” yazılıydı. Maraşlı Ahmet, Maraş’ta sandı kendini. Açlığın önüne mi geçiyordu özlem? Ne ilginç yaratıktı şu insanoğlu…

Bir anda, dükkânın önünde buldu kendini. Ayakları, sürükleyip getirmişti sanki. Burası, bir Maraşlının olabilir miydi? Olmasa da olurdu. Hasret dolu yüreğine, bir hemşeri sıcaklığı verebiliyordu ya bu levha.

Korka korka girdi içeri. Çekingen bakışları, çaresizliğini haykırıyor gibiydi. Görevli biri, sertçe sordu;

“Buyur birader, ne istiyorsun?”

Ahmet, sorgulamalarda bile, yalanı becerip, kıvırabilmiş biri değildi.

“İşsizim. Acım. Çalışıp, karnımı doyurmak istiyorum” dedi.

“Siktir lan. Aç köpek doyuracak halimiz yok bizim” deyip işine döndü görevli.

Ahmet gitmedi. Gidecek yeri yoktu ki.

O levha, akraba gibi gelmişti ona.

Adam geri geldiğinde, dikilip, duran Ahmet’e çıkıştı bu kez;

“Niye gitmiyorsun arkadaş? Belâ mısın başımıza?”

“Yok abi, benim belamdan ne olacak? Ne olursunuz, bana bir iş verin çalışayım. Her işi yaparım. Yeter ki, karnımı doyurayım.”

Adam, “Allah, Allah” diye söylenerek, iç odaya geçti. Müşteri yoktu henüz. Biraz sonra, geri geldiğinde, şaşkınlığını gizleyemiyordu. Çünkü akşama kadar darmadağın olmuş dükkânı, bir çırpıda toplayıp, düzene sokmuştu Ahmet.

Adamın şaşkınlığını fırsat bilip, sözünü gene esirgemedi;

“Abi, gözüne girmek için yaptım vallahi. Yanlışsa, eski haline getiririm abi.”

Görevli, hafiften gülümsediğine göre, biraz yumuşamış olabilirdi.

Arada bir, patronla telefonlaşıp, emir aldığına göre, dükkânın kalfası olmalıydı bu adam.

Saat 24’ü vurmak üzereyken seslendi kalfa;

“Çocuk, sen acım diyordun. Gel, şunları ye. Kusura bakma, biraz soğumuş ya.”

Gönderildiği yerden dönemeyen çırağın yemeğiymiş bu. Ahmet, kurt gibi saldırdı; kaşla göz arasında, kaybolmuştu yemek.

Kalfa, ilgiyle izliyordu;

“Peki, nerde kalacaksın? Gidecek bir yerin var mı?”

İlk kez yalana yöneldi Ahmet. “Cezaevinden çıktım” diyemezdi ya.

“Abi, bu ilçede bir akrabam vardı. Onun yanına geliyordum. Otelde çantamı çaldırdım. Adres de içindeydi. Bir türlü bulamadım onları. Param da bitti; çaresiz kaldım. Şaşkın şaşkın dolaşırken, Maraşlı olduğum için mi nedir, levhanız çekti, getirdi beni?”

Kalfa düşündü biraz; sonra “Gel” deyip, depo gibi bir yere doğru yürüdü;

“Hırlı mısın, hırsız mısın, bilmiyorum? Ama söylediklerin, halin tavrın etkiledi beni. Git, tuvalet ihtiyacın filan varsa gör, gel. Çünkü kapıyı üstüne kilitleyeceğim.”

Gerçekten, kilitleyip gitti adam.

Yere oturup, çevresine bakındı Ahmet. İyi ki, elektrik vardı. Yok yoktu depoda. Gerekli ham maddeler; araç gereçler; kullanım eşyaları, fareler ve hamamböcekleri.

Sırtını, bir demir sehpaya dayayıp, düşüncelere daldı: Neyin nesiydi, bu özgürlük denilen şey? Cezaevinde yatak vardı; özgürlük yoktu. Burada özgürlük var; yatacak yer yok. İkisi bir arada olamaz mıydı? Özgürlük sayıklamaları arasında uyuyakalmıştı.

Cezaevindeki kalkma saatinde uyandı. Zaten huzur vermemişti fareler. Hemen çevreyi düzenlemeye girişti. Kısa sürede, gruplayıp, bölüm bölüm topladı eşyaları. Görebildiği fare deliklerini kapattı. Bir baştan bir başa, silip- süpürdü ortalığı.

Kalfa gelip, kapıyı açtığında, işini bitirmiş elini yüzünü yıkıyordu.

Hayret! Kalfadan “Selâmünaleyküm” beklenirken, “ Günaydın” demişti. Hiçbir şey demese de olurdu. Ne diyeceğini şaşırmıştı belki de. Dudağını ısırarak bakıyordu depoya. İlk kez görüyor gibiydi. Şaşkınlığını gizleyebilmek için olmalı, “Meğer burası ne kadar büyükmüş” demekle yetindi.

Oysa Ahmet için olağanüstü bir şey değildi bu. O, cezaevinde de tertipli düzenliydi. Her şeyi tertemiz ve katlanmış olarak dururdu. İlişkileri çok sevecendi. Yalnızca, düzenini bozanlara bozulurdu.

Dükkâna geçtiler. Diğer çalışanların bakışları altında, ortamı bir kez daha gözden geçirdi Ahmet. Sonra, oturmadan sessizce bekledi.

O sırada gelen adamın karşında, herkes ayağa kalkıp, saygılı tavırlara geçtiğine göre; bu adam patron olmalıydı. Ahmet’i görünce sordu kalfaya;

“Bu kim?”

Kalfa, savunur gibi yanıtladı;

“Efendim, çok becerikli biri. İhtiyacımız da vardı, aldık. Depoyu ne hale getirdi bir görseniz.”

Patron üşenmedi, gidip baktı depoya. Gelirken yüksek sesle konuşuyordu;

“Gördünüz mü? Size, burayı adam gibi kullanın deyişimin nedenini anladınız mı şimdi? Birinin gelip, öğretmesi mi gerekiyordu? Beyninizi kullanmazsanız, bedeniniz çok fazla işe yaramaz.”

Patronun bu yargısı, işe alındığının kanıtı gibiydi. “Git başımızdan” denmeyecekti inşallah. Becerilerini, daha da iyi sergilemeye girişti. Temiz ve saygılı oluşu, tartışmasız artılarıydı. Oturmayı yasakladı kendine. Gerçi, “İşe alındın” diyen; bir pazarlık yapan yoktu, ama karnı doyuyordu ya, o yeterdi.

Patronun gözü üzerindeydi. Bunun farkındaydı. Ama bu ilgi, hemşerilikten mi geliyordu, yoksa çalışmasından mı, seçemiyordu? Hal hatır sormalar, memleketten söz açmalar sıklaştıkça, yakınlaşmanın artmakta olduğu, gözden kaçmıyordu.

Bu tür davranışlar, Ahmet’in moralini yükselttiği gibi; çevresinde de saygınlığını arttırıyor; dostluklar kurmasına olanak sağlıyordu.

O yüzden, Ahmet’in kimliği ve yaşam serüveni, kısa sürede öğrenildi. Bıraktığı etki ise, hiç de korkulduğu gibi olmadı. Ahmet’i yadırgayanların oranı, devede kulak bile değildi. Başlangıçta cehennem gibi algıladığı Erdemli’de, dost yürekli insanların az olmadığını gördü.

Kazandığı dostlardan biri de, dükkânın patronuydu. Çünkü Ahmet’e ortaklık öneriyordu.

Ne var ki, öğretmenliğe dönüş konusunda davası sürüyordu Ahmet’in. Kararın yakın olduğunu, yineleyip duruyordu avukatı.

Gerçi, öğretmenliğin ekonomisi, sosyal koşulları, yüz güldürücü olmasa da, mesleğe dönmek bir onur konusuydu.

Üstelik emeğin örgütlü tarzda savunulması kadar önemliydi öğretmenlik. Yüreğinin toplumcu yanıyla bütünleşen, insancıl bir sevdaydı o...

Dükkân çalışanları, Ahmet’le patronun dostluğunu kıskanmaya bile fırsat bulamadan, yargı kararı geldi; Ahmet aklanmış, öğretmenliğe dönme hakkını kazanmıştı.

Zaman bu kadar mı hızlı akıyordu?

Ahmet’in dondurma işçiliği birkaç ay sürmüştü.

Ama ayrılırken, başta patron olmak üzere, herkesin gözleri dolu doluydu.

Sonraki günlerde de, “ Kara çocuk nerde?” diyenlerin çokluğu, şaşırtıcıydı doğrusu.


ABİDİN DİNO PARKI AÇILDI

M. Demirel BABACANOĞLU

Burası Abidin Dino Parkı.

Seksenli yılların sonuydu, buranın adı Abidin Dino Parkı olsun diye önermiştim; öneriyi pekiştiren bir de yazı yazmıştım. Başka önerenler de olmuştu. Çok geçmedi; parkın adı “Abidin Dino” oldu. 23 Yıl sonra. Büyükşehir Belediyesi Başkanlığınca yeniden düzenlendi park. Havuzu yenilendi, sergenler konuldu, çiçeklikler açıldı; Orhan Kemal, Abidin Dino, Yaşar Kemal yontuları yerleştirildi. 5 Haziran günü törenle açıldı.

1932’de kurulan Halkevlerinin kurucusu Atatürk’tür. İlk yeri Ulus Bahçesi’ydi. Sonra bahçe adı değiştirilip “park” yapılmış. Halkevi 1940’ta yeni yapısına taşındı. 1951’de DP tarafından kapatıldı. Adana Belediyesi’ne verildi. Halkevci, mühürcü rahmetli Hikmet Sihay’dan dinlemiştim. DP’nin adamları gelip, yanar sobayı kaldırıp atmışlar dışarı. İçeride oturanları dışarı çıkarmışlar. Her şeyi darmadağın etmişler. Bugün Büyükşehir Belediyesi kullanmaktadır bu yapıyı.

Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Abidin Dino eski Halkevci’dirler. Halkevlerinden birçok sanatçı, şair, yazar yetişmiştir. Turan Turanlı, Avni Anıl, Ali Şenozan, Ali Şen bunlardan birkaçı. Muzaffer İzgü de Halkevi’nin kitaplarını okuyarak, sobasında ısınarak yetişmiştir! (Sahi niye Muzaffer İzgü çağrılmamış?) Yaşar Kemal Halkevi’nin bütün kitaplarını okumuş. Yazdığı şiirler, derlediği ağıtlar burada çıkmış. Orhan Kemal kimi öykülerini, romanlarını burada yazmış.

Abidin Dino, 1941’de solculuktan sürgün edilmiş buraya. Güzin Hanımla evlenmiş. Atatürk Caddesi, İstasyon yakınlarında evleri varmış. Bir gün taş yağmuruna tutmuş aymazlar! Oradan Abidin Paşa Caddesi’ne taşınmak zorunda kalmışlar. Yılmamış, kimi resimlerini burada çizmiş, oyunlarını burada yazmış; yayınlamış Görüşler dergisinde.

Hikmet Sihay’dan dinliyorum yine; Dino ile yürürken karşılarına bir dilenci çıkmış; Dino cebindeki 2,5 TL’yi dilenciye vermiş. Sonra da cebinin astarını çıkarmış göstermiş. Gelincik sigarasının motifini de Dino çizmiş. Bir de Orhan Kemal’le Abidin Paşa Caddesi’nde Verem Savaş Derneği’ne bez almak için yürüyorlarmış; çarşı esnafı dükkândan çıkıp ilgiyle bakmışlar(!). Bilindiği gibi Orhan Kemal de solculuktan içeri atılmıştır. O günün polisleri çocuklara para verip evini taşlatmışlar. O da, 1951’de Adana’yı terk etmek zorunda kalmış. Büyük sıkıntılarla karşılaşmış. Bir daha da Adana’ya dönmemiş. Şimdi heykeli dönüyor!

Yaşar Kemal diyor ki; en sülfü, en ağır işlere girdim; üç gün sonra buldular, işten attılar beni. Yaşar Kemal de hapishaneye atılanlardan biri… 1951’de, Abidin Dino’nun yönlendirmesiyle İstanbul’a kapağı atmıştır.

Bu üçlüden; Orhan Kemal (15.9.1914 Adana/2.6.1970 Sofya); Abidin Dino (23.3.1913 İst./7.12.1993 Paris) yaşamda değiller. Yaşar Kemal (1922 Osmaniye/…) 90 yaşında, yaşamı sürüyor, sürecek. Bunlar bizim edebiyat önderimiz, ışığımız. Halkevi Bahçesi’ne “Akademi Bahçesi” diyorlar… Bu bahçede konuşuyorlar, bu bahçede düşünüyorlar. Neden bu bahçenin adı; Abidin Dino Bahçesi değil de “Park”? “Park” sözcüğü, batıdan geçme bize. Ulus Bahçesi’nin adı da sonradan “Ulus Parkı” yapılmış. Bizim dilimize ne oldu?

Dino’nun dedesi Abidin Paşa’nın da (1880-85) büyük hizmetleri olmuş bize. Adana Askeri Rüştiye’yi (Eski Kız Lisesi), Saat Kulesini, Ziya Paşa’nın mezarını yaptırmış.

Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Zihni Aldırmaz’ın çalışmalarıyla “Akademi Bahçesi, Abidin Dino Parkı’na dönüştürüldü. Bahçede Orhan Kemal, Abidin Dino, Yaşar Kemal yontuları yer alıyor. Bugün (5.6.2012) yontunun açılışı yapıldı. Açılışta Vali Hüseyin Avni Coş, Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Zihni Aldırmaz, İçişleri Bakan Yardımcısı Osman Güneş, Orhan Kemalin gelini, oğulları Nazım’la Işık Öğütçü, Sinema Oyuncusu Menderes Samancılar, Tiyatro oyuncusu Ali Özgentürk; konuklar, halk açılıştaydı.

Konuşmacılar bu üç sanatçıdan övgüyle söz ettiler. Kültür sanat alanında öncülük eden bu insanlar günümüze ışık tutuyor dediler. Işık Öğütçü, babasının-annesinin işçilik yaptığı, Murtaza romanın geçtiği Milli Mensucat Fabrikasının (atıl durumda) Orhan Kemal Kültür Sanat Merkezi olmasını önerdi. O zaman Adana’ya göçebileceğini, Adana’da oturacağını söyledi. Büyükşehir Belediye Başkanı Zihni Aldırmaz’sa, olayı olumlu karşıladıklarını, böyle bir merkezin açılmasının yararlı olacağını belirtti.

Konuşmacılar arasında, Adana’da yaşayan yazarlardan, şairlerden, ressamlardan, tiyatroculardan, Halkevcilerden birer temsilci bulunmalıydı.

Yazık! Yoktular. İzleyici olarak da çağrılmamışlar.

Bu üç sanatçıya karşı (…) geçmişte Adana’da yapılan olumsuzluklardan hiç söz edilmedi, değerlendirme yapılmadı. Yüzleşme böyle mi olmalıydı?.. Oysa değerlendirmelerden kaçmamak gerek… Bu; geleceklere daha çok ışık tutacak, Adana sanatçısına gereken değer verilecek anlamına gelir. Ama öyle olmuyor. Adana’da kaç sanatçı var, nerede bulunuyor, neler yapıyorlar, bürokrasi görmezden geliyor.

Eksik gedik de olsa, böyle bir girişimi alkışlıyoruz.

Adana, 12.6.2012


BİR USLU ÇOCUK

Mehmet ÖNDER

Sabah erken, ortaokulun köşesinde otobüs bekliyorum; İzmir’e gideceğim. Hava soğuk mu soğuk. Otobüs bir türlü gelmek bilmedi, ısınmak için ellerimi ovuşturuyorum. Derken önümde bir otomobil durdu. Camı açan yolcu koltuğundaki kadının “İzmir’e mi?” sorusuna başımı on beş derece yana yatırıp “Öyle” yanıtını verdim. “Atla” işaretini kıvırdıktan sonra da titreme nöbetlerimi sona erdiren arka koltuğa iliştim.

İlk teşekkürümü yarı içerde yarı dışarıdayken yapmıştım; ısınıp, şöyle biraz kendime geldikten sonra teşekkürümü daha seçilmiş sözcüklerle yineledim; ardından ortamı incelemeye koyuldum. Üç kişiler, adam araç kullandığından başını çevirmeden konuşuyor. Kadın kuşkusuz eşi. Her ikisiyle de önceden konuşmuşluğumuz yok; ama karşılaşınca, hiç değilse yarım yamalak da olsa selam vermeden geçmediğimiz insanlar. Durup beni almaları da bundan.

Üçüncü kişi arka koltukta. Beş altı yaşlarında bir oğlan çocuğu. Öylece sessiz sessiz yolculuk yapıyor. Uslu bir çocuk anlaşılan.

***

Anlatılanlardan biliyorum; evin tek çocuğuymuş. Adı Alperen. Annesinin dediğine göre gerçekten de çok uslu bir çocukmuş. Yalnız çocukcağızın bir sıkıntısı varmış. Arkadaşları onunla oynamıyorlarmış, hatta birlikte yolculuk etmek bile istemiyorlarmış. Annesi bu duruma çok üzülüyor. Alperen’le oynamayan komşu çocuklarının bir sorunları varmış besbelli. Bunlar da çocuklarını sık sık gezmelere çıkarıyorlarmış, canı sıkılmasın diye.

Üzüldüm tabi, öylece uslu uslu oturan çocuğun ne zararı olur ki oynamıyorlar. Hep bir olup dışladılar buncağızı kuşkusuz. Zaten annesi de öyle düşünüyor:

-Oyuncaklarından saç tıraşına kadar her şeyinin konuşulması, eleştirilmesi bir kıskançlığın belirtisi değildir de nedir?

Her ne kadar babası, “Ne kıskanacaklarmış yahu, ta İstanbul’dan dayımın torunu geldi o da yarım saat dayanamadı, kaçtı!” dese de, ben kadından yanayım. Şu boynunu eğmiş uslu uslu oturan, doğayı, kuşları seyreden çocukcağızın kime zararı dokunabilir, şimdi. Yok yok, kusur komşu çocuklarındadır. Zaten annesi de iki lafın birinde “Benim oğlum çok usludur.” demiyor mu? Kadıncağızın bana yalan borcu mu var?

***

Bu gün şanslı günümdeyim, belli. Hazır sıcacık arabanın içinde rahat rahat yolculuk yapıyorum. İndir bindi olmadığından hızlı da yol alıyoruz. Göz açıp kapayana, Bayındır sınırlarından çıkmak bir yana Torbalı’yı bile geçmişiz. Bu arada sessiz yol arkadaşım da yavaş yavaş yabancılığı üstünden atıp bana ısınmaya, sorular sormaya başlardı:

-Amca senin adın ne?

-Mehmet.

-Çocuğun var mı, benimle oynar mı?

Ah canım. Gördüğüm kadarıyla hiçbir şeyin garibi değil de, yalnız arkadaş garibi bu çocuk. Ne kadar kötü arkadaşlarının onunla oynamamaları, uzak durmaları. Hemen gönlünü almaya çalıştım:

-Var, benim de senin yaşlarında bir oğlum var. Seninle de oynar, niye oynamasın.

Konuşmamız annesini de çok memnun etti, gözleri parladı kadıncağızın:

-Gördün mü bebişim, senin de bir arkadaşın oldu. Onunla her gün oynarsınız artık

***

Biz Alperen’le sohbeti iyice koyulaştırdık, her şeyi konuşuyoruz. Bir ara, “Mehmet amca senin köpeğin var mı?” dedi. Aslında yok ama gönlü hoş olsun, diye “Var” deyiverdim. Köpeğe de çok meraklı olmalı, soruları bitmiyor:

-Isırgan mı?

-Eh, biraz.

-Seni hiç ısırdı mı?

Yine laf olsun, diye “Eh bir kez ısırdı.” diyecektim ki, “Bir” der demez, dişlerini koluma geçirmesi bir oldu. Buralara şenlik, bağırmak filan kâr etmiyor. Koparacak. Debelen, itele derken kolu zar zor kurtardım. Ellemesem, Tanrı korusun engel olamasam, koparıp camdan dışarı tükürüverecek kolcağızımı!

Bir de sormuyor mu?

-Amca, bundan çok acıttı mı?

***

Annesi ön koltukta şen şakrak kahkahalar atıyor. Ne de uslu bebişi varmış onun öyle!

Çocuk gerçek kimliğine mi kavuştu bilmem, densizlik diz boyunu geçmeye başladı. Bir ara da:

-Amca dilini çıkarır mısın?

Akıllanmayacam ya, çıkardım. Aman, aşağıdan yukarı bir yumruk çıkardı ki, yumruk derim size. İlk işim tamamıyla koptu mu diye dilimi kontrol etmek oldu. Çok şükür ki, tutar yeri var.

O zevkten dört köşe:

-Nasıldı ama aparkat, nasıldı?

Ben aparkatın güzelliğini çirkinliğini düşünedurayım, bir de kulağımın dibine yaklaşıp son sesiyle çığlık atmaz mı? Acıların yanında bir de kulak uğuldaması. Köyde böyle yapanlara “Gulamın böcesini gaçırdın.” derlerdi; bende böceden möceden eser kalmadı.

Annesi yine zevkten dört köşe. Ama geçen günlerde hastalanmış, bu “Uslu canavar!” onu anlatıyor arada:

-Yaa amcası, benim oğlum hasta oldu biliyor musun? Kırk derece ateşlerde, ölümlerden döndü.

Bir daha saldırırsa o döndüğü güne lanet okuyacam ama bu da söylenmez şimdi:

-Hay Allah görüyor musunuz, yavrucağın başına geleni. Vah vah.

***

Çocuk evlere şenlik; hangi yöntemle saldıracağı belli değil. Hiç yüz vermiyorum. Sorular soruyor, yanıtsız bırakıyorum. Ama o boş durmuyor, antrenman yapıyor; karnıma, omzuma hafiften yumruklamalar, ayaklarıma tekmeler aralıksız sürüyor. Belki kızdığımı anlar rahat bırakır diye yüzüne bakmıyorum, tınmıyor. Bu soğukta araçtan inmek de olmaz. Üstelik otobandayız, bir daha araç da bulamam.

Ama dedim ya, çocuk boş durmuyor; bir ara yeterince idman yaptığını düşünmüş olmalı, öldürücü darbeyi önerdi:

-Amca be, çenene bir uçan tekme atabilir miyim?

Benden yüz yok tabi; buraya kum torbası kontenjanından atanmadık ya! Ama çocuk bildiğiniz gibi bir çocuk değil; saldırmak için her türlü taktiği deniyor. Bu kez yalım yalım yalvarıyor, acındırıyor:

-Amca ne oluuur! Çok canım çekti…

***

Çocuk kalıcı eser bırakacak, uzun tedavi gerektirecek bir saldırıda bulunamasın diye, kalan yolu tetikte bitirdim.

İnerken, havanın çok soğuk olduğunu, dönüşte arabalarının yine böyle boş ve rahat olacağını, dönüş yolculuğunu da birlikte yapmamızı önerdiler. Hatta çocuk, “Mehmet amcacığım ne olur birlikte dönelim, seni hastanelik etme zevkinden beni mahrum etme.” der gibi yalvaran bakışlarla gözlerimin içine bakıyordu.

Rahat! Bile olsa, karşılığı dayak olan bir yolculuğa daha gözüm kesmedi; işimin bir günde bitmeyeceğini, yarın döneceğimi söyleyip teşekkür ettim. Alperen’in vedalaşırkenki sözleri hâlâ kulaklarımda:

-Annee, ne olur biz de yarın dönelim, ben Mehmet amcayı çook sevdim!


SON 3 YILIN EN İYİ ANMA ETKİNLİĞİYDİ

Mehmet ŞAHİNCİLEROĞLU



“Yolum düşünce Anamur’a /Havalar yağar eser de olsa /Elini kulağına götürerek /Uzun hava çeken köylüleri /Dinlemeliyim mutlaka.” diyordu Abdülkadir Bulut o gür sesiyle “Yolum Düşünce Anamur’a” adlı şiirinde.

***

Ölümünün üzerinden tam 27 yıl geçmiş. Geç de olsa kekik kokulu şiirlerin sahibiyle tanıştığım için mutluyum. Son 3 yıldır Bulut’u anma etkinliklerine katılıyorum. Katıldığım etkinlikler içinde en görkemlisi bu yıl yapıldı.

***

Anamurlu şair ve yazar Abdülkadir Bulut, ölümünün 27.yılında Anamur Belediyesi Meclis Salonu’nda Anamur Kültür Derneği ve Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği’nin ortaklaşa düzenledikleri etkinlikle anıldı. Etkinlik başlamadan önce salon yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu. Salonun girişinde etkinliğe katılanları Anamur’un usta klarnetçisi Savaş Küçükderya’nın solo klarnet dinletisi karşılıyordu. Etkinlik başlamadan önce Bulut’u konu alan kitaplar ve ÇAĞŞAD üyelerinin kitapları salonun hemen girişinde okuyucusuna ulaşabilecek olmanın heyecanı içindeydiler. Salona gelen konuklara çay ikramları yapılıyor, uzun zaman sonra etkinlikte ilk defa bir araya gelenler etkinlik öncesi hasret gideriyorlardı.

***

Etkinlik saatine doğru yavaş yavaş yaklaşılıyordu. Hiç beklemediğim bir kalabalık salonu doldurmaya başlamıştı. Etkinlik başladı. Salon tamamıyla doluydu. İnanamıyordum gördüğüm kalabalığa. Her şey güzel başlamıştı.

***

Anamur Kültür Derneği Başkanı Sadise Seymen’in açılış konuşmasındaki sözleri çok anlamlıydı: “Öyle mutluyum ki... Sizlere bakınca öyle güzel yüzler, öyle güzel gözler görüyorum ki... Toplantı salonumuz dolu. Teşekkür ediyorum. Anlıyorum ki doğru yoldayız... Duyguluyuz çünkü “Çağdaş Şairler ve Yazarlar Derneği”, Abdülkadir Bulut adına düzenledikleri şiir yarışmasının ödül törenini Anamur’da yapmak istediler. Bize kucak açtılar, biz onlara kucak açtık. Onur duyduk.”

***

Oğul ve torun Bulut’un bazı sebeplerden dolayı etkinliğe katılamamalarından dolayı gönderdikleri iletiler okundu. Oğul Bulut’un iletisi, “Bu kadar duygu yoğunluğu içersindeyken babamı anlatmak çok zor. Çok güzel öperdi benim babam. Sadece uyurken değil her zaman. Çok güzel bakardı benim babam. Güven verirdi, her zaman yanındayım der gibi... Bizimle sohbet ederken, siyaset derdin, emek derdin, işçi derdin o zaman anlam veremezdik, meğer bizi geleceğe hazırlıyormuşsun” şeklindeydi. Torun Bulut’un iletisi ise, “Adını taşımaktan gurur duyuyorum dedeciğim. Keşke seni tanıyabilseydim, beni tanıyabilseydin... Bilemediklerimi babaanneme soruyorum, babaannem de çok şey biliyor ama sen daha çok şeyler biliyormuşsun, keşke sen olsaydın. Hasta olsaydın ama yaşasaydın. Dede keşke o minibüse hiç binmeseydin, keşke o koltuğa hiç oturmasaydın, keşke yaşasaydın...” şeklindeydi. Gönderilen iletiler salonda okunurken etkinliğe katılanlar gözyaşlarına hâkim olamıyorlardı.

***

E Yayınları’nın sahibi Mehmet Atay, Şair ve Yazar Mehmet Mahsun Doğan ve Atılım Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ulvi Keser’in konuşmacı olarak katıldıkları panelde, oturumun yöneticiliğini Ali Ziya Çamur yaptı.

***

E Yayınlarının sahibi Mehmet Atay, “Düşündüğü gibi yaşayan, yaşadığı gibi konuşan nadir insanlardandır Abdülkadir Bulut. Birçok konuşmaya katıldım, hiç burada bu kadar heyecanlanacağımı düşünmezdim. Oğul ve torun Bulut’un mesajları beni yani eski bir dostu çok duygulandırdı. Abdülkadir Bulut gibi ölümünden bu kadar yıl sonra bile bu kadar içtenlikle anlatılan, bu kadar samimi şekilde sahip çıkılan birini daha hiç görmedim. Bu durum, Abdülkadir Bulut’un sadece şair olduğu için değil, yedi düvelle barışık biri olmasından olur.

O görüşmemizde bana Dragon Çayı’nın güzelliğinden bahsetti ve gelip görmem için ısrar etti. Ben de bir gün geleceğimi söyledim. Ama ne yazık ki onu kaybettiğimiz için bu hayalimizi gerçekleştiremedik. Programa davet edilince Anamur’a gelmişken Dragon Çayı’na da gelerek ona verdiğim sözümü tuttum. Dragon Çayı’nın şair Abdülkadir Bulut’un anlattığı kadar güzel olduğu gördüm. Buraya gelerek bu güzellikleri gördüm. 27 yıl gecikmeli, bir randevuyu gerçekleştirdim. Akine Köyü’ne gittim. Dragon Çayı’nı gördüm. Suyuna elimi sürdüm. Görüyorum ki burada herkes Abdülkadir Bulut... Hiç böyle bir sahiplenme görmedim. Şiirlerinde yerelle evrensel dokuyu koruduğu için Abdülkadir Bulut olmuştur. Kendi düşüncesini bu basitlikle, yalınlıkla ve yerellikle anlattığı için büyük bir şairdir. Size ne kadar borçlu olduğumuzu gördüm. Bu evladınıza sahip çıkın Anamur Abdülkadir Bulut, Abdülkadir Bulut Anamur...” dedi.

***

Şair ve yazar Mehmet Mahsun Doğan ise, “Abdülkadir Bulut’un üzerine yapışan Cemal Süreyya’nın yaptığı “Kasabalı Lorca” benzetmesi, şairimizin “Övgüye Değer Şairlerden Ödülü”nü aldıktan sonra olmuştur. Ağzından bal damlayan, cin gibi zeki bir şair olan Cemal Süreyya’nın bu söyleminin “Kasabalı” değil de “Türkiyeli” olması gerektiğini düşünüyorum. İspanyol şair Lorca, kasaba kasaba dolaşırken derlediği şarkıları yerel müziklerle belki Abdülkadir Bulut’la benzeşebilir ancak, Abdülkadir Bulut’un şiirlerinde Türkmen kültürü, yerel söylemler buluşur. Modern söylemle Abdülkadir Bulut, Dadaloğlu’dur, Karacaoğlan’dır, Ruhi Su’dur aslında… Abdülkadir Bulut; arkadaşlık duygusudur. İhanetsiz, saygıyla birbiri için ölmenin duygusudur” dedi.

***

Atılım Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ulvi Keser de “Abdülkadir Bulut, Akdeniz mi? Akdeniz, Abdülkadir Bulut mu? Yoksa Abdülkadir Bulut Akdenizli midir? Akdeniz, kutsal bir yerdir. Akdeniz, yereli evrensele taşır. İşte Abdülkadir Bulut, budur. Bulut’un şiirlerinde Akdeniz ve su hep direniş, özlem, mücadele, alın teri, emek ve umut anlamına gelir. Çünkü Akdeniz, suları gibi akıcı ve masmavi bir insanoğlu tarihidir ve Abdülkadir Bulut aslında Akdeniz’dir” dedi.

***

Yapılan konuşmaların ardından Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği’nin bu yıl 4.sünü, Abdülkadir Bulut adına 2.sini düzenledikleri şiir yarışması ödül törenine geçildi. Çağdaş Şairler ve Yazarlar Derneği (ÇAĞŞAD) Yönetim Kurulu Üyesi Aydan Yalçın, Şair Abdülkadir Bulut 2. Şiir Ödülü’ne katılarak dereceye giren yarışmacı ve eserleri açıkladı.

Yalçın, “27 yapıt arasından oy çokluğuyla birinciliği, “DÜŞ KUŞUN KANADINDA” adlı kitap dosyasıyla Alp Arslan Akman, “Övgüye Değer Eser” ödülünü ise “KEDİ TEDİRGİNLİĞİ” adlı kitabıyla Melih Elhan aldı. Hüseyin Atabaş, Gülsüm Cengiz, Fadıl Oktay, Ali F.Bilir, Mehmet Mahsun Doğan, Aydan Yalçın’dan oluşan Seçici Kurul’un “Jüri Özel Ödülü”ne “ZAMANI GEÇTİM” kitabıyla Yusuf Alper, “Özendirme Ödülü”ne ise “SESİM BOĞULUYOR DENİZLERDE” adlı kitabıyla Cihan Barış Budak’ı layık görüldü” dedi. Yarışmada dereceye girenlere ödülleri verildi. Gece törenle burada son buldu. Herkes dağıldı. Ancak, Bulut sevdalıları İskele’deki Meltem Otel’e gittiler. Otelde çaylar içildi, Bulut’la ilgili anılar tazelendi. Değerli büyüklerim Saadet F. Bilir, Ali F. Bilir, Güngör Türkeli de etkinliğe katılanlar arasındaydılar.

***

Değerli büyüğüm Yazar Mustafa B. Yalçıner, Bulut sevgisini çok güzel anlattı. Afyon’da yaşayan bir Bulut sevdalısı Bulut’u araştırmış. Bulut’a ulaşabilmek için bir hayli çaba sarf etmiş. Çabası sonucu hiç görmediği, tanımadığı ancak, okuduklarından tanıdığı Bulut’un resimlerini çizmiş ve Mustafa ağabey de bu resimleri Gerçemek’te yayımlamış. Mustafa ağabeyin anlattıkları Bulut sevgisinin tam bir göstergesiydi.

***

“Nasıl tanırsa bir bebek /Kokusundan anasını, babasını /Şairin hası da yiğidim /İşte öyle tanır yurdunu” diyerek, çok iyi tanıdığı yurdunu şiirlerine ilmek ilmek dokuyan ve saçma bir kaza yüzünden 27 yıl önce aramızdan ayrılan Anamurlu Şair ve Yazar Abdülkadir Bulut’u hasretle ve özlemle anıyorum. Nur içinde yatsın…


BİLMEK YAŞAMAKTIR

Mustafa SAĞLAM

Yaşama ve bilme, hayatımızın iki temel fiili veya insan olmanın iki önemli ayrıcalığı. Birincisi olmadan ikincisi olmaz gibi görünür hep ama iyice düşünüldüğü zaman anlaşılır ki, esasen her ikisi de önemli. Bazı şeyler de bilinirse yaşanır.

Konuyu az açacak olursak: Bu iki sözcük birbirine o kadar geçmiştir ki, ikisini birbirinden soyutlamak mümkün değil esasen. Hangisi önce gelir, diye sorulacak olursa, kabul etmek gerekir ki, daha fazla, “yaşamak” diye cevap verilir ve bence de doğrudur. Bildiklerimizin büyük çoğunluğunu bu şekilde elde ederiz. İnsanlar, yaşadıkları, denedikleri sayesinde öğrenirler; öğrendikleri için de bilirler; bellek diye bir yetenekleri vardır, beyinlerinde genişliği kişiden kişiye değişen bir bilgi arşivi oluştururlar. Pek çok şey insan belleğinde bulunduğu için uygun ortamlar oluştukça onu tekrar tekrar yaşar. Doğal olanı ve en sık görüleni de budur. Örneğin kişi, bir kez bal yemiş, onun tadını biliyorsa daha sonraları balı gördüğü zaman o tadı anımsar ve ağzında hissettiğini var sayabilir. Bir yerde, kokusu seyrek bulunan bir gül koklamıştır, oradan yıllar sonra geçse de onu ilk kokladığı zamanı yeniden yaşayıp, o kokunun nasıl bir çiçeğe, bir güle, bir bitkiye veya başka bir varlığa ait olduğunu hatırlar. Çıplak ayakla karın içinde yürüdüğü vakit ayağı üşümüş ya da kartopu oynamış bir kişi, karı her görüşünde veya her kardan bahsedildiğinde onu anımsar ve ayağının, elinin üşüdüğünü hisseder gibi olur.

Bütün bunlar olağan ve sık sık görülen şeyler, benzerlerini hepimiz yaşarız, yaşamışızdır aşağı yukarı. Bir de sadece bilindiği için yaşanan durumlar vardır ama. Bu ise deneyimler sonucu değil, okumalar ve duymalar sonucu edinilen bilgiler sayesinde olmaktadır.

Zaman ve mekân olarak bizden çok uzak olduğu halde başka bir yer ve çağda yaşadığını hissedebilmek örneğin. Kendini alıp, başka bir dünyaya götürmek veya yolculuk yapmak da denebilir buna. Sözü edilen yer, sanal bir dünya mıdır: hayır. Sanal dünya, gerçekte olmayan, insanların hayal gücüyle yaratılmış bir dünya demektir daha fazla. Benim kastettiğim ise “yüzlerce, binlerce yıl önce gerçek olmuş olan bir dünyayı okuyarak, araştırarak, onların bıraktıkları eserleri inceleyerek bilgilere ulaşmak ve o dünyayı kafasında yeniden oluşturmak” diye de tanımlanabilir bu. Geçmişe kazı yapmak veya zamana dalmak gibi bir şey yani. Örneğin, üç bin yıl önce Babil’de yaşamanız gayet mümkün. Mezopotamya tarihini incelerseniz; Sümer, Akad ve İbrani mitolojilerini öğrenirsiniz, destanlarını okursunuz, sonra da gider, Ninova şehrine varır, bir yıkıntının başına oturup, edindiğiniz bilgileri derler toplar, parçaları birbirine ekleyip o dünyayı yeniden kurarsınız. Bir de bakmışsınız ki, Semiramis’in sarayında konuksunuz. Kendisi de bir memleket hasretlisi olan o kadının, zaman ötesinden gelecek bir misafiri dostça karşılayacağından hiç şüpheniz olmasın; hemen kalkar ve yetiştirdiği asmaların üzümlerinden bir sepet dolusunu toplar gelir, önünüze koyar.

Ya da Kadeş Savaşı’na tanık olup, II Ramses’in Mısır saray ve tapınak duvarlarına kazıttığı övünmelerin doğruluğunu yanlışlığını görmek istersiniz. Neden olmasın, oldukça da kolay başarabilirsiniz bunu. Kitapları, ansiklopedileri açar, İ.Ö. 14. Asra ve 13. Asrın başlarına gider, II. Ramses’in ortamını ve Mısır’ı, Mısırlılar’ı okursunuz. Genç firavun Tutenkamon’un nasıl bir suikasta kurban gittiğini, dul kalan genç kraliçe Ankesenamon’un, Hitit kralı II Mursiliş’e ne diye mektup yazıp, oğlanlarından birini kendisine koca olarak istediğini öğrenirsiniz. Hitit Kralı’nın gönderdiği Zannanza adlı oğlanın yolda, kimler tarafından öldürüldüğünden haberiniz olur. Sonra dönersiniz Anadolu’nun o günlerdeki şartlarına: En azından bir kısmımızın ataları olan Hititler’i, Mursilis’i, Mutavallis’i tanırsınız. Mısırlılarla Hititler arasındaki ilişki hakkında genişçe bilgiler edinirsiniz; bu savaşın sebeplerini kavrarsınız. Sonra da savaşın olduğu İ.Ö. 1296 yılına ve yere kadar gider, o iki büyük devlet adamının nasıl bir savaş sanatı uyguladıklarını gözünüzle görürsünüz. Kimin, nerde hata yaptığını anlarsınız. Bu arada savaş sonrası olanlara da şahit olursunuz tabi. Kimin yalan söylediğini öğrenirsiniz.

Gelelim Ege’ye: Orası sadece bir adalar denizi değil. Ege’nin geçmişine baktığınız zaman öylesine ilginç olay ve kişilerle karşılaşırsınız ki, olayların her biri ayrı bir mucize, kişilerin her biri de ayrı bir üst insandır. Baştan sona bir harikalar diyarıdır Ege denen yer. Ve böylesi bir yolculuğa çıkmaya kalkarsanız bilin ki, hepsini görüp tanımak için bir değil, birkaç ömür yetmez.

Ötekiler bir yana, yalnızca Truva Savaşı’nda bulunsanız bile size yeter. Ama dikkat, Helena’ya siz de âşık olup da bunun sonucunda bir Türkiye-Yunanistan savaşı çıkarmayasınız.

Yalnız tarih açısından değil, diğer konularda da benzer durumlarla karşılaşırız. Bir roman okuyup, içeriğini bilmek, bir tiyatro oyununu seyredip aktarılan olaylara tanıklık edip, kendini o âlemde hissetmektir. Olayın kahramanlarıyla ve yolculuk yaptığı dünyadaki kişilerle aynı duyguları paylaşmak ve o olayı birlikte yaşamaktır. Onların dertlerine, sevinçlerine ortak olmaktır.

Uzun lafın kısası; bu yüzdendir ki, bir kişi ne kadar çok görmüş, gezmiş, okumuş ise o kadar çok şey biliyordur; kafasının içindeki dünya o kadar büyük, yaşam çemberi o kadar geniştir. Başka bir deyişle, dünyanın neresinde, hangi çağda olursa olsun, kişi ne kadar biliyorsa ancak o kadar yaşar.

Evet, yanı başımızdaki şu kitapların içinde ne değerli şeylerin saklı olduğunun bir farkına varabilsek!