1 Haziran 2012 Cuma

GERÇEMEK SAYI 33




GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ

KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ

ISSN: 1307–4881

İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN

Yıl: 6

Sayı: 33

Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni:

Mustafa B.Yalçıner

05327220674

yalciner_mustafa@yahoo.fr

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Hatice Canan Yalçıner

yalciner_canan@yahoo.com.tr

Yönetim Yeri:

Merkez mahallesi

Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2

33840 Aydıncık/ MERSİN

Telefon: 05327220674


Yazı Kurulu:

Mehmet Babacan

F. Saadet Bilir

Güngör Türkeli

Songül Saydam

Basıldığı Yer: Evren Yay. AŞ Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km. Oğulbey/ANKARA

(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: 21 Mayıs 2012

Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır. Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.

Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/ Aydıncık Şubesi

TR930001001020307582605005

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.

KIRMIZI DAĞLALESİ (Anemone coronaria)


Dağlalesi çeşitli tür ve renktedir. Dağlarda, taşlık arazilerde, yol kenarlarında, ormanda güneşli yerlerde ya da hafif gölgede yetişir. Soğanlı, tüylü, otsu bir bitkidir. Yaprakları yerde ve parçalıdır. 5 ile 10 cm yükseklikteki sürgünü çiçeğe yakın bir yerde, kendisini dairevi şekilde saran dalların arasından geçer ve ucunda mart başında bir adet, 6 ya da 7 taçyapraklı kırmızı çiçek açar. Bazı türlerinin taçyapraklarıysa, üreme organlarının hizasına kadar beyazdır.
Yunan mitolojisine göre Aşk Tanrıçası Afrodit, yakışıklı Adonis’e âşık olur ve onunla ormanda gezip tozmaya başlar. Tanrıçaya vurgun olan Savaş Tanrısı Ares, Adonis’i çok kıskanır. Ve bir gün, Afrodit şerefine düzenlenen bir av partisinde Ares, bir yabandomuzu salar Adonis’in üzerine. Hayvan yaralar onu. Ölümle pençeleşir Adonis. Afrodit onu kollarına alır ve sağaltmak üzere götürürken damlayan kanlar, kırmızı dağlalerine dönüşür.

EDİTÖRDEN


BİTKİ PEŞİNDE II

Mustafa B. YALÇINER

Nisan ortaları. Yer yeşil, gök mavi. İçimdeki çocuk ve ben biniyoruz arabaya, düşüyoruz yola. Sırası gelen bitkiler, sergiliyor tüm güzelliklerini; çiçek açıyor, meyveye duruyor. Biri, o yılki görevini tamamlayıp çekilirken sahneden, bir başkası selamlıyor seyircileri. Sarı elbiseli azganlar, hoşça kalın dercesine el sallıyor ve yerini çobançıralarına bırakıyor.
Yol boyu kıpkırmızı gelincikler. Duruyorum bir tarlanın kenarında. Kimi giymiş dört parçalı, kıpkırmızı elbisesini, kiminin boynu bükük, kimi ise iki yeşil çanakyaprağının arasından göstermeye çalışıyor kırmızı giysisini. Ölümsüzleştiriyorum hepsini fotoğraf karelerinde.
İçimdeki çocuk, “Gelincik şerbeti yapalım mı” diyor. Bu soru alıp götürüyor beni çocukluğuma.
Gelinciğin taçyapraklarını topladıktan sonra, kapsülüne yakın siyah kısımlarını koparıp atardık. Geriye kalan kırmızı yaprakları bir şişeye tıka basa doldurur, bir kahve kaşığı limontuzu koyar, şişenin alacağı kadar da su eklerdik ve güneş gören yerlerde, özellikle pencere kenarlarında su kızarıncaya kadar bekletirdik. Daha sonra yapraklarını çıkarıp atardık. Su bardağının yarısına kadar gelincik suyu doldurur, üzerine su ekler ve tozşekerle tatlandırıp içerdik. İçimdeki çocuğa uyuyor ve gelincik dolduruyorum plastik su şişesine.
Çiçekleri kopardığımdan mı oldu bilemiyorum, bulutlar başlıyor ağlamaya. Ben arabaya varana değin gelip geçiyor yağmur, yufka ekmek sular gibi. Yine de toprak kokusu karışıyor, çiçek kokusuna.
Devam ediyorum yoluma. Sele yokuşu Zeytinli dönmedeki küçük, taşlı ve kumlu, bol güneş alan bir yakada domuz baklaları. Beş yaprağıyla, bir eli andırıyor. Ucu kuş gagası şeklinde mor çiçek açmış. Onların da birkaçı giriyor fotoğraf makinesine. Tepede, sol tarafta yol boyu papatyalar dizili, bakan karşılayan ilkokul çocukları gibi. Özgür bırakıyorum içimdeki çocuğu, koşup oynasın papatya tarlasında, bir çiçek koparıp fala baksın diye: “ Seviyor, sevmiyor, deliler gibi…”
Köyün gömütlüğüne varınca, sağa sapıyorum, Eskiyörük Köyüne doğru. Köyün Çiçek Alanı denilen yerinde, kıpkırmızı yabanıl Osmanlı laleleri. Uzun ve kıvrık yaprakları arasından yükselen sürgünün sonunda iri ve ucu sivri çiçek açmış. Altı taçyaprak. Üreme organlarının hizasına kadar siyah, üstü sarı, araları beyaz, geri kalanı kıpkırmızı. Yörede eskiden çok daha fazlaydı lale. Nedense soyu kurumakta.
Menekşe Deresi’ne inmeden sola sapıyoruz. Bir tepede park edip iniyoruz arabadan. Mis gibi çam kokuyor. Sağda, aşağıda göz alabildiğine kıvrılarak gidiyor dere. Solda develik, meşe, çobançırası, melengiçler komşu olmuş birbirlerine.
Yeniden biniyoruz arabaya. Kızılçamlarla çevrili yolda ilerliyoruz. Gözüm rengârenk yoğurt çiçeklerini arıyor. Söküp çadırlarını göçmüşler. Oysa birkaç hafta öncesine değin süslüyorlardı meşelerin, pırnalların diplerini; nasıl da tutunmuşlardı kayalara!
Bir tepeye yaklaşırken “Dur” diyor çocuk “bir bitki gördüm, kocaman üçgen şeklinde dalı vardı. Üstüne de sanki yeşil çam iğneleri düşmüştü.”
Çekiyorum arabayı iyice sağa. İniyoruz. Gövermeye başlayan meşelerin arasındaki bitkiyi görünce, “İşte şu” diyor. Dedem değneği, dedem kamışı ya da çavşır denir buna. Yaşlılar kullanır onu diye de ekliyorum. Bitkinin ortasından bir kamış çıkar, boğum boğum, içi dolu. Kuruyunca sert ve hafif olur. Baston yapılır ondan. Dedem değneği diye de bundan demişler. Yaşlılar kullanır onu deyince, Osman Şahin’in bir öyküsü çalıyor aklımın kapısını. Evinin önünde çavşır yetiştiren, iki evli, o yaşlı adam gelip dikiliyor gözümün önüne.
“Haydi” diyor çocuk, “var mısın baldıran kökü yemeğe?” Varım diyorum ve biniyoruz yeniden arabaya. Çeşmeden sağa sapıyoruz. Şimdi de Kalebeleni tarafına gidiyoruz. Yol boyu sütleğenler. Biliyor musun diyorum çocuğa. “Daha sormadın ki nereden bileceğim” yanıtı, güldürüyor beni.
Dinle bak. Çocukluğumda, İncekum tarafında sığır güderdik. Öğleyin de hayvanları Büyükalan’daki Köşk deresinde sulardık. Gelirken bu sütleğenlerden kucak kucak yolardık. Sığırlar yukarıda sulanırken, biz derenin denize döküldüğü yerin biraz yukarısına atıverirdik onları. Az sonra da kefaller kabak gibi suyun yüzüne çıkardı. Girerdik dereye ve birer birer toplardık balıkları. Sonra da pişirip yerdik. “Vay sizi gaddarlar vay” diyor çocuk.
Yol sapağına varıyoruz. Toprak yolda araba hoplaya zıplaya ilerliyor. Neyse ki çok sürmeden varıyoruz Kalebeleni’ne. Yıkıntıların bulunduğu tepeye doğru ilerliyoruz. Taşların arasında, aynı kökten gelen birkaç dal üzerinde, kalp şeklinde yeşil yapraklarıyla baldıranlar karşılıyor bizi. Sağa sola bakınırken evinin önünü süpüren bir kadın ilişiyor gözüme. Gidip kazma istiyorum. Taşları çekiyorum bir kenara ve başlıyorum kazmaya. Bir süre sonra bakıyorum kök hâlâ derinde. Biraz daha, biraz daha. Sonunda iki elimle tutup asılıyorum. İnce uzun kök, kopup geliyor. Üzerindeki kahverengi kabuğu soyup atıyorum. Çocuk ve ben, ortaya çıkan beyaz kısmını yemeye başlıyoruz. Baharatlı, hoş bir tadı var.
Teşekkür ederek kazmayı teslim ediyorum sahibine. Dönüş yolunda, “Soğalak sökmeye de gidelim mi” diyor çocuk. Daha zamanı değil, nohutlar şöyle bir karış boylansın bakalım. Ancak o zaman ortaya çıkar, kenger. Nerden aklına geldi şimdi? Ağzımı sulandırdın vallahi.
“Zamanı gelince beni götürür müsün soğalak yemeye” diyor.
Söz veriyorum ve sapıyoruz geldiğimiz yöne…

MEYDAN DAYAĞI

Mehmet BABACAN

Bir zamanlar, iri yarı bir arkadaşım vardı. İki metreye yakın boyu ve 140-150 kiloyu aşan cüssesiyle, yarım dünya gibi bir şeydi.

Zayıflama konusunda söylenenlerin hiç biri kafasına girmiyordu. Daha doğrusu, zayıflamanın yararına ve gereğine inanmıyordu. Kilosunu ve göbeğini, yiğitliğin şanından sayıyor, “ Balkonsuz ev mi olur” diyordu.

Balkonlu da olsa, balkonsuz da olsa, ev dediğimiz yapının betonarme ve kereste yığınından başka bir şey olmadığını anlamıyor gibiydi. Yani taş ve oduna benzetilmek, rahatsız etmiyordu onu.

Kahvede ya da misafirlikte, tek sandalyenin yetmezliği de umurunda değildi.

Arabasının koltuk düzenini kendine göre yaptırmıştı. Çünkü normal koltuklara sığması olanaksızdı.

Gerçi, şişman görünümünün yararı da oluyordu bazen:

Bir gün, yaylaya giderken bir kamyonla karşılaşmışlar. Yol köy yolu, tenha mı tenha. İn cin top oynuyor. Kamyon, iniş aşağı kaptırmış geliyor. Ansızın, burun buruna gelmişler, keskin bir virajda. Kamyon şoförü, yukarıdan aşağıya bakıp;

“Ulan! İnersem yerim seni” diye bağırmış.

“Ye gardaş” demiş bizimki ve yavaş yavaş arabadan çıkmaya başlamış. Yarısının çıktığını gören şoför;

“Yenecek bir lânete benzemiyorsun” diyerek, gazlamış.

Meydan dayağını yiyinceye kadar, şişmanlıkla geçinip gidiyormuş bizim arkadaş.

Ne var ki insanoğlu rahat bırakmaz insanı. Kendi köyünden biriyle dalaşmış bir gün. Adam sıska, çelimsizin biri. Zekât keçisi mübarek. Şişman, dostça uyarmış;

“Git başımdan oğlum. Seninle kavga yakışmaz bana. Elalemi güldüremem kendime. Belanı benden bulma” dediyse de adam inatçı, adam yürekli, adam sakız mı sakız. Belki, intihar etmek istiyor. Şişman onu küçümsedikçe, o bir ateş parçası oluyor; ele avuca sığmıyor.

Köylü meraklı. Yan yana dursalar, görüntünün çeyreğini kaplayamayan bu adam, meydan okuyor ki Köroğlu bile durup, düşünür.

Köylü meraklı. Ayırmak için kimse kılını kıpırdatmıyor. Böyle, biletsiz, bedava tiyatro nerde bulunur… Tartışma gittikçe alevleniyor. Birileri tırnağını mı sürtüyor ne?

Küçük adam, yakalanmamaya çalışıyor. Biliyor ki yakalandığında un ufak olacak. Şişmanın çevresinde çekirge gibi sıçrıyor. Ağıldan çektiği uzun bir sırıkla hem vuruyor, hem de şişmanı yaklaştırmamaya çalışıyor. Bir ara, sırığı yakalamış şişman. Hem savuruyor hem de adım adım yaklaşmaya çalışıyor. Ama yerinde durmuyor ki çekirge. Onun dönüşüne şişman ayak uyduramayınca, sırık zorlanıyor, kırıldı kırılacak. Nihayet kırıldı işte. İkisinin de elinde birer parça sopa.

Şişman, yakalamak için tüm gücüyle ve hışmıyla atılıyor ama adam orada değil. Ardına dolanmış, eşek dövercesine vuruyor ha vuruyor. Şişman, hışımla dönüyor o tarafa. Bir İspanyol boğası gibi saldırıyor. Eyvah! Gene orda değil. Sopayı yedikçe, sirklerde palyaço gibi dönüp duruyor ortada.

Ayırmak şöyle dursun, gülmekten kırılıyor köylü. Sanki kavga değil de bir tiyatro oyunu.

Şişman kan ter içinde kalmış. Çelimsizse, hâlâ çekirge gibi sıçrıyor. Akşama kadar sürebilir bu gösteri.

Sonunda, pes ediyor bizim şişman. Zayıflamanın yararına da gereğine de bir güzel inanıyor. İnandırır elin oğlu gardaş.

Daha mı ne oluyor? Rakibiyle de barışıyor ve adamın adını “Diyet Uzmanı” koyuyor.


“ZERRİN YA DA DAĞLARIN ÖTESİ” (*)

Hasan AKARSU


Ozan, yazar Ramazan Teknikel’in 23 Eylül 1974 ve 07 Mayıs 1976 tarihleri arasında tuttuğu köy öğretmeni günlüklerini kapsıyor “Zerrin ya da Dağların Ötesi” adlı yeni yapıtı. Teknikel, iyi ki Meslek Dersleri öğretmeninin öğüdünü tutmuş diyoruz. Yoksa bundan otuz beş yıl önceki köy yaşantısını anımsamak zor olurdu.

Teknikel’in öğretmen günlükleri eğitici, öğretici niteliktedir. O yılların köy yaşantısını, köy koşulların yansıtması bakımından önemlidir. Doğu Anadolu’da bir ilçenin Toygar Köyü’ne atanan öğretmen, günlerce köye gitmeye çalışır. Onunla birlikte atanan öğretmenlerle tanışır, köylere yürüyerek giderler. Yörenin doğasını birçok özelliğini resim çizer gibi anlatır bize Teknikel:” Sonunda köye ulaştım işte. Toygarlı ilk gördüğüm köylü kırk elli yaşlarında biri. ‘Eve gidelim dinlenirsin, bir çay içeriz, sonra seni okulun bulunduğu mezraya yollarım, hatta birlikte çıkarız’ diyor. Anlıyorum ki görev yerim birçok mezradan oluşan bir köy…” (s.17). Köylülerin geçim kaynağı on üç ay uğraştıkları tütündür. Okul uygunsuz yere yapıldığı için kullanılmaz. Onun yerine uygun yere köylülerin yaptığı taş duvarlı, toprak sıvalı iki odalı bir yapı kullanılır. Okul bahçesi çalıyla çevrilidir. Muhtarın ilgisi öğretmenin işini kolaylaştırır. Üç-beş mezradan oluşan köy toplam olarak yirmi hanelidir. Köy öğretmeni, kahvenin, bakkalın, hiçbir sosyal yaşantının olmadığı köyde iki yıl kalma ve öğrencileri, köylüyü eğitme başarısını gösterecektir. Önce iyi anlaşacağı kişileri seçer, onlar da köylünün sevdiği kişilerdir. Muhtar, “çok konuşan” Aykut, sonradan bakkal dükkanı açan Haceli, Almanya’da işçi olarak çalışıp köye izinli gelen Behzat, komşu köylerdeki öğretmenler, kaval çalan Gürbüz, Özdemir, Yalçın, Semerci Rasim Usta, Nalbant Hasari vb. öğretmenin kaynaştığı kişilerdir. Köy yerinde, pilli radyodan radyo oyununu dinlemek bile büyük bir zevktir o yıllarda. Kışın kar yağdığında ilçeye yürüyerek gitmek çok zordur. Kurt sürüsüyle karşılaşmak tehlikesi vardır. Gönüllü postacı Aydemir’in her zorluğu yenerek köylere mektupları ulaştırması büyük bir özveridir. Köye gezici sihirbazın gelmesi, kalaycının, marangozun, berberin gelmesi köyü renklendirmeye yeter. Bir “Ajans İbrahim” var ki bebekliğinde çocuk felci geçirmiş belden aşağısı tutmadığı halde on beş yaşından beri evde tahta kaşık yapıyor, bağlama çalıyor, radyosu her zaman açık, tüm haberler ondadır. Kente gidip iş arayanların, hamallık yaparak geçinenlerin mutlu olmadığını belirtiyor öğretmen. İstanbul’a gidip hamallık yapanların durumu da içler acısıdır. Bir an önce köye gelip yaşamlarını sürdürmek isterler. Öğretmen, köyde yalnız kalınca kitap okur, ilçeye gidince kitapçıya uğrar, aybaşlarında maaşlarını almak için gelen öğretmenlerle buluşur, dertleşir.

Müfettişler, atlarla köylere ulaşıp köy öğretmenlerini denetlemektedirler. Bir köyün öğretmeni, kendine ve müfettişe at bulur, kendi köyünde denetim bitince, müfettişe atıyla eşlik eder, diğer köye götürür. Bu iş böyle sürer. Teknikel’in dördüncü sınıfta çok zeki bir öğrencisi vardır, adı Zerrin olan öğrencinin durumunu değerlendirirler ve okuması için arayış içine girerler. Köye atanan Pınar Ebe de devreye girip kız öğrencinin annesini, kızını okutması için inandırır.

Köyde avcılık önemli uğraşlardandır. Öğretmene de av tüfeği verir köylüler, avcılığı öğretirler. Öğretmen için kırları gezmeye bir olanak daha çıkar böylece. Köye gelen halk ozanlarını dinledikleri gibi komşu köylere gelenleri dinlemek için de giderler. Geceleri gaz ocağında aydınlanırlar, gaz bitince çıra yakarlar. Ağır hastaları sedyeyle ilçeye taşırlar.

Öğretmen, iki yıl süresince köyün çocuklarını okutur. Köylülerin su aldığı pınarın çamur olan çevresine beton döktürür. Okul adına muhtarla birlikte belirledikleri bir yere, iki yüz elli asma çubuğu dikerek, bağ kazandırarak, okula gelir kaynağı sağlar. İkinci öğretim yılı sonunda Akdeniz Bölgesi’nde bir ile atandığında, aklında Zerrin vardır: “Toygar Köyü benim ilk göz ağrım, elbette hiçbir zaman unutamayacağım. Bu köyde olmasını istediğim, beni oldukça mutlu edecek tek şey var; yolların ötesindeki bu okuldaki öğrencimin, Zerrin’in parasız yatılı sınavlarını kazanması. Bu haberi duymak istiyorum, ama mutlaka! Hoşça kal Toygar” (s.126).

Günlükleri okuduğumuzda, Ramazan Teknikel, iyi ki öğretmeninin sözünü tutarak güncelerini yazmış demeden edemiyoruz. 1974-1976 yılları arasında Doğu’da bir köyümüzdeki yaşantıyı, insanlarıyla, doğasıyla birlikte tanıyoruz. Yazar da o yıllara tanıklık ederek önemli bir işlevi yerine getiriyor.



(*) Zerrin ya da Dağların Ötesi- Ramazan Teknikel, Günce, Sobil Yayıncılık, Ankara, 1. Baskı, Kasım 2011, 126 s.


ANAMUR AHMET BÜLBÜL’Ü KAYBETMİŞ, HABERİMİZ YOK!

Nevzat ÇAĞLAR

Son günlerde sürekli aklıma geliyordu Ahmet Bülbül. Görmeyeli uzunca bir zaman olmuştu. Hasta olduğunu biliyordum. Bileklerinde şişlikler vardı, irili ufaklı, içi sulu. Sanırım bir çeşit romatizmaydı. Nedenini, yıllarca elinden düşmeyen kemana bağlıyordu. Bu yüzden arada bir hastaneye yatar, tedavi görür, çıkar gelirdi, Cumhuriyet Meydanı’nın köşesindeki Sinanoğlu Eczanesi’nin önüne. Çaycının alçak iskemlesine oturur, çantasından çıkardığı kasetleri, yerde yazılı küçük bez parçasının üzerine sıralardı, titizlikle. Çünkü kasetlere kendi sesi gizlenmişti. Kemanıyla çalıp söylediği Anamur Yolları, Danışman, Sarı Yaylam, Koyun Okşaması, İrfani, Türkmen Kızı… Kendi sesini kendisi satmaya çalışırdı meraklısına, vefalısına, değerini bilene. Yoksa her dakika onlarca insanın geçip gittiği kaldırımda Ahmet Bülbül’ün varlığından haberi olan bir elin parmaklarını geçmezdi. Öğleye kadar burada kalır, akranlarıyla eski günleri yâd eder, belki bir iki kaset satar, öğle yemek parasını çıkarırdı. Yemekten sonra da omuzundaki kaset çantasıyla Jandarma Karakolu’nun karşısına sıralanmış, ağzına kadar dolu kahveleri dolaşırdı. Bu kahvelere Bahşiş, Boğuntu, Akine, Ormancık gibi köylerden gelenler olurdu. İçlerinden kaset alan olursa, kendince gününü kurtarmış sayardı. Ne de olsa o köylerde, bir zamanlar, bir hafta süren köy düğünlerinde, Ahmet Bülbül’ün kemanından çıkan nağmeleri herkes duyardı. Bülbül’ün Çukurabanoz’dan Karaağa’ya kadar gitmediği köy, çalmadığı düğün kalmamıştı belki de. Bazen hiç kaset satmadığı günler de olurdu. Bu durum onu yıldırmaz, kaset çantasını yanından ayırmazdı.

Sağlığında birkaç defa görüşme fırsatı bulmuştum Ahmet Bülbül’le. Kendisini yakından tanımak, Anamur’un türkülerini öyküleriyle birlikte, birinci ağızdan dinlemek istemiştim. Biz tanıştığımızda yaşı bir hayli ilerlemişti. Beyaz saçlarının altındaki yüzü zayıflamış, yanakları çökmüş, beli de eğilmeye başlamıştı. Adımları küçük ve yavaştı. Bir zamanlar elinde kemanına rağmen halk oyunlarının ritmine dayanamayıp keklik gibi seken Ahmet Bülbül’den doğal olarak fazla bir şey kalmamıştı. Lise yıllarımdan hatırlıyorum, sık sık okulumuza gelirdi. Okulun halk oyunları ekibinde keman çalıyordu. Çıra pardısı gibiydi o zamanlar. Güz sonunda yayladan yeni dönen insan misali. Kendisine klarnette Ali Küçükderya, davulda Hakkı Küçükderya eşlik ederdi. Edebiyat öğretmenimiz Aydın Doluoğlu ise başlarındaydı. Yarışmalara katılmadan önce uzun bir çalışma maratonuna girerlerdi. Aynı türküler belki onlarca defa çalınır, oynanırdı. Ekibimiz ilde, bölgede, Türkiye genelinde yapılan yarışmalarda kaşık dalında birincilikler almıştı. Milliyet’in Türkiye liselerarası Müzik ve Halk Oyunları yarışmalarında alınan sonuçları unutamam. İlkbaharda olurdu yarışmalar. 19 Mayıs’ta kutlamaların yapılacağı şehir stadına doğru yalın ayak yürürken; Anamur Lisesi’nin Türkiye birinciliğini haber veren pankartları taşırdı öğrenciler.

Anamur Lisesi, Ticaret Meslek Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi gibi okulunda halk oyunları ekipleri kuran müdürlerin ilk başvurduğu kişilerden biri Ahmet Bülbül olurdu.

Kimdi Bülbül? 1936 da Evciler Köyünde dünyaya gelmiş. Kendisi gibi kemancı olan babası Mustafa Bülbül’ü aklı ermeden kaybetmiş. Mustafa Bülbül, aynı köyden Âşık Mustafa’yla amca çocuğu olurlarmış. Halk hekimliği ve âşık tarzında söylediği şiirleriyle tanınmış biridir Âşık Mustafa. Ahmet Bülbül’ün halk sanatçısı olmasında aileden gelen etkenler rol oynamış olmalı. İlk kemanı çaldığı zaman on dokuz yaşındaymış. Keman çalmayı kendi çabalarıyla öğrenmiş. Askere giderken kemanını yanında götürmüş. Asker dönüşü düğünlerde keman çalmayla geçimini sürdürmüş Ahmet Bülbül. Babasını tanıyanlar, “Şu havayı baban çok iyi çalardı, sen de bir çalıver” diye ısrar ederlermiş. Silifke’nin yetiştirdiği, halk müziğimizin değerli araştırmacısı Özcan Seyhan, Ahmet Bülbül’ü ziyaret ederek kendisinden derleme yapmış. Bunu söylerken gururlanırdı. Görüştüğümüz günlerde yakınırdı Bülbül. Haklıydı. Unutulmuştu. Bir zamanlar peşinden koşanların arayıp sormadıklarını dile getirirdi sık sık. Bir de çok sevdiği kabak kemanesini satmak zorunda kalması kendisini çok üzmüştü.

Birkaç gün önce, bir arkadaşım telefonda, “ Ahmet Bülbül vefat etmiş, biliyor musun,” dedi. Bir anda dilim damağım kurudu. Yüzümün rengi attı. Bilmiyorum diyebildim sadece. Yerel gazetelerden birini aradım. “Haberi yapıldı mı acaba” diye. Onların da haberi yoktu. Sessiz sedasız gitmiş Bülbül. Kendime kızdım. Atatürk’ün bir sözü aklıma geldi şimdi: “Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hatta Cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız." Bir flütü bile doğru dürüst çalamayan biri olarak kulağımda her zaman küpedir bu söz.

Işıklar içinde yat keman üstadı Ahmet Bülbül. Mekânın cennet olsun. Anamur’dan bir yaprak daha düşmüş.

KOYUN OKŞAMASI

Koyunu güddüm güddüm de eğriğine yatırdım

Abılası sağdı da ben südünü getirdim

Meleme mor goyunum, ben guzunu getirdim

Yol ver başı dumanlı dağlar, biz de geçelim



Evlerinin önü gatıran torusu

Dibinde yayılır keklik sürüsü

On beş kızın içinde yoktur sağan birisi

Meleme mor goyunum ağlattın sen bizi

(Türküde geçen çoban bekârmış. On beş kızın içinde koyunu sağıveren biri olmamış. Eski bir inanışa göre de bekâr bir çobanın koyununu sağan kızla kimse evlenmezmiş, Ahmet Bülbül)


İNCE MEMED YURDUNDA

Celal Necati ÜÇYILDIZ


Oğullarımız Ümit Halit ve Ümit Haydar’ın Kadirli’de Şehit Aileleri yemeğine sanatçı olarak daveti vardı. Onlarla birlikte biz de Kadirli’ye gittik. Asker arkadaşım İlhan Ekşi ile geçen yıl iletişim kurmuştum. Hem onu hem de Alevi Kültür Derneği Kadirli Şube Başkanı İbrahim Tunç dostu ziyaret etmekti amacımız.

Taşucu, Adana, Ceyhan ve Kadirli yollarına düştük. 50 km yol boyu Tarım İşletme Çiftliklerini gördük. Akçasazın ağalarının yerleri Devlet Üretme Çiftliklerine dönüşmüş gibi. Kozan sapağı ve Kadirli’ye ulaştık.

İlk durağımız Öğretmenevi oldu. Gençler konser hazırlığı içinde iken, eşim ile birlikte Alevi Kültür Dernekleri Kadirli Şube Başkanı İbrahim Tunç dost ile dernek binasında buluştuk. Dernek yöneticilerinden dostlar ile söyleşi yaptık. Daha sonra % 80 tamamlanan Cem evini ziyaret ettik. Kadın Kolları bir araya gelmişler. Çay ile lokmalarını bizlerle paylaştılar. Üç katlı bir cem evi yapılmış. Cenaze hizmetleri, kiler,yemek salonu ve meydan evi, kütüphanesi, çalışma odaları. Bahçede anfitiyatro yapma planlarını anlattılar. Çağdaş eğitim, kültür yapılanmasının göstergeleri yer almış. İnanç yeri olmanın ötesinde çağdaş anlamda bir kültür yuvası olmuş.

Yılanlı Kale, Anavarza Kalesi ve Toroslar’ı görünce, Yaşar Kemal ve İnce Memed romanı aklımıza geliverdi. Halka zulmeden Abdi Ağa, onu takibende yeni ağaların ölümü. Her kayboluşta Anavarza kalesine ulaşma. Orası eşkıyaların sığınma yeri. Kadirli’ye, Çukurova’ya egemen bir yer. Eşkiya için ulaşılması kolay bir yer. Hele yol üzerinde sana dostluk elini uzatanlar varsa, iş daha kolay.

İnce Memed’in halkı topladığı Uluçınar’ı hâlâ ayakta imiş. Ama bakım istiyor. Kadirli sokaklarında gezerken, İnce Memed’i omzunda heybesi ile görür gibi oluyorum. Sonra Toros dağlarına bakıyorum. Karlı akpak duruyor. Bir sivri dağ görüyorum. İnce Memed’in sonsuzluğa ulaştığı dağ. Orada hâlâ parlayan ışıkları görür gibi oluyorum. Vadiden soğuk kar havası geliyor. Güneşin sıcaklığı vurmak istiyor. Cemile toprağa inmek istiyor ama bir türlü inemiyor.

Kadirli Cem evinin içerisini dolaşırken, İnce Memed toplumundan kalan imece ruhunun yansımasını görüyorum. Herkes bir taş, bir tuğla getirmiş. Orada yaşayan, Alevisi, Sünnisi hep katkı sunmuşlar. Yerel yönetimler öcü gibi görmemiş katkı sunmuş. Başkan İbrahim Tunç ise belediyecilikten gelme bir çalışma bilinci ile kaynaklara ulaşmasını bilmiş.

Asker arkadaşım İlhan Ekşi’yi (askere geç geldiğinden, biz ona Dede lakabı takmıştık) işyerinde ziyaret ettik. Zirai aletler galerisi var. İki oğlu ile üretim ekonomisine katkı sunmuşlar, sunmaya da devam ediyorlar. Çocuklar hem öğretmenlik yapıyor hem baba mesleğini devam ettiriyorlar. Yaşar Kemal’i soruyorum.

“Kardeşi benim arkadaşım, hâlâ görüşüyoruz. Ama Yaşar Kemal pek uğramıyor.”

Ben de yöneticiler bir vesile ile davet eder ise mutlaka gelir dedim. Adana’ya geliyorsa Kadirli’ye de gelebilir.

Belediye parklar bahçeler yapmış. İstiklal Anıtı, 16 Türk Devleti anıtı. Yaşar kemal’in de bir anıtı yapılırsa, açılışına gelebilir. Ya da bir konferans düzenlenirse de. Örneğin Kadirli Cem Evi alçılına davet edilesin, sanatçı dostları beraber gelebilir. Arkadaşım,“Biz o tarafını düşünmedik” dedi.

16 Türk Devleti Anıtını izlerken baktım, Şah İsmail yoktu. Hem de hükümdar olduğu gün Türkçe hutbe okutan biri. Anadolu’da tüm Türkmenler onun yanında bunun için yer almışlar. Bu Devletin ayıbı. Cumhurbaşkanı forsunda yer almamış. Demek ki hâlâ Osmanlı zihniyeti. Safavi Devletini yok sayma zihniyeti devam ediyor. Biz biliyoruz ki eğer Cumhurbaşkanlığı forsunda olsaydı, Kadirli’deki o parkı yapan Belediye başkanımız onun da heykelini koyardı. Buna inanıyoruz.

Kadirli, Osmaniye ilinin en büyük ilçesi. Bazı yatırımları almaya devam ediyor. Onların sosyal yaşamına renk verecek. Bir İnce Memed olgusu var. Bütün dünyanın tanıdığı bir Yaşar Kemalleri var. Akçasazın ağaları artık yok olmuş. Çukurova’da pamuk bitmiş. Fabrika ağaları da İzmit’e , İstanbul’a kaymış. Ama hâlâ Çukurova üretime devam ediyor. Pamuk bitmiş ise yerini başka ürünler almış. İnce Memed’in bıraktığı imece ruhu hâlâ dolaşıyor. Bu güzel ruhları yaşatırlar ise, İnce Memed yurdunda çok güzel gelişmeler olabilir.

Şimdi kitaplığımda bulunan İnce Memed romanını bir kez daha okuyacağım. Sizlere de şunu önermek isiyorum. İnce Memed romanını bir kez okuyun daha sonra da Kadirli yöresine gidiniz, Anavarza Kalesi’ni, Yılanlı Kalesi’ni geziniz. Uluçınar’ın altında bir çay içiniz. O zaman Çukurova’nın o bereketli topraklarını daha yakından tanıma şansını elde ederseniz. Çukurova güzel, hele o İnce Memed romanında, kepirleri, dikenli tarlaları yaşadıktan sonra, bitek tarlaları görünce. Cenneti görürsünüz. Üretim yapıp, sıcak ve sivrisineği görmemek için Toroslar’a kendinizi atarsanız. O zaman Toroslar daha anlamlı olur. Belki o dağlarda gezerken İnce Memed ile karşılaşırsınız. Bir akşam otururken dağın tepesinde harlayan bir ateş, yalım görürsünüz. Ya da kayan bir yıldız. Toroslar’dan Çukurova’ya inen bir yıldız.



NEDİM'İN BİR ŞARKISINA NAZİRE

Tahsin ELMAS


Gel şu çilekeş gönle bahşedelim bir safa

Gidelim tan mavisi gözlüm haydi Gülnar’a

Bak Gülnar dolmuşları hazır yolcularına

Gidelim tan mavisi gözlüm haydi Gülnar’a



O zaman seyret ne fırsatlar geçer ele

Gör ne gönül çalan ay yüzlü güzel gözlüler gele

Nazlı taze sevgilim bir iki gün sabret hele

Gülnar seyrini sen bir kere yaz olsun da gör



Gerçi vardır onun her mevsim başka ziyneti

Kış günlerinde de inkâr olunmaz haleti

Şimdi layıkıyla anlaşılmaz hoş değeri kıymeti

Gülnar seyrini sen bir kere yaz olsun da gör



Dur çıksın hele her köşeden bir dilrüba

Kimi gitsin bağa doğru kimi kırlardan yana

Bak nasılmış dünyada gerçek sohbet zevki ve safa

Gülnar seyrini sen bir kere yaz olsun da gör



Nazlı taze sevgilim hepsini gördüm diye aldatma beni

Görmedin hakkıyla sen dahi o daüssıla bahçesini

Selvi boylum gel aşkınla inleyen gezdirsin seni

Gülnar seyrini sen bir kere yaz olsun da gör...



DAĞDEVİREN TIRMANIŞIN ÖYKÜSÜ

HÜLYA SENDAY TUNCER


Bu yokluk sensizlik aldı götürdü beni

Dağlar gibi uzanan boşluk içinde

Bu kaybediş ruh soğukluğundan değil

Hiç olup toplumsal kargaşada yok olmada



Yanılsamaya düşebilir her bir birey

Sırtında yükü çıkarırken yokuşta



Bırakmayı dener birey gönül sıkışmalarını

Bir türlü beceremez

Düşüp kayar



Korkmaz tekrarlar bu hareketi

Direngen kişiliğiyle

Ve başarıdır artık sonu

Toplumsal keşmekeşlikte




GÜNGÖR GENÇAY’IN ARDINDAN…

İsmail BİÇER



Bu yılın baharında sana veda edeceğim

Biliyorum sigara kotikleri tanıklık yapmaz

Benim örtüsüz acılarıma.

Acılar ki gördükçe alışılır

Uzadıkça umursanmaz.

(Güngör Gençay)


İkinci şiir kitabım ‘Töz’de, ‘Kıyısında Dolaştığım Şairler İçin Sözlük’ adını taşıyan bir bölüm oluşturmuş ve bu bölümde sevgili Güngör Gençay için “Anlam kanayan devrimci nehir” ifadesini kullanmıştım. Anlam kanayan o devrimci nehir, 21 Nisan’ı 22 Nisan’a bağlayan gecede aramızdan akıp gitti.

Yaşadığı gibi yazan, yazdığı gibi yaşayan ender isimlerden biridir Güngör Gençay… Arkasından sayısız eser bırakan edebiyat ve düşünce dünyasının bu değerli çınarı, toplumcu-gerçekçi sanatın yılmaz savunucularındandı.

Yaşamı boyunca işçi sınıfından ve emekten yana saf tutmuş, bu harcı karanlar arasında yer almıştır. Şair-yazar Nuray Gök Aksamaz, ‘Kimler İçin Şiir?’ adını taşıyan yazısında Güngör Gençay’ın şiirine konu olan unsurları sıralayarak onun devrimci yazın kimliğine vurgu yapar:

“Ölüm orucunda yaşamını yitirenler, görmeyenler, Filistin yüzlü kız, Malazlar grevini yapan işçiler, kömür ocaklarında yaşamlarını yitiren işçiler, Balaban, Kemal Ahmet, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Terzi Talip Ataç, Muzaffer Arabul, Abdullah Rıza Ergüven, Kemal Bayram, Adam Miçkeviç, Maria Konopnicka, Kerwin, barış eylemcisi Rachel ve gönlünün buyurduğu ülkeye giden Pelin için… (…)” (Kar dergisi, sayı: 25).

Kurucusu olduğu (sanatın ve tüm yazın türlerinin öğreticilik, eğiticilik, yol göstericilik yanını öne çıkaran) ‘Gerçek Sanat Yayınları’, yılmadan yoluna devam etmiş, edebiyat dostlarının buluşma yeri olmuştur. Güngör Gençay, bu durumu “bir koro içinde tek ses olmak” şeklinde ifade eder. Bu koronun içinde kimler yok ki:

Hasan İzzettin Dinamo, Müştak Erenus, Bilgesu Erenus, Zihni T. Anadol, Mehmet Kemal, Ruşen Hakkı, Muazzez Menemencioğlu, Abdullah Rıza Ergüven, Nahit Ulvi Akgün, Fürüzan Toprak, Ömer Nida, Şükran Kurdakul, Refik Erduran, Orhan Asena, Aydın Hatipoğlu, Hüseyin Topçugil, Hasan Akarsu, İbrahim Yıldız, İsmet Kemal Karadayı, Yılmaz Elmas, Zühtü Bayar, Yusuf Ziya Bahadanlı, Hasan Kıyafet, Eray Canberk, Afşar Timuçin, Metin İlkin, Murat Tuncel, Fikret Otyam, Güngör Dilmen, H. Hüseyin Yalvaç, Melahat Babalık, Ruhan Odabaşı, Sıtkı Salih Gör, Zeynep Aliye, Nuray Gök Aksamaz, Nalan Çelik, Mustafa Aslan ve daha nice isimler…

Güngör Gençay ve onun gibi ustaların yerini doldurmanın kolay olmayacağı düşüncesini taşıyorum. Kuledibi’nde bulunan ‘Gerçek Sanat Yayınları’, hasta olduğu güne kadar, edebiyat ve şiir dünyasının uğrak yeri olmaya devam ediyordu. Bu mekânı çok sık olmasa da ziyaret eden isimlerden biriydim.

Genç şair ve yazarlara kucak açan biriydi Güngör Gençay… Birçok genç yazar ve şair ilk kitaplarını bu yayınevinden çıkarma fırsatını bulmuştur.

En son ziyaretimi ‘Kıyı’ dergisinin emekçilerinden sevgili Ali Mustafa ile gerçekleştirmiştim. Ali Mustafa ile İstiklal Caddesinde bir kitabevinde karşılaşmış ve birlikte Güngör Gençay’ı ziyarete gitmiştik. Kendisine gelen yeni kitaplar ve dergilerin üst üste bulunduğu masasında her zamanki gibi notlar alırken bulmuştuk…

Yaşamı umuda uyarlama ustası olan Güngör Gençay’ın aramızdan ayrılmasını çocuklarımız için de bir kayıp olarak görüyorum. Çünkü, sayısız çocuk eserlerine imza atmış, bilinçli ve yüreği aydınlık dolu bir neslin yetişmesine de katkı sağlamayı ihmal etmemişti. Kadir İncesu’nun kendisiyle gerçekleştirdiği bir söyleşide “Hem yetişkinler hem de çocuklar için yapıtlar veriyorsunuz. Hangisi daha önemli sizin için. Çocuklar için yazmanızda ‘Bugün bize yetmez’ düşüncesi mi etkili oldu?” sorusuna vermiş olduğu yanıt son derece anlamlı:

“İkisi arasında bir önem sıralaması yapmayı hiç düşünmedim. İkisi de önemli benim için. Çünkü ikisinde de doğru bildiklerimi hayattan ve gerçeklikten koparmadan yazmaya çalışıyorum. Bu yöntemin, herkesin hoşuna gitmesini beklemek hayalcilik olur. Despot bir baba, özgürlük isteyen bir çocuğu konu alan öyküyü, kendi çocuğuna okutmak istemez. Bu ve buna benzer çelişkiler toplumun değişik katmanlarında yaşayan insanlar arasında yaşanıyor. Ama bana göre önemli şey, çocuğun duyarlık ve sorumluluk kazanmasının yolunu açmak. Bu bağlamda ‘Bugün bize yetmez’ saptamasının, son dönemde çocuklara ilişkin yazdığım kitapların ana fikri olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bugünün kendilerine yetmemesi durumunda, yarının güzellik kapılarını açabileceklerine inanıyorum. (Kar dergisi, sayı: 25).

Güngör Gençay’ı, şair Gülsüm Cengiz’in deyimiyle “ışığı yaratanların arasına uğurlarken” dostları yalnız bırakmadı. 23 Nisan’da, Türkiye Yazarlar Sendikası’nın bulunduğu Beşiktaş Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası önünde bir tören düzenlendi. Törende konuşan dostları onun edebiyat, düşünce ve siyaset dünyasındaki önemini vurgulayan konuşmalar yaparak yolculadı.

Edebiyatımızın, şiirimizin, düşüşünce ve siyaset hayatımızın bu güzel ve anlamlı çınarı, hep aramızda yaşayacak ve unutulmayacaktır.


EKİN TARLASI

Mehmet Ali KILINÇ


Bizim köyde mayıs başında ekin tarlaları yeşil denizdir. Neredeyse insan kaybolur içinde. Ekin başaklarına da kelle denir. Mayıs ortalarına doğru kellelerin içi dolmaya ardından da boyunları eğilmeye başlar. Yavaş yavaş ütmelik olur daha sonra da ekinler sararır.

Ülker yıldızı doğunca, ekinin içine orak atılması da bir gelenektir. Yoksa o yıl tarladaki kellelerin yetkinleşmeyeceğine, kavuz kalacağına inanılır. Tıpkı ayın yenisinde kesilen çam ağacından düzülen merteklerin çabuk kurtlanıp çürüdüğüne inanıldığı gibi.

Çocukluğumdaki gibi yaptığım geçen gün. Emektar boz eşeğimize bindim, ucu sikkeli yuları elimde, yanımda bir orak, tarlamızın yolunu tuttum. Kenarları diz boyu yeşil mi yeşil otlarla kaplı, dar yollardan, ince taraklardan, tarlaların arasından geçerek karakılçık sarı buğday ekili tarlamıza ulaştım. Kenarlarında sanki özellikle ekilmiş gibi çeşitli otlar vardı. Her renkten çiçek deseni işli, duvardan duvara, özel dokunmuş halı gibi. Üzerine uzanan insanın, içinde kaybolacağı kabalıkta. Halı, çingilli otlardan, erezlerden, ayrıklardan, yabani fasıllardan, nalçekenlerden, topalaklardan, hardallardan, gelinciklerden dokunmuştu sanki.

Eşeğimizin uzun zincirli yuların ucundaki sikkeyi, tarlanın kenarına, otun en bol olduğu yere çaktım. Orağı da ekinin içine attım. Hayvan vakit kaybetmeden iştahla otlara saldırdı. Ben de soluklanmak için ta ilerideki yayvan, yaşlı çamın gölgesine doğru yürüdüm. Önümden, otların arasından birkaç çekirge zıpladı. Sarı çiçekli bir hardal yaprağının üzerinde bulunan uzun boyunlu peygamberdevesi, ağır bir tempoyla durduğu yerde ileri geri hareketlerle bir iki defa yekinerek diğer yaprağın üzerine geçti. Gelinciğin çiçeğine konmuş, kırmızı, siyah benekli minik bir uç uç böceği kanatlarını açıp, uzaklaşmaya niyetlendi ama nedense vazgeçti. Yaşlı çama yaklaştığımda, sırtı bir törpüyü andıran, sanki birileri dilini biliyormuş da söylediklerini tercüme etmiş gibi, “kafalarını sallayarak Allah’a sövdükleri” söylediği ve biz köy çocuklarının gördüğümüz yerde öldürmeye çalıştığımız koçmarlardan irice biri, ağacın gövdesinden hızla aşağıya indi, kaçarak uzaklaştı. Biraz ileride bir taşın üzerine çıkıp, her zaman yaptıkları gibi kafasını yukarı aşağı sallamaya başladı. Bu sefer koçmarın dediklerini duymazdan geldim; yaşlı ağacının gölgesindeki bir taşın üzerine oturup, etrafı dinlemeye başladım.

Bir alabak, havada bir aşağı, bir yukarı yükselip alçalma şeklindeki uçuşuyla, çığlık atar gibi “ceek, ceek” diye bağırarak, az ilerdeki murt ormanından sonra başlayan çamlığa süzüldü gitti. Hep süpürge çalılarına komşu olarak yaşayan tırmıklarla kaplı alandan sonra gelen derenin karşı kıyısında başlayan dağın yamacından, uzaktan uzaktan, önce bir keklik sesi geldi, arkadan, yuvalarını hep alttan bakıldığında yumurtaları görünecek kadar çer çöpten basit ve baştan savma yapan, bu nedenle ne zaman görsem veya sesini duysam, mümkün olsa da bunlar öğretmenliğini kırlangıçların yaptığı bir yuva yapma kursuna gönderilse diye içimden geçirdiğim, şehirli kuşlar kumruların kuzeni bir üveyiğin, uzun uzun “gurruk, gurruk” diyerek ötüşü duyuldu. Yıl boyunca sadece “cuk cuk cuk” diye öterek uçup uzaklaşan karatavuklar, bu mevsimde az daha gayret etseler insan gibi konuşup, derdini anlatabileceklermiş gibi değişik öterler. Murt ormanı öbeklerinden birinin tepesine tünemiş, uzaktan seçilebilen bir karatavuk, bir başka karatavuğa cevap yetiştirmek için, aralıklarla, ıslığa benzer ötüşüyle, tekrar tekrar, çok değişik bir makamdan ustaca bir melodi çaldı. Kendisi görünmüyordu ama kuru ağaç gövdelerine yuva yapmak için, gagasıyla sanki matkap kullanmış gibi delik açan kırmızı siyah alacalı bir tıkdelen yine iş başında olacak ki, çamlığın içlerinden bir yerlerden, tırıl tırıl matkabının sesi geliyordu.

Eşeğimizi bağladığım yerin hemen yanında bulunan develik çalısının yanındaki piynarların tepesine, ağaçların hep tepesine konan, adını bilmediğim, kanatları kurşuni renkli, kuyruğunu sağa sola sallayarak, şarkılar söyleyen sürmeli gözlü küçük bir tarla kuşu gelip kondu. Ta ileride komşu tarlanın tam ortasında tek başına duran taş armudunun tepesine konmuş, ötüp duran bir diğer sürmeli kuşa tekrar tekrar, bıkıp usanmadan cevap vermeye başladı. Bu arada eşeğimiz başını ottan kaldırıp, kulaklarını dikti, bir süre dikkatlice uzaklara baktı. Ardından da komşu tarlaların birinde anıran hem cinsine kuyruğunu sallaya sallaya cevap yetiştirdi.

Otların üzerine boylu boyunca uzandım. Çamdaki ağıların tozuntularından mıdır nedir, hafiften kaşındım. Bacağımı ısıran karıncayı parmağımla ezdim. Sonra da tatlı bir uyku bastırdı. Piynarın tepesindeki kanadı kurşuni sürmeli kuş coşkulu coşkulu bir öttü, bir daha öttü, bir daha. Derken canım geçmiş, uyumuşum.

Uyandığımda kendimi, birkaç yıl önce büyük bir orman yangınında bu güzelliklerin bir çoğunu kaybeden köyümden birkaç yüz kilometre uzakta, evimizde, üçlü koltukta uzanmış buldum. Küçük torunum da düğmelerine basınca değişik kuş sesleri çıkaran Çin malı elektronik oyuncakla oynuyordu…


ÖRDEKLER

Mustafa B. YALÇINER

Liman derin uykudaydı. Ne martı çığlığı ne de balıkçı motorlarının pat pat sesleri duyuluyordu. Kahveci, lokantadan getirdiği artık pideleri koparıp, denize atarken homurdanıyordu: “Müşteriye de kıran girdi.”

Yalnızca iki kişi vardı, tavanına kargı döşenmiş, salaş çay bahçesinde. Onlar da suskundu. Dalmışlardı gazetelerine. Garson, tavşankanı iki çay koydu masaya. Gözlükler çıkarıldı, gazeteler kapandı.

Belediye hoparlöründen yapılan duyuru bozdu kurşun geçirmez sessizliği. “Hal Müdürlüğü’nden: “Patlıcan 25, salatalık 20 kuruş.”

“Fiyatları duydun, değil mi, Murat? Yazık şu üreticilere yahu! İki kilo patlıcan satacak da bir bardak çay içebilecek…”

Yıl yılı aratır olmuştu. İyice batağa saplanmıştı üretici. Verilen sözler yerine getirilemiyordu. Söz namus olmaktan çoktan çıkmıştı. Güven de kuş olup, uçup gitmişti.

Kaderine küsmüştü üretici. “Ne gelir ki elden? Böyle yazılmış yazımız” dil pelesengi olmuştu. “Şunlara bak, Cesur, şunlara” dedi Murat, parmağıyla iskeleyi göstererek.

Tek sıra halinde ördekler, pide parçalarına doğru palet sallıyordu. Liderleri bembeyazdı, diğerleri sütlü kahve. Yanlarında, biraz daha uzakta, yeşil başlı bir ördek daha.

Kapanın elinde kalıyordu pide parçaları. Sütbeyaz, bir hışımla saldırdı Yeşilbaşlı’ya. Biri kaçıyor diğeri kovalıyordu.

“Vay, be! Hayvanlar da ekmek kavgasına düştü.”

Güldü, Cesur:

“Onlarınki ekmek kavgası değil koltuk kavgası.”

“Dalga geçme, be kardeşim. Ne koltuk kavgası, baksana düpedüz ekmek kavgası.”

“Dinle bak. Geçen haftaya kadar, sürünün lideri Yeşilbaşlıydı. Şu beyazı getirip salıverdiler diğerlerinin arasına. Sütbeyaz ile Yeşilbaşlı öyle bir kavgaya tutuştu ki görecektin! Saç saça, baş başa. Beyaz olanı, diğerini ümüğünden yakaladı, yan yatırdı, başını suya sokup sokup çekti. Öldürecekti neredeyse. Sonunda da geçip oturdu koltuğa.”

“Bir yaşıma daha girdim” dedi Murat, “hayvanlar bile koltuk kavgasına düşmüş, demek!”

“Evet, ama benim sinirimi asıl bozan, onların koltuk kavgası değil, öteki ördeklerin tüylerini bile kıpırdatmaması.”

Karnını doyuran ördekler girdi, duvardan akan tatlı suyun altına. Kanatlarını açıp sonra da çırpan, geçti iskelenin hemen kuzeyindeki kumsala. Yattı güneşe. Her biri boynunu kıvırıp koydu sırtına, kapattı gözlerini.

Yaklaşmakta olan ayak sesine çevirdi Cesur bakışlarını. “Bu densiz de nereden çıktı şimdi. Allah vere de kaçırmasa huzurumuzu!”

Takım elbiseli, şakakları yeni ağarmaya başlamış biriydi, gelen.

“Selamünaleyküm, Ağalar. Haydi, gözünüz aydın! Az önce haberlerde dinledim. Emekli maaşlarına zam yapılmış. Bilmem artık ne yapacaksınız bu kadar parayı. ”

Ceketinin yakasındaki parti amblemini düzeltir gibi yaptı.

“Bir de eleştirip durursunuz bizim hükümeti.”

Cesur kafasını salladı sağa sola. Yutkundu. Ardından da bakışlarını çevirdi mendireğin ucuna. Murat’ınsa gözleri irileşti. “Sen hep böyle ham armut mu kalacaksın, be Şaban?”

“Ne var bunda, be Murat Emmi? Bir müjde verelim dedik. Eee! Haydi, bu güzel haberin hatırına, bir çay söyleyin de içsin şu gariban!”

“Allahını seversen, kes be! Gariban kim, sen kim! Devletin yatalak kardeşine bağladığı maaş yetmiyormuş gibi bir de bakım parası alıyorsun. Kömürün, erzak torban da geliyor ayağına. Sense elin kıçında geziyorsun. Ulan, Allahtan kork be! Bir benim üstüme başıma bak, bir de seninkine! Ben otuz sene hizmet ettim bu devlete. Ya sen ne halt ettin de benden daha çok alıyorsun?”

“Size ne be? Babanızın cebinden çıkmıyor ya o para. Boşuna mı oy verdim, ben bu partiye!”

Cesur, öfkeli bakışlarını çevirdi Şaban’a. “Senin gibi asalağa çay ısmarlayacak paramız yok bizim. Haydi çek arabanı. Zaten bozdun bozacağın kadar huzurumuzu. Git başımızdan da daha fazla turp sıkma keyfimize.”

Şaban kulakmemelerine kadar kızardı ama kalkıp gitmedi. “Şakadan da anlamıyorsunuz yahu…” dedi yalnızca.

Cesur, bir sigara yaktı, derin derin iki nefes çekti. “Evet, Murat, görüyorsun değil mi şu ördekleri? Nasıl da mışıl mışıl uyuyor. Heriflerin umurunda değil kimin yönettiği…”

Şaban’ın dili kaşındı yeniden: “Biri nasıl olsa yönetmeyecek miydi? Sonra, ekmek elden su gölden, dokunmayın adamların keyfine.”

Cesur vurdu yumruğu masaya. “Şaban Efendi! Senin ne farkın var ki bu ördeklerden!”

Şaban, “Sen ne demek istiyorsun, be adam,” diyerek yürüdü Cesur’un üstüne. Murat girdi araya. Yumruklar havada kaldı…

Sur duvarlarının gölgesi düştü suya. Siyah karıştı maviye. Murat şakaklarını ovuştururken, Cesur bağırıp çağırıyordu, Şaban’ın ardından:

“Yazıklar olsun götürdüğün gövdeye!”

Ağzı kilitli, Şaban hızlandırdı adımlarını yere bakarak…







11 Nisan 2012 Çarşamba

GERÇEMEK SAYI 32




GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ
ISSN: 1307–4881
İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN
Yıl: 6
Sayı: 32

Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Hatice Canan Yalçıner
yalciner_canan@yahoo.com.tr

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon: 05327220674
E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54
Baskı Tarihi: 01 Nisan 2012

Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır. Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.
Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/ Aydıncık Şubesi
TR930001001020307582605005

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.



BORCAK (Spartium junceum) Bilimsel adı katırtırnağı olan borcak, birbirinin içine girip karışmış, bilek kalınlığında çok sayıda gövdeye sahip, soğuğa ve kuraklığa dayanıklı, çok yıllık, 1 ile 3 m kadar boylanabilen, baklagillerden bir çalı türüdür. Her gövde onlarca kola ayrılır. Bunların üzerinde de dikensiz, ince uzun, yuvarlak, yılın büyük bir bölümü yeşil kalan sayısız sürgünler bulunur.
Yalnızca taze sürgünlerin üzerinde bulunan 2 ya da 2,5 cm boyunda, alt yüzü hafif tüylü yaprakları çok kısa ömürlüdür. Bu nedenle, borcak yapraksız bir bitki görünümündedir.
Toroslar’da 1000 m yüksekliğe kadar kalkerli arazilerin bol güneş alan yamaçlarında yetişen borcağın mayıstan itibaren sürgünlerin üzerinde kokulu, birçok sarı çiçek açar. Baklayı andıran 5 cm civarında uzunluğu, 1 cm kadar da eni olan yeşil meyveleri olgunlaşınca siyahlaşır. Yarılınca da 15 kadar tohum yere serpilir.
Eskiden borcak süpürge olarak ya da o kargımsı sürgünler sepet yapımında bazen de sicim yerine kullanılırdı. Bu nedenle bitkiye yöremizde sırım borcak da denilir. Günümüzdeyse borcak, yayla evlerinin önündeki talvar adı verilen gölgeliğin yan kısımlarının örülmesinde kullanılır.

EDİTÖRDEN

BİTKİ PEŞİNDE
Mustafa B. YALÇINER


Türkiye’nin en çok okunan gülmece ve çocuk kitapları yazarlarından Muzaffer İzgü ile ilk kez 28 Temmuz 2006’da Anamur’da Abdülkadir Bulut’u anma etkinliğinde karşılaştık. Daha sonraları da sıkça telefon açıp, halini hatırını sorduğum yazar dostlarımdan biri oldu, Muzaffer Ağabey.
Sağ olsun, o da beni arar ve yeni çıkan kitabını imzalayıp gönderir. En son yolladığı kitaplardan bazıları da şunlar: “Hamdolsun Açız”, “Anamı da Aldım Geldim” ile “Zıkkımın Kökü”. Ben de ona Gerçemek’i gönderiyorum.
Muzaffer Ağabey ile en son Ankara’da Kentpark Arkadaş Kitabevi’nde 15 Aralık 2011 Perşembe günü görüştük. “Ben Çocukken” konulu söyleşi ve imza günü için gelmişti Ankara’ya. “Padişahım Çok Yaşa” adlı kitabını da orada imzalayıp verdi bana.
Söyleşiden on beş dakika önce varmıştım kitabevine. Özlemle kucaklaştık. Kahvelerimizi yudumlarken, Muzaffer Ağabey ile Gerçemek’te tanıttığım yöremiz bitkileri hakkında konuştuk. Fotoğrafları çok beğendiğini, bilgilerin de oldukça doyurucu olduğunu söyledi. Bir ara da botaniğe duyduğum ilginin nereden geldiğini sordu. Ben de kısaca açıkladım. “Yaz bunları, yaz” dedi ısrarla. Ben de yazacağıma söz verdim Muzaffer İzgü’ye.
Biraz gecikmeli de olsa sözümü yerine getirmek için kaleme aldım bu yazıyı.
Okuduğum öykü ve romanlarda, yazarlar mekânı betimlerken bitkilerden de söz ediyorlardı. Tanıdık bitkiler, beni alıp geçmişime götürüyordu. Özellikle de Fransız yazar Marcel Pagnol’un iki romanında da betimlediği bitkiler benim yöremde yetişen bitkilerdi. Romanı okurken kendimi Toroslar’da buluyordum.
Eğer bir gün ben de yazacak olursam kitabımda betimleyeceğim mekânda bitkilerimizden söz etmeliyim diye düşünüyordum. Emekli olduktan sonra ilk olarak doğup büyüdüğüm Aydıncık’ı her yönüyle tanıtacak bir kitap yazmaya başladım. Bu kitapta yöremizde yetişen bazı bitkileri de tanıtmak istedim. Bu bitkilerin her evresini gözlemledim, notlar aldım. Botanikle ilgili kitaplar satın alıp okumaya başladım. Yöremiz bitkilerinin kullanım özelliğinin olup olmadığını sorup soruşturdum. Yöresel, bilimsel adının yanında Latince adını da öğrenmeye çalıştım. Üniversitelere yazdım zaman zaman. Bu bitkilerin Yunan mitolojisindeki yerini de araştırmayı ihmal etmedim. İlk kez de Aydıncık hakkında yazdığım kitapta tanıttım yöremiz bitkilerinden bazılarını.
Bu kitaptan sonra da bırakmadım araştırmayı. Fotoğraf çekmekten de hoşlandığım için elimde makinem dere tepe dolaşırken, onlarca bitkiyi fotoğrafladım. Otuz kadarını tanıtan bir de fotoğraf sergisi açtımAydıncık’ta.
Yöremizde yetişen bazı bitkilerin mitolojik öykülerinden yararlanarak yazdığım yazılar da İçel Sanat Kulübü, Afrodisyas Sanat gibi dergilerde yayımlandı.
Çıkardığım dergiye de yöremizde yetişen bir bitki adını verdim. İlk sayısının kapağında gerçemek fotoğrafı vardı. Dostum şair Ümit Sarıaslan, elimdeki malzemeyi paylaşmamı ve her sayıda bir bitki tanıtmamı önerdi. Ben de kabul ettim. O günden beri de derginin her sayısında bir bitki tanıtmayı sürdürüyorum.
Yalnızca mekân betimlemelerine değil öykülerime de girdi bazı bitkiler. Bir öykü kitabımın adını da dostum, yazar Osman Şahin’in önerisiyle “Sümbül Gölü” koydum.
Dağda, ovada, deniz kıyısında dolaşırken, istençdışı da olsa gözlerim bitki arar olmuştu. Tanıdığım ama bulamadığım bitkilerden de söz ediyordum çevreme. Eş dost da haber veriyordu aradığım bitki çiçek açınca. Birkaç fotoğrafını çekebilmek için de arabamla 100 km gidip geldiğimi çok iyi anımsıyorum.
Bitki peşinde koşmak, onların fotoğraflarını çekmek ve başkalarıyla paylaşmak artık benim için bir yaşam biçimi oldu. Bahar gelince duramaz oldum yerimde.
Şubat sonu mart başlarında, kıpkırmızı dağlalelerini görmek için gittiğim yerlerden biri de Aydıncık’taki Yörük tepedir. Develerin, köşeklerin, keçilerin, oğlakların peşinden koşan, yalınayak başıkabak çocuklarla karşılaşırım orada. Oğlak melemeleri, çan sesleri gelir kulağıma. Tanrı Adonis’in yaralandığı yeri arar gözlerim. Aşk Tanrıçası, güzeller güzeli Afrodit ona âşık olur ve dağda, ormanda başlarlar gezmeye. Afrodit’in kocası Ares, çok kıskanır bu yakışıklı delikanlıyı ve bir gün, Afrodit şerefine düzenlenen bir av partisinde, Ares bir yabandomuzu salar Adonis’in üzerine. Ölümle pençeleşir Adonis. Afrodit de onu kollarına alır ve sağaltmak üzere götürürken damlayan kanlar, dağlalelerine dönüşür.
Oradan ayrılırken, binlerce çiçeği bağrına basan Yörük tepenin “Güle güle gidin. Söyleyin başkalarına, onlar da gelip bir çiçeğimi koklasın” diyen sesi yayılıyor arkamdan, dalga dalga.
O günlerde, Eskiyörük Köyü’ne uğramak da hoşuma gider doğrusu. Arazi, engebeli ve taşlık. Boşuna dememişler Taşeli diye. Eskiyörük’ü geçince, makilerin arasında keçiler yayılır, gökyüzündeyse küme küme koyunlar.
Eskiyörük tarafına gidiyorum. Küçücük sekilerde mor sümbüller açmış. Çekiyorum arabayı yolun iyice sağına. İniyorum. Elimde bir sümbül, koklayarak çıkıyorum bir kayaya ve oturuyorum. Hafiften bir lodos esmeye başlıyor. Denizden gelen yosun kokusu karışıyor sümbül kokusuna. Ta uzaktaki bir sekide sümbül yolan iki erkek ile bir de güneybatıdan gelen yel, sümbülün yaratılış öyküsünü getiriyor aklıma.
Mitolojiye göre Hyakinthos, çok yakışıklı, ölümlü bir delikanlıdır. Onun güzelliğine hayran kalan Apollon, ona yürekten bağlanır ve arkadaşlık teklif eder. Hyakinthos da bu arkadaşlığı kabul eder. Ne var ki Meltem Tanrısı Zefiros da vurgundur delikanlıya. Ama Hyakinthos, Zefiros’u reddeder. Bunun üzerine Zefiros deliye döner. Onun Apollon ile olan sıkı fıkı dostluğuna dayanamaz, kıskançlığından kudurmak üzeredir.
Bir gün Apollon ile Hyakinthos disk atarlarken, Zefiros, Apollon’nun fırlattığı diski üfleyerek Hyakinthos’un başına çarptırır. Delikanlı da oracıkta ölür. Çok üzülen, umarsız Apollon, sevgili arkadaşını bir çiçeğe, sümbüle dönüştürür.
Elimde bir demet sümbülle arabaya binecekken, bir badem çiçeği konuyor kapı koluna. Elime aldığım çiçek, yalvaran gözlerle bakıyor bana. “Haydi, ne olursun anlat bademin öyküsünü” diyor. Söz veriyorum, anlatacağım, diyorum. Düşüyorum yeniden yola…
Teknecik’ten geçerken, beyaza bürünmüş bademler, “Sakın ha! Cayma özünden” diye bağrışıyorlar peşimden.
Bir süre sonra varıyorum Duruhan Köyü Minare mevkiine. Yolun ortasında koca bir meşe. “Ulu ağaç, kesilmez” demişler, iyi de etmişler. Sağından solundan geçiyor yol. Osmanlılardan kalma çeşmenin yanında, kaya mezarların bekçisi gibi dimdik ayakta. Zeus ile Hermes’i düşünüyorum ulu meşeyi görünce. Ölüm kapıyı çalınca da ortak bir gövdede, meşeye dönüşen Filemon, ıhlamura dönüşen karısı Bosis düşüyor usuma…
Pürencik deresini geçince, sağda kayalar. Pürenlerin üstünde o pembe, boncuk boncuk çiçeklerinden sonra kalan kahverengi tohumlar var ama arı vızıltısı gelmiyor kulağıma.
Karacaoğlan’ı görür gibi oluyorum. Oturmuş bir taşın başına, almış sazı eline:
“Arılar da konmaz oldu pürene
Şükür olsun bu sevdayı verene”
Aydıncık’a yaklaşıyorum. Karşımda masmavi Akdeniz, ta uzaklardaysa Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları. Zeytinlik’teyim. Yaşlı ağaçları görünce, kimler gelmiyor ki aklıma! Nuh Tufanı’nı düşünüyorum öncelikle. Ardından Athena ile Poseidon’u düşlüyorum yarışırlarken…
Gözüm gönlüm doymuş, neşe içinde dönüyorum evime. Bana bu olanağı sağladıkları için seviyorum bitkileri. Onlar da beni seni seviyor. Beni görünce salıveriyorlar mis gibi kokularını...


ŞAİRİN MATEMATİĞİ, MATEMATİĞİN ŞİİRİ
Mehmet BAŞARAN


Paul Valery dendi mi, şiirin matematiği, matematiğin şiiri… Öyle bir ozan ki uğraşa didine taştan çıkarıyor şiiri. Sonra yıllarca susup, düşünceyi sorguluyor; sonra birkaç dize ama rahat değil içi… “Bir dizeden ne anlaşılacağını bir türlü kestiremiyorum. Uyumun belki yirmi çeşit tanımını okudum veya yaptım; gene de hiçbirini benimseyemedim. Evet, kendi kendime abecede bir ünsüzün ne olduğunu uzun uzun düşünüyorum. Sağa sola başvuruyorum sözde açık bilgilerden başka bir şey edinemiyorum.” (Şiir soruları, Tercüme Dergisi Şiir Özel Sayısı sf. 283) Kılı kırk yaran, ince eleyip sık dokuyan, dönüp daha güzelini arayan bir yaratıcı. Kim bilir kaç yılda pişirilip kotarılmıştır ünlü “Deniz Mezarlığı” adlı uzun şiir…
Onu okurken, Sabahattin Yalkın düşüyor usuma. Şiirin matematiği, matematiğin şiiri diyor, o da. Sayılarla düşünüyor, sayılarla kuruyor şiirini… Öyle ya, soyut düşünceyi sınıra götürmüyor mu sayılar; sayıları da somuta dönüştüren dilin matematiği…
Bir su mühendisi ozanımız. Doğanın gücüne egemen olma, suları bir bent ardında toplayıp, ışığa dönüştürme, ya da geniş ekeneklerin verimini artırma… Yaşamı güzelleştiren, varsıllaştıran bir uğraş. Bildiğini iyi bilme; iyi bildiğini ise yapıta dönüştürme… bu alandaki gelişmeleri izlemek, bilgisini görgüsünü artırmak için tüm dünyayı dolaşmış. Öğrendikleriyle dolup dolup taşmış; düşüncesi varsıllaşmış, çevreni genişlemiş…
Bir, iki, üç deyip, sayılarla kurguluyor şiirini. Tüm renklerin şiirini yazmış, bir gökkuşağı oluşturmuş şiirinde…
Ozan, Antakya doğumlu. Yöre, değişik diller, beğenilerle değişik bir ekin alanı. Dile, düşünceye değişik olanaklar kazandıran bir ortam. Ozanın şiiri de o ortamdan alıyor özsuyunu, rengini…
Yörenin, 3 Temmuz 2010 sayılı Turunç Dergisi uzun süredir düşmüyor elimden. Göklere Yasaklı Şiir’i okuyorum. Gel de Valery gibi sorma. Ne demek göklere yasaklı şiir? Elbet, okuyan da ozan kadar şiirden anlamalı; onunla birlikte, imge gücüyle, beğenisiyle, yeniden yaratmalı okuduğunu.
1’den 7’ye sayılarla sıralamış kurgulamış şiirini, ozan. Bölümler açıla açıla amaçlanan sonuca ulaşıyor.
1. Orda yerli yerinde gün güneş
Veysel’in uykusuz sazı
kara toprağı…
Sayın ki bir haiku. Ama değil, 1’in şiiri, Günün güneşin olduğu yer. Veysel’in uykusuz sazı, kara toprağı. Uçları çağrımımlarla, Veysel’in yaşamına açık, duyarlığı bileyen, yaşamı değişik yanlarıyla algılatan benzetmeler değişmeceler…
Hele 2’nin şiiri Bolu’nun dumanlı dağlarında silinmiş at izleri. Köroğlusuz bir bir dağ. Öyle bir dağda tek başına Ayvaz. Tek başına kötülüklere karşı güçsüz bir yalnızlık…
3. şiirde yine bir açılım. Anayla babanın gömütü orada, yan yanadır; genişler yaşamın boyutu, Asi ırmağının Akdeniz aşkıdır bu tuzlu mavi suda bulutta havada… Gömüttekiler, dünyayla yaşamaktadır.
4. bölümde, Bolu dağının ardından genişleyen zaman, tarih boyutu… Ali’yi tanıksız zehirleyen bıçak, suçu susmaktır. Boz bulanık akan Dicle, inananların dünyasında uzun bir ağıda dönmüştür…
İsa’nın ihanet kokan son akşam yemeğinde sunduğu şarap, göğün gizi bilinmeyen kanıdır. Sen Piyer’den kalan mum, dağ kovuğunda yanmaktadır daha. Etinde kemiğinde duyar bunu ozan, yöreyle bütünleşir: Kendeşim, gizdeşim Habibneccar. Kaya kaya, ağaç ağaç bildiğim, ot ot, çiçek çiçek, böcek böcek, hısım akraba olduğum…
6. bölüm, bir yazıklanma, çığlık. Ne bu dinmeyen kin? Neye yarar seni sevmem, neye yarar ey İsa? Bunca ölümden sonra…
7. tek dize sayıların keskin diliyle, değişmeyen yaşam gerçeğini çığlığa dönüştürüyor:
Kurşunlar hep namlu ağzında…
Yaşam gerçeğini, insan gerçeğini, acıyı, sevinci, özlemi sanat gerçeğine dönüştüren bir şiir bu. Tüm seçkilerde özenle yerini alabilecek matematiğin şiiri, şiirin matematiği…
Kalana, yüreğine sağlık, yenilerine bereket Sabahattin dost…

BİN TEŞEKKÜR, BİN ÖZÜR, BİR DİLEK VE BİR ANI
Mehmet YALÇIN


Bin teşekkür:
5 x 6 = 30: İki ayda bir ve yılda 6 kez çıktığına göre, demek ki GERÇEMEK, elime ulaşan Kasım-Aralık 2011 sayısıyla, tam beş yaşını doldurmuş. Bu sayısıyla da altıncı yaşına giriyor. Kutlu olsun!
Değerli dostum Mustafa Yalçıner ilkinden başlayarak tüm sayılarını bana da ulaştırdı ve her seferinde içimi sımsıcak bir tazelikle doldurdu. Okuduktan sonra onları bir yana atmak ne demek! Tümünü düzenli olarak biriktiriyorum. Düşünsel ve ekinsel içeriği bir yana, yalnızca Taşeli yöresinin birbirinden renkli, birbirinden alımlı çiçek türleriyle donanmış, şaşırtıcı biçimde varsıl o bitey (flora) örneklerini sunan kapaklarını bile bir arada tutmak, ederi ölçülemez bir biriktirim (koleksiyon) oluyor benim için. Bu gözlem ve sunum başarısını, ancak Mustafa Yalçıner gibi doğal, ekinsel ve güzelduyusal değerlere duyarlı bir insan gösterebilir. Onun bu sunumlarını gerçek anlamda büyülenerek izlediğimi belirtmek isterim burada. Kaldı ki GERÇEMEK çok yoğun ekinsel, düşünsel ve yazınsal içeriğiyle de, çağdaş insanımızın beğeni düzeyine yanıt verebilecek bir yayın organıdır, diye düşünüyorum.
Sunduğu bu değerleri bana yaşatan sevgili Yalçıner’e binlerce teşekkürler.
Bin özür:
Ama ne yazık ki beş yıldır bu izlenimlerimi kendisine iletemedim; dahası bunca zamandır dergiyi hiç aksatmadan bana ulaştırma zahmetlerine bir teşekkür bile edemedim. Bu koşullarda, onu göndermeyi bir yerde kesebilirdi. Acaba, diyorum, benden hiç ses çıkmasa da, yine de dergiyi almaktan hoşnut olduğumu kestirebiliyor muydu? Eğer öyleyse, bizi birleştiren beğeni ve düşün bağından kuşku duymuyor demektir. Kendimi, ancak böyle bir olasılıkla, hiç değilse bir ölçüde bağışlanmış sayarım.
Her şeye karşın, bunca yıldır sessiz kaldığım ve yayın etkinliklerine hiçbir katkı sağlayamadığım için kendisinden binlerce kez özür diliyorum.
Bir dilek:
Dileğim şudur: Bundan sonra GERÇEMEK’le karşılıklı iletişime girmek ve üstüme düşebilecek her türlü katkıyı sağlamak. Neler yapabileceğim konusunda somut bir söz verecek durumda değilim şimdilik. Artık sessiz kalmayacağımı ve sevgili Mustafa Yalçıner’in önerilerine açık olduğumu belirtmekle yetiniyorum yalnızca.
Ayrıca, bu dileğin içinde bir de önerim var: Taşeli yöresinin doğal olarak en verimli olduğu bir dönemde, orada “GERÇEMEK GÜNLERİ”ine benzer bir ad altında geniş katılımlı bir etkinlik düzenlenmesi. Ancak bir koşulla: Katılacak olanların her türlü ulaşım, barınma, vb. giderleri kendilerince karşılanmalıdır. Dahası, dergi yayınına belirli bir katkı sağlayacak yemek, gösteri, gezi, vb. gibi etkinlikler de düzenlenebilir. Yalçıner ve çevresinin yapacağı şey, zamanlamayı belirlemek, izlenceyi yapmak, uygun konaklama yeri (otel, konukevi, vb.) sağlamak ve olası katılımcılara ulaşıp onları bilgilendirmek.
Bu bağlamda, başta Osman Şahin olmak üzere, yörenin yetiştirdiği sanatçı ve yazarların aramıza katılması, etkinlikte önemli bir ilgi odağı oluşturabilir.
Benden önermesi. Kendi adıma böyle bir etkinliğe büyük bir keyifle katılabilirim.
Ve bir anı:
Burada Osman Şahin’i anmamın bir nedeni, derginin son (özel) sayısının kendisine ayrılmış olması ve bunun yöreyle bağlantısına ilişkin çağrışımlarıdır. Ama benim nedenim biraz da bencilce: Çünkü o, altmışlı yılların başında, Malatya Lisesi’nde benim beden eğitimi öğretmenim olmuştur. Ancak öğretmenlik görevi dışında, yazarlık eğilimleriyle de, üstelik daha da baskın olarak, etkilemişti beni. O sıralar lisede, birkaç öğretmenin girişimiyle, YENİ ADIM adlı bir dergi çıkıyordu. Orada genelde öğretmenlerin yazıları yayımlanıyordu. Bana en çarpıcı gelen yazılar onunkilerdi. Yazısı çıkan birkaç öğrenciden birisi de bendim. Yalnızca birinin başlığı belleğimde kaldı: “Dilenci Delikanlı”. İçeriği deneme miydi, anı mıydı, öykümüydü, anımsamıyorum. Ötekini büsbütün unuttum. Bunlar benim yayımlanmış ilk yazılarımdı. Kitapçı vitrinlerinde adımı görmek, gelip geçenlerin de onu gördüğünü düşünmek inanılmaz bir coşku, inanılmaz bir kuruntu, inanılmaz bir üstünlük duygusu yaratıyordu bende. Sayısız kez, aynı duyguları yaşamak için o vitrinin önünden gelip geçmişimdir. Elimde örnekleri olmasına karşın!
Ne yazık ki o dergi sayıları elimde yok. Devletin “anarşik kominist” avcılığının doruğa çıktığı dönemlerden birinde (altmışlı yılların bitimine doğru) yedek subaylık görevimi yapıyordum. O nedenle, çok da kabarık olmayan, ama çok önemsediğim kitap ve başka türden basılı belgelerimi İstanbul’dan köye taşımıştım. Anam, “cenderme bütün bunları yakalar” da beni bir yerlerde bulup cezalandırır diye, yakmış. Yine ne yazık ki onların arasında YENİ ADIM da vardı!
En çok da ona yandım.

TEMİZLİK TCK’DAN GELİR
Mehmet ÖNDER


Üç katlı binanın tüm katları asıl temizlik görevlileriyle birlikte Tahir’in sorumluluğuna verilmişti. İki görevli bir de o; zorluğu mu vardı üç katlı binayı paspaslamanın. Tuvaletleri de bir elden geçirip, öğretmen odalarıyla dersliklerin kabasını aldılar mı, kalan zamanlarda yan gelip yatmak işten değildi.
Ama gitgide sıkıntılar kendini belli etmeye başladı; temizlik işinin erbabı olan asıl görevliler sürekli hastalanıyorlardı. Hastalanmadıklarında da başına dayıbaşı kesilip işleri sürekli buna yaptırıyorlardı. Görevliler kurnazdı; hele hele bunun karısını dövmekten hapis cezası alıp, TCK’nın yeni hükmü gereğince, hapse karşılık temizlik işine verildiğini öğrenmemişler miydi? Bu artık tümüyle tuzu biberi olmuştu.


Gün geçtikçe her şeye kızmaya başladı Tahir. Çalışırken görenler de, iş bulduğunu sanıp, “Aylık ne kadar?” diye sorup durmuyorlar mıydı? Hele biri de, “Tayir mayış nedigan?” diye sormaz mı? En çok ona kızdı, ifrit oldu. “Konuşmasını bilmez, elalemin aylığını sorar” diye söylendi durdu.
Okul müdürünün, yaptığı temizliği çok beğenip, “Aferin sana, adın gibi temiz adammışsın” demesi bile can sıkıntısını azaltamadı.
Aslında en çok karısına kızıyordu. Durduk yerde aylarca temizlik yapacaktı; hem de tek başına ve üstelik üç katlı binanın tamamını temizlemecesine.
İyi kötü geçimini sağlayacak bir gelir elde etse canı yanmayacaktı. Üç katlı binayı böyle her gün, bedavaya temizlemek ağırına gidiyordu. Neymiş? Gönüllü temizleyiciymiş. Ama “Buna da şükür” diyordu ara ara; öyle ya, bunun yerine gidip hapis yatmak da vardı.


Okuldaki asıl temizleyiciler son güne kadar ya hastalanacak ya da başında amirlik yapacaklardı; bir çare bulmalıydı.
Düşünürken başının üstünde bir yıldız belirdi, karısını her gün düzenli hırpalayan Ahmet bey geldi aklına. Can sıkıntısı az biraz dağılır gibi oldu. Ahmet Bey’in başına gelecekleri düşününce de, kimseye belli etmeden sinsi sinsi gülmeyi ihmal etmedi. “Öyle ya” dedi kendi kendine, “biz bir tekme, yarım yamalak bir tokat, o da tokattan sayılırsa; erkeklik gururumuz izin vermediğinden karşılığında yediğimiz sopayı anmıyoruz bile, üç ay, temizle babam temizle. Peki, bu Ahmet Bey’in durumuna ne demeli? Sevim kardeşimize günde üç öğün dayak atar. Düzenlidir de. Sabahları kahvaltıya uygun hafif geçer, çok çığlık attırmaz komşucağızımıza. Öğlenleri belli olmaz, kimi gün hiç ses duyulmaz, kimi gün mahalle ayağa kalkar. Evde olmadığı zamanlarınkini biriktirir mi bilmem. Asıl düzenli bağırış çığırış akşamları duyulur, akşam yemeği niyetine sıkı hırpalar.”
Bak sen şimdi; Tahir eften püften bir sebeple üç kat binayı temizlesin, komşu Ahmet Bey, üstüne üstlük nerden bulduğu belli değil paralarla akşamlara kadar kahvelerde oyun oynasın, keyif çatsın; olacak şey mi? Tahir bir akşam üstü özellikle yavaş yavaş evin yolunu tuttu. Amacı, Sevim bacıya rastlarsa, kışkırtıp Ahmet Bey’i şikayet ettirmek, hapis karşılığı temizlikçilik uygulamasıyla yanına aldırmak, üç katlı binayı tek başına temizlemekten kurtulmaktı.
O gün şanslı gününde miydi neydi, bir de baktı Sevim Hanım arkadan geliyor. Daha da ağırdan aldı. Yaklaşınca da fırsatı kaçırmadı:
-İyi günler Sevim bacı?
-İyi günler, bir şey mi vardı?
-Yahu, eşiniz diyecektim, sizi çok dövüyor anladığım. Olur mu öyle. Ver savcılığa iki satır dilekçe kurtul şu dayak illetinden.
Sevim Hanım durumundan hoşnut olsa gerek Tahir’in söylediklerine çok şaşırdı:
-Tahir efendi Tahir efendi, bizim evi izlemekten başka işiniz kalmadı mı sizin? Hem sizin için iş bulmuş çalışıyor, diyorlar; kendi işinize baksanıza siz.
Tahir dut yemiş bülbüle döndü birden. Aslında onu bu sözler bile çok etkilemeyecekti; Sevim Hanım tam yürüyüp gidecekken, dönüp bir söz söyledi ki asıl umutlarını kıran o oldu:
-Hem, kocam değil mi ayol? Sever de döver de!


Tahir bu sözlere karşılık da hiçbir şey demedi, diyemedi. “Temizle Tahir okul senin” sözü geldi geçti aklından bir an. Yürürken söylenmeye de devam etti, “Breh breh! Yahu, ellerde ne karılar varmış be! Bizimkine bir tokat savuracaksın; değmesine bile gerek duymaz, rüzgarından savcının karşısında topuk selamına geçer tövbeler olsun!”


Bu olayın tek yararı, Tahir’in görevlendirildiği okulun üç ayı tertemiz geçirmesi oldu. Görevliler şimdi Tahir gibi yetenekli birinin yolunu gözlüyorlar. Ne demişler, temizlik TCK’dan gelir.

ALEVÎ BEKİR
Mehmet BABACAN


Gavız Bekir öksüz büyümüş yokluk yoksulluk içinde, bedensel olarak da ruhsal olarak da gelişememiş; her haliyle yetersiz kalmış biriydi. Çocukluğundan beri hep horlanmış, hırpalanmış, aşağılanmıştı. Köylüler, içi yetkinleşmemiş ürüne dedikleri gibi Bekir’e de “Gavız” adını uygun görmüşlerdi.
Asker ocağına varır varmaz, sanki alnında yazılıymış gibi onbaşısı, çavuşu, subayı, suratında tokat denemesi yapmaya başlamışlardı. Dayak ortamında feleği şaşıyor, burnunun suyu ağzının suyuna karışıyordu. Ama dayanıklıydı, doğrusu düşmüyordu. Neyleyim ki biri bırakıp, diğeri başlıyordu. “Ezilmişlik” diye bir lâf duyuyordu ama bu muydu ezilmişlik? Yoksa daha un ufak mı olunacaktı, ayırdına varamamıştı?
Gavız Bekir’in durumunu izleyenleri dört ana grupta görmek olasıydı: Katıla katıla gülenler, nanik yapanlar, kılı bile kıpırdamayanlar ve de acıyanlar…
Acıyanlar da kendi içinde ayrışacak gibiydi: Acıdığı gözlerinden okunanlar; dişini sıkıp gıcırdatarak, zalime hınçla bakanlar ve de gözleri buğulananlar…
Bölüğün kıdemli erlerinden Zülfikâr Ali’nin tavrı, daha da dikkat çekiciydi: Onun yüzünde, gözlerinde, davranışlarında, acıma duygusunun tüm belirtileri yalım yalım yankılanıyor; sahiplenme duygusuna doğru, usulcacık akıyordu.
“Zülfikâr” sözü, Ali’nin takma adıydı. Hazreti Ali yanlısı olduğu; hatta “Ben Hazreti Ali’nin kılıcıyım” dediği için arkadaşları ona, “Zülfikâr” adını takmışlardı. Kılıca benzetilmesine, gözünün pekliği de katkıda bulunmuş olabilirdi.
Zülfikâr Ali, Bekir’e acıyordu. Ona yapılanları insanlık dışı sayıyordu ama Bekir adından da hiç hoşlanmıyordu. Üstelik hoşlanmayışının nedenini de iyice bilmiyordu. Büyüklerden hep öyle duymuştu. Ne olursa olsun, Bekir’in horlanışını gördükçe, zıvanadan çıkıyor, Bekir’i mekiri unutuveriyordu. Hınçla sıka sıka dişlerinin, çene kemiğinin ağrıdığını hissediyordu. Tavrını saklayamaz duruma gelmiş olmalı ki dayakçılar ona da iyi gözle bakmaz olmuşlardı.
Görünen o ki Ali, Bekir yanlısı olarak görülmeye başlamış; dolayısıyla Bekir de bundan etkilenmişti. Bakışma düzeyinde başlayan yakınlaşma, karşılaştıkça selamlaşarak gelişmiş sonunda dertleşme düzeyine ulaşmıştı.
Bir gün, boş bulundu Ali:
“Arkadaş, keşke adın Bekir olmasaydı” deyiverdi.
Bekir, anlamadı, boş gözlerle baktı bir süre, sonra;
“Neden?” dedi.
Ali ne desindi? Nasıl anlatsındı? Aslında, ağzından kaçırmıştı.
“Arkadaşım, nedenini doğru dürüst ben de bilmiyorum. Bizim büyükler, Bekir, Osman gibi isimleri hiç sevmiyorlar. Hele bir “Yezit” lâfı var ki, düşman başına…”
“Ah! Senin adın Hüseyin olsaydı, tadından yenmezdi” dedi.
Bu konuşma, dostluklarının anahtarı oldu sanki…Buluşmaları sıklaştı; dertleşmeleri iyice yoğunlaştı. Konuşmaktan yorulduklarında Ali, yanık sesiyle, Alevî Bektaşi ozanlarının deyişlerini söylüyor; taşıdıkları anlamları açıklamaya çalışıyordu.
Bekir arkalanmıştı artık; üstüne fazla gelinemez olmuştu.
Söyleşilerinde Ali, Bekir adını kullanmamaya çalışıyor; onun yerine, “Arkadaşım”, “Can yoldaşım”, “Hemşerim” gibi söylemleri yeğliyordu.
Ali’nin duyduğu sıkıntının bir benzerini de Bekir duyuyordu: Ali’ye karşı duyduğu dostlukla ismine duyulan tepki zıtlaşıyor gibiydi. Bekir, illetli bir hasta konumunda görüyordu kendini. Ama neyin nesiydi bu? Kimin seçimiydi isimler? O, bir mülkiyet miydi? Yararı neydi isimlerin? İnsanları birbirinden ayırmaktan başka ne işe yarıyordu? Annesi, babası sağ olsaydı: “Bu ismi niçin koydunuz bana?” diye çıkışmak geliyordu içinden.
Oysa dostluğun, arkadaşlığın yararları; yaşamı zenginleştirici etkileri, somutça ortadaydı.
Askerlik dönemleri sona yaklaşırken, buluşmaları daha da sıklaştı. Ali, Alevî kültürü hakkında, edinebildiği tüm bilgileri, Bekir’e, öykü tadında aktarıyordu. Yani iyi bir eğitimci sayılabilirdi Zülfikâr Ali
En sonunda, Ali’nin askerliği bitti. Bekir’inki de çok sayılmazdı. Hıçkırıklar içinde, yaşlı gözlerle vedalaştılar.
Sayılı gün çabuk geçermiş. Bekir’in askerliği de sona erdi; sağ salim köyüne ulaştı. Eşi dostu, tespih çeker gibi, “Hoş geldin Bekir! Geçmiş olsun Bekir!” deyip duruyorlardı.
Ne var ki esenlik için söylenen bu sözler, Bekir’in tüylerini diken diken ediyor; nefret uyandırıyordu. Keşke, Bekir adını hiç kullanmasalardı. Üstelik bu hoşnutsuzluğun farkına varanlar da oluyor; Bekir’in kibirlenişine veriyorlar, “Ceviz, kendi kabuğunu beğenmez olmuş “ diyenler, hızla artıyordu.
Oysa Bekir, dostça konuşmaya çalışıyor; önemli bulduğu şeyleri durmadan anlatıyordu. Askerlik arkadaşı Zülfikâr Ali’den söz etti. Ona, niçin Zülfikâr dendiğini anlattı. Hazreti Ali ve Zülfikâr hakkında öğrendiklerini aktarırken gözleri koskocaman oluyordu. Arkadaşlıklarını anlatırken, öğrendiği Alevî deyişlerini de eksiksiz dillendiriyordu. Giderek, esenleme söyleşileri, Ali’den başlayıp, Alevî kültürüyle sona erer hale gelmişti. Dinleyicilerin tepkisi fazla gecikmedi; “Yahu, ‘kırk yıllık Yani, olur mu Kani?’ diye bir lâf var ya; olurmuş demek; yirmi yıllık Sünni Bekir, Alevî olmuş çıkmış. Başımıza taş yağacak.”
Bir yandan da durmadan köyüne çağırıyordu Ali. Bu isimle nasıl gidecekti? Kendi köyünde hısım akrabası bile Alevî Ali ile arkadaşlığını yadırgarken, Ali’nin köylüsü, Bekir adına alkış mı tutacaktı? Belki de “Bizim Ali, Yezit olmuş” diyeceklerdi.
“Ne iştir bu?”diyordu Bekir, “Tanrımız bir, peygamberimiz bir, dinimiz bir. Üzerimize, etiket gibi yapıştırılmış olan isimler yüzünden ne hallere düşüyoruz, ya Rabbim!”
Sonunda adını değiştirmeye karar verdi Bekir. Hem de “ Hüseyin” koyacaktı. Çünkü Hazreti Hüseyin hakkında çok bilgi vermişti Zülfikâr. Kerbelâ olayını ağlayarak anlatmış; Bekir de gözyaşlarıyla katılmıştı bu gönül depremine. Çok zaman geçirmeden tanıdığı bir avukata başvurdu; biraz zor da olsa olabileceğini öğrendi.
Elbette akrabalarından, arkadaşlarından, kim duyduysa karşı çıktı. “Dedemiz Bekir’in adını beğenmeyip, değiştirmek de ne oluyor? Böyle densizlik görülmüş mü? Allah’ın gavızına bak len! Adam olmuş da dedesinin adını beğenmiyor. Atalarımızın kemiklerini sızlatmaya ne hakkı var arkadaş?” diye veryansın ediyorlardı.
Başlangıçta basit gibi görülen isim konusu, gittikçe büyümüş; kimisi sitem etmekle yetinirken, kimisi “ Seninle tüm ilişkimizi keseriz ha!” diyecek düzeye götürmüştü.
Hele mezhep dedikoduları yaygınlaştıkça, karşı çıkışların içinden tehdit kokuları çıkmaya başladı.“ Kim bilir, Kerbelâ’da ölenlerin kaderi, tüm taraftarlarına da yansıyabilir. Hikmetine karışılır mı?” kabilinden sözler, ağız uçlarında geziniyordu…
Bekir bunalıyordu. Derdini açabileceği, içini dökebileceği kimsesi yoktu. Köyden çıkıp gitmeyi bile düşündü ama nereye gitsindi, nasıl gitsindi?
Yakınında bir tek Cingöz Hacı kalmıştı. Hacı’nın, Hicaz’a gitmekle bir ilgisi yoktu. Onu, doğuştan hacı saymışlardı. Gerçekten cin gibi, işlek zekâlı biriydi. Konuşkandı, şakacıydı, Bu özellikler, onu sempatik kılmışsa da arsızlık ve yüzsüzlük yüzünden, saygınlıkla arası hep açık kalmıştı. Neylesin ki, “Denize düşen yılana sarılır” kabilinden, Hacı’ya sarıldı Bekir.
Akyokuşun ucunda karşılaştılar akşamüstü. Selamlaşma, hal hatır derken, oturup, birer sigara tellendirdiler. Lâf lâfı açtı, konu gelip çattı Bekir’in sıkıntısına. Hacı, nedenini bilmese de Bekir’in bunaldığını seziyordu. Zaten Bekir’in dayanacak hali kalmamıştı; kusarcasına döktü içini. Köyü terk etmeyi düşünecek kadar çaresiz kaldığını, oflaya puflaya anlattı. O, derdini dökerken; Hacı, cinliğinin zirvelerinde geziniyor, çıkış yolu arıyordu.
“Dur Bekir gardaş!” dedi, ansızın.
“Yahu, bu sizin sülalede hiç Hüseyin adında kimse yaşamamış mı?”
“Bilmem.”
“Nasıl bilmezsin be! İnsan, sülalesini bilmez mi?”
“Hacı gardaş, bilsem ne olacak? Niye soruyorsun bunları? Ne işimize yarayacak?”
“Var mı, yok mu, hele bir tarayalım da?”
Bilebildikleri kadar sülalenin dökümünü yaptılar. Hacı, köyün yaşlılarından, gözüne kestirdiklerini deşelerken, bir Hüseyin Dede’ye ulaştı. Bekir’in annesinin dedesi Hüseyin’di. Orta yaşın sonlarına kadar bekâr yaşadığı için, köylü ona “ Bekâr Hüseyin” adını takmıştı. Bu iyi bir rastlantıydı. Hemen, Hacı’nın cinleri çalışmaya başladı:
“ Bak gardaşım” dedi Hacı: “ Senin çıkış yolun şu: Bekâr Hüseyin Dede, Cuma günü senin rüyana girip, gözyaşları içinde, ‘ yazıklar olsun size; onca çocuk büyüttünüz, isim koydunuz da, birine benim adımı vermediniz. Bu günden tezi yok, benim adımı sen taşıyacaksın’ dediğini, yemin billah ederek; sıkıştığında hüngür hüngür ağlayarak, anlatacaksın. Kimse gözyaşına dayanamaz. Ben arkandayım, hiç korkma.”
Bekir ürperdi birden. İliklerine kadar titredi. Dili tutulmuş gibi kaldı bir süre. Sonra Cingöz Hacı’nın koluna sarılarak, yalvarırcasına;
“Gardaş, yalan söylemek olur mu? Hem de ölmüş mübarek atamızın üstüne dalavere çevirmek denmez mi buna?”
Birden, arkadaşı Zülfikâr Ali geldi gözünün önüne. Karşısında duruyordu sanki. Kollarını olabildiğince açmış “ Gardaş! Can yoldaş! ‘ Eline, diline, beline sahip olmak,’ anayasamızdır bizim” diyordu. Bekir, çıldırmış gibiydi:
“ Olmaz! Yapamam! Yapamam arkadaş! Bu yalanı söylersem, köylü öldürmese bile, vicdanım öldürür beni. Yapamam.” Hacı, yavaşça Bekir’in başını göksüne yasladı:
“Bak arkadaşım, bu yalancılık sayılmaz. Yalan, bir menfaat için söylenirse, birine zararı dokunursa kötüdür, günahtır. Bunun kime ne zararı var? Ölmüşleri hatırlamak, anmak sevaptır bile. Allah rahmet etsin.”
Bekir, çaresiz kabul etti sahte rüyayı. Köylü inanacak mıydı bakalım? İnanmasa ne olurdu; en azından izi kalırdı?
Günler geçiyor, rüyayı anlatmaya, bir türlü girişemiyordu Bekir. İmdadına gene Hacı yetişti:
“Bizim Bekir erişip, uçarsa hiç şaşmayalım; geçmişleriyle ilişki kurmaya başladı vallahi” deyiverdi, fısıldar gibi.
“O ne demek?” dediler.
Kıyısından köşesinden biraz anlattı;
“En iyisi, kendisine sorun canım” deyip, çıktı işin içinden.
Bekir’e birkaç kişi sordu. Derken, duyan geldi, duyan geldi, koskocaman bir halka oluştu. İş başa düşmüştü artık. Bekir, rüyasını ağlaya ağlaya anlattı. Coşkun sel olan gözyaşının üstünde, yeminler kibrit çöpü gibi yüzüyorlardı.
Önce, inanmaz inanmaz dinledi köylü. Birbirlerine bakıp, dudak büküyorlardı.
“Haydi be! Nerde görülmüş böyle rüya?” diyenler çıktıysa da; inananlar safı, mantar gibi çoğalıyordu. Kimileri, başını sonunu dinlemeden, savunanlar safında yerini alıveriyordu.
İş rayına giriyordu artık. Davayı açmak için, iki tanık istiyordu avukat. Tanığın birisi belliydi, Hacı olacaktı da, ikinci kim olacaktı?
Hacı, ifadesini hazırlamıştı bile:
“Bekir’le biz çocukluk arkadaşıyız. Oyun oynarken filan, onu Hüseyin diye çağırırlardı. Bekâr Hüseyin dedesinin adı verilmiş ona. O yüzden; “ Adı verilen gibi, sen de mi bekâr kalacaksın?” diye takılırdı büyüklerimiz. Biz de, gıcıklık için, ‘ Bekâr Hüseyin, Bekâr Hüseyin!’ diye, alay ederdik. Sonradan nasıl olduysa oldu; o, Bekâr sözü, Bekir’e dönüştü, Hüseyin de unutulup, gitti. Ya da birileri, Bekir’le Hüseyin bir arada olmaz diye, düşünmüş olabilir.
O nedenle, bu kişinin adı Hüseyin’dir efendim” diyecekti.
Bekir ile Hacı, hergün buluşup, hem demleniyor, hem çözüm için kafa yoruyorlardı.
Sorun, ikinci tanıkta düğümlenip kalmıştı. Bekir’in ikna gücü zayıf olduğundan, o tanığı da Hacı bulacaktı. O nedenle Hacı, canla başla arıyor; umduğu kişilerin önüne diz çöküp, bin bir dereden su getirircesine dil döküyordu:
“Gardaş, bu konuda kimseye bir zarar gelmeyecek. Amacımız, bir arkadaşımızın gönlünü hoş etmek. Zarar söz konusu olacaksa, masraftan dolayı, Bekir’in zararı olur. Gönlünde yatan amaca kavuşmak için o kadar özveriyi gösterecek elbette.”
Sonunda, Süllü’yü buldu Hacı. Lâkabı Süllü olan Süleyman, ilkokul arkadaşlarındandı ve şöyle diyecekti:
“ Efendim, biz ilkokulu birlikte okuduk. Bu arkadaşa ‘ Bekâr Hüseyin’ diyorduk. Çünkü ailesi öyle diyordu. Daha nüfus cüzdanımız yoktu. Öğretmenimiz, ‘Çocuğun evlisi bekârı mı olur, bu Bekir’dir’ diyerek, ‘Bekir Hüseyin’ diye yazmıştı. Sonraları, Bekir’i kaldı, Hüseyin’i unutuldu, nedense? Ben, o kadar biliyorum efendim”
Nihayet, dava açıldı ve tereyağdan kıl çeker gibi de bitti.
Yalnızca, Hâkim Bey’in “ Genellikle, soyadı değişikliği isterler. Sen, neden öz adını değiştirmek için, bu kadar çaba harcadın?” sorusuna;
“Dedeme saygımdan efendim” demekle yetindi Bekir.
Eski Bekir, yeni adının sevinciyle havalara uçuyor; Cingöz Hacı’yı döne döne öpüyordu. Aynı zamanda, onca aykırılığa karşın, kazanılmış bir zafer sayıyor; müthiş bir mutluluk duyuyordu. Mahkeme sonucunu merakla bekleyenin biri de Zülfikâr Ali’ydi. Sık sık telefonlaşarak bilgi alış verişinde bulunuyorlardı. Mahkeme çıkışı hemen aradı ve “ Ben, acar Hüseyin” diye takdim etti kendini. Ali’nin yanıtı kararlıydı:
“ Kararın kesinleşmesini bekle, sonucu alır almaz, bizim köye gel” diyordu.
Çok beklenmeden karar geldi. Resmen görülüyordu ki Hüseyin, Bekir’i devirip, tahtına bir güzel kurulmuştu.
Ne var ki ilk anda duyduğu o heyecan; o mutluluk, uçup gitmiş; yerine nedeni belirsiz bir hüzün çökmüştü. Bu hüzün, Bekir sözcüğüne veda edilişten mi; yoksa yeni isimden çok şey beklenmiş olduğundan mıydı? Nedeni ne olursa olsun eksilen bir şey vardı. Son bir umut, Zülfikâr Ali’deydi. Yapacağı ziyaret, belki dağıtırdı hüznünü…
Ali, kasabada karşıladı Hüseyin’i. Öyle bir kucaklaştılar ki görenler “ Bunlar yapıştı, ayrılamazlar” dediler. Sessizce bakışıyorlardı. Söylemek istedikleri öylesine yığılmıştı ki dillerine; dili tutulmuş gibi kalakaldılar. Epey sonra kendini toplayan Ali, “ Gardaş, köyde konuşalım da anlatacaklarımız bölük pörçük olmasın” diyebildi.
“Köy, çok uzak değildi çabuk vardılar. Akşam yemeğine daha birkaç saat vardı. Gündüz gözüyle çevreyi gezdiler. Eşsiz bir doğa ve son derece bakımlı bir köydü gördükleri.
Köy kahvesine de uğradılar. Ali, köylülerle tanıştırdı Hüseyin’i. İsim olayından hiç söz etmedi. Askerlik anılarını dile getirdiler çokça. Zaten askerlik anısı olmayan yoktu ki…
Söyleşi çok tatlıydı. Konuşmaları uzun süre dinleyen Topal Nebi, birden bire söze girdi:
“ Yeter be! Biz de yaptık bu askerliği.” Bir sessizlik çöktü ortalığa.
Biraz sonra, bir başkası;
“Sen, nerde yaptın askerliği, Nebi yeğen?” deyince, anlaşıldı ki Nebi askeri hastaneye kadar gitmiş, çürük raporu vermişler.
Bir haftalık konukluk süresinde, hoş saatler geçirdiler. Sıkıntılarını unutuverdi Hüseyin.
Bir sohbet sırasında, “Hüseyin can, gel, seni bizim köyden evlendirelim. Ne dersin?” deyiverdi Ali. Bir şeyi ansızın söylemek, onun huyuydu zaten. Gafil avlayıp, istediği tepkiyi alabilmek içindi belki.
“ Nerden nereye” diye düşündü Hüseyin.
Kim bilir, Sazlı Köy’e damat gelmek de vardır belki kaderde.

ABDÜLKADİR BULUT’UN ÇOCUK ŞİİRLERİ: KAHVECİ GÜZELİ
Ramazan TEKNİKEL


Abdülkadir Bulut, çocuk şiirlerini topladığı kitabı Kahveci Güzeli’nin sunu yazısında çocuklara şöyle sesleniyor: “Sevgili çocuklar, sizler için yazdığım Kahveci Güzeli’ndeki şiirler, aslında sizin hayatınızdan fışkırmıştır. Onları topladım, ince eleyip sık dokuyarak sizlere şiir olarak sunuyorum. Belki bu şiirler gözlerinizin rengini değiştirmeyecek ama, güzel yurdumuza, güzel dünyamıza bakış biçimlerinizi kesinlikle etkileyecektir. Amacım da budur zaten.” Kahveci Güzeli’nde yer alan şiirler Bulut’un sunu yazısıyla aynı paralelde. Çocukların günlük yaşamından, çocukça duygularından, düşündüklerinden, yakınmalarından kesitler…
1980 yılında Arkadaş Yayınları’nca yayımlanan Kahveci Güzeli’nde yer alan 38 şiirden 22’si çocuğun diliyle, söylemiyle yazılmış şiirler. İşte ‘Silgi’ şiirinde çocuğun diliyle bilgece bir söylem: “Babam dersimi yaparken / Silgisiz oturma diyor / Bilmiyor ki silgi benim / Cesaretimi kırıyor.” ‘Beslenme çantam’ şiiri ise bir yakınmanın şiiri: “Beslenme çantamın / Gözalıcı rengine bakıp / Hayran oluyor herkes / Oysa hergün içindeki / İki dilim ekmekle / Haşlanmış bir patates” Bulut’un şiirlerindeki çocuklar ya “Benim şimdiye kadar / Söğüt dalından başka / Ne tekerlekleri süslü / Bir bisikletim oldu / Ne de boynu boncuklu / Tahtadan bir atım” diyen kırsal kesimin daha kent görmemiş çocukları; ya da “Kış günleri /Eski gazete toplarken / Nerde bir çalışır araba görsem / Hemen yanına koşuyorum / Soğuktan üşüyen ellerimi / Eksozunda ısıtıyorum / Çünkü benim ne paltom var / Ne de eldivenlerim” diyen kentteki kenar semtlerin yoksul çocukları.
Kitaptaki 9 şiir çocuk dilinden çok çocuklar için büyüklerin diliyle yazılmış şiirler gibi: “Trene çoğunlukla / Kara tren deniliyor da / Niye uçağa / Kara uçak denilmiyor / Yoksa terene bizim gibi / Yoksullar bindiğinden mi / Kara teren denilmiş de / Uçağa varsıllar bindiğinden / Uçak denilmiş” Ya da ‘Soğan’ şiirindeki gibi bilgece;“Ne de çok giysisi var / Şu tarla soğanının / Galiba evi olmadığından / Hem kat kat giyinmiş Hem de acısını saklamak için / Bir güzel süslenmiş / Ama ne kadar süslense de / Saklayamaz acısını / Giysileri”
Kahveci Güzeli’ndeki 7 şiir ise bir nesneye yazılmış şiirler; uçurtmanın, ceviz ağacının, mektubun, günebakanın, salyangozun, kitapların, topacın diliyle; bir bakıma fabl. Örneğin Günebakan şiiri “Yüzümü güneşe döndüğümden / Kimileri bana döndü diyor / Kimileri de günebakan / Bunda şaşılacak ne var / Hiç karanlığa bakılır mı / Aydınlık varken” Topaç şiirinde ise bir gönderme var. “Belimde kuşak / Ayağımda kabara / Nasıl özgür olurum / Başkası için / Döndükten sonra”
Çoğu kez haksızlığa bir başkaldırı da vardır bu şiirlerde; “Öğretmenim / Ali babanın çiftliğinde / Şarkısını söyletirken bize / Çiftlikteki köpeklerin hav hav / Kedilerin de miyav miyav / Diye bağırdıklarını söyletiyorsun da / Neden öğretmenim / Ali babanın çiftliğinde /hayvanlara bakan işçilerin / Ne diye bağırdıklarını / Söyletmiyorsun.” Yine ‘uçurtmanın yakınmas’ı şiirinde “Gökyüzüne doğru uçunca / Özgür oluyorum / Ama ipin ucunun başkasının elinde / Olduğunu anlayınca / Öfkeyle kendimi / Yere çarpıyorum” dizeleriyle özgürlüğün vazgeçilmezliği vurgulanır.
Kahveci Güzeli’nde yer alan şiirler genelde gerçek yaşamdan kesitlerin resmedildiği şiirler; simitci çocuk, boya sandığım, bizim eve benziyor gibi kitabın, annem kadifede işçi şiirleri kentlerin kenar semtlerinde emeğiyle geçinen yoksul aile çocuklarının şiirleri.
Çocuk şiirlerinde dil elbette yalın olacaktır ama, Bulut’un çocuk şiirlerinde dil daha da bir yalındır. Gerek çocuğun diliyle, gerek genel bir söylemle, gerekse nesnelerin konuşturulduğu şiirlerinde yalın bir dilin yanında Türkçenin kullanımına da oldukça özen gösterir. Köy kökenli olan Bulut’un şiirlerinde söğütten atım, ceviz ağacının çocuklara söylediği, oklu kirpi, günebakan, çiçekle böcek, ders dinleyen tavşan, ateşböceği gibi köyü, kırsal kesimi resimleyen şiirlerin yanında, simitçi çocuk annem kadifede işçi, oyuncakçı amca, boya sandığım gibi kenti çağrıştıran şiirler de var. Annem Kadifede işçi şiiri kente yaşamına duyarlı bir vurgudur. “Annemin dokumacı olarak / Kadife fabrikasına girişine / Ondan daha çok ben sevindim / Çünkü bundan böyle artık / Kadife gibi olacaktı elleri / Yüzümü okşarken usulca / Unutacaktım eski günleri // Ama düşündüğüm gibi olmadı / Ben sanırdım ki eskiden beri / Kadifede çalışan işçilerin / Elleri biçilmez, paslanmaz / Oysa annemin elindekiler can dayanmaz”
Üveyikler Göçerken ve Sakar Tay adlı iki de çocuk romanı bulunan Abdülkadir Bulut’un çocuklara yönelik yapıtlara eğilim duyması biraz da onun öğretmen oluşundan olsa gerek.
Anadolu’da 70’li yıllarda kahveci güzeli adlı duvarları süsleyen halıyı çoğumuz biliriz. O yıllarda Anadolu’da, kasabalarda, köylerde evlerin toprak duvarlarını süsleyen kahveci güzeli… Evlerin en lüks eşyası iki metrekare bile olmayan bu halılar olurdu çoğu kez. Sanırım Suriye’den gelirdik kahveci güzeli ve diğer birkaç modeli daha olan bu duvar halıları. Kitaba adını veren şiir bu halıyı resmeden folklorik öğeyi de çokça barındıran bir şiir. Yazıyı bu şiirle sonlandırmak sanırım doğru olacak. “Hiç uyumuyor geleliberi / Duvarımızdaki kahveci güzeli / Ne kadar gülmeye çalışsa da / İnandıramıyor bir türlü / Ne annemi ne de beni // Yalnız bırakmamak için annem / Artık senin dibinde ayıklıyor / Fasulyayı, ıspanağı, pirinci / Boş kaldığı zamanlar bile / Senin dibinde örüyor / Örgüsünü // Yoksa kahveci güzeli / Oyuncakların olmadığından mı / Hep böyle üzgün duruyorsun / Ve uyku girmiyor gözlerine

BEN DE ÇOCUKTUM ÖZLEMLERİMLE (*)
Celal Necati ÜÇYILDIZ


Hepimiz bir çocukluk dönemi geçirmişizdir. Kimimiz 4 ya da 5 yaşına gelince oğlakların ardına çoban olmuşuzdur. Kimimiz de evde oyuncakların içinde kendimizi bulmuşuzdur. Kreşler, ana okulları ve ilkokullar. Lise ve üniversite dönemi. Yaşamak istediğimiz çocukluğu her zaman yaşamak elimizde olmamıştır. Yazar ve Şair dostumuz Mümtaz Boyacıoğlu’nun BEN DE ÇOCUKTUM ÖZLEMLERİMLE adlı anı kitabı, çocukluk dönemime gidivermemi sağladı. Ne kadar ortak yönlerimiz varmış. Anne ve baba çifte gitmiş. Evde keçi var. Hem de Halep keçisi. İki de oğlağı var. Tut, tutabilirsen, nerde zarar, oraya koşar. Haydi bakayım oyun oyna, çocukluğunu yaşa. Sonra okul yaşına geliyorsun; 8 ya da10 km. aşağıda bir okula gidiyorsun. En küçükleri de sensin. Akşam geliyorsun. Ödevler var. Metinleri yazdırıyorlar. Çoğu zaman babam, yardım ediyor. Ama kızarak, yardım ediyor. Neyse ki, ilk okul üçten ayrılmış. Üçüncü sınıftan sonra yardım mı, dersiniz, azar mı dersiniz. Ondan kurtuldum.
26 başlık altında anılarını sıralamış. Hem yazmış, hem o günleri yaşamış. Anılarının içinde bir gün öğretmenler birkaç ay maaş alamamışlar. Bir öğretmen Atatürk’e mektup yazmış. Mektubu alınca hemen Kaman’a hareket etmiş. Öğretmenlerle toplantı yapmış. Konu doğru. Hemen ödenekler aktarılmış, biriken maaşlar ödenmiş.
Bütün çocuklar uçurtmayı uçurmak isterler. Ben çok istedim. Ama zamanım olmadı. Ama bazıları, gazete kağıdından da olsa, yaptılar. Uçurmaya çalıştılar. Hele kargıları güzelce kesip, renkli renkli kağıtlarla yaptıkları uçurtmalar. Komşumuzun çocuğu Zeynel, güzel uçurtma yapardı. 21 Mart Nevruz Bayramı geldiğinde uğraş verir yapar. Uzun uzun da ip alırdı. 3 ya da 4 km. uzaklara kadar giderdi. Ne güzel de süzülürdü! Meltem esen yerlerde uçurtma iyi uçardı. Poyraz ters yüz eder, ipi kırardı. Ama meltem esince ılgım ılgın süzülürdü.
Bir gün Mümtaz öğretmeni çiftliğine davet edilir, arkadaşı çiftliğini gezdirir. Cevizler boy boy olmuş. Kirazlar da öyle. Örnek bir çiftlik. Ama ona sürprizi vardır. Dolaptan bir uçurtma çıkarır. Gel Mümtaz uçuralım şunları. 70’ inde iki öğretmen uçurtmayı uçururlar. Onları çocukları, torunları görse neler düşünür. Çocukluğunu yetmişinde yaşamak. İşte güzellik bu. Ben de bunları okuyunca, uçurtmayı uçurmuş gibi oldum. Bir daha Kaman’a yolum düşerse, o uçurtmayı görmek isterim.
Küs oldukları komşuda radyo sesini duymak. Tam bir türküyü, ya da ajansı dinlemeye başladığında kapatılıvermek. Anasının zoruna gider. Bir gün kente gittiğinde , bir ahbabında iki radyo görür.
“ Ağam bu radyonun birini bana ver. Götüreyim. Komşu, ajans bile dinletmiyor.”
“Al götür ama idareli kullanın pili çabuk bitiyor. “ Annesi koca pilleri, radyoyu eşeğe yükler.
Köye getirir. En fazla baba sevinir. Çocuklarda işin havasında. Bir türkü çıkınca sonuna kadar açmak. Dinlemekten öteye caka satmak.
Çocukluğumda köye ilk radyoyu babam almıştı. Bir tarlayı 750 liraya sattı. Aldı bir radyo, Mümtaz Öğretmenin anılarında anlattığı gibi kocaman iki pil, biri yuvarlak, biri düz. Bir iki evin arasında upuzun bir anten. Kısa dalgayı açınca yukarıdaki askeriye telsizi anonsu başlardı. Ankara radyosu, meteoroloji ve Polis radyosu. Bir de Bizim Radyo vardı. Yurt dışından Türkçe yayın yapardı. Sonra büyük piller gitti. AGA radyosu geldi. Bunun pili içinde, öyle uzun uzun anteni de yoktu.
Mümtaz öğretmenimin annesi, babası çocuklarının zorlu okul günlüğünü sezerler, kentten bir ev tutup, hem köydeki eve, tarlaya hem de bu eve bakarlar. Çocuklarını okuturlar. Çocukları okusun, adam olsun. Ne kadar çok ortak yanımız var! Benim babam da aynı. Ben de 10 km. gider gelirdim. Eve geldiğimde yemeği bile zor yermişim. Yorgunluk, bitkinlik. İkinci sene, babam karar verdi. “Benim elimde gül gibi mesleğim var. Gider açarım dükkanı ve ederim tıraş diyor. Göçü sarıyor. Kente gidiyor. Okul yolumuz birden 1 kilometreye iniyor. Hem de kentin en eski, en iyi okulu Cumhuriyet Okulu. Saat 8.30 da Kampara (çan) çalar. Evden çıkarız. 9’a 10 kala zil çalar. Sıra ile içeri gireriz. Bir zil daha çalar ders başlar. Mart ayı gelince köye git, bağ bahçe işi. Senede iki okul değiştir. Sonra babam baktı olmuyor. Köyde ne varsa sattı. Kentten bir ev aldı. Konargöçer yaşamdan kurtulduk. Rahmetli babam berberlikten zengin olmadı. Ama çocuklarını okuttu. Bizim arkamızdan birçok aile sökün etti. Geldiler hem çalıştılar, hem çocuklarını okuttular.
İşte anıları okudukça ortak paydalar çoğaldı. Köy-kent olgusu derken çocukluğunu yaşamadan büyümek. İşte bunu bir kez daha yaşadım. Mümtaz Öğretmenin yüreğine sağlık. O araştırıyor, yazıyor. Köy Enstitülerini, yaşadığı toplumdaki Abdalları araştırıyor. Onları yazıyor. Hem de Abdallar Derneği’nin Başkanlığını yapıyor. Ne tesadüf ki ben de çocukluk ve gençlik dönemim Say Mahallesinde Abdalların içinde geçti. Yaşadığım sanat kültürünü onlardan aldım. Her zaman bize sahip çıktılar. 12 Mart, 12 Eylül’de Say Mahallesinde yaşamanın zevkini aldım. Kimse bize fiske vuramadı. İşte güzellikler bu. Gırnatacı Halil, Fosforlu Hüseyin, Derinceli Ali, Topal Ali bana bir kültür hazinesi sundular. Hem anlattılar hem de beni karşılarına alıp, büyük adam gibi sohbet ettiler.
Onları anmak, onlarla bir kültürü tekrar yaşamak. Demircinin, kalaycının körüğünü çekmek. Bir davulu eline alıp çalmak. Şimdi Say Mahallesi’ne annemin yanına giderken gururla yürümek.
Çocukluğumu yaşayamadım ama okuduğum kitap beni çocukluğuma götürdü. Yaşamadıklarımı yaşadım. Yaşayamadıklarıma saydım.
(*) Mümtaz Boyacıoğlu, Ben de Çocuktum Özlemlerimle. Anılar.
05335783636 KAMAN-KIRŞEHİR. Mumtazb.oglu@hotmail.com

GÜNEYDE İLK SONBAHAR YAĞMURLARI
Mustafa SAĞLAM


Yaşam, dünyanın soğuk bölgelerinde, ılıman bölgelere göre biraz daha zordur. Yılın büyük bir kısmında ayazlar, tipiler, poyrazlar hüküm sürer; yer, kalın kar ve buz tabakaları ile kaplıdır. Güneş ise senenin çok az bir kısmında yüzünü gösterir.
Uzun süren kış boyunca üşüyen, ısıya hasret kalan bedenler ve tohumlar ilk güneşlerle uyanıp, zamanı iyi değerlendirmek istermişçesine hızla harekete geçerler. Hayvanlar mümkün olduğunca çok yavru yapmaya, bitkiler de ellerinden geldiğince fazla filiz vermeye çalışırlar. Ama bu yavru ve filizlerden çok az bir kısmı gelecek yıla hayatta kalmayı başarır. Doğa onları sınava sokar, elekten geçirir; yeterince güçlü olmayan ya soğuktan ya da besinsizlikten ölür ve o da başka canlılara yem olur. Özellikle kutuplara yakın bölgelerde hep böyledir doğanın işleyişi.
Güneyin sıcak memleketlerinde ise durum daha farklıdır; hatta tam tersidir de denebilir.
Hepimizin bildiği gibi ülkemizin Akdeniz’e yakın kesimlerinde doğadaki uyanma martın girmesiyle başlar. Ortadoğu Mitolojisi, bu canlanmanın başlangıç tarihini 21 Mart olarak kabul ederse de bizimki biraz daha erkendir. Bölgede Akdeniz güneşinin gücü, kendini açık bir şekilde belli eder ne de olsa. Mart başı gelince toprağa düşmüş olan tohumlar filizlenip, boy verirler hemen. Çekirdek sağlamsa olmaz diye bir şey yok, toprağın ısısı bir yolunu bulup onu canlandırmayı başarır. Bu yüzdendir ki mart, nisan geldi mi kıra çıkınca bin bir çeşit bitki ve hayvan türü görürsünüz. Çok geçmez çiçekleniverirler hemen; aralarında gezerken elvan çeşit kokular gelir burnunuza.
Fakat güneş tepeye doğru dikildikçe gücü artar ve fazlasıyla yakıcılaşır. Isı, bir yandan meyveleri yetirtip olgunlaştırırken öte yandan bitkinin gövdesindeki suyu da uçurur ve yapraklar, daha fazla su ister köklerden. Ama yağmur mevsimi geçmiş, yağışlar sona ermiştir artık, köklerin yapacağı pek bir şey kalmamıştır.
Doğa var ettiklerini o zaman elemeye başlar işte; vücutları yeterince güçlenmiş olanlar yaz sıcaklarına dayanır, biraz zayıf kalanlar ise yaşama şanslarını kaybedip, kururlar. Bu kural hayvanlarda, bitkilerdeki kadar geçerli değildir elbette; çünkü hayvanların su olan yere kadar gidebilme olanakları var ama doğa bitkilere o şansı vermemiş.
Kır gezilerine çıkarım sık sık; aşağı yukarı her mevsim yaparım bunu. Dağlara tırmanır, tepelere yürürüm; en uğranmadık yerleri görmeye çalışırım. Otları, yaprakları, böcekleri daha yakından görme, inceleme şansım olur böylece. Daha iyi duyabilirim şikâyetlerini; dertlerini daha iyi anlayabilirim. Bazen konuşmaya çalışırım onlarla; ne isterler, nelere sevinirler, nelerden yakınırlar onu öğrenirim; acıları üzer, sevinçleri sevindirir beni. Dertliyseler, onlara yardım edememenin üzüntüsünü içimde duyarım.
Her yıl olduğu gibi bu bahar da yerin ısınmasıyla birlikte kış boyu uykuda olan tohumlar canlanıp toprağın üstünde boy attı. Ağaçlar filiz verip yeşerdi, çiçeklendi, çevreye bin bir türlü kokular yaydıktan sonra meyveye oturdu. Bu meyvelerle insanlar, hayvanlar beslendi, can kazandı.
Temmuzun ikinci yarısına doğru bazı ağaçların yaprakları yavaş yavaş soldu, yüzleri ekşidi, “susadık” demeye başladılar. “Dilimiz damağımız kurudu, neden gecikti bu yağmurlar böyle,” diye sesler yükseldi.
Susamış olmanın ne demek olduğunu hepimiz biliriz. Susayan birinin neler hissettiğini de biliriz. Onlarla birlikte ben de susamış gibi bir hale geldim. Ama onlara sabır öğütlemekten başka elimden bir şey gelmezdi.
Temmuz ve ağustos aylarında güney bölgelerde, hele sahil taraflarında pek yağmur yağmaz, şimdiye kadar çok seyrek görülmüştür. Onun için de su, başka yerlerden çok daha değerlidir oralarda.
Tabi sıcaklar bastırdıkça bastırır, toprak ısındıkça ısınır, derken taşların alevi ortalığı yakar kavurur. Yukardan sıcaklık geldikçe nem yerin derinliklerine kadar çekilir.
Ama yaşam devam ediyor, başka çaresi de yok zaten; yaşamak demek, su tüketmek demektir hâlbuki. Her alınıp verilen nefes suyladır hayatta. Suyun olmadığı yerde, canlılığın devamı düşünülemez.
Ağustos girince yakınmalar iyiden iyiye artıp, tam bir çığlığa dönüşmüştü. O zamana dek bir kısım yapraklar kurumuş, geri kalanın yarıya yakını da sararmıştı. Filizlerin bazılarının kabukları kırışıp, boyunları bükülmüştü. “Su! Su!” diye inlemeler geliyordu her taraftan.
Kuşların bir kısmıyla sürüngenler dersen yine öyle, susuzluktan kanatları düşük, ağızları gerik geziyorlar. Sürüngenler onlar kadar da şanslı değiller aslında; bukalemunu düşünün; iki, üç kilometrelik bir yolu sallana sallana kaç saatte, kaç günde gidebilir! Kaplumbağa dersen ona keza. Üstelik çoğunlukla da kızgın taşların üstünde veya arasında gezinirler, yaşam şekilleri öyle.
Ağustos sonu ve eylül başlarına gelince, bu çığrışmalar son haddine varmış, sadece ağızlarını yukarıya açıp, “Bir damla su!” diye Gök Baba’ya doğru bağırmaya çalışmalarını görmeye dayanamaz olmuştum. İçim sızlıyordu onların susuzluktan ölmek üzere olduklarını gördükçe. “Bu Gök Baba da ne kadar acımasız, böyle giderse doğada ne varsa yaşamını yitirecek,” diye kendi kendime endişelendim. Her dakika biraz daha ölüyorlardı sanki.
Eylül ortalarına doğru havada bulutlar görülmeye başlayınca onlardan çok ben sevindim tabi. O bulutlar birleşecek, yağmura dönüşüp, “Su! Su!” diye gerilen ağızlara damlalar halinde dökülecekti. Bedenleri saran alevler sönecek, çıkmayan canların imdadına yetişecekti. “Sabredin,” diyordum içimden. “Şöyle bir iki gün daha dişinizi sıkın. Gök Baba yalvarmalarınızı duydu; ilk yağışlar yetişti yetişecek nerdeyse.”
Ve öyle oldu, eylülün üçüncü haftasında bir öğle sonu tıpırtılar duyulmaya başladı bahçeden. Pencereden bir baktım ki, yağmur yağıyor, fırladım dışarı. Hanım arkamdan, “Şemsiyeyi al, ıslanacaksın!” diye çağırdı ama kim dinler, daldım makiliğin içine. “Yağ güzel yağmur yağ, şu susamışların üstüne!” diye gökyüzüne doğru seslenmekten kendimi alamadım.
Yağmur damlacıklarının o kurumak üzere olan dallarla, yapraklarla buluşması görülecek şeydi. Bütün bitki ve hayvanlar toplanıp bir şarkı tutturmuşlardı. Ben de katıldım onlara. Hani ilkokuldayken bize öğrettikleri bir şarkı vardı: “Teknede hamur/Bahçede çamur/Ver Allah’ım/Sicim gibi yağmur,” onu söyledim.
Yağmur, iri taneli taneli bayağı bir yağdı o gün. Damlalar birikip, yaprakların üstünden aktı şırıl şırıl. Yollardaki ufak tefek çukurlar suyla doldu.
Dün ölüm çığlıklarının yükseldiği doğadan bugün sevinç çığlıkları yükseliyordu artık. Adeta bir bayram havası vardı her tarafta.
Ortalık durulunca gökyüzüne baktım, bulutlar dağılmış, güneş yüzünü göstermişti; Gök Baba, aşağıdakilerin halini görmekten memnun, gülümsüyordu.
Ama ne yazık ki, geç kalmış, birçoklarını yeniden yaşama döndürmeye yetmemişti yağmurun gücü. Onlar doğanın eleğinin altına geçenlerdi artık. Bedenleri yeterince gelişememişti belli ki. Bu yazı atlatanlar ise gelecek yıla kadar güçlenmek için ikinci bir şans elde etmişlerdi.
Eve dönünce eşim halime bakıp:
—Tanrı aşkına ne sendeki bu hal, ıpıslak olmuşsun! Hemen üstünü değiştir, kurulan; değilse hasta olacaksın, diye hayıflandı.
—Doya doya sulandılar, dedim çevredeki ağaçlara bakarak.

SIĞ ORTAMDA UNUTULAN BİR ŞAİR



Baş eğmedi kimselere
Kimsenin sofrasına yanaşmadı
Çalmadı kapısını kimsenin
Sürekli dik tuttu başını
Çıkar peşinde koşmadı hiç
Nefret etti yalandan
Boğuştu haksızlar ve kötülerle
Halkının içinde ömür sürdü yaşam boyu
Gülenle güldü ağlayanla ağladı
Dertlerine ortak oldu kitlelerin
Tuttu ellerinden umarsızların
Güler yüz göstermedi
İki yüzlülerle döneklere
Devirdi kazanlarını
Soyguncularla vurguncuların
Su verilmiş çelikti sözü
Sapmadı asla doğrulu yolundan

Baş tacı etti dostlukla emeği
Barışı yeşertip kinleri yok etmek için
Sevgiler serpti havaya toprağa
Kardeşlik sıcaklığını yaydı evrene
Vurdu başlarına zaman zaman
Duyarlığı görmezden gelenlerin
İşte o öyle bir şairdi
Sessizce yaşadı
Sessizce uçup gitti dünyadan.

Mehmet AYDIN
2 Şubat 2011, Ankara


DÜŞ


Kimi zaman düşüme
Eski bir Anadolu köyü girer,
Buz gibi çeşmeleriyle,
Bir ormanın gölgesinde…
Birden,
Bir köy bakkalı belirir gözümde,
Kasketli bir adam oturmuş
Yoğurt satar,
Peynir satar,
Bulgur satar
Sinekler uçuşurken havada…
Ve bir köy odası doğar gözüme,
Sohbet eder eski Anadolu köylüleri,
Duvarda tilki postu vardır.
Bir çoban koyunlarını güder yaylada,
Elinde kavalıyla…
Saklambaç oynar köylü çocukları,
Köy kadınları süt sağarken
Bir bağlama sesi gelir uzaktan,
Türkü söyler garip bir köylü:
“Emirdağı birbirine ulalı….”
Kimi zaman düşüme
Eski bir Anadolu köyü girer,
Mutlu olurum…

Nihat KAÇOĞLU



İÇİNE TÜKÜREN ADAM
M. Demirel BABACANOĞLU


Memleketin birinde, başkentte bir adam vardı. Tükürmekle ünlüydü. Nerede ne görse içine tükürürdü. Bir kova görse, bir lağım görse, bir dere görse hemen içine tükürürdü. Kimse, onu tükürmekten alıkoyamazdı. Bütün başkentli onu tanıyordu. Hangi sokaktan, hangi caddeden geçse “Aha tükürükçü amca geçiyor” derlerdi.
Mahallenin çocukları arkasına düşerdi. "Tükürükçü amca, tükürükçü amca!" diye bağırırlardı. Onunla alay ederlerdi. Sağdan soldan yapmayın etmeyin diyen olsa da çocuklar aldırmazdı. Tükürükçü amca ise çocuklara çok kızar; onları "Ulan veletler, ulan piçler!" diyerek kovalardı. Çocuklar kaçarlar, sokağın bir başından dolanıp yine önüne çıkarlardı. Onu kızdırmaktan bir türlü vazgeçmezlerdi.
Adam, her geçen gün tükürmesini artırdı. Kentin ileri gelenleri bıktılar, usandılar. Zaptiyesi, onu tutup, çuvallayıp hastaneye götürdü; yatırdı. Burada aylarca iyileşim gördü. "İyileştin" deyip taburcu ettiler.
Adam, eskisi gibi çok tükürmüyordu. Ama, yine de tükürmekten vazgeçmemişti.
Sabahtan akşama kadar kentin her yerini dolaşıyor, parklardan birinin bankına uzanıp yatıyordu. Sabah olunca da parkların her köşesinde, ne var ne yok inceliyordu. Her gördüğü şeyi beyninin silmez yerine yerleştiriyordu. Bunları, ara ara bilgisayarın görüntüye çıkardığı gibi, gözünün önündeki sanal perdeye yansıtıyordu. Perdeyi genişletiyor, büyültüyor, iyice bakıyordu.
Onun en büyük zevki parklarda dolaşmaktı. Başka kentlere gittiğinde de parkları dolaşırdı. Parklarda en çok gözüne çarpan da heykeller olurdu. Bir gün başkentin parklarının birinde bir heykel gözüne çarptı. Ona bir işaret koydu. "Bu dokuncalı olabilir" dedi. Heykel, birbirine girmiş bir dişi bir erkekten oluşuyordu. Karşısına geçti, iyice baktı.
Aradan aylar yıllar geçti hayalinden çıkmadı heykel. Gözlerinin önünde apaçık duruyordu. Kan hücreleri hemen çalışmaya başladı. Beyaz kan üretti. Bedeninin her yerini, bütün damarlarını dolaştı bu kan. Yüzü al, al oldu. Beyaz kan damardan fışkıracakmış gibi tenden yüzeye çıktı.
Adam duramadı, çırpındı, kıvrandı. Coşkusu arttı. Hızla birden sarsıldı. Ellerini uzattı. Heykeli tutacakmış gibi devindi. Kavuşturdu kollarını...
Ama ortada heykel yoktu. O bir hayaldi. Boşuna çırpındı durdu. "Ah şu heykel karşımda duruyor olsa, gerçek olsa..." diye düşündü. O zaman kim bilir belki de hayalden, düşten kurtulabilirdi. İşte önünde duran iki heykel iki insandan oluşuyordu. İkisi de kavak gibi uzundular. İkisinin başında çivilere benzer çıkıntılar vardı. Bunlar, dış uyarımları alacak uydu toplayıcılarına benziyordu. Patates yumruları gibi dışa fırlamışlardı. Kafa bir dikdörtgen prizmayı andırıyordu. Gözler içeri girmiş, burunla ağız birbirine yaklaşmışlardı. Yüzleri toprak rengi mavi, al görünümündeydi. Kollar, bacaklar, beden birbirlerine girmişlerdi. Kadının göğsü, sivri kelek gibi erkeğin göğsü üzerine çivilenmişti. Yüreğini delip geçecekti sanki. Kollar kısa, bacaklar uzundu; erkeğin önündeki uzantı kadının içine girmiş, yarısı dışarıda kalmıştı. Seyredenler için hiç de dünyalı bir çifte benzemiyorlardı. Belki de bilinmezlikten gelmiş, dünyaya örnek, simgesel iki insan figürleriydi. O yüzden birleşmeleri de dünyadakilere benzemiyordu. Cinsellik coşkusu da görülmüyordu. Ama kimileri bu heykellere baktıkça etkileniyordu. Tükürükçü Amca da bunlardan biriydi. Heykellerin çekiciliğinden kurtulamadı. Hemen elinin içine tükürdü...
Tükürükçü amcanın yakınları onu parkta buldular. Evine götürdüler. Dinlenmesi için eve kapattılar. İçerde saatlerce uyuyup kalmıştı. Yakınları neden daha sonra akıl edip evin kapısını açtılar. Adam hâlâ uyuyordu. Kaldırmadılar. "Biraz daha uyusun" dediler. Adam üç gün üç gece uyudu. Uyandı, çevresine bakındı. Tükürecek bir şey aradı. Kovanın içine tükürdü. Kalktı, odasından dışarı çıktı. Başkentin sokaklarını, caddelerini dolaştı. Gördüğü insanlara selam verdi. Eskisi gibi taşkınlık etmiyor, tükürmüyordu. Başkentli "Akıllanmış mı ne" dediler. Herkesle görüştü, konuştu, selam aldı, selam verdi. "Bir gün bu kentin başı olacağım" dedi. Baş olmayı kafasına koydu. Orada bulunanlara, "Baş olacağım, baş olacağım!" diye bağırdı. Yürüdü, heykelin bulunduğu parka gitti. Heykelde sanki bir mıknatıs vardı, adamı durmadan kendine çekiyordu. Yeniden, yeniden ona bakmadan edemiyordu. Heykelin karşısında durdu. Çok kızdı. "Şu kadının içine girmiş herifi hemen gebertmeli! Kadını da onun elinden kurtarmalı, almalı, bir odaya kapamalı! Ona iyice bakmalı. Ne yani, kadın bu, ulu orta yerde olmaz ki?" dedi. Durdu düşündü. Döndü düşündü. Yürüdü düşündü. Yine geldi, heykelin karşısına durdu. Öfkeyle elinin içine tükürdü. Pityalin dolu, katımsı tükürük soğuk bir tutkal gibi parmaklarına yapıştı. Bundan, çok rahatsız oldu. Hemen koşup parkın çeşmelerinden birinin kurnasında elini yıkadı. Geri döndü, yine heykelin karşısına dikildi. Sonra heykelden uzaklaşmak için döndü, ama gidemedi. Kendini zorlayarak birkaç adım attı. Birkaç adım daha... Bir türlü yürüyemiyordu. "Gitsem mi, dönsem mi" sorularıyla sürekli ikirciklendi. “Neyse!... Başkente baş olursam, bu heykelleri kaldıracağım, odama koyacağım; o zaman doya, doya seyrederim heykelleri" dedi. Çarçabucak oradan uzaklaştı. Heykellerin görüntüsü beyninin içinden gitmiyordu. "Baş olacağım, bu heykelleri kaldıracağım, put bunlar, put, adamı çileden çıkarır, günaha sokar!" diyordu.
Bir gün, “En uzağa ve en iyi içine tükürme yarışması” düzenlendi. “En uzağa ve en iyi içine kim tükürebilirse” ona büyük ödüller verileceği davullarla, zurnalarla duyuruldu. Sokak sokak, cadde cadde dolaşıldı. "Ey halk duyduk duymadık demeyin, en uzağa ve en iyi içine kim tükürebilirse ona çok sıfırlı dolar, bir de limuzin marka otomobil verilecektir! Ayrıca deniz aşırı ülkelerden hangisini seçerse orada rüya gibi on beş günlük tatil yapması sağlanacaktır!..." denildi. Konuyla ilgili; yazılı, görsel, sessel basına duyurular verildi. Bunu duyan tükürükçüler; "En iyi uzağa ve en iyi içine tükürme yarışması yönetim yerine geldiler. Adlarını Soyadlarını yazdırdılar. Kısa özgeçmiş öykülerini, iki vesikalık, bir boy fotoğraflarını sundular... Yarışma günü gelip çattı. Seçici kurul yerlerini aldı. Çağrılanlar, çağrı belgelerini gösterip yerlerine oturdular. Yarış alanının on metre uzağına; seksi imleri içeren, kendine özgü araç/gereçten yapma şişme bir bebek koydular. Her ilden gelen yarışmacılar, birer birer yarışma alanına çıktılar. Tuuu deyip tükürdüler. Tuuu deyip, tuuuu, deyip, tuuuuuuuu deyip tükürdüler... Tükürenler alkışlandılar. Sıra tükürükçü amcaya gelince; ilgi arttı, uzun uzun alkışladılar. Tükürükçü amca tuuuu dedi, şişme bebeğin içine tükürdü. Bu kez seyirciler ayağa kalkıp adamı alkışladılar. Adam, uzağa ve içine tükürme yarışını yüz üzerinden yüz puanla kazandı, birinciliği aldı... Görsel, yazımsal, sessel basın günlerce Tükürükçü amcayla söyleşiler, röportajlar yaptılar. Adamın ünü her yere yayıldı...
Adam, çok mutlu oldu. Artık bundan sonra baş olabilmenin garantisi gözükmüştü. Hiç kuşkusuz, başkente baş olabilirdi! Aday olacak ve seçilecekti. Seçilince de ilk işi parklardaki heykelleri kaldırmak olacaktı... Durmadan heykelleri düşünüyordu. Gecede, gündüzde, yolda, sokakta, her yerde, her an heykeller aklından gitmiyordu. Ne yapsa onların görüntüsü gözünün önünde duruyordu! Durup yürüse, gözünü yumsa, açsa; uyusa, uyansa, o heykeller gözünün önünde beliriyordu. Ne yapsa, etse, onu görmek istemese de... ondan kurtulamıyordu. Kadınsa kadındı; ya kadının karşısına bir herif tasarlayıp koymak neyin nesi? İşte çıldırtan insanı buydu. Adam istiyordu ki, o adam kendisi olsun... Ah bir olsaydı kendisi, hangi duygular içinde olurdu kim bilir? Hemen tezelden, o birleşik heykelleri kaldırtmalı; kendini koymalıydı yerine... Bir an düşündü; hemen geçiverdi o herifin yerine. Beyaz kan aktı bütün hücrelerinden. Önü beyaza kesti.. Yüzü iyice kızardı. Kulak memelerine varana kadar al al oldu. Çevresine bakındı. Başkaları ayrımsamış mıydı acaba? Ayrımsadılarsa çok kötü bir duruma düşebilirdi! Ama çevredekiler hiç oralı olmadı. Parka birçok, girip çıkanlar vardı. Heykelin yanına gidip geliyorlardı. Hoplayıp, zıplayıp, oynuyorlardı. Kimileri de anı olsun diye heykele fotoğraf çektiriyordu. Çeşitli yönlerden görüntüler aldırıyorlardı. Evli çiftler, sevgililer, genç arkadaşlar... heykelin duruşuna öykünerek poz veriyorlardı. Bunu bir fotoğrafla belgelemekten sevinç duyuyorlardı. Onlar için, olağan, sıradan bir olay gibiydi heykelin duruşu. Tedirgin olmak gibi bir şey akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Adam, olan bitenleri bir süre seyrettikten sonra, kendisiyle ilgilenilmediğini anlayınca rahatladı. Sonra bu insanların duyarsız(!) oluşuna şaştı. Kızdı, köpürdü. "Olmaz ki, böyle de durulmaz ki... Adamın aklına her türlü şeyler geliyor. Bu adamlar da duyarsız aldırışsız dolaşıyorlar. Demek duyguları dumura uğramış, çalışmıyor. Onların da bir yerlerini depreştirmeli bu heykeller. Yoksa bu insanlar, insandan başka bir şey mi? yok yok, belki ben yanılıyorum. bunlar öyle görünmek için böyle davranıyorlar! Gün gelir bir gün bu heykellere taparlar bu insanlar. Bilinmeyen suç kavramları oluşur! Memleket bundan büyük dokuncalar görebilir. En iyisi ilk önce bu tür heykelleri kaldırmalı. Sonra da diğer heykelleri. Heykeltıraşları da bu memleketten atmalı. Bir daha heykeltıraş yetiştirilmesi önlenmeli. Zinhar günah, haram bunlar..." dedi.
Tükürükçü adam ilk seçimde aday oldu. Başkentlilerin büyük çoğunluğu ona verdi oyunu. Adam baş oldu. Baş olur olmaz da, parktaki birbirine girmiş dişi/erkek heykelini kaldırttı. Daha sonra da diğer heykeller. Olayın haberleri görsel, yazınsal, sessel basında günlerce yer aldı. Köşe yazılarına konu edildi. Ama adam hiç aldırmadı!..
Adam, heykeli, oturduğu koltuğun karşısına diktirdi. Kalktı ayağa baktı. Gözlüğünü taktı baktı. Uzaktan, yakından baktı. Elleriyle dokunarak baktı. Orasını burasını yokladı heykelin.. Tepki vermedi heykel..
"Sanat diyorlar buna! Ben böyle sanatın içine tükürürüm!" dedi. Görsel, yazınsal, sessel basına demeçler verdi...
Aradan günler, aylar, yıllar geçti. Bir gün öfkelendi adam, kılıcını aldı, vurdu heykele, heykel ikiye ayrıldı; bir karpuz gibi yarıldı; dişi bir yana, bay bir yana düştü.
Adam dört köşeydi. Ha bire tükürüyordu.