11 Nisan 2012 Çarşamba

GERÇEMEK SAYI 32




GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ
ISSN: 1307–4881
İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN
Yıl: 6
Sayı: 32

Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Hatice Canan Yalçıner
yalciner_canan@yahoo.com.tr

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon: 05327220674
E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54
Baskı Tarihi: 01 Nisan 2012

Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır. Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.
Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/ Aydıncık Şubesi
TR930001001020307582605005

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.



BORCAK (Spartium junceum) Bilimsel adı katırtırnağı olan borcak, birbirinin içine girip karışmış, bilek kalınlığında çok sayıda gövdeye sahip, soğuğa ve kuraklığa dayanıklı, çok yıllık, 1 ile 3 m kadar boylanabilen, baklagillerden bir çalı türüdür. Her gövde onlarca kola ayrılır. Bunların üzerinde de dikensiz, ince uzun, yuvarlak, yılın büyük bir bölümü yeşil kalan sayısız sürgünler bulunur.
Yalnızca taze sürgünlerin üzerinde bulunan 2 ya da 2,5 cm boyunda, alt yüzü hafif tüylü yaprakları çok kısa ömürlüdür. Bu nedenle, borcak yapraksız bir bitki görünümündedir.
Toroslar’da 1000 m yüksekliğe kadar kalkerli arazilerin bol güneş alan yamaçlarında yetişen borcağın mayıstan itibaren sürgünlerin üzerinde kokulu, birçok sarı çiçek açar. Baklayı andıran 5 cm civarında uzunluğu, 1 cm kadar da eni olan yeşil meyveleri olgunlaşınca siyahlaşır. Yarılınca da 15 kadar tohum yere serpilir.
Eskiden borcak süpürge olarak ya da o kargımsı sürgünler sepet yapımında bazen de sicim yerine kullanılırdı. Bu nedenle bitkiye yöremizde sırım borcak da denilir. Günümüzdeyse borcak, yayla evlerinin önündeki talvar adı verilen gölgeliğin yan kısımlarının örülmesinde kullanılır.

EDİTÖRDEN

BİTKİ PEŞİNDE
Mustafa B. YALÇINER


Türkiye’nin en çok okunan gülmece ve çocuk kitapları yazarlarından Muzaffer İzgü ile ilk kez 28 Temmuz 2006’da Anamur’da Abdülkadir Bulut’u anma etkinliğinde karşılaştık. Daha sonraları da sıkça telefon açıp, halini hatırını sorduğum yazar dostlarımdan biri oldu, Muzaffer Ağabey.
Sağ olsun, o da beni arar ve yeni çıkan kitabını imzalayıp gönderir. En son yolladığı kitaplardan bazıları da şunlar: “Hamdolsun Açız”, “Anamı da Aldım Geldim” ile “Zıkkımın Kökü”. Ben de ona Gerçemek’i gönderiyorum.
Muzaffer Ağabey ile en son Ankara’da Kentpark Arkadaş Kitabevi’nde 15 Aralık 2011 Perşembe günü görüştük. “Ben Çocukken” konulu söyleşi ve imza günü için gelmişti Ankara’ya. “Padişahım Çok Yaşa” adlı kitabını da orada imzalayıp verdi bana.
Söyleşiden on beş dakika önce varmıştım kitabevine. Özlemle kucaklaştık. Kahvelerimizi yudumlarken, Muzaffer Ağabey ile Gerçemek’te tanıttığım yöremiz bitkileri hakkında konuştuk. Fotoğrafları çok beğendiğini, bilgilerin de oldukça doyurucu olduğunu söyledi. Bir ara da botaniğe duyduğum ilginin nereden geldiğini sordu. Ben de kısaca açıkladım. “Yaz bunları, yaz” dedi ısrarla. Ben de yazacağıma söz verdim Muzaffer İzgü’ye.
Biraz gecikmeli de olsa sözümü yerine getirmek için kaleme aldım bu yazıyı.
Okuduğum öykü ve romanlarda, yazarlar mekânı betimlerken bitkilerden de söz ediyorlardı. Tanıdık bitkiler, beni alıp geçmişime götürüyordu. Özellikle de Fransız yazar Marcel Pagnol’un iki romanında da betimlediği bitkiler benim yöremde yetişen bitkilerdi. Romanı okurken kendimi Toroslar’da buluyordum.
Eğer bir gün ben de yazacak olursam kitabımda betimleyeceğim mekânda bitkilerimizden söz etmeliyim diye düşünüyordum. Emekli olduktan sonra ilk olarak doğup büyüdüğüm Aydıncık’ı her yönüyle tanıtacak bir kitap yazmaya başladım. Bu kitapta yöremizde yetişen bazı bitkileri de tanıtmak istedim. Bu bitkilerin her evresini gözlemledim, notlar aldım. Botanikle ilgili kitaplar satın alıp okumaya başladım. Yöremiz bitkilerinin kullanım özelliğinin olup olmadığını sorup soruşturdum. Yöresel, bilimsel adının yanında Latince adını da öğrenmeye çalıştım. Üniversitelere yazdım zaman zaman. Bu bitkilerin Yunan mitolojisindeki yerini de araştırmayı ihmal etmedim. İlk kez de Aydıncık hakkında yazdığım kitapta tanıttım yöremiz bitkilerinden bazılarını.
Bu kitaptan sonra da bırakmadım araştırmayı. Fotoğraf çekmekten de hoşlandığım için elimde makinem dere tepe dolaşırken, onlarca bitkiyi fotoğrafladım. Otuz kadarını tanıtan bir de fotoğraf sergisi açtımAydıncık’ta.
Yöremizde yetişen bazı bitkilerin mitolojik öykülerinden yararlanarak yazdığım yazılar da İçel Sanat Kulübü, Afrodisyas Sanat gibi dergilerde yayımlandı.
Çıkardığım dergiye de yöremizde yetişen bir bitki adını verdim. İlk sayısının kapağında gerçemek fotoğrafı vardı. Dostum şair Ümit Sarıaslan, elimdeki malzemeyi paylaşmamı ve her sayıda bir bitki tanıtmamı önerdi. Ben de kabul ettim. O günden beri de derginin her sayısında bir bitki tanıtmayı sürdürüyorum.
Yalnızca mekân betimlemelerine değil öykülerime de girdi bazı bitkiler. Bir öykü kitabımın adını da dostum, yazar Osman Şahin’in önerisiyle “Sümbül Gölü” koydum.
Dağda, ovada, deniz kıyısında dolaşırken, istençdışı da olsa gözlerim bitki arar olmuştu. Tanıdığım ama bulamadığım bitkilerden de söz ediyordum çevreme. Eş dost da haber veriyordu aradığım bitki çiçek açınca. Birkaç fotoğrafını çekebilmek için de arabamla 100 km gidip geldiğimi çok iyi anımsıyorum.
Bitki peşinde koşmak, onların fotoğraflarını çekmek ve başkalarıyla paylaşmak artık benim için bir yaşam biçimi oldu. Bahar gelince duramaz oldum yerimde.
Şubat sonu mart başlarında, kıpkırmızı dağlalelerini görmek için gittiğim yerlerden biri de Aydıncık’taki Yörük tepedir. Develerin, köşeklerin, keçilerin, oğlakların peşinden koşan, yalınayak başıkabak çocuklarla karşılaşırım orada. Oğlak melemeleri, çan sesleri gelir kulağıma. Tanrı Adonis’in yaralandığı yeri arar gözlerim. Aşk Tanrıçası, güzeller güzeli Afrodit ona âşık olur ve dağda, ormanda başlarlar gezmeye. Afrodit’in kocası Ares, çok kıskanır bu yakışıklı delikanlıyı ve bir gün, Afrodit şerefine düzenlenen bir av partisinde, Ares bir yabandomuzu salar Adonis’in üzerine. Ölümle pençeleşir Adonis. Afrodit de onu kollarına alır ve sağaltmak üzere götürürken damlayan kanlar, dağlalelerine dönüşür.
Oradan ayrılırken, binlerce çiçeği bağrına basan Yörük tepenin “Güle güle gidin. Söyleyin başkalarına, onlar da gelip bir çiçeğimi koklasın” diyen sesi yayılıyor arkamdan, dalga dalga.
O günlerde, Eskiyörük Köyü’ne uğramak da hoşuma gider doğrusu. Arazi, engebeli ve taşlık. Boşuna dememişler Taşeli diye. Eskiyörük’ü geçince, makilerin arasında keçiler yayılır, gökyüzündeyse küme küme koyunlar.
Eskiyörük tarafına gidiyorum. Küçücük sekilerde mor sümbüller açmış. Çekiyorum arabayı yolun iyice sağına. İniyorum. Elimde bir sümbül, koklayarak çıkıyorum bir kayaya ve oturuyorum. Hafiften bir lodos esmeye başlıyor. Denizden gelen yosun kokusu karışıyor sümbül kokusuna. Ta uzaktaki bir sekide sümbül yolan iki erkek ile bir de güneybatıdan gelen yel, sümbülün yaratılış öyküsünü getiriyor aklıma.
Mitolojiye göre Hyakinthos, çok yakışıklı, ölümlü bir delikanlıdır. Onun güzelliğine hayran kalan Apollon, ona yürekten bağlanır ve arkadaşlık teklif eder. Hyakinthos da bu arkadaşlığı kabul eder. Ne var ki Meltem Tanrısı Zefiros da vurgundur delikanlıya. Ama Hyakinthos, Zefiros’u reddeder. Bunun üzerine Zefiros deliye döner. Onun Apollon ile olan sıkı fıkı dostluğuna dayanamaz, kıskançlığından kudurmak üzeredir.
Bir gün Apollon ile Hyakinthos disk atarlarken, Zefiros, Apollon’nun fırlattığı diski üfleyerek Hyakinthos’un başına çarptırır. Delikanlı da oracıkta ölür. Çok üzülen, umarsız Apollon, sevgili arkadaşını bir çiçeğe, sümbüle dönüştürür.
Elimde bir demet sümbülle arabaya binecekken, bir badem çiçeği konuyor kapı koluna. Elime aldığım çiçek, yalvaran gözlerle bakıyor bana. “Haydi, ne olursun anlat bademin öyküsünü” diyor. Söz veriyorum, anlatacağım, diyorum. Düşüyorum yeniden yola…
Teknecik’ten geçerken, beyaza bürünmüş bademler, “Sakın ha! Cayma özünden” diye bağrışıyorlar peşimden.
Bir süre sonra varıyorum Duruhan Köyü Minare mevkiine. Yolun ortasında koca bir meşe. “Ulu ağaç, kesilmez” demişler, iyi de etmişler. Sağından solundan geçiyor yol. Osmanlılardan kalma çeşmenin yanında, kaya mezarların bekçisi gibi dimdik ayakta. Zeus ile Hermes’i düşünüyorum ulu meşeyi görünce. Ölüm kapıyı çalınca da ortak bir gövdede, meşeye dönüşen Filemon, ıhlamura dönüşen karısı Bosis düşüyor usuma…
Pürencik deresini geçince, sağda kayalar. Pürenlerin üstünde o pembe, boncuk boncuk çiçeklerinden sonra kalan kahverengi tohumlar var ama arı vızıltısı gelmiyor kulağıma.
Karacaoğlan’ı görür gibi oluyorum. Oturmuş bir taşın başına, almış sazı eline:
“Arılar da konmaz oldu pürene
Şükür olsun bu sevdayı verene”
Aydıncık’a yaklaşıyorum. Karşımda masmavi Akdeniz, ta uzaklardaysa Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları. Zeytinlik’teyim. Yaşlı ağaçları görünce, kimler gelmiyor ki aklıma! Nuh Tufanı’nı düşünüyorum öncelikle. Ardından Athena ile Poseidon’u düşlüyorum yarışırlarken…
Gözüm gönlüm doymuş, neşe içinde dönüyorum evime. Bana bu olanağı sağladıkları için seviyorum bitkileri. Onlar da beni seni seviyor. Beni görünce salıveriyorlar mis gibi kokularını...


ŞAİRİN MATEMATİĞİ, MATEMATİĞİN ŞİİRİ
Mehmet BAŞARAN


Paul Valery dendi mi, şiirin matematiği, matematiğin şiiri… Öyle bir ozan ki uğraşa didine taştan çıkarıyor şiiri. Sonra yıllarca susup, düşünceyi sorguluyor; sonra birkaç dize ama rahat değil içi… “Bir dizeden ne anlaşılacağını bir türlü kestiremiyorum. Uyumun belki yirmi çeşit tanımını okudum veya yaptım; gene de hiçbirini benimseyemedim. Evet, kendi kendime abecede bir ünsüzün ne olduğunu uzun uzun düşünüyorum. Sağa sola başvuruyorum sözde açık bilgilerden başka bir şey edinemiyorum.” (Şiir soruları, Tercüme Dergisi Şiir Özel Sayısı sf. 283) Kılı kırk yaran, ince eleyip sık dokuyan, dönüp daha güzelini arayan bir yaratıcı. Kim bilir kaç yılda pişirilip kotarılmıştır ünlü “Deniz Mezarlığı” adlı uzun şiir…
Onu okurken, Sabahattin Yalkın düşüyor usuma. Şiirin matematiği, matematiğin şiiri diyor, o da. Sayılarla düşünüyor, sayılarla kuruyor şiirini… Öyle ya, soyut düşünceyi sınıra götürmüyor mu sayılar; sayıları da somuta dönüştüren dilin matematiği…
Bir su mühendisi ozanımız. Doğanın gücüne egemen olma, suları bir bent ardında toplayıp, ışığa dönüştürme, ya da geniş ekeneklerin verimini artırma… Yaşamı güzelleştiren, varsıllaştıran bir uğraş. Bildiğini iyi bilme; iyi bildiğini ise yapıta dönüştürme… bu alandaki gelişmeleri izlemek, bilgisini görgüsünü artırmak için tüm dünyayı dolaşmış. Öğrendikleriyle dolup dolup taşmış; düşüncesi varsıllaşmış, çevreni genişlemiş…
Bir, iki, üç deyip, sayılarla kurguluyor şiirini. Tüm renklerin şiirini yazmış, bir gökkuşağı oluşturmuş şiirinde…
Ozan, Antakya doğumlu. Yöre, değişik diller, beğenilerle değişik bir ekin alanı. Dile, düşünceye değişik olanaklar kazandıran bir ortam. Ozanın şiiri de o ortamdan alıyor özsuyunu, rengini…
Yörenin, 3 Temmuz 2010 sayılı Turunç Dergisi uzun süredir düşmüyor elimden. Göklere Yasaklı Şiir’i okuyorum. Gel de Valery gibi sorma. Ne demek göklere yasaklı şiir? Elbet, okuyan da ozan kadar şiirden anlamalı; onunla birlikte, imge gücüyle, beğenisiyle, yeniden yaratmalı okuduğunu.
1’den 7’ye sayılarla sıralamış kurgulamış şiirini, ozan. Bölümler açıla açıla amaçlanan sonuca ulaşıyor.
1. Orda yerli yerinde gün güneş
Veysel’in uykusuz sazı
kara toprağı…
Sayın ki bir haiku. Ama değil, 1’in şiiri, Günün güneşin olduğu yer. Veysel’in uykusuz sazı, kara toprağı. Uçları çağrımımlarla, Veysel’in yaşamına açık, duyarlığı bileyen, yaşamı değişik yanlarıyla algılatan benzetmeler değişmeceler…
Hele 2’nin şiiri Bolu’nun dumanlı dağlarında silinmiş at izleri. Köroğlusuz bir bir dağ. Öyle bir dağda tek başına Ayvaz. Tek başına kötülüklere karşı güçsüz bir yalnızlık…
3. şiirde yine bir açılım. Anayla babanın gömütü orada, yan yanadır; genişler yaşamın boyutu, Asi ırmağının Akdeniz aşkıdır bu tuzlu mavi suda bulutta havada… Gömüttekiler, dünyayla yaşamaktadır.
4. bölümde, Bolu dağının ardından genişleyen zaman, tarih boyutu… Ali’yi tanıksız zehirleyen bıçak, suçu susmaktır. Boz bulanık akan Dicle, inananların dünyasında uzun bir ağıda dönmüştür…
İsa’nın ihanet kokan son akşam yemeğinde sunduğu şarap, göğün gizi bilinmeyen kanıdır. Sen Piyer’den kalan mum, dağ kovuğunda yanmaktadır daha. Etinde kemiğinde duyar bunu ozan, yöreyle bütünleşir: Kendeşim, gizdeşim Habibneccar. Kaya kaya, ağaç ağaç bildiğim, ot ot, çiçek çiçek, böcek böcek, hısım akraba olduğum…
6. bölüm, bir yazıklanma, çığlık. Ne bu dinmeyen kin? Neye yarar seni sevmem, neye yarar ey İsa? Bunca ölümden sonra…
7. tek dize sayıların keskin diliyle, değişmeyen yaşam gerçeğini çığlığa dönüştürüyor:
Kurşunlar hep namlu ağzında…
Yaşam gerçeğini, insan gerçeğini, acıyı, sevinci, özlemi sanat gerçeğine dönüştüren bir şiir bu. Tüm seçkilerde özenle yerini alabilecek matematiğin şiiri, şiirin matematiği…
Kalana, yüreğine sağlık, yenilerine bereket Sabahattin dost…

BİN TEŞEKKÜR, BİN ÖZÜR, BİR DİLEK VE BİR ANI
Mehmet YALÇIN


Bin teşekkür:
5 x 6 = 30: İki ayda bir ve yılda 6 kez çıktığına göre, demek ki GERÇEMEK, elime ulaşan Kasım-Aralık 2011 sayısıyla, tam beş yaşını doldurmuş. Bu sayısıyla da altıncı yaşına giriyor. Kutlu olsun!
Değerli dostum Mustafa Yalçıner ilkinden başlayarak tüm sayılarını bana da ulaştırdı ve her seferinde içimi sımsıcak bir tazelikle doldurdu. Okuduktan sonra onları bir yana atmak ne demek! Tümünü düzenli olarak biriktiriyorum. Düşünsel ve ekinsel içeriği bir yana, yalnızca Taşeli yöresinin birbirinden renkli, birbirinden alımlı çiçek türleriyle donanmış, şaşırtıcı biçimde varsıl o bitey (flora) örneklerini sunan kapaklarını bile bir arada tutmak, ederi ölçülemez bir biriktirim (koleksiyon) oluyor benim için. Bu gözlem ve sunum başarısını, ancak Mustafa Yalçıner gibi doğal, ekinsel ve güzelduyusal değerlere duyarlı bir insan gösterebilir. Onun bu sunumlarını gerçek anlamda büyülenerek izlediğimi belirtmek isterim burada. Kaldı ki GERÇEMEK çok yoğun ekinsel, düşünsel ve yazınsal içeriğiyle de, çağdaş insanımızın beğeni düzeyine yanıt verebilecek bir yayın organıdır, diye düşünüyorum.
Sunduğu bu değerleri bana yaşatan sevgili Yalçıner’e binlerce teşekkürler.
Bin özür:
Ama ne yazık ki beş yıldır bu izlenimlerimi kendisine iletemedim; dahası bunca zamandır dergiyi hiç aksatmadan bana ulaştırma zahmetlerine bir teşekkür bile edemedim. Bu koşullarda, onu göndermeyi bir yerde kesebilirdi. Acaba, diyorum, benden hiç ses çıkmasa da, yine de dergiyi almaktan hoşnut olduğumu kestirebiliyor muydu? Eğer öyleyse, bizi birleştiren beğeni ve düşün bağından kuşku duymuyor demektir. Kendimi, ancak böyle bir olasılıkla, hiç değilse bir ölçüde bağışlanmış sayarım.
Her şeye karşın, bunca yıldır sessiz kaldığım ve yayın etkinliklerine hiçbir katkı sağlayamadığım için kendisinden binlerce kez özür diliyorum.
Bir dilek:
Dileğim şudur: Bundan sonra GERÇEMEK’le karşılıklı iletişime girmek ve üstüme düşebilecek her türlü katkıyı sağlamak. Neler yapabileceğim konusunda somut bir söz verecek durumda değilim şimdilik. Artık sessiz kalmayacağımı ve sevgili Mustafa Yalçıner’in önerilerine açık olduğumu belirtmekle yetiniyorum yalnızca.
Ayrıca, bu dileğin içinde bir de önerim var: Taşeli yöresinin doğal olarak en verimli olduğu bir dönemde, orada “GERÇEMEK GÜNLERİ”ine benzer bir ad altında geniş katılımlı bir etkinlik düzenlenmesi. Ancak bir koşulla: Katılacak olanların her türlü ulaşım, barınma, vb. giderleri kendilerince karşılanmalıdır. Dahası, dergi yayınına belirli bir katkı sağlayacak yemek, gösteri, gezi, vb. gibi etkinlikler de düzenlenebilir. Yalçıner ve çevresinin yapacağı şey, zamanlamayı belirlemek, izlenceyi yapmak, uygun konaklama yeri (otel, konukevi, vb.) sağlamak ve olası katılımcılara ulaşıp onları bilgilendirmek.
Bu bağlamda, başta Osman Şahin olmak üzere, yörenin yetiştirdiği sanatçı ve yazarların aramıza katılması, etkinlikte önemli bir ilgi odağı oluşturabilir.
Benden önermesi. Kendi adıma böyle bir etkinliğe büyük bir keyifle katılabilirim.
Ve bir anı:
Burada Osman Şahin’i anmamın bir nedeni, derginin son (özel) sayısının kendisine ayrılmış olması ve bunun yöreyle bağlantısına ilişkin çağrışımlarıdır. Ama benim nedenim biraz da bencilce: Çünkü o, altmışlı yılların başında, Malatya Lisesi’nde benim beden eğitimi öğretmenim olmuştur. Ancak öğretmenlik görevi dışında, yazarlık eğilimleriyle de, üstelik daha da baskın olarak, etkilemişti beni. O sıralar lisede, birkaç öğretmenin girişimiyle, YENİ ADIM adlı bir dergi çıkıyordu. Orada genelde öğretmenlerin yazıları yayımlanıyordu. Bana en çarpıcı gelen yazılar onunkilerdi. Yazısı çıkan birkaç öğrenciden birisi de bendim. Yalnızca birinin başlığı belleğimde kaldı: “Dilenci Delikanlı”. İçeriği deneme miydi, anı mıydı, öykümüydü, anımsamıyorum. Ötekini büsbütün unuttum. Bunlar benim yayımlanmış ilk yazılarımdı. Kitapçı vitrinlerinde adımı görmek, gelip geçenlerin de onu gördüğünü düşünmek inanılmaz bir coşku, inanılmaz bir kuruntu, inanılmaz bir üstünlük duygusu yaratıyordu bende. Sayısız kez, aynı duyguları yaşamak için o vitrinin önünden gelip geçmişimdir. Elimde örnekleri olmasına karşın!
Ne yazık ki o dergi sayıları elimde yok. Devletin “anarşik kominist” avcılığının doruğa çıktığı dönemlerden birinde (altmışlı yılların bitimine doğru) yedek subaylık görevimi yapıyordum. O nedenle, çok da kabarık olmayan, ama çok önemsediğim kitap ve başka türden basılı belgelerimi İstanbul’dan köye taşımıştım. Anam, “cenderme bütün bunları yakalar” da beni bir yerlerde bulup cezalandırır diye, yakmış. Yine ne yazık ki onların arasında YENİ ADIM da vardı!
En çok da ona yandım.

TEMİZLİK TCK’DAN GELİR
Mehmet ÖNDER


Üç katlı binanın tüm katları asıl temizlik görevlileriyle birlikte Tahir’in sorumluluğuna verilmişti. İki görevli bir de o; zorluğu mu vardı üç katlı binayı paspaslamanın. Tuvaletleri de bir elden geçirip, öğretmen odalarıyla dersliklerin kabasını aldılar mı, kalan zamanlarda yan gelip yatmak işten değildi.
Ama gitgide sıkıntılar kendini belli etmeye başladı; temizlik işinin erbabı olan asıl görevliler sürekli hastalanıyorlardı. Hastalanmadıklarında da başına dayıbaşı kesilip işleri sürekli buna yaptırıyorlardı. Görevliler kurnazdı; hele hele bunun karısını dövmekten hapis cezası alıp, TCK’nın yeni hükmü gereğince, hapse karşılık temizlik işine verildiğini öğrenmemişler miydi? Bu artık tümüyle tuzu biberi olmuştu.


Gün geçtikçe her şeye kızmaya başladı Tahir. Çalışırken görenler de, iş bulduğunu sanıp, “Aylık ne kadar?” diye sorup durmuyorlar mıydı? Hele biri de, “Tayir mayış nedigan?” diye sormaz mı? En çok ona kızdı, ifrit oldu. “Konuşmasını bilmez, elalemin aylığını sorar” diye söylendi durdu.
Okul müdürünün, yaptığı temizliği çok beğenip, “Aferin sana, adın gibi temiz adammışsın” demesi bile can sıkıntısını azaltamadı.
Aslında en çok karısına kızıyordu. Durduk yerde aylarca temizlik yapacaktı; hem de tek başına ve üstelik üç katlı binanın tamamını temizlemecesine.
İyi kötü geçimini sağlayacak bir gelir elde etse canı yanmayacaktı. Üç katlı binayı böyle her gün, bedavaya temizlemek ağırına gidiyordu. Neymiş? Gönüllü temizleyiciymiş. Ama “Buna da şükür” diyordu ara ara; öyle ya, bunun yerine gidip hapis yatmak da vardı.


Okuldaki asıl temizleyiciler son güne kadar ya hastalanacak ya da başında amirlik yapacaklardı; bir çare bulmalıydı.
Düşünürken başının üstünde bir yıldız belirdi, karısını her gün düzenli hırpalayan Ahmet bey geldi aklına. Can sıkıntısı az biraz dağılır gibi oldu. Ahmet Bey’in başına gelecekleri düşününce de, kimseye belli etmeden sinsi sinsi gülmeyi ihmal etmedi. “Öyle ya” dedi kendi kendine, “biz bir tekme, yarım yamalak bir tokat, o da tokattan sayılırsa; erkeklik gururumuz izin vermediğinden karşılığında yediğimiz sopayı anmıyoruz bile, üç ay, temizle babam temizle. Peki, bu Ahmet Bey’in durumuna ne demeli? Sevim kardeşimize günde üç öğün dayak atar. Düzenlidir de. Sabahları kahvaltıya uygun hafif geçer, çok çığlık attırmaz komşucağızımıza. Öğlenleri belli olmaz, kimi gün hiç ses duyulmaz, kimi gün mahalle ayağa kalkar. Evde olmadığı zamanlarınkini biriktirir mi bilmem. Asıl düzenli bağırış çığırış akşamları duyulur, akşam yemeği niyetine sıkı hırpalar.”
Bak sen şimdi; Tahir eften püften bir sebeple üç kat binayı temizlesin, komşu Ahmet Bey, üstüne üstlük nerden bulduğu belli değil paralarla akşamlara kadar kahvelerde oyun oynasın, keyif çatsın; olacak şey mi? Tahir bir akşam üstü özellikle yavaş yavaş evin yolunu tuttu. Amacı, Sevim bacıya rastlarsa, kışkırtıp Ahmet Bey’i şikayet ettirmek, hapis karşılığı temizlikçilik uygulamasıyla yanına aldırmak, üç katlı binayı tek başına temizlemekten kurtulmaktı.
O gün şanslı gününde miydi neydi, bir de baktı Sevim Hanım arkadan geliyor. Daha da ağırdan aldı. Yaklaşınca da fırsatı kaçırmadı:
-İyi günler Sevim bacı?
-İyi günler, bir şey mi vardı?
-Yahu, eşiniz diyecektim, sizi çok dövüyor anladığım. Olur mu öyle. Ver savcılığa iki satır dilekçe kurtul şu dayak illetinden.
Sevim Hanım durumundan hoşnut olsa gerek Tahir’in söylediklerine çok şaşırdı:
-Tahir efendi Tahir efendi, bizim evi izlemekten başka işiniz kalmadı mı sizin? Hem sizin için iş bulmuş çalışıyor, diyorlar; kendi işinize baksanıza siz.
Tahir dut yemiş bülbüle döndü birden. Aslında onu bu sözler bile çok etkilemeyecekti; Sevim Hanım tam yürüyüp gidecekken, dönüp bir söz söyledi ki asıl umutlarını kıran o oldu:
-Hem, kocam değil mi ayol? Sever de döver de!


Tahir bu sözlere karşılık da hiçbir şey demedi, diyemedi. “Temizle Tahir okul senin” sözü geldi geçti aklından bir an. Yürürken söylenmeye de devam etti, “Breh breh! Yahu, ellerde ne karılar varmış be! Bizimkine bir tokat savuracaksın; değmesine bile gerek duymaz, rüzgarından savcının karşısında topuk selamına geçer tövbeler olsun!”


Bu olayın tek yararı, Tahir’in görevlendirildiği okulun üç ayı tertemiz geçirmesi oldu. Görevliler şimdi Tahir gibi yetenekli birinin yolunu gözlüyorlar. Ne demişler, temizlik TCK’dan gelir.

ALEVÎ BEKİR
Mehmet BABACAN


Gavız Bekir öksüz büyümüş yokluk yoksulluk içinde, bedensel olarak da ruhsal olarak da gelişememiş; her haliyle yetersiz kalmış biriydi. Çocukluğundan beri hep horlanmış, hırpalanmış, aşağılanmıştı. Köylüler, içi yetkinleşmemiş ürüne dedikleri gibi Bekir’e de “Gavız” adını uygun görmüşlerdi.
Asker ocağına varır varmaz, sanki alnında yazılıymış gibi onbaşısı, çavuşu, subayı, suratında tokat denemesi yapmaya başlamışlardı. Dayak ortamında feleği şaşıyor, burnunun suyu ağzının suyuna karışıyordu. Ama dayanıklıydı, doğrusu düşmüyordu. Neyleyim ki biri bırakıp, diğeri başlıyordu. “Ezilmişlik” diye bir lâf duyuyordu ama bu muydu ezilmişlik? Yoksa daha un ufak mı olunacaktı, ayırdına varamamıştı?
Gavız Bekir’in durumunu izleyenleri dört ana grupta görmek olasıydı: Katıla katıla gülenler, nanik yapanlar, kılı bile kıpırdamayanlar ve de acıyanlar…
Acıyanlar da kendi içinde ayrışacak gibiydi: Acıdığı gözlerinden okunanlar; dişini sıkıp gıcırdatarak, zalime hınçla bakanlar ve de gözleri buğulananlar…
Bölüğün kıdemli erlerinden Zülfikâr Ali’nin tavrı, daha da dikkat çekiciydi: Onun yüzünde, gözlerinde, davranışlarında, acıma duygusunun tüm belirtileri yalım yalım yankılanıyor; sahiplenme duygusuna doğru, usulcacık akıyordu.
“Zülfikâr” sözü, Ali’nin takma adıydı. Hazreti Ali yanlısı olduğu; hatta “Ben Hazreti Ali’nin kılıcıyım” dediği için arkadaşları ona, “Zülfikâr” adını takmışlardı. Kılıca benzetilmesine, gözünün pekliği de katkıda bulunmuş olabilirdi.
Zülfikâr Ali, Bekir’e acıyordu. Ona yapılanları insanlık dışı sayıyordu ama Bekir adından da hiç hoşlanmıyordu. Üstelik hoşlanmayışının nedenini de iyice bilmiyordu. Büyüklerden hep öyle duymuştu. Ne olursa olsun, Bekir’in horlanışını gördükçe, zıvanadan çıkıyor, Bekir’i mekiri unutuveriyordu. Hınçla sıka sıka dişlerinin, çene kemiğinin ağrıdığını hissediyordu. Tavrını saklayamaz duruma gelmiş olmalı ki dayakçılar ona da iyi gözle bakmaz olmuşlardı.
Görünen o ki Ali, Bekir yanlısı olarak görülmeye başlamış; dolayısıyla Bekir de bundan etkilenmişti. Bakışma düzeyinde başlayan yakınlaşma, karşılaştıkça selamlaşarak gelişmiş sonunda dertleşme düzeyine ulaşmıştı.
Bir gün, boş bulundu Ali:
“Arkadaş, keşke adın Bekir olmasaydı” deyiverdi.
Bekir, anlamadı, boş gözlerle baktı bir süre, sonra;
“Neden?” dedi.
Ali ne desindi? Nasıl anlatsındı? Aslında, ağzından kaçırmıştı.
“Arkadaşım, nedenini doğru dürüst ben de bilmiyorum. Bizim büyükler, Bekir, Osman gibi isimleri hiç sevmiyorlar. Hele bir “Yezit” lâfı var ki, düşman başına…”
“Ah! Senin adın Hüseyin olsaydı, tadından yenmezdi” dedi.
Bu konuşma, dostluklarının anahtarı oldu sanki…Buluşmaları sıklaştı; dertleşmeleri iyice yoğunlaştı. Konuşmaktan yorulduklarında Ali, yanık sesiyle, Alevî Bektaşi ozanlarının deyişlerini söylüyor; taşıdıkları anlamları açıklamaya çalışıyordu.
Bekir arkalanmıştı artık; üstüne fazla gelinemez olmuştu.
Söyleşilerinde Ali, Bekir adını kullanmamaya çalışıyor; onun yerine, “Arkadaşım”, “Can yoldaşım”, “Hemşerim” gibi söylemleri yeğliyordu.
Ali’nin duyduğu sıkıntının bir benzerini de Bekir duyuyordu: Ali’ye karşı duyduğu dostlukla ismine duyulan tepki zıtlaşıyor gibiydi. Bekir, illetli bir hasta konumunda görüyordu kendini. Ama neyin nesiydi bu? Kimin seçimiydi isimler? O, bir mülkiyet miydi? Yararı neydi isimlerin? İnsanları birbirinden ayırmaktan başka ne işe yarıyordu? Annesi, babası sağ olsaydı: “Bu ismi niçin koydunuz bana?” diye çıkışmak geliyordu içinden.
Oysa dostluğun, arkadaşlığın yararları; yaşamı zenginleştirici etkileri, somutça ortadaydı.
Askerlik dönemleri sona yaklaşırken, buluşmaları daha da sıklaştı. Ali, Alevî kültürü hakkında, edinebildiği tüm bilgileri, Bekir’e, öykü tadında aktarıyordu. Yani iyi bir eğitimci sayılabilirdi Zülfikâr Ali
En sonunda, Ali’nin askerliği bitti. Bekir’inki de çok sayılmazdı. Hıçkırıklar içinde, yaşlı gözlerle vedalaştılar.
Sayılı gün çabuk geçermiş. Bekir’in askerliği de sona erdi; sağ salim köyüne ulaştı. Eşi dostu, tespih çeker gibi, “Hoş geldin Bekir! Geçmiş olsun Bekir!” deyip duruyorlardı.
Ne var ki esenlik için söylenen bu sözler, Bekir’in tüylerini diken diken ediyor; nefret uyandırıyordu. Keşke, Bekir adını hiç kullanmasalardı. Üstelik bu hoşnutsuzluğun farkına varanlar da oluyor; Bekir’in kibirlenişine veriyorlar, “Ceviz, kendi kabuğunu beğenmez olmuş “ diyenler, hızla artıyordu.
Oysa Bekir, dostça konuşmaya çalışıyor; önemli bulduğu şeyleri durmadan anlatıyordu. Askerlik arkadaşı Zülfikâr Ali’den söz etti. Ona, niçin Zülfikâr dendiğini anlattı. Hazreti Ali ve Zülfikâr hakkında öğrendiklerini aktarırken gözleri koskocaman oluyordu. Arkadaşlıklarını anlatırken, öğrendiği Alevî deyişlerini de eksiksiz dillendiriyordu. Giderek, esenleme söyleşileri, Ali’den başlayıp, Alevî kültürüyle sona erer hale gelmişti. Dinleyicilerin tepkisi fazla gecikmedi; “Yahu, ‘kırk yıllık Yani, olur mu Kani?’ diye bir lâf var ya; olurmuş demek; yirmi yıllık Sünni Bekir, Alevî olmuş çıkmış. Başımıza taş yağacak.”
Bir yandan da durmadan köyüne çağırıyordu Ali. Bu isimle nasıl gidecekti? Kendi köyünde hısım akrabası bile Alevî Ali ile arkadaşlığını yadırgarken, Ali’nin köylüsü, Bekir adına alkış mı tutacaktı? Belki de “Bizim Ali, Yezit olmuş” diyeceklerdi.
“Ne iştir bu?”diyordu Bekir, “Tanrımız bir, peygamberimiz bir, dinimiz bir. Üzerimize, etiket gibi yapıştırılmış olan isimler yüzünden ne hallere düşüyoruz, ya Rabbim!”
Sonunda adını değiştirmeye karar verdi Bekir. Hem de “ Hüseyin” koyacaktı. Çünkü Hazreti Hüseyin hakkında çok bilgi vermişti Zülfikâr. Kerbelâ olayını ağlayarak anlatmış; Bekir de gözyaşlarıyla katılmıştı bu gönül depremine. Çok zaman geçirmeden tanıdığı bir avukata başvurdu; biraz zor da olsa olabileceğini öğrendi.
Elbette akrabalarından, arkadaşlarından, kim duyduysa karşı çıktı. “Dedemiz Bekir’in adını beğenmeyip, değiştirmek de ne oluyor? Böyle densizlik görülmüş mü? Allah’ın gavızına bak len! Adam olmuş da dedesinin adını beğenmiyor. Atalarımızın kemiklerini sızlatmaya ne hakkı var arkadaş?” diye veryansın ediyorlardı.
Başlangıçta basit gibi görülen isim konusu, gittikçe büyümüş; kimisi sitem etmekle yetinirken, kimisi “ Seninle tüm ilişkimizi keseriz ha!” diyecek düzeye götürmüştü.
Hele mezhep dedikoduları yaygınlaştıkça, karşı çıkışların içinden tehdit kokuları çıkmaya başladı.“ Kim bilir, Kerbelâ’da ölenlerin kaderi, tüm taraftarlarına da yansıyabilir. Hikmetine karışılır mı?” kabilinden sözler, ağız uçlarında geziniyordu…
Bekir bunalıyordu. Derdini açabileceği, içini dökebileceği kimsesi yoktu. Köyden çıkıp gitmeyi bile düşündü ama nereye gitsindi, nasıl gitsindi?
Yakınında bir tek Cingöz Hacı kalmıştı. Hacı’nın, Hicaz’a gitmekle bir ilgisi yoktu. Onu, doğuştan hacı saymışlardı. Gerçekten cin gibi, işlek zekâlı biriydi. Konuşkandı, şakacıydı, Bu özellikler, onu sempatik kılmışsa da arsızlık ve yüzsüzlük yüzünden, saygınlıkla arası hep açık kalmıştı. Neylesin ki, “Denize düşen yılana sarılır” kabilinden, Hacı’ya sarıldı Bekir.
Akyokuşun ucunda karşılaştılar akşamüstü. Selamlaşma, hal hatır derken, oturup, birer sigara tellendirdiler. Lâf lâfı açtı, konu gelip çattı Bekir’in sıkıntısına. Hacı, nedenini bilmese de Bekir’in bunaldığını seziyordu. Zaten Bekir’in dayanacak hali kalmamıştı; kusarcasına döktü içini. Köyü terk etmeyi düşünecek kadar çaresiz kaldığını, oflaya puflaya anlattı. O, derdini dökerken; Hacı, cinliğinin zirvelerinde geziniyor, çıkış yolu arıyordu.
“Dur Bekir gardaş!” dedi, ansızın.
“Yahu, bu sizin sülalede hiç Hüseyin adında kimse yaşamamış mı?”
“Bilmem.”
“Nasıl bilmezsin be! İnsan, sülalesini bilmez mi?”
“Hacı gardaş, bilsem ne olacak? Niye soruyorsun bunları? Ne işimize yarayacak?”
“Var mı, yok mu, hele bir tarayalım da?”
Bilebildikleri kadar sülalenin dökümünü yaptılar. Hacı, köyün yaşlılarından, gözüne kestirdiklerini deşelerken, bir Hüseyin Dede’ye ulaştı. Bekir’in annesinin dedesi Hüseyin’di. Orta yaşın sonlarına kadar bekâr yaşadığı için, köylü ona “ Bekâr Hüseyin” adını takmıştı. Bu iyi bir rastlantıydı. Hemen, Hacı’nın cinleri çalışmaya başladı:
“ Bak gardaşım” dedi Hacı: “ Senin çıkış yolun şu: Bekâr Hüseyin Dede, Cuma günü senin rüyana girip, gözyaşları içinde, ‘ yazıklar olsun size; onca çocuk büyüttünüz, isim koydunuz da, birine benim adımı vermediniz. Bu günden tezi yok, benim adımı sen taşıyacaksın’ dediğini, yemin billah ederek; sıkıştığında hüngür hüngür ağlayarak, anlatacaksın. Kimse gözyaşına dayanamaz. Ben arkandayım, hiç korkma.”
Bekir ürperdi birden. İliklerine kadar titredi. Dili tutulmuş gibi kaldı bir süre. Sonra Cingöz Hacı’nın koluna sarılarak, yalvarırcasına;
“Gardaş, yalan söylemek olur mu? Hem de ölmüş mübarek atamızın üstüne dalavere çevirmek denmez mi buna?”
Birden, arkadaşı Zülfikâr Ali geldi gözünün önüne. Karşısında duruyordu sanki. Kollarını olabildiğince açmış “ Gardaş! Can yoldaş! ‘ Eline, diline, beline sahip olmak,’ anayasamızdır bizim” diyordu. Bekir, çıldırmış gibiydi:
“ Olmaz! Yapamam! Yapamam arkadaş! Bu yalanı söylersem, köylü öldürmese bile, vicdanım öldürür beni. Yapamam.” Hacı, yavaşça Bekir’in başını göksüne yasladı:
“Bak arkadaşım, bu yalancılık sayılmaz. Yalan, bir menfaat için söylenirse, birine zararı dokunursa kötüdür, günahtır. Bunun kime ne zararı var? Ölmüşleri hatırlamak, anmak sevaptır bile. Allah rahmet etsin.”
Bekir, çaresiz kabul etti sahte rüyayı. Köylü inanacak mıydı bakalım? İnanmasa ne olurdu; en azından izi kalırdı?
Günler geçiyor, rüyayı anlatmaya, bir türlü girişemiyordu Bekir. İmdadına gene Hacı yetişti:
“Bizim Bekir erişip, uçarsa hiç şaşmayalım; geçmişleriyle ilişki kurmaya başladı vallahi” deyiverdi, fısıldar gibi.
“O ne demek?” dediler.
Kıyısından köşesinden biraz anlattı;
“En iyisi, kendisine sorun canım” deyip, çıktı işin içinden.
Bekir’e birkaç kişi sordu. Derken, duyan geldi, duyan geldi, koskocaman bir halka oluştu. İş başa düşmüştü artık. Bekir, rüyasını ağlaya ağlaya anlattı. Coşkun sel olan gözyaşının üstünde, yeminler kibrit çöpü gibi yüzüyorlardı.
Önce, inanmaz inanmaz dinledi köylü. Birbirlerine bakıp, dudak büküyorlardı.
“Haydi be! Nerde görülmüş böyle rüya?” diyenler çıktıysa da; inananlar safı, mantar gibi çoğalıyordu. Kimileri, başını sonunu dinlemeden, savunanlar safında yerini alıveriyordu.
İş rayına giriyordu artık. Davayı açmak için, iki tanık istiyordu avukat. Tanığın birisi belliydi, Hacı olacaktı da, ikinci kim olacaktı?
Hacı, ifadesini hazırlamıştı bile:
“Bekir’le biz çocukluk arkadaşıyız. Oyun oynarken filan, onu Hüseyin diye çağırırlardı. Bekâr Hüseyin dedesinin adı verilmiş ona. O yüzden; “ Adı verilen gibi, sen de mi bekâr kalacaksın?” diye takılırdı büyüklerimiz. Biz de, gıcıklık için, ‘ Bekâr Hüseyin, Bekâr Hüseyin!’ diye, alay ederdik. Sonradan nasıl olduysa oldu; o, Bekâr sözü, Bekir’e dönüştü, Hüseyin de unutulup, gitti. Ya da birileri, Bekir’le Hüseyin bir arada olmaz diye, düşünmüş olabilir.
O nedenle, bu kişinin adı Hüseyin’dir efendim” diyecekti.
Bekir ile Hacı, hergün buluşup, hem demleniyor, hem çözüm için kafa yoruyorlardı.
Sorun, ikinci tanıkta düğümlenip kalmıştı. Bekir’in ikna gücü zayıf olduğundan, o tanığı da Hacı bulacaktı. O nedenle Hacı, canla başla arıyor; umduğu kişilerin önüne diz çöküp, bin bir dereden su getirircesine dil döküyordu:
“Gardaş, bu konuda kimseye bir zarar gelmeyecek. Amacımız, bir arkadaşımızın gönlünü hoş etmek. Zarar söz konusu olacaksa, masraftan dolayı, Bekir’in zararı olur. Gönlünde yatan amaca kavuşmak için o kadar özveriyi gösterecek elbette.”
Sonunda, Süllü’yü buldu Hacı. Lâkabı Süllü olan Süleyman, ilkokul arkadaşlarındandı ve şöyle diyecekti:
“ Efendim, biz ilkokulu birlikte okuduk. Bu arkadaşa ‘ Bekâr Hüseyin’ diyorduk. Çünkü ailesi öyle diyordu. Daha nüfus cüzdanımız yoktu. Öğretmenimiz, ‘Çocuğun evlisi bekârı mı olur, bu Bekir’dir’ diyerek, ‘Bekir Hüseyin’ diye yazmıştı. Sonraları, Bekir’i kaldı, Hüseyin’i unutuldu, nedense? Ben, o kadar biliyorum efendim”
Nihayet, dava açıldı ve tereyağdan kıl çeker gibi de bitti.
Yalnızca, Hâkim Bey’in “ Genellikle, soyadı değişikliği isterler. Sen, neden öz adını değiştirmek için, bu kadar çaba harcadın?” sorusuna;
“Dedeme saygımdan efendim” demekle yetindi Bekir.
Eski Bekir, yeni adının sevinciyle havalara uçuyor; Cingöz Hacı’yı döne döne öpüyordu. Aynı zamanda, onca aykırılığa karşın, kazanılmış bir zafer sayıyor; müthiş bir mutluluk duyuyordu. Mahkeme sonucunu merakla bekleyenin biri de Zülfikâr Ali’ydi. Sık sık telefonlaşarak bilgi alış verişinde bulunuyorlardı. Mahkeme çıkışı hemen aradı ve “ Ben, acar Hüseyin” diye takdim etti kendini. Ali’nin yanıtı kararlıydı:
“ Kararın kesinleşmesini bekle, sonucu alır almaz, bizim köye gel” diyordu.
Çok beklenmeden karar geldi. Resmen görülüyordu ki Hüseyin, Bekir’i devirip, tahtına bir güzel kurulmuştu.
Ne var ki ilk anda duyduğu o heyecan; o mutluluk, uçup gitmiş; yerine nedeni belirsiz bir hüzün çökmüştü. Bu hüzün, Bekir sözcüğüne veda edilişten mi; yoksa yeni isimden çok şey beklenmiş olduğundan mıydı? Nedeni ne olursa olsun eksilen bir şey vardı. Son bir umut, Zülfikâr Ali’deydi. Yapacağı ziyaret, belki dağıtırdı hüznünü…
Ali, kasabada karşıladı Hüseyin’i. Öyle bir kucaklaştılar ki görenler “ Bunlar yapıştı, ayrılamazlar” dediler. Sessizce bakışıyorlardı. Söylemek istedikleri öylesine yığılmıştı ki dillerine; dili tutulmuş gibi kalakaldılar. Epey sonra kendini toplayan Ali, “ Gardaş, köyde konuşalım da anlatacaklarımız bölük pörçük olmasın” diyebildi.
“Köy, çok uzak değildi çabuk vardılar. Akşam yemeğine daha birkaç saat vardı. Gündüz gözüyle çevreyi gezdiler. Eşsiz bir doğa ve son derece bakımlı bir köydü gördükleri.
Köy kahvesine de uğradılar. Ali, köylülerle tanıştırdı Hüseyin’i. İsim olayından hiç söz etmedi. Askerlik anılarını dile getirdiler çokça. Zaten askerlik anısı olmayan yoktu ki…
Söyleşi çok tatlıydı. Konuşmaları uzun süre dinleyen Topal Nebi, birden bire söze girdi:
“ Yeter be! Biz de yaptık bu askerliği.” Bir sessizlik çöktü ortalığa.
Biraz sonra, bir başkası;
“Sen, nerde yaptın askerliği, Nebi yeğen?” deyince, anlaşıldı ki Nebi askeri hastaneye kadar gitmiş, çürük raporu vermişler.
Bir haftalık konukluk süresinde, hoş saatler geçirdiler. Sıkıntılarını unutuverdi Hüseyin.
Bir sohbet sırasında, “Hüseyin can, gel, seni bizim köyden evlendirelim. Ne dersin?” deyiverdi Ali. Bir şeyi ansızın söylemek, onun huyuydu zaten. Gafil avlayıp, istediği tepkiyi alabilmek içindi belki.
“ Nerden nereye” diye düşündü Hüseyin.
Kim bilir, Sazlı Köy’e damat gelmek de vardır belki kaderde.

ABDÜLKADİR BULUT’UN ÇOCUK ŞİİRLERİ: KAHVECİ GÜZELİ
Ramazan TEKNİKEL


Abdülkadir Bulut, çocuk şiirlerini topladığı kitabı Kahveci Güzeli’nin sunu yazısında çocuklara şöyle sesleniyor: “Sevgili çocuklar, sizler için yazdığım Kahveci Güzeli’ndeki şiirler, aslında sizin hayatınızdan fışkırmıştır. Onları topladım, ince eleyip sık dokuyarak sizlere şiir olarak sunuyorum. Belki bu şiirler gözlerinizin rengini değiştirmeyecek ama, güzel yurdumuza, güzel dünyamıza bakış biçimlerinizi kesinlikle etkileyecektir. Amacım da budur zaten.” Kahveci Güzeli’nde yer alan şiirler Bulut’un sunu yazısıyla aynı paralelde. Çocukların günlük yaşamından, çocukça duygularından, düşündüklerinden, yakınmalarından kesitler…
1980 yılında Arkadaş Yayınları’nca yayımlanan Kahveci Güzeli’nde yer alan 38 şiirden 22’si çocuğun diliyle, söylemiyle yazılmış şiirler. İşte ‘Silgi’ şiirinde çocuğun diliyle bilgece bir söylem: “Babam dersimi yaparken / Silgisiz oturma diyor / Bilmiyor ki silgi benim / Cesaretimi kırıyor.” ‘Beslenme çantam’ şiiri ise bir yakınmanın şiiri: “Beslenme çantamın / Gözalıcı rengine bakıp / Hayran oluyor herkes / Oysa hergün içindeki / İki dilim ekmekle / Haşlanmış bir patates” Bulut’un şiirlerindeki çocuklar ya “Benim şimdiye kadar / Söğüt dalından başka / Ne tekerlekleri süslü / Bir bisikletim oldu / Ne de boynu boncuklu / Tahtadan bir atım” diyen kırsal kesimin daha kent görmemiş çocukları; ya da “Kış günleri /Eski gazete toplarken / Nerde bir çalışır araba görsem / Hemen yanına koşuyorum / Soğuktan üşüyen ellerimi / Eksozunda ısıtıyorum / Çünkü benim ne paltom var / Ne de eldivenlerim” diyen kentteki kenar semtlerin yoksul çocukları.
Kitaptaki 9 şiir çocuk dilinden çok çocuklar için büyüklerin diliyle yazılmış şiirler gibi: “Trene çoğunlukla / Kara tren deniliyor da / Niye uçağa / Kara uçak denilmiyor / Yoksa terene bizim gibi / Yoksullar bindiğinden mi / Kara teren denilmiş de / Uçağa varsıllar bindiğinden / Uçak denilmiş” Ya da ‘Soğan’ şiirindeki gibi bilgece;“Ne de çok giysisi var / Şu tarla soğanının / Galiba evi olmadığından / Hem kat kat giyinmiş Hem de acısını saklamak için / Bir güzel süslenmiş / Ama ne kadar süslense de / Saklayamaz acısını / Giysileri”
Kahveci Güzeli’ndeki 7 şiir ise bir nesneye yazılmış şiirler; uçurtmanın, ceviz ağacının, mektubun, günebakanın, salyangozun, kitapların, topacın diliyle; bir bakıma fabl. Örneğin Günebakan şiiri “Yüzümü güneşe döndüğümden / Kimileri bana döndü diyor / Kimileri de günebakan / Bunda şaşılacak ne var / Hiç karanlığa bakılır mı / Aydınlık varken” Topaç şiirinde ise bir gönderme var. “Belimde kuşak / Ayağımda kabara / Nasıl özgür olurum / Başkası için / Döndükten sonra”
Çoğu kez haksızlığa bir başkaldırı da vardır bu şiirlerde; “Öğretmenim / Ali babanın çiftliğinde / Şarkısını söyletirken bize / Çiftlikteki köpeklerin hav hav / Kedilerin de miyav miyav / Diye bağırdıklarını söyletiyorsun da / Neden öğretmenim / Ali babanın çiftliğinde /hayvanlara bakan işçilerin / Ne diye bağırdıklarını / Söyletmiyorsun.” Yine ‘uçurtmanın yakınmas’ı şiirinde “Gökyüzüne doğru uçunca / Özgür oluyorum / Ama ipin ucunun başkasının elinde / Olduğunu anlayınca / Öfkeyle kendimi / Yere çarpıyorum” dizeleriyle özgürlüğün vazgeçilmezliği vurgulanır.
Kahveci Güzeli’nde yer alan şiirler genelde gerçek yaşamdan kesitlerin resmedildiği şiirler; simitci çocuk, boya sandığım, bizim eve benziyor gibi kitabın, annem kadifede işçi şiirleri kentlerin kenar semtlerinde emeğiyle geçinen yoksul aile çocuklarının şiirleri.
Çocuk şiirlerinde dil elbette yalın olacaktır ama, Bulut’un çocuk şiirlerinde dil daha da bir yalındır. Gerek çocuğun diliyle, gerek genel bir söylemle, gerekse nesnelerin konuşturulduğu şiirlerinde yalın bir dilin yanında Türkçenin kullanımına da oldukça özen gösterir. Köy kökenli olan Bulut’un şiirlerinde söğütten atım, ceviz ağacının çocuklara söylediği, oklu kirpi, günebakan, çiçekle böcek, ders dinleyen tavşan, ateşböceği gibi köyü, kırsal kesimi resimleyen şiirlerin yanında, simitçi çocuk annem kadifede işçi, oyuncakçı amca, boya sandığım gibi kenti çağrıştıran şiirler de var. Annem Kadifede işçi şiiri kente yaşamına duyarlı bir vurgudur. “Annemin dokumacı olarak / Kadife fabrikasına girişine / Ondan daha çok ben sevindim / Çünkü bundan böyle artık / Kadife gibi olacaktı elleri / Yüzümü okşarken usulca / Unutacaktım eski günleri // Ama düşündüğüm gibi olmadı / Ben sanırdım ki eskiden beri / Kadifede çalışan işçilerin / Elleri biçilmez, paslanmaz / Oysa annemin elindekiler can dayanmaz”
Üveyikler Göçerken ve Sakar Tay adlı iki de çocuk romanı bulunan Abdülkadir Bulut’un çocuklara yönelik yapıtlara eğilim duyması biraz da onun öğretmen oluşundan olsa gerek.
Anadolu’da 70’li yıllarda kahveci güzeli adlı duvarları süsleyen halıyı çoğumuz biliriz. O yıllarda Anadolu’da, kasabalarda, köylerde evlerin toprak duvarlarını süsleyen kahveci güzeli… Evlerin en lüks eşyası iki metrekare bile olmayan bu halılar olurdu çoğu kez. Sanırım Suriye’den gelirdik kahveci güzeli ve diğer birkaç modeli daha olan bu duvar halıları. Kitaba adını veren şiir bu halıyı resmeden folklorik öğeyi de çokça barındıran bir şiir. Yazıyı bu şiirle sonlandırmak sanırım doğru olacak. “Hiç uyumuyor geleliberi / Duvarımızdaki kahveci güzeli / Ne kadar gülmeye çalışsa da / İnandıramıyor bir türlü / Ne annemi ne de beni // Yalnız bırakmamak için annem / Artık senin dibinde ayıklıyor / Fasulyayı, ıspanağı, pirinci / Boş kaldığı zamanlar bile / Senin dibinde örüyor / Örgüsünü // Yoksa kahveci güzeli / Oyuncakların olmadığından mı / Hep böyle üzgün duruyorsun / Ve uyku girmiyor gözlerine

BEN DE ÇOCUKTUM ÖZLEMLERİMLE (*)
Celal Necati ÜÇYILDIZ


Hepimiz bir çocukluk dönemi geçirmişizdir. Kimimiz 4 ya da 5 yaşına gelince oğlakların ardına çoban olmuşuzdur. Kimimiz de evde oyuncakların içinde kendimizi bulmuşuzdur. Kreşler, ana okulları ve ilkokullar. Lise ve üniversite dönemi. Yaşamak istediğimiz çocukluğu her zaman yaşamak elimizde olmamıştır. Yazar ve Şair dostumuz Mümtaz Boyacıoğlu’nun BEN DE ÇOCUKTUM ÖZLEMLERİMLE adlı anı kitabı, çocukluk dönemime gidivermemi sağladı. Ne kadar ortak yönlerimiz varmış. Anne ve baba çifte gitmiş. Evde keçi var. Hem de Halep keçisi. İki de oğlağı var. Tut, tutabilirsen, nerde zarar, oraya koşar. Haydi bakayım oyun oyna, çocukluğunu yaşa. Sonra okul yaşına geliyorsun; 8 ya da10 km. aşağıda bir okula gidiyorsun. En küçükleri de sensin. Akşam geliyorsun. Ödevler var. Metinleri yazdırıyorlar. Çoğu zaman babam, yardım ediyor. Ama kızarak, yardım ediyor. Neyse ki, ilk okul üçten ayrılmış. Üçüncü sınıftan sonra yardım mı, dersiniz, azar mı dersiniz. Ondan kurtuldum.
26 başlık altında anılarını sıralamış. Hem yazmış, hem o günleri yaşamış. Anılarının içinde bir gün öğretmenler birkaç ay maaş alamamışlar. Bir öğretmen Atatürk’e mektup yazmış. Mektubu alınca hemen Kaman’a hareket etmiş. Öğretmenlerle toplantı yapmış. Konu doğru. Hemen ödenekler aktarılmış, biriken maaşlar ödenmiş.
Bütün çocuklar uçurtmayı uçurmak isterler. Ben çok istedim. Ama zamanım olmadı. Ama bazıları, gazete kağıdından da olsa, yaptılar. Uçurmaya çalıştılar. Hele kargıları güzelce kesip, renkli renkli kağıtlarla yaptıkları uçurtmalar. Komşumuzun çocuğu Zeynel, güzel uçurtma yapardı. 21 Mart Nevruz Bayramı geldiğinde uğraş verir yapar. Uzun uzun da ip alırdı. 3 ya da 4 km. uzaklara kadar giderdi. Ne güzel de süzülürdü! Meltem esen yerlerde uçurtma iyi uçardı. Poyraz ters yüz eder, ipi kırardı. Ama meltem esince ılgım ılgın süzülürdü.
Bir gün Mümtaz öğretmeni çiftliğine davet edilir, arkadaşı çiftliğini gezdirir. Cevizler boy boy olmuş. Kirazlar da öyle. Örnek bir çiftlik. Ama ona sürprizi vardır. Dolaptan bir uçurtma çıkarır. Gel Mümtaz uçuralım şunları. 70’ inde iki öğretmen uçurtmayı uçururlar. Onları çocukları, torunları görse neler düşünür. Çocukluğunu yetmişinde yaşamak. İşte güzellik bu. Ben de bunları okuyunca, uçurtmayı uçurmuş gibi oldum. Bir daha Kaman’a yolum düşerse, o uçurtmayı görmek isterim.
Küs oldukları komşuda radyo sesini duymak. Tam bir türküyü, ya da ajansı dinlemeye başladığında kapatılıvermek. Anasının zoruna gider. Bir gün kente gittiğinde , bir ahbabında iki radyo görür.
“ Ağam bu radyonun birini bana ver. Götüreyim. Komşu, ajans bile dinletmiyor.”
“Al götür ama idareli kullanın pili çabuk bitiyor. “ Annesi koca pilleri, radyoyu eşeğe yükler.
Köye getirir. En fazla baba sevinir. Çocuklarda işin havasında. Bir türkü çıkınca sonuna kadar açmak. Dinlemekten öteye caka satmak.
Çocukluğumda köye ilk radyoyu babam almıştı. Bir tarlayı 750 liraya sattı. Aldı bir radyo, Mümtaz Öğretmenin anılarında anlattığı gibi kocaman iki pil, biri yuvarlak, biri düz. Bir iki evin arasında upuzun bir anten. Kısa dalgayı açınca yukarıdaki askeriye telsizi anonsu başlardı. Ankara radyosu, meteoroloji ve Polis radyosu. Bir de Bizim Radyo vardı. Yurt dışından Türkçe yayın yapardı. Sonra büyük piller gitti. AGA radyosu geldi. Bunun pili içinde, öyle uzun uzun anteni de yoktu.
Mümtaz öğretmenimin annesi, babası çocuklarının zorlu okul günlüğünü sezerler, kentten bir ev tutup, hem köydeki eve, tarlaya hem de bu eve bakarlar. Çocuklarını okuturlar. Çocukları okusun, adam olsun. Ne kadar çok ortak yanımız var! Benim babam da aynı. Ben de 10 km. gider gelirdim. Eve geldiğimde yemeği bile zor yermişim. Yorgunluk, bitkinlik. İkinci sene, babam karar verdi. “Benim elimde gül gibi mesleğim var. Gider açarım dükkanı ve ederim tıraş diyor. Göçü sarıyor. Kente gidiyor. Okul yolumuz birden 1 kilometreye iniyor. Hem de kentin en eski, en iyi okulu Cumhuriyet Okulu. Saat 8.30 da Kampara (çan) çalar. Evden çıkarız. 9’a 10 kala zil çalar. Sıra ile içeri gireriz. Bir zil daha çalar ders başlar. Mart ayı gelince köye git, bağ bahçe işi. Senede iki okul değiştir. Sonra babam baktı olmuyor. Köyde ne varsa sattı. Kentten bir ev aldı. Konargöçer yaşamdan kurtulduk. Rahmetli babam berberlikten zengin olmadı. Ama çocuklarını okuttu. Bizim arkamızdan birçok aile sökün etti. Geldiler hem çalıştılar, hem çocuklarını okuttular.
İşte anıları okudukça ortak paydalar çoğaldı. Köy-kent olgusu derken çocukluğunu yaşamadan büyümek. İşte bunu bir kez daha yaşadım. Mümtaz Öğretmenin yüreğine sağlık. O araştırıyor, yazıyor. Köy Enstitülerini, yaşadığı toplumdaki Abdalları araştırıyor. Onları yazıyor. Hem de Abdallar Derneği’nin Başkanlığını yapıyor. Ne tesadüf ki ben de çocukluk ve gençlik dönemim Say Mahallesinde Abdalların içinde geçti. Yaşadığım sanat kültürünü onlardan aldım. Her zaman bize sahip çıktılar. 12 Mart, 12 Eylül’de Say Mahallesinde yaşamanın zevkini aldım. Kimse bize fiske vuramadı. İşte güzellikler bu. Gırnatacı Halil, Fosforlu Hüseyin, Derinceli Ali, Topal Ali bana bir kültür hazinesi sundular. Hem anlattılar hem de beni karşılarına alıp, büyük adam gibi sohbet ettiler.
Onları anmak, onlarla bir kültürü tekrar yaşamak. Demircinin, kalaycının körüğünü çekmek. Bir davulu eline alıp çalmak. Şimdi Say Mahallesi’ne annemin yanına giderken gururla yürümek.
Çocukluğumu yaşayamadım ama okuduğum kitap beni çocukluğuma götürdü. Yaşamadıklarımı yaşadım. Yaşayamadıklarıma saydım.
(*) Mümtaz Boyacıoğlu, Ben de Çocuktum Özlemlerimle. Anılar.
05335783636 KAMAN-KIRŞEHİR. Mumtazb.oglu@hotmail.com

GÜNEYDE İLK SONBAHAR YAĞMURLARI
Mustafa SAĞLAM


Yaşam, dünyanın soğuk bölgelerinde, ılıman bölgelere göre biraz daha zordur. Yılın büyük bir kısmında ayazlar, tipiler, poyrazlar hüküm sürer; yer, kalın kar ve buz tabakaları ile kaplıdır. Güneş ise senenin çok az bir kısmında yüzünü gösterir.
Uzun süren kış boyunca üşüyen, ısıya hasret kalan bedenler ve tohumlar ilk güneşlerle uyanıp, zamanı iyi değerlendirmek istermişçesine hızla harekete geçerler. Hayvanlar mümkün olduğunca çok yavru yapmaya, bitkiler de ellerinden geldiğince fazla filiz vermeye çalışırlar. Ama bu yavru ve filizlerden çok az bir kısmı gelecek yıla hayatta kalmayı başarır. Doğa onları sınava sokar, elekten geçirir; yeterince güçlü olmayan ya soğuktan ya da besinsizlikten ölür ve o da başka canlılara yem olur. Özellikle kutuplara yakın bölgelerde hep böyledir doğanın işleyişi.
Güneyin sıcak memleketlerinde ise durum daha farklıdır; hatta tam tersidir de denebilir.
Hepimizin bildiği gibi ülkemizin Akdeniz’e yakın kesimlerinde doğadaki uyanma martın girmesiyle başlar. Ortadoğu Mitolojisi, bu canlanmanın başlangıç tarihini 21 Mart olarak kabul ederse de bizimki biraz daha erkendir. Bölgede Akdeniz güneşinin gücü, kendini açık bir şekilde belli eder ne de olsa. Mart başı gelince toprağa düşmüş olan tohumlar filizlenip, boy verirler hemen. Çekirdek sağlamsa olmaz diye bir şey yok, toprağın ısısı bir yolunu bulup onu canlandırmayı başarır. Bu yüzdendir ki mart, nisan geldi mi kıra çıkınca bin bir çeşit bitki ve hayvan türü görürsünüz. Çok geçmez çiçekleniverirler hemen; aralarında gezerken elvan çeşit kokular gelir burnunuza.
Fakat güneş tepeye doğru dikildikçe gücü artar ve fazlasıyla yakıcılaşır. Isı, bir yandan meyveleri yetirtip olgunlaştırırken öte yandan bitkinin gövdesindeki suyu da uçurur ve yapraklar, daha fazla su ister köklerden. Ama yağmur mevsimi geçmiş, yağışlar sona ermiştir artık, köklerin yapacağı pek bir şey kalmamıştır.
Doğa var ettiklerini o zaman elemeye başlar işte; vücutları yeterince güçlenmiş olanlar yaz sıcaklarına dayanır, biraz zayıf kalanlar ise yaşama şanslarını kaybedip, kururlar. Bu kural hayvanlarda, bitkilerdeki kadar geçerli değildir elbette; çünkü hayvanların su olan yere kadar gidebilme olanakları var ama doğa bitkilere o şansı vermemiş.
Kır gezilerine çıkarım sık sık; aşağı yukarı her mevsim yaparım bunu. Dağlara tırmanır, tepelere yürürüm; en uğranmadık yerleri görmeye çalışırım. Otları, yaprakları, böcekleri daha yakından görme, inceleme şansım olur böylece. Daha iyi duyabilirim şikâyetlerini; dertlerini daha iyi anlayabilirim. Bazen konuşmaya çalışırım onlarla; ne isterler, nelere sevinirler, nelerden yakınırlar onu öğrenirim; acıları üzer, sevinçleri sevindirir beni. Dertliyseler, onlara yardım edememenin üzüntüsünü içimde duyarım.
Her yıl olduğu gibi bu bahar da yerin ısınmasıyla birlikte kış boyu uykuda olan tohumlar canlanıp toprağın üstünde boy attı. Ağaçlar filiz verip yeşerdi, çiçeklendi, çevreye bin bir türlü kokular yaydıktan sonra meyveye oturdu. Bu meyvelerle insanlar, hayvanlar beslendi, can kazandı.
Temmuzun ikinci yarısına doğru bazı ağaçların yaprakları yavaş yavaş soldu, yüzleri ekşidi, “susadık” demeye başladılar. “Dilimiz damağımız kurudu, neden gecikti bu yağmurlar böyle,” diye sesler yükseldi.
Susamış olmanın ne demek olduğunu hepimiz biliriz. Susayan birinin neler hissettiğini de biliriz. Onlarla birlikte ben de susamış gibi bir hale geldim. Ama onlara sabır öğütlemekten başka elimden bir şey gelmezdi.
Temmuz ve ağustos aylarında güney bölgelerde, hele sahil taraflarında pek yağmur yağmaz, şimdiye kadar çok seyrek görülmüştür. Onun için de su, başka yerlerden çok daha değerlidir oralarda.
Tabi sıcaklar bastırdıkça bastırır, toprak ısındıkça ısınır, derken taşların alevi ortalığı yakar kavurur. Yukardan sıcaklık geldikçe nem yerin derinliklerine kadar çekilir.
Ama yaşam devam ediyor, başka çaresi de yok zaten; yaşamak demek, su tüketmek demektir hâlbuki. Her alınıp verilen nefes suyladır hayatta. Suyun olmadığı yerde, canlılığın devamı düşünülemez.
Ağustos girince yakınmalar iyiden iyiye artıp, tam bir çığlığa dönüşmüştü. O zamana dek bir kısım yapraklar kurumuş, geri kalanın yarıya yakını da sararmıştı. Filizlerin bazılarının kabukları kırışıp, boyunları bükülmüştü. “Su! Su!” diye inlemeler geliyordu her taraftan.
Kuşların bir kısmıyla sürüngenler dersen yine öyle, susuzluktan kanatları düşük, ağızları gerik geziyorlar. Sürüngenler onlar kadar da şanslı değiller aslında; bukalemunu düşünün; iki, üç kilometrelik bir yolu sallana sallana kaç saatte, kaç günde gidebilir! Kaplumbağa dersen ona keza. Üstelik çoğunlukla da kızgın taşların üstünde veya arasında gezinirler, yaşam şekilleri öyle.
Ağustos sonu ve eylül başlarına gelince, bu çığrışmalar son haddine varmış, sadece ağızlarını yukarıya açıp, “Bir damla su!” diye Gök Baba’ya doğru bağırmaya çalışmalarını görmeye dayanamaz olmuştum. İçim sızlıyordu onların susuzluktan ölmek üzere olduklarını gördükçe. “Bu Gök Baba da ne kadar acımasız, böyle giderse doğada ne varsa yaşamını yitirecek,” diye kendi kendime endişelendim. Her dakika biraz daha ölüyorlardı sanki.
Eylül ortalarına doğru havada bulutlar görülmeye başlayınca onlardan çok ben sevindim tabi. O bulutlar birleşecek, yağmura dönüşüp, “Su! Su!” diye gerilen ağızlara damlalar halinde dökülecekti. Bedenleri saran alevler sönecek, çıkmayan canların imdadına yetişecekti. “Sabredin,” diyordum içimden. “Şöyle bir iki gün daha dişinizi sıkın. Gök Baba yalvarmalarınızı duydu; ilk yağışlar yetişti yetişecek nerdeyse.”
Ve öyle oldu, eylülün üçüncü haftasında bir öğle sonu tıpırtılar duyulmaya başladı bahçeden. Pencereden bir baktım ki, yağmur yağıyor, fırladım dışarı. Hanım arkamdan, “Şemsiyeyi al, ıslanacaksın!” diye çağırdı ama kim dinler, daldım makiliğin içine. “Yağ güzel yağmur yağ, şu susamışların üstüne!” diye gökyüzüne doğru seslenmekten kendimi alamadım.
Yağmur damlacıklarının o kurumak üzere olan dallarla, yapraklarla buluşması görülecek şeydi. Bütün bitki ve hayvanlar toplanıp bir şarkı tutturmuşlardı. Ben de katıldım onlara. Hani ilkokuldayken bize öğrettikleri bir şarkı vardı: “Teknede hamur/Bahçede çamur/Ver Allah’ım/Sicim gibi yağmur,” onu söyledim.
Yağmur, iri taneli taneli bayağı bir yağdı o gün. Damlalar birikip, yaprakların üstünden aktı şırıl şırıl. Yollardaki ufak tefek çukurlar suyla doldu.
Dün ölüm çığlıklarının yükseldiği doğadan bugün sevinç çığlıkları yükseliyordu artık. Adeta bir bayram havası vardı her tarafta.
Ortalık durulunca gökyüzüne baktım, bulutlar dağılmış, güneş yüzünü göstermişti; Gök Baba, aşağıdakilerin halini görmekten memnun, gülümsüyordu.
Ama ne yazık ki, geç kalmış, birçoklarını yeniden yaşama döndürmeye yetmemişti yağmurun gücü. Onlar doğanın eleğinin altına geçenlerdi artık. Bedenleri yeterince gelişememişti belli ki. Bu yazı atlatanlar ise gelecek yıla kadar güçlenmek için ikinci bir şans elde etmişlerdi.
Eve dönünce eşim halime bakıp:
—Tanrı aşkına ne sendeki bu hal, ıpıslak olmuşsun! Hemen üstünü değiştir, kurulan; değilse hasta olacaksın, diye hayıflandı.
—Doya doya sulandılar, dedim çevredeki ağaçlara bakarak.

SIĞ ORTAMDA UNUTULAN BİR ŞAİR



Baş eğmedi kimselere
Kimsenin sofrasına yanaşmadı
Çalmadı kapısını kimsenin
Sürekli dik tuttu başını
Çıkar peşinde koşmadı hiç
Nefret etti yalandan
Boğuştu haksızlar ve kötülerle
Halkının içinde ömür sürdü yaşam boyu
Gülenle güldü ağlayanla ağladı
Dertlerine ortak oldu kitlelerin
Tuttu ellerinden umarsızların
Güler yüz göstermedi
İki yüzlülerle döneklere
Devirdi kazanlarını
Soyguncularla vurguncuların
Su verilmiş çelikti sözü
Sapmadı asla doğrulu yolundan

Baş tacı etti dostlukla emeği
Barışı yeşertip kinleri yok etmek için
Sevgiler serpti havaya toprağa
Kardeşlik sıcaklığını yaydı evrene
Vurdu başlarına zaman zaman
Duyarlığı görmezden gelenlerin
İşte o öyle bir şairdi
Sessizce yaşadı
Sessizce uçup gitti dünyadan.

Mehmet AYDIN
2 Şubat 2011, Ankara


DÜŞ


Kimi zaman düşüme
Eski bir Anadolu köyü girer,
Buz gibi çeşmeleriyle,
Bir ormanın gölgesinde…
Birden,
Bir köy bakkalı belirir gözümde,
Kasketli bir adam oturmuş
Yoğurt satar,
Peynir satar,
Bulgur satar
Sinekler uçuşurken havada…
Ve bir köy odası doğar gözüme,
Sohbet eder eski Anadolu köylüleri,
Duvarda tilki postu vardır.
Bir çoban koyunlarını güder yaylada,
Elinde kavalıyla…
Saklambaç oynar köylü çocukları,
Köy kadınları süt sağarken
Bir bağlama sesi gelir uzaktan,
Türkü söyler garip bir köylü:
“Emirdağı birbirine ulalı….”
Kimi zaman düşüme
Eski bir Anadolu köyü girer,
Mutlu olurum…

Nihat KAÇOĞLU



İÇİNE TÜKÜREN ADAM
M. Demirel BABACANOĞLU


Memleketin birinde, başkentte bir adam vardı. Tükürmekle ünlüydü. Nerede ne görse içine tükürürdü. Bir kova görse, bir lağım görse, bir dere görse hemen içine tükürürdü. Kimse, onu tükürmekten alıkoyamazdı. Bütün başkentli onu tanıyordu. Hangi sokaktan, hangi caddeden geçse “Aha tükürükçü amca geçiyor” derlerdi.
Mahallenin çocukları arkasına düşerdi. "Tükürükçü amca, tükürükçü amca!" diye bağırırlardı. Onunla alay ederlerdi. Sağdan soldan yapmayın etmeyin diyen olsa da çocuklar aldırmazdı. Tükürükçü amca ise çocuklara çok kızar; onları "Ulan veletler, ulan piçler!" diyerek kovalardı. Çocuklar kaçarlar, sokağın bir başından dolanıp yine önüne çıkarlardı. Onu kızdırmaktan bir türlü vazgeçmezlerdi.
Adam, her geçen gün tükürmesini artırdı. Kentin ileri gelenleri bıktılar, usandılar. Zaptiyesi, onu tutup, çuvallayıp hastaneye götürdü; yatırdı. Burada aylarca iyileşim gördü. "İyileştin" deyip taburcu ettiler.
Adam, eskisi gibi çok tükürmüyordu. Ama, yine de tükürmekten vazgeçmemişti.
Sabahtan akşama kadar kentin her yerini dolaşıyor, parklardan birinin bankına uzanıp yatıyordu. Sabah olunca da parkların her köşesinde, ne var ne yok inceliyordu. Her gördüğü şeyi beyninin silmez yerine yerleştiriyordu. Bunları, ara ara bilgisayarın görüntüye çıkardığı gibi, gözünün önündeki sanal perdeye yansıtıyordu. Perdeyi genişletiyor, büyültüyor, iyice bakıyordu.
Onun en büyük zevki parklarda dolaşmaktı. Başka kentlere gittiğinde de parkları dolaşırdı. Parklarda en çok gözüne çarpan da heykeller olurdu. Bir gün başkentin parklarının birinde bir heykel gözüne çarptı. Ona bir işaret koydu. "Bu dokuncalı olabilir" dedi. Heykel, birbirine girmiş bir dişi bir erkekten oluşuyordu. Karşısına geçti, iyice baktı.
Aradan aylar yıllar geçti hayalinden çıkmadı heykel. Gözlerinin önünde apaçık duruyordu. Kan hücreleri hemen çalışmaya başladı. Beyaz kan üretti. Bedeninin her yerini, bütün damarlarını dolaştı bu kan. Yüzü al, al oldu. Beyaz kan damardan fışkıracakmış gibi tenden yüzeye çıktı.
Adam duramadı, çırpındı, kıvrandı. Coşkusu arttı. Hızla birden sarsıldı. Ellerini uzattı. Heykeli tutacakmış gibi devindi. Kavuşturdu kollarını...
Ama ortada heykel yoktu. O bir hayaldi. Boşuna çırpındı durdu. "Ah şu heykel karşımda duruyor olsa, gerçek olsa..." diye düşündü. O zaman kim bilir belki de hayalden, düşten kurtulabilirdi. İşte önünde duran iki heykel iki insandan oluşuyordu. İkisi de kavak gibi uzundular. İkisinin başında çivilere benzer çıkıntılar vardı. Bunlar, dış uyarımları alacak uydu toplayıcılarına benziyordu. Patates yumruları gibi dışa fırlamışlardı. Kafa bir dikdörtgen prizmayı andırıyordu. Gözler içeri girmiş, burunla ağız birbirine yaklaşmışlardı. Yüzleri toprak rengi mavi, al görünümündeydi. Kollar, bacaklar, beden birbirlerine girmişlerdi. Kadının göğsü, sivri kelek gibi erkeğin göğsü üzerine çivilenmişti. Yüreğini delip geçecekti sanki. Kollar kısa, bacaklar uzundu; erkeğin önündeki uzantı kadının içine girmiş, yarısı dışarıda kalmıştı. Seyredenler için hiç de dünyalı bir çifte benzemiyorlardı. Belki de bilinmezlikten gelmiş, dünyaya örnek, simgesel iki insan figürleriydi. O yüzden birleşmeleri de dünyadakilere benzemiyordu. Cinsellik coşkusu da görülmüyordu. Ama kimileri bu heykellere baktıkça etkileniyordu. Tükürükçü Amca da bunlardan biriydi. Heykellerin çekiciliğinden kurtulamadı. Hemen elinin içine tükürdü...
Tükürükçü amcanın yakınları onu parkta buldular. Evine götürdüler. Dinlenmesi için eve kapattılar. İçerde saatlerce uyuyup kalmıştı. Yakınları neden daha sonra akıl edip evin kapısını açtılar. Adam hâlâ uyuyordu. Kaldırmadılar. "Biraz daha uyusun" dediler. Adam üç gün üç gece uyudu. Uyandı, çevresine bakındı. Tükürecek bir şey aradı. Kovanın içine tükürdü. Kalktı, odasından dışarı çıktı. Başkentin sokaklarını, caddelerini dolaştı. Gördüğü insanlara selam verdi. Eskisi gibi taşkınlık etmiyor, tükürmüyordu. Başkentli "Akıllanmış mı ne" dediler. Herkesle görüştü, konuştu, selam aldı, selam verdi. "Bir gün bu kentin başı olacağım" dedi. Baş olmayı kafasına koydu. Orada bulunanlara, "Baş olacağım, baş olacağım!" diye bağırdı. Yürüdü, heykelin bulunduğu parka gitti. Heykelde sanki bir mıknatıs vardı, adamı durmadan kendine çekiyordu. Yeniden, yeniden ona bakmadan edemiyordu. Heykelin karşısında durdu. Çok kızdı. "Şu kadının içine girmiş herifi hemen gebertmeli! Kadını da onun elinden kurtarmalı, almalı, bir odaya kapamalı! Ona iyice bakmalı. Ne yani, kadın bu, ulu orta yerde olmaz ki?" dedi. Durdu düşündü. Döndü düşündü. Yürüdü düşündü. Yine geldi, heykelin karşısına durdu. Öfkeyle elinin içine tükürdü. Pityalin dolu, katımsı tükürük soğuk bir tutkal gibi parmaklarına yapıştı. Bundan, çok rahatsız oldu. Hemen koşup parkın çeşmelerinden birinin kurnasında elini yıkadı. Geri döndü, yine heykelin karşısına dikildi. Sonra heykelden uzaklaşmak için döndü, ama gidemedi. Kendini zorlayarak birkaç adım attı. Birkaç adım daha... Bir türlü yürüyemiyordu. "Gitsem mi, dönsem mi" sorularıyla sürekli ikirciklendi. “Neyse!... Başkente baş olursam, bu heykelleri kaldıracağım, odama koyacağım; o zaman doya, doya seyrederim heykelleri" dedi. Çarçabucak oradan uzaklaştı. Heykellerin görüntüsü beyninin içinden gitmiyordu. "Baş olacağım, bu heykelleri kaldıracağım, put bunlar, put, adamı çileden çıkarır, günaha sokar!" diyordu.
Bir gün, “En uzağa ve en iyi içine tükürme yarışması” düzenlendi. “En uzağa ve en iyi içine kim tükürebilirse” ona büyük ödüller verileceği davullarla, zurnalarla duyuruldu. Sokak sokak, cadde cadde dolaşıldı. "Ey halk duyduk duymadık demeyin, en uzağa ve en iyi içine kim tükürebilirse ona çok sıfırlı dolar, bir de limuzin marka otomobil verilecektir! Ayrıca deniz aşırı ülkelerden hangisini seçerse orada rüya gibi on beş günlük tatil yapması sağlanacaktır!..." denildi. Konuyla ilgili; yazılı, görsel, sessel basına duyurular verildi. Bunu duyan tükürükçüler; "En iyi uzağa ve en iyi içine tükürme yarışması yönetim yerine geldiler. Adlarını Soyadlarını yazdırdılar. Kısa özgeçmiş öykülerini, iki vesikalık, bir boy fotoğraflarını sundular... Yarışma günü gelip çattı. Seçici kurul yerlerini aldı. Çağrılanlar, çağrı belgelerini gösterip yerlerine oturdular. Yarış alanının on metre uzağına; seksi imleri içeren, kendine özgü araç/gereçten yapma şişme bir bebek koydular. Her ilden gelen yarışmacılar, birer birer yarışma alanına çıktılar. Tuuu deyip tükürdüler. Tuuu deyip, tuuuu, deyip, tuuuuuuuu deyip tükürdüler... Tükürenler alkışlandılar. Sıra tükürükçü amcaya gelince; ilgi arttı, uzun uzun alkışladılar. Tükürükçü amca tuuuu dedi, şişme bebeğin içine tükürdü. Bu kez seyirciler ayağa kalkıp adamı alkışladılar. Adam, uzağa ve içine tükürme yarışını yüz üzerinden yüz puanla kazandı, birinciliği aldı... Görsel, yazımsal, sessel basın günlerce Tükürükçü amcayla söyleşiler, röportajlar yaptılar. Adamın ünü her yere yayıldı...
Adam, çok mutlu oldu. Artık bundan sonra baş olabilmenin garantisi gözükmüştü. Hiç kuşkusuz, başkente baş olabilirdi! Aday olacak ve seçilecekti. Seçilince de ilk işi parklardaki heykelleri kaldırmak olacaktı... Durmadan heykelleri düşünüyordu. Gecede, gündüzde, yolda, sokakta, her yerde, her an heykeller aklından gitmiyordu. Ne yapsa onların görüntüsü gözünün önünde duruyordu! Durup yürüse, gözünü yumsa, açsa; uyusa, uyansa, o heykeller gözünün önünde beliriyordu. Ne yapsa, etse, onu görmek istemese de... ondan kurtulamıyordu. Kadınsa kadındı; ya kadının karşısına bir herif tasarlayıp koymak neyin nesi? İşte çıldırtan insanı buydu. Adam istiyordu ki, o adam kendisi olsun... Ah bir olsaydı kendisi, hangi duygular içinde olurdu kim bilir? Hemen tezelden, o birleşik heykelleri kaldırtmalı; kendini koymalıydı yerine... Bir an düşündü; hemen geçiverdi o herifin yerine. Beyaz kan aktı bütün hücrelerinden. Önü beyaza kesti.. Yüzü iyice kızardı. Kulak memelerine varana kadar al al oldu. Çevresine bakındı. Başkaları ayrımsamış mıydı acaba? Ayrımsadılarsa çok kötü bir duruma düşebilirdi! Ama çevredekiler hiç oralı olmadı. Parka birçok, girip çıkanlar vardı. Heykelin yanına gidip geliyorlardı. Hoplayıp, zıplayıp, oynuyorlardı. Kimileri de anı olsun diye heykele fotoğraf çektiriyordu. Çeşitli yönlerden görüntüler aldırıyorlardı. Evli çiftler, sevgililer, genç arkadaşlar... heykelin duruşuna öykünerek poz veriyorlardı. Bunu bir fotoğrafla belgelemekten sevinç duyuyorlardı. Onlar için, olağan, sıradan bir olay gibiydi heykelin duruşu. Tedirgin olmak gibi bir şey akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Adam, olan bitenleri bir süre seyrettikten sonra, kendisiyle ilgilenilmediğini anlayınca rahatladı. Sonra bu insanların duyarsız(!) oluşuna şaştı. Kızdı, köpürdü. "Olmaz ki, böyle de durulmaz ki... Adamın aklına her türlü şeyler geliyor. Bu adamlar da duyarsız aldırışsız dolaşıyorlar. Demek duyguları dumura uğramış, çalışmıyor. Onların da bir yerlerini depreştirmeli bu heykeller. Yoksa bu insanlar, insandan başka bir şey mi? yok yok, belki ben yanılıyorum. bunlar öyle görünmek için böyle davranıyorlar! Gün gelir bir gün bu heykellere taparlar bu insanlar. Bilinmeyen suç kavramları oluşur! Memleket bundan büyük dokuncalar görebilir. En iyisi ilk önce bu tür heykelleri kaldırmalı. Sonra da diğer heykelleri. Heykeltıraşları da bu memleketten atmalı. Bir daha heykeltıraş yetiştirilmesi önlenmeli. Zinhar günah, haram bunlar..." dedi.
Tükürükçü adam ilk seçimde aday oldu. Başkentlilerin büyük çoğunluğu ona verdi oyunu. Adam baş oldu. Baş olur olmaz da, parktaki birbirine girmiş dişi/erkek heykelini kaldırttı. Daha sonra da diğer heykeller. Olayın haberleri görsel, yazınsal, sessel basında günlerce yer aldı. Köşe yazılarına konu edildi. Ama adam hiç aldırmadı!..
Adam, heykeli, oturduğu koltuğun karşısına diktirdi. Kalktı ayağa baktı. Gözlüğünü taktı baktı. Uzaktan, yakından baktı. Elleriyle dokunarak baktı. Orasını burasını yokladı heykelin.. Tepki vermedi heykel..
"Sanat diyorlar buna! Ben böyle sanatın içine tükürürüm!" dedi. Görsel, yazınsal, sessel basına demeçler verdi...
Aradan günler, aylar, yıllar geçti. Bir gün öfkelendi adam, kılıcını aldı, vurdu heykele, heykel ikiye ayrıldı; bir karpuz gibi yarıldı; dişi bir yana, bay bir yana düştü.
Adam dört köşeydi. Ha bire tükürüyordu.

10 Şubat 2012 Cuma

GERÇEMEK SAYI 31




GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ
ISSN: 1307–4881
İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN


Yıl: 6
Sayı: 31

Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Hatice Canan Yalçıner
yalciner_canan@yahoo.com.tr

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon: 05327220674
E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54
Baskı Tarihi: 01 Şubat 2012

Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır. Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.
Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/ Aydıncık Şubesi
TR930001001020307582605005

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.




GEÇEVİŞ (anagyris foetida)


Keçigevişi, kokar ağaç ya da zivircik adıyla bilinen bu bitkinin Latince adı “Anagyris foetida”dır. Akdeniz bölgesine özgü, en fazla 300 m rakımda, kuru ve iyi güneş alan yerlerde kendiliğinden yetişen, 100 ile 200 cm boylarındaki bu çalı görünümlü geçeviş, baklagiller familyasındandır.
Alt kısmı hafifçe tüylü yaprakları ezildiği zaman pis bir koku çıkarır. Şubat başlarında on kadar yeşile çalan gri tomurcuklardan sarı salkım çiçekler kendini gösterir. İnce bir sapla gövdeden ayrılan kapçıktan çıkan, ters çevrilmiş “v” şeklindeki ilk çiçeğin üzerinde kahverengi lekeler bulunur. Bundan sonra birbiri içinden iki yapraklı çiçekler gün yüzüne çıkar.
Son çiçekten oldukça koyu, yeşil fasulyeyi andıran, kenarları girintili çıkıntılı meyvesi kendini gösterir. 10 ile 15 cm civarında olan meyveler kuruyunca çatlar ve içerisinden sekiz kadar morumsu tohumları dökülür.
Geçevişin zehirli olduğu söylenir. Bilinen bir kullanım özelliği yoktur.
Dallarından bir zamanlar eğef (karasabanda, oku boyunduruğa bağlamaya yarayan ağaçtan halka) ve zelve yapılırdı.

EDİTÖRDEN

ZAMAN MÜZESİNE BİR YOLCU
Mehmet BABACAN

Hey 2011! Nereye dostum? Bakıyorum, sessiz sedasız çekip gidiyorsun. Hırsız gibi. Ya da komşunun camını kırmış çocuk gibi.
Gerçi, gibisi de fazla ya. Hem hırsızlığın var; hem yaramazlığın.
Yoo, diklenme öyle! Açıklarım bak. Yüzüne vurmak istemiyordum, ama zorladın beni. Demek ki, hem kel, hem fodulsun…
Şu, bir yıl gibi kısacık sürede, ömrümün, paha biçilmez bir parçasını alıp, götürmedin mi? Ya umduklarım ne oldu? Ne verebildin bana? Aldıkların, verdiklerinden çok be!
Avucunu yumup, yumruğunu yalayan pinti gibi, kös kös gidiyorsun şimdi de. Eğer utandığın için gidiyorsan, utanmak da bir erdemdir. Öyleyse, yeni geleni uyar da, senin yaptığın hataları yapmamaya özen göstersin.
Sizin sistemi bilmiyorum. Belki, bir zaman sonra yeniden dönüp geleceksin. Ne bileyim? Gelsen de, sanırım, biz göremeyiz seni. Görenler olur elbet. Kıyamete, daha çok var.
Oysa umutlarımızı yeterince gerçekleştiremediğin için duyduğun mahcupluğu, anlayışla karşılıyoruz biz. Hepsini verebilsen, elbette iyi olurdu da, neyleyim, bizim umutlarımız sınırsızdır. Üzülmene gerek yok. Belki, gücün o kadarına yetti. Belki, enkaz devralmıştın. Belki de, ipini çeken birileri vardı. Kim bilir?
Yani, o kadar da insafsız değiliz biz.
Üstelik öyle alışmıştık ki sana, akraba gibi olmuştuk. Zaten, insanoğlu alıştığı şeylerden kolay vazgeçemeyen bir varlıkmış. O yüzden, bizim “ Devrim” naralarımızın bile, en az yarısı, tutuculuktan sancılıymış.
Ben, açık sözlü bir adamım. Bazen, başımdan büyük laflar da ederim. Ama seni yerden yere vurmak değildir amacım. Hoş gör beni. İçimi döküyorum sadece.
Zaten, hangi işgüzar matematikçi yapmışsa, sizi, tespih taneleri gibi, ipe dizip, bir aile oluşturmuş. Demek ki, gelecek olan 2012 de sizin aileden biri. Oğlun mudur, kızın mıdır? Ya da yeğenlerinden biri midir; yoksa başka bir varis m? Bilemem.
Her kimse, yarın, bir sürü tantana ile gelecek; seni bir kenara itip, zaman tahtına teklifsizce oturuverecek. Biraz üzüleceksin, ama kızma. Biz bu tantanayı, yeni gelenler için, hep yaparız. Yağ çekme huyumuzdan gelir bu. Sen geldiğinde de yapmıştık, anımsamıyor musun? Yoklukları, yoksullukları unutarak; kıyasıya göbek atıp, felekten bir gün çaldığımızı sanmıştık ya. Felekten yaptığımız hırsızlık, bize kaça mal oldu bilmem de, iki kez sarhoş oluşumuz hep aklımda. O yüzden, yılbaşı lafını her duyduğumda, lades tutuşmuşum gibi, aklımda deyiveririm.
Hiç kuşkun olmasın, 2012’ye de yağ çekeceğiz biz. İlk akşamdan, tatlı bir heyecan saracak yüreğimizi. Aklımızı birazcık geriye iterek, coşkulu siparişler vereceğiz. Cicili bicili piyango biletlerinden, önünü sonunu seçe seçe alıp, kalbimizin üstüne yerleştireceğiz. Desene, kuyruğumuz gene tava sapı olacak. İki kadehten sonra da, “ dansöz beklemek de ne ola” deyip, göbek arenasına fırlayacağız.
O yüzden, sana “ Gitme, kal” diyemiyorum. “ Gitmek mi zor, kalmak mı,” deme sakın. Yüreğim yufkadır benim. Zaten, duygusallığımla aptallığım, durmadan yarışır da, sonunda, hep aptallığım kazanır gibi gelir bana.
Gördüğün gibi, biz bu tantanayı yeni gelenler için yapıyoruz. Ya gidenler için yapsak, daha mı iyi olurdu? Ardından teneke çalınan memur gibi olmaz mıydın? Şükret haline, uslu uslu git. Bizi, 2012’ye gammazlamak gibi bir hataya da düşme. Gerçi, gammazlasan da yaranamazsın ya. Nasıl olsa, “ Enkaz devraldım” diyecektir, yeni gelen. Biz, öğrendik bu yolları. Sen, bu dünyada bir yıl yaşadın. Oysa biz, epeyce yıl devirdik. (pışşık)
Bak arkadaş, son sözüm o ki, seninle iyi kötü, acı tatlı, bir yıl geçirdik. İyileri anı defterine kaydedip, kötülerin üstüne bir çizgi çekmek, yakışır bize. Ardımızdan kötü söyletmeyelim. Bilirsin, eski ayları kesip yıldız yaparlarmış. Belki yılları da doğrayıp, gün, saat, dakika gibi bir şeyler yapıyorlardır.
Belki de, zaman müzesinin uygun bir rafında, gerine gerine uyuklayacaksın. Kim bilir?
Allah taksiratını affetsin…


SİLİFKE YOLCULUĞU
Hasan AKARSU

Bir yere yapılan gezi amaçlı yolculukların insanı zenginleştirdiğini biliyoruz. Gittiğimiz yerlere yeniden giderken, yeni şeyler görmenin özlemini duyuyoruz. Tekirdağ’dan başlıyor yolculuğumuz. Önce İstanbul’a, oradan 10.11.2011 Perşembe günü THY uçağıyla, saat 14.15’te Adana’ya gidiyoruz. Uçağa binmenin heyecanını duyumsuyoruz. Çanta, üst-baş denetimi de az iş değil. Uçak kapısında güler yüzle karşılanıyoruz. Uçak havalanmadan yapılan bilgilendirmeleri ilgiyle dinliyoruz. Pilot, kalkışa hazır olduğumuzu, yolculuğun bir saat beş dakika süreceğini bildiriyor. İstanbul’u gökyüzünden görmenin zevkini tadıyoruz. Uçak buluta girip bulutların üstüne çıkınca da bulutların üstünden sürüyor yolculuğumuz. Aşağılar bulutluyken biz güneşli gökyüzünde yol alıyoruz. Bir süre sonra pilot, Ankara yakınında olduğumuzu, Ürgüp üzerinden Adana’ya yöneleceğimizi duyuruyor. Toroslar’ı, Adana ovasını uçaktan görüyoruz. Saat 15.25’te uçağımız havaalanına iniyor. Otomobille Silifke’ye doğru yol alıyoruz. Tarsus’un, Mersin’in yakınından geçerek 17.30’da Silifke’ye ulaşıyoruz.
Eczacı Kemal ile müzik öğretmeni Melek’in düğününe katılacağız. Melek’i ilk kez görüyoruz. Cana yakın, sevimli bir öğretmen olarak olumlu izler bırakıyor bizde. Düğün sahibi emekli öğretmenler Osman Oğuz ile Emine Oğuz ve yakınları tarafından sıcak karşılanıyoruz. Hayriye Hanım ile Çınar Bey yemeğe alıyorlar bizi. Saat 22.00’de, Silifke’ye 17 km uzaklıktaki Susanoğlu’na gidiyoruz. Oğlumuz Özger ile gelinimiz Emel de bizimle kalıyor.
11.11.2011 tarihi, evlenenler için ayrı bir önem taşıdığı için nikah kıymalar yoğun oluyor. Biz de saat 15.30’da kıyılacak nikâha gitmeden önce Susanoğlu’nda dinleniyoruz. Bir saatlik yürüyüşten sonra denize girip yüzüyorum. 11 Kasım’da bile yüzülecek gibi sıcak Akdeniz. Güneşli bir havada Silifke’yi geziyoruz. Göksu kıyısında geziniyoruz. Atatürk’ün Silifke’ye dört kez geldiğini simgeleyen anıt ilgimizi çekiyor. Üzerinde Atatürk’ün Silifke’yi ziyaret saatleri belirtiliyor: 27 Ocak 1925, 12 Mayıs 1926, 11 Şubat 1931, 20 Şubat 1935. Atatürk, Silifke’ye son gelişinde iyi karşılanmadığı için, il olan Silifke’nin ilçe yapıldığını duyuyoruz. Göksu üzerindeki üç köprüden önceden de söz ettiğimi anımsıyorum. Taş Köprü (Roma Köprüsü) özgünlüğünü koruyor. Ortadaki köprüye belediye başkanlığı yapan Feyyaz Bilgen’in adı veriliyor. Deniz tarafındaki köprü de sonradan yapılmış olup dört yola çıkışı sağlıyor. Göksu kıyısında yüzyıllık okaliptüs ve çınar ağaçları çoğunlukta olup günlük, akçakavak, Japon gülleri, harnuplar da bulunuyor.
15.30’daki nikâh törenine katılıp Susanoğlu’na dönüp dinleniyoruz. Sabahleyin yaptığımız gezide balıkçıların denize ekmek atarak denizi şenlendirdiğine tanık oluyoruz. Oltayla kıyıda balık tutanlar, parça parça ekmek atıyorlar denize. Ekmeklere gelen balıkları tutmaya çalışıyorlar. Susanoğlu Koyu’nun, uzun bir kıyısı var. “Kum cennetine hoş geldiniz!”, “Denizin süsü temiz sahilidir” yazılarını anlamlı buluyoruz. 12.11.2011 Cumartesi gecesi saat 19.00’da başlıyor düğün. Altın Orfoz Oteli’ndeki düğün salonuna gitmeden önce Silifke içindeki Roma Tapınağı’nı geziyoruz. Korint düzenli tapınağın 2. yüzyılda yapılıp Bizans döneminde kiliseye dönüştürüldüğünü öğreniyor ve yapının bir sütununun ayakta kaldığını görüyoruz.
Aya Tekla Kilisesi’ni geziyoruz. Aya Tekla, ilk Hıristiyan azizelerinden olup buradaki mağaraya sığınıyor. Mağaranın üstüne de kilise yapılıyor. Mağara kiliseyi ilgi çekici buluyoruz. İçinde birçok odası olduğunu görüyoruz. Büyük Bazilika’nın kalıntıları, mermer kaplı duvarları, mozaik tabanı ilgi çekiyor. 460-470 yıllarında yapıldığını, bölgenin en büyük kilisesi olup 55 m uzunluğu ve 36.80 m genişliği olduğunu, sarnıcı ve hamamları da gezmeye, görmeye değer buluyor, her yıl 23-24 Eylül’de Hıristiyanların burayı ziyaret ederek hacı olduklarını öğreniyoruz. Aya Tekla, Konyalı bir ailenin, Aziz Paulus’un kızı olup 376-379 yıllarında burada yaşıyor. Silifke’nin tarihinin eski olduğunu anlıyoruz bu tarihsel yapılardan.
Düğün, her yerdeki düğünler gibi yapılıyor. Müzik eşliğinde oyunlar oynanıyor, yenilip içiliyor, takılar takılıyor. Ayrı bir geleneğinden söz etmeliyiz bu yörenin. Gelin ile damat evlerine girerken kapıda kurban kesiliyor, kapıya bal sürülmüş asma yaprağı yapıştırılıyor evlilikleri tatlı olsun diye. Limonata da içiriliyor. 13 Kasım günü düğün yorgunluğunu atıyoruz üzerimizden.
14.11.2011 Pazartesi günü Silifke’den ayrılmadan önce, limon ve portakal bahçelerini geziyoruz. Otomobille Mersin’den geçerken, buranın ünlü yazarlarını, ozanlarını, sanatçılarını düşünüyoruz. Aslanköy doğumlu Behzat Ay, Osman Şahin yazınımızda önemli iz bırakan yazarlarımızdandır. Bir trafik kazasında yitirdiğimiz Anamurlu ozan Abdülkadir Bulut, şiiriyle önemli bir yer tuttu yazınımızda. Müzisyen Nevit Kodallı da önemli sanatçılarımızdandır. Film yönetmeni Atıf Yılmaz, ozan Zekai Yiğitler de Mersinli. Gazeteci, ressam Etem Çalışkan, ozan Ümit Yaşar Oğuzcan, öldürülen bilim adamı, eğitimci Cavit Orhan Tütengil, oyun yazarı Haşmet Zeybek Tarsuslu. Ozan Halil Uysal Anamurlu. Ozan, yazar Kerim Yund Silifke doğumlu. Genç ozanlardan Aydan Yalçın da Silifkeli. Günümüz yazınında, Aydıncık’ta yaşayan yazar Mustafa Yalçıner, Mut’ta öğretmenlik yapan Nihat Mustul, Gülnar’da yaşayan yazar, ozan Ali F. Bilir ve eşi Saadet Bilir önemli adlar olarak yer almaktadırlar. Kentler, yöreler sanatçılarıyla önem kazanıyor. Bu yönden Mersin’in de zengin olduğunu belirtmeliyiz. Mersin’de “Refah Şehitleri Anıtı” ilgimizi çekiyor. 1941’de Akdeniz’de batırılan gemide, şehit olan denizcilerin anısına 1972’de yapıldığını öğreniyoruz. Uzun bir kıyısı ve kıyıda büyük bir parkı var Mersin’in. Palmiye ağaçlarıyla Marmaris kıyısını anımsatıyor bize. İlde, 19-20 Kasım 2011 tarihleri arasında Narenciye Festivali yapılıyor. Ulu Cami’yi, valilik binasını, serbest bölgeyi, Atatürk Parkı’nı, eski yapı olan belediye binasını görerek, karnımızı doyurarak ayrılıyoruz Mersin’den.
Adana’ya varıp, uçağımızın kalkış saatini bekliyoruz. Eşim Aynur’la birlikte bir düğünü kutlamanın ve güzel bölgemizi gezmenin mutluluğuyla, Dadaloğlu’nu anımsayıp biniyoruz İstanbul uçağına: “Uçaklar yakın eder ırağı/ Gökyüzünden aşan yollar bizimdir” diyoruz.


ÂDEM’İN KORKULU DÜŞÜ
Mustafa SAĞLAM

Önce geyikler, dağ keçileri ve karacalar çıktı ortaya. Oldukça iri yapılı, kocaman boynuzlu ve güçlüydüler. Bunlar erkekleriydi besbelli; geri taraflarında ise dişileri ve yavruları toplanmışlardı, hepsi küçük ve sevimli.
Âdem, şaşırdı; bunlar da nerden çıkmışlardı şimdi? Avlana avlana bitmemiş miydi bunların nesli? Hele şu son otuz, kırk yıldır bir tekini desen gören olmuş muydu hiç? Kendisi olmayınca ancak resimlerini göstererek tanıtmaya çalışmıyorlar mıydı onları torunlarına? Bunların çoğu da anlatandan anlatana değişmiyor, yalan yanlış şeyler oluyor muydu hep?
Ama neden böyle düşman gibi bakıyorlardı ki ona? Neden kendine doğru yöneltmişlerdi boynuzlarını ve burunlarından soluyorlardı? Hâlbuki ne kadar da dostça görünüyorlardı dağda karşılaştıkları zamanlarda! Aynı havayı soluyarak, aynı pınarlardan su içerek, aynı topraklar üzerinde insanlarla yan yana yaşamaya ne kadar da istekliydiler! Binlerce yıldır yaşadıkları bu memleketi, yeni gelen bu insanlarla paylaşmaya ne kadar da hazırdılar!
Fakat karşılarında biraz daha durup, onlara dikkatle bakınca bir şeyin farkına vardı: Tümü de bir zamanlar kendi avladığı hayvanlar değil miydi bunların? Evet evet, hem de ta kendileri! Nasıl olmuş da hepsi bir araya gelmişlerdi böyle?
Gittikçe kalabalıklaşıyordu karşı taraf: Tavşanlar, domuzlar, kirpiler, porsuklar, çakallar, vaşaklar, Anadolu kaplanları, kurtlar, tilkiler… Derken iyice kalabalıklaşıp, sayılamaz hale gelmişlerdi. Ama nasıl da saldırgan ve öfkeliydiler hepsi birden! Dişler iyice bilenmiş, bir kamanın ucu gibi parıl parıl… Bir an önce onun üstüne atılıp, parçalayıvermek istercesine gözlerinden ateş fışkırıyor.
Evet, bunları da anımsıyor bir bir. Onların büyük bir kısmını tuzakla yakalamış, sonra da kafalarına sopa vurarak öldürmüştü. Bazılarını ise silahla vurup, yavrularını öksüz bırakmış, onlardan bir kısmı ölmüş, bir kısmı başkalarına yem olmuş, çok az bir kısmı da zor şer hayatta kalmayı başarmıştı.
Gökyüzü kararır gibi oldu bir an: Başını kaldırıp baktı ki, yukarısı hep kuş, güneş görünmüyordu nerdeyse. Göz alabildiğine kuşla doluydu başının üstü. Kafasına çarpacaklarmış gibi uçuyordu hepsi de. Bir savaş uçağı gibi hızla dalış yapanlardan yere yaslanarak kendini koruyordu ancak.
Yavaş yavaş yere inip, bir başka tarafa da kuşlar dizildi. Keklikler, bıldırcınlar, yaban kazları, yaban ördekleri, turaçlar, şahinler, atmacalar, kartallar… Birçoğunun şimdi adını bile unuttuğu bir hayli kuş, hem de koca bir sürü. Bunlar nasıl birbirleriyle haberleşmiş, kim öncülük etmiş de toplanmışlar böyle ki? İyiden iyiye şaşırdı kaldı Âdem. Ama ne kadar güzeller öyle, ne kadar da göz alıcı renkleri, alaları var; tüyleri dersen pırıl pırıl.
O sevimliliklerine rağmen bunlar da hiç dostça göründükleri yok. Bazıları gagalarını gösteriyor sanki gözlerini oymaya hazırlanıyorlarmış gibi. Bazıları sivri bir kancayı andıran pençelerini açıp kapayıp duruyorlar bir saldırıya hazırlanıyormuşçasına. Her biri kendi yöntemiyle meydan okuyor ve bir intikamının olduğunu, bunu kesinlikle alacağını anlatmaya çalışıyor adeta.
Âdem’in onları hatırlaması da gecikmiyor elbette: atıcılığa ve avcılığa yeni başladığı günlerde, yensin yenmesin, önceleri eğitim, sonraları zevk olsun diye öldürdüğü kuşlardı bunlar. Onları havadayken vurarak, uçar avcılığını öğrenmişti kendisi. Daha da ilerletip, bir keskin nişancı olmuştu sonunda.
İçine bir korku düşmüştü: Hayra alamet değildi bu toplanma; hepsinin, üstüne üşüşüp onu paramparça etmeleri an meselesi gibi görünüyordu çünkü. Evine saklanıp, kapıyı pencereyi kapatmak, öfkeleri yatışıncaya dek de dışarı çıkmamaktı en doğrusu. Geriye dönüp, koşmaya yeltendi ama o da ne: Ormanda kesip, yakıp neslini bitirdiği ağaçlar, dal ve kökleriyle bir ahtapot gibi sarmamışlar mı evini! Öylesine güçlü kökler ki, evin temelini çatır çatır söküyorlar. Ağaçların bu kadar canlanıp canavarlaşabilecekleri hiç aklına gelmemişti şimdiye kadar; görülmüş, duyulmuş bir şey de değildi zaten.
Eee, şimdi eve de gidemezdi, gidilecek hali de kalmamıştı ki nasıl gitsin! Ne yapacağını iyiden iyiye şaşırmıştı Âdem; kaçabilecek bir yer kalmamıştı onun için. Deniz geldi aklına. Bak bunu iyi düşünmüştü, evi bırakıp denize doğru koşmaktı tek çare. Orda şansı vardı; deniz de uzak sayılmazdı, yanı başındaydı nasıl olsa. Çoğu yüzemezdi; Orda saldırma olanakları yoktu o hayvanların. Denizden yana koştu hemen. Hızla varıp, suyun içine attı kendini ve bir oh çekti, şimdi emniyetteydi artık. En azından, çıkar bir yol bulmak için zaman kazanmış oluyordu böylece.
Âdem, tehlikeyi atlattım diye biraz rahatlamak üzereyken küçük bir dalgalanma oldu ve suyun içinden bir baş göründü. Pos bıyığı ve sevimli yüzüyle bir Akdeniz fokunun başıydı bu. Kürkü, sanki bir parlatıcı sürülmüşçesine parıl parıl parlıyordu güneşte. Hemen bir su samuru belirdi yanı başında, o da sevimliydi bir o kadar. Kunduz da peşlerine takılıp gelmiş neden geldiyse. İlerde ise koca bir balina; yelpazeye benzeyen kuyruğunu şöyle bir gösterip suya daldı. Ve balıklar yüzlerini gösterdiler sonra. Her renkten, her türden boy boy balıklar. Daha önce hiç görmediği, gördüyse bile hatırlayamadığı başka çok sayıda canlı ortaya çıktı o sırada; denizatından tut vatozuna, medüzüne kadar deniz yaratığının hepsi buradaydı. Hayret! Nasıl anlaşıp, toplanmışlar böyle? Ama şöyle belleğini biraz yoklayınca anımsamaya başladı ki, iyi tanıdığı ve yıllar önce çok avladığı fakat uzun zamandır ne nehirlerde, ne göllerde ne de denizlerde rastlanmayan hayvanlardı bunların birçoğu. Hele çocukluk ve gençlik çağlarında filan çok sayıda vardı ve bol bol avlıyorlardı kendisi ve komşuları.
Fakat gel gör ki, bunların gözlerinde de var aynı kin, aynı öfke. Başta da köpekbalığı o koca ve keskin kuyruğunu sallaya sallaya etrafında dolanmaya başlıyor. Kunduzlar, su samurları, Akdeniz fokları eski sevimliliklerini ve dostluklarını bir yana atıp, saldırıya hazırlanırmışçasına dişlerini gösteriyorlar. Şaşılacak şey, bu hayvanlar hiç de böyle haşin ve vahşi görünüşlü değildi eskiden!
“Göllerimizi, nehirlerimizi kuruttun, yaşayacağımız dünyayı yok ettin,” diyor içlerinden biri.
Başka biri de çıkıp:
“İçinde yaşadığımız ev olan denizi zehirledin, nefes alamaz olduk, ciğerlerimiz çürüdü,” diye sesleniyor.
Şikâyetçi çoktu:
“Yuvalarımızı dinamitledin, ne kadar yavru ve yumurta varsa hepsi öldü. Sığınacak yer bulamayınca düşmanlarımıza karşı korumasız kaldık,” diye bağırıyor bir anne balık.
O bitirir bitirmez:
“Yumurtlama mevsimi, göç mevsimi, kış mevsimi düşünmedin avladın. Bunların nesli bitecek diye aklına gelmedi, avladın. Avladın, avladın, avladın… Gece gündüz demeyip hep avladın. Yalvardık, yakardık, yapma etme, bak sonumuz geldi dedik, dinlemedin yine avladın; şimdi cezanı çekeceksin. Haydi, arkadaşlar saldırın!”
Hepsi üstüne doğru gelmeye başlayınca, karaya doğru kaçmak zorunda kaldı bizim Âdem.
Fakat toprağa daha ilk adımını atar atmaz, toprak kaynamaya başlıyor ayağının altında; bilmem kaç şiddetinde bir deprem oluyor sanki ve ayakta durmakta zorlanıyor o. Karşıda başka insanlar da görünüyor ama onlarda öyle bir şey yok, oldukça sakinler, kendisini seyrediyorlar rahat rahat. Onu ise toprak yutacak nerdeyse.
Kurtarmaları için imdat çağrısı yapıyor Âdem.
Ötekiler hiç duymazdan gelirken biri yanıt veriyor:
“Farklı mezhepten olduğum için beni horladın, eziyet ettin, daha da ileri gidip, toplu kıyım yaptın, neslimi yok ettin; şimdi daha ne yardım bekliyorsun benden,” deyip kılını bile kıpırdatmıyor.
Yanındaki konuşuyor bu sefer:
“Kendi dininden olmadığım için bana yaşam hakkı tanımadın. Benimkine ise hiç mi hiç saygı göstermedin, hep hakaret ettin, kötüledin. Şimdi ben sana neden yardım edeyim ki?”
Üçüncü kişiye elini uzatıyor:
“Kendi ırkından olmadığım için beni insandan saymadın, evimi yakıp, yuvamı dağıttın. Karımı, kızımı götürüp haremine kapattın, köle pazarlarında sattın ganimet diye. Sen geldiğin zaman ben bu toprakların sahibiydim; yurdumu işgal edip, halkımı kılıçtan geçirdin. Hangi yüzle el uzatıyorsun bana?”
Tam bir umarsızlık içindeydi. Toprak, hala ayağının altında oynuyor, deli bir at gibi onu sırtından atmaya çalışıyordu sanki.
Bu sefer sesler topraktan geliyor:
“Milyonlarca yıldır, doğurduğum çocuklarımı hiçbir kıtlık göstermeden doya doya besledim. Bitkiler olsun, hayvanlar olsun hiç açlık çekmediler. Ama sen öylesine zehirledin ki beni, doğuramaz, doğurduklarımı ise besleyemez hale geldim, üretkenliğimi yitirdim. Göğüslerimdeki süt kurudu. Öldürdün beni, seni istemiyorum artık; nereye gidersen git, benim üzerimde sana yer yok bundan böyle.
Çaresizlik denen asıl buydu işte. Şimdiye kadar başı hiç böylesine dara gelmemişti Âdem’in. Gidebileceği nere vardı ki? Hiçbir yer.
Uyanıverdi hemen; kan ter içinde kalmış, ıpıslak etmişti yatağın içini. Gördüklerinin bir düş olduğunu anlayınca öyle rahatladı ki!
Yataktan kalkıp, mağaranın kapısına gitti, karşılara doğru baktı: dolunay, her tarafı gündüz gibi aydınlatmıştı. Tepeler, dağlar, ağaçlar yerli yerinde duruyordu. Bunun bir düş olmasına çok sevindi.
Dönüp, Havva’nın üzerindeki kaymış olan incir yapraklarını düzeltti ve bir kez daha yanına uzandı.

OVACIK ALANINDA TEK KADIN OLMAK
Celal Necati ÜÇYILDIZ

Eğer Toroslar’ın başında bir ova ararsanız, işte o Ovacık alanıdır. Akdeniz’den yukarı kıvrıla, kıvrıla yollar gider. Yokuştan nefes aldığınızda sizi Meydan karşılar. Maki örtüleri defne, kesme, piynar, sakızlık. Aralarına serpişen meşe ağaçları. Bunlar Yörükler için paha biçilmez varlık alanlarıdır.
Taşeli’nin içinde yeşil alanlar demek olası. Ovacık Alanına Karaman, Konya’dan Yörükler akın, akın gelmişler. Kimisi gönüllü gelmiş, kimisi zorunlu iskân politikaları ile gelmişler. Buraları yurt tutmuşlar. Kuyu başları, sarnıçlar onlar için en iyi mekân olmuş. Bu bölgede akarsu yok. Tarihi roma su kanalından yararlanan da olmuş ama. Yukarı da bulunan köyler tat vermemişler. Kokmuş peynir derileri, leşler atmışlar. Ama sular yine de içilmiş. Ama kuyu suları en temizi çıkmış.
Ovacık alanında önce tek kadın yaşamış. Ovacık köyü Tek Kadın Mahallesi’ne gittiğimizde, orada bir kent harabesi ile karşılaştık. Bütün olumsuzluklara rağmen hâlâ ayakta kalmaya devam ediyor. Recepli sülalesi buralara gelmiş. Ev yapmışlar. Evler bir asırlık. Hâlâ dimdik ayakta. Tek Kadın heykelini birileri götürmüş ama aslan mezar kapağı ile idare ediyorlar.
Hançerli, Deve ini, Gökburç, Tek Kadın, Çatmataş’ta ören yerleri ayakta kalmak için uğraş veriyorlar. Köy sakinleri bu yapılara sıcak bakmıyor. Sanki kendi ibadet yerlerine rakip görüyorlar. İşte ne nedenle tarihi yapıları görmek isteyenler, patika yol bile göremiyorlar. Çalıların, dikenlerin arasında hoplaya zıplaya anıtlara ulaşıyorlar.
Keşli Türkmen köyünde delikli taşını görüyoruz. Sonra Ovacık alanında yürüyüş devam ediyor. Türkülerde adı geçen Yankılı Mahallesi, Bozkoyak, Sarıveliler, Sinanlı, Turabi adım adım tarih kokuyor. Aslanlı kabartma heykeli çalıların arasında Ovacık alanına bakıyor.
Ovacık alanında artık keçiler dolaşmıyor. Kayaları, taşları toplamışlar. Kırmızı verimli topraklar Aksufat suyu ile buluşunca domates, kırmızı toprağın üzerinde onun renklerini sergiliyor. Domatesini üretiyor, yanına defne yaprağını da koyuyor. Son yıllarda, Ovacık alanı defne yaprağında başı çekiyor. Bir kısmını fabrikalara gönderirken, bir kısmını da alıkoyup; kendi usulleri ile sabun yapıyorlar.
İmamlı (Meydan), Demirçili köyleri Ovacık alanın hemen altında, onlar denize biraz daha yakın. Köyler onların kışlıkları. Yaz gelince, Mara üzerinden Yüğlük dağlarının yolunu tutuyorlar. Zorunlu yerleşim sırasında burada kalın artık demişler. Ama bakmışlar sıcak, sıtma, kavga dövüş yurtlarını bulamamışlar. Hâlâ gitmeye devam ediyorlar. Esas yurdumuzu orada. Büyük tarlalarımız orada diyorlar.
Demirçili’de roma döneminden ( yaklaşık MS. 2-3 y.y.) yapıtlar, aile mezarları, hamamlar ayakta kalmak için mücadele veriyorlar. Ama bu yapıtlara ulaşmak için birer patika yol bile çok görülmüş.
Sanırım bu köylere geçmiş uygarlıklarla iç içe yaşama kültürü verememişiz. İşte sorun burada. Yani burada bulunan paha biçilmez anıtları Tanrıya emanet etmişiz.
Akdeniz’den, Toroslar’a yokuş başından ağır ağır çıktıktan sonra bu anıtları görmek için soluklandığında, sıcak bir çay ya da ayran. Duraklama, konaklamaya bile dönüşür. Narlıkuyu’da uygulanan projelerin buralara da kaydırılması bu bölgedeki tarihi yapıların kendiliğinden korunması sağlanacaktır. Bunu Cennet- Cehennem bölgesinde görmek olası.
Demirçili’den, Uzuncaburç’a kadar bu bölgenin bu projelere gereksinimi var. Son kalan Yörük çadırlarında sıkmasını, böreğini, ayranını ve de kırmızı toprakta yetişen domatesi, biberini birlikte tatmak.
O zaman bölge halkı o anıtlara gitmek isteyenlerin patika yolunu yapar. Onlara öcü gibi bakmaz. Onları dost olarak karşılar. Uygarlıklar birbiri ile kaynaşır. Bunlar zor işler değil. Bir ucundan başlamak gerekir.

LİMONİ
Z.E.Deniz OĞUZ

Mersin’in Erdemli ilçesi sınırlarında bir randevu daha başlıyor. Yolculuk, avuç avuç medeniyetin yorgun kemiklerini dinlendirdiği Toros kanyonlarında ilerliyor.
Erdemli coğrafyasındaki herhangi bir yolculuk, yılın neredeyse dört mevsimi Akdeniz’in âlicenap güneşinde devam eder. Vadilerde kıyamet gibi bereket kol gezer. Ve limon, incir, kekik, andız, yarpuz, sedir, ardıç kuşu, ardıçgiller…
Antik adı Lamas olan Limonlu, Dağlık Kilikya’nın denize açılan kapılarından biridir. Beldeden kuzeye sapıldığında ince uzun Kayacı Vadisi başlar. Limonlu Çayı’nın küçük menderesler oluşturduğu vadiye, mevsimine göre yeşil ya da sarı parlak limon bahçeleri yayılmış, suyu aralarına almış bahçelere ise meyve dökmekten yorulmuş incir ağaçları karışmıştır. Bir de yaz dönmeden, çitillerine incir doldurmuş kıpır kıpır çocuklar, seralarını yenileyen yarıcılar, gölgeliklere devrilmiş sarıkızlar ve limon makasları ile her biri bir dalda çalışan mevsimlik işçiler.
Limonlu Çayı takip edilirse, ağaçlarla korunaklı karpuz çatlatan sayfiye yerlerine ulaşılır. Kayacı Vadisi Milli Parkı’nın bu köşesi, doğal şemsiyeler altında oldukça serindir. Yöre, Limonlu Çayı’nın hafif zorluktaki kıyı geçişleri ile doğa sporları için son derece ideal. Gözleme, tatlı su balığı veya çay molası, pek tabii suyun içerisinde sürülebilen bir keyif. Toros yaylaları dışında yaz aylarının en serin alanlarından biri olan milli parka kır dinlenmesi için gelenler, Limonlu Çayı’nın soğuk yeşil sularına ve beyaz kumullarına atar kendini. Sudaki yeşil yengeçlere dikkat!
Kayacı Vadisi bir acayip havadar yer... Yüksek kotlara tırmanış başladı mı bitki örtüsü öyle hemen değişmez. Vadiyi seyreden keskin yamaçlardaki limonlukların sırtına, elma bahçeleri ve kızılçamlar dadanmıştır. Dolambaçlı yolun sonunda, vadi görünmez olduğunda ise yayla yolları başlar. Çiriş Köyü’nden itibaren sağlı sollu küçük ölçekli üzüm bağları ve kızılçam ormanları takip edildiğinde, yaklaşık 20 km sonra, Aydınlar Köyü (Avgadı) girişinde Kargagediği Sedir Ormanları belirir. Yılların örseleyemediği sedir ağaçları, yol genişletme çalışmaları esnasında fire vermişler fakat bugün hepsi koruma altında. Kargagediği’nden sonra ise ardıçlar ve yine aynı familyadan olan andızlar istila eder ortalığı.
En geniş yayılımını ülkemizde bulan Toros Sediri (Cedrus Libani) vefalı bir ağaç. Hem dayanıklı olacaksın hem kolay işleneceksin. Zor! Bir de belki güzel kokulu olmasındandır, iğne yaprakları hayvanları cezp eder. Son yıllarda, ormancıların meşakkatli çalışmaları, kozalaklardan elde edilen karpelli tohumlarıyla sedir ormanlarının yaygınlaştırılmasında etkili oldu. Kar yağmadan hemen önce veya yağdığı esnada havadan ve karadan atılan tohumlar, bugün daha çok sedirin boylanmasını sağlamış durumda.
Güve benzeri haşereleri uzaklaştırıcı etkisi ile sandık, dolap ve inşaat malzemesi üretimi gibi birçok alanda kullanılan sedir, dar yıllık halkaları ve dayanıklılığı nedeniyle gemi yapımı için ideal. Süveyş kanalı yapımını da içine alan 5000 yıllık tahribat, bugün bozuk sedir alanlarının iyileştirilmesinde geç de olsa bir etken.
Ya ardıçlar? Pul yapraklı olarak tanınan bir ardıç (juniperus) genellikle Toroslar’da boz ardıç ve yağ ardıç olarak çıkar karşınıza. Soluk yeşil boz ardıçların arasında ıslak ve daha canlı görünümlü olanlarına halk arasında “yağ ardıç” denir. Ardıçlar, doğal ortamlarda ardıç kuşları ve bazı hayvanların sindirim sisteminden geçerek yayılır. Ardıç kuşunun midesinden ve poposundan geçmeyen tohum, ardıca dönüşmez. Kilit taşı görevini üstlenmiş olan bu kuşlar, zincirin en önemli halkası. Onlar da bu yüzden koruma altında.
Ardıçgiller, tespih, pekmez, ok yayı, kurşun kalem, mobilya, dekoratif malzeme yapımında, cin adlı içkinin üretiminde, geyik eti gibi ağır kokulu etlerin tadını ekşimtırak kozalakları ile hafifletmede kullanılır. Ardıçtan elde edilen katran, uyuz gibi deri hastalıklarının tedavisinde ilaç gibidir. Erzurum oltu taşı bile fosil ardıçlardan oluşmuş bir nimet.
Kayacı Vadisi’nin doğu komşusu olan Erdemli Kanyonu ayrı bir cennet. Kanyona, hazır Kargagediği’ni geçmişken Aydınlar (Avgadı) yaylasından sapılarak da ulaşılabilir. Çerçili ve Koramşalı köyleri, şeftali plantasyonlarının zorlu yamaç düzeninde kurulduğu bolluk alanları. Öyle ki Koramşalı köylüsü memleketini, “kutsal topraklar” diye bellemiştir. Bir de eski zamanlarda beyaz tenli, çakır pençe güzel mi güzel kadınları ile ün salmıştır buralarda. İlerledikçe, balta girmemiş kızılçamlarla dolu bir yörenin içinde bulursunuz kendinizi. Yaklaşık 10-15 km sonra, kanyonun Söğüt- Küçük Sorgun (Toros Köyü)- Büyük Sorgun yayla üçgenine kavuştuğu yerdeki Kaleboynu ve Kevenkırı düzlükleri, derin vadinin yüksek kotlarındaki iki güvenli kuş kafesi. Bu düzlüklere vardığınız vakit bir kez daha ardıç kuşları için oluşturulmuş suni havuzların ve sedir iyileştirme (rehabilitasyon) alanlarının içindesiniz. Kanyonu, 1700 m’den seyreden bu kekik kokulu tepeliklerden sonra soluk alınabilecek diğer bir durak, Erdemli Deresi’nin kaynağı olan Değirmenbaşı. Yüzeyde yarpuzları besleyen yeraltı kaynağı fena halde soğuk. El yakan bir soğuk! Öyle ki piknikçilerin ara sıra şinav vaziyetinde su içme yarışına davrandığı bir mesire alanı. Daha ötede, Büyük Sorgun girişindeyse upuzun boylu kartal yuvası görünümlü yaşlı sedirler… Selamlamadan geçmemeli!
Yakınlarda 19. yy’da Ermeni bir vatandaşın yapıp işlettiği, şimdiyse terk edilmiş bir değirmen var. Değirmencilik Anadolu’da çoğunlukla gayrimüslimlerce yapılmıştır. Çünkü ekmeğin ham maddesi olan un da ekmek gibi kutsaldır. Değirmende yerlere dökülen unun ister istemez üzerine basar değirmenci. Bu yüzden değirmenciliğe sıcak bakmaz Anadolu halkı.
Limonlu ve Kumkuyu (Tırtar) arasında, bugün makilik alanlara saklanan antik korsan limanlarına yataklık eden kanyonlarda ilerledik. Erdemli tantunisi için verilecek bir mola ya da Kumkuyu marinasının ayakucunda bir balık keyfi gezinin son durağı gibi görünse de daha önümüzde koca bir Göksu Vadisi uyuyor.
Sağlıkla geziniz…

SİYASETİ BIRAKIYORUZ
Mehmet ÖNDER

Bizim rahmetli siyasetle çok uğraşmış; anlaşılan zarar da görmüş, “Oğlum büyüyünce siyasete bulaşma” diye öğüt verir dururdu.
Sözünü tuttum, hiç siyasete bulaşmadım. İkide birde partilere girip çıkışım mı? Hep o bana bulaşıyor, o yüzden.
***

Bir yerel seçim öncesiydi, kelli felli biri çıktı geldi; bir partinin ilçe başkanıymış: “Mehmet Bey, uzun zamandır partiye belediye başkan adayı arıyoruz. Düşündük taşındık en iyi adayın sen olduğuna karar verdik. Mevcut başkanı devirse devirse o devirir” dedik.
Bak sen! Damardan damardan da giriyor. Yani, bu şu demek: Siyaset denen şey açık açık bulaşıyor. Ağzımızdan da noter tasdikli belge hükmünde bir “Eh!” çıktı mı? Artık siyasetin içinde değil, ta göbeğindeyiz.
Yalnız tek sıkıntı parti bol para gönderemeyecekmiş.

***

“Arkadaşlar o zaman işimiz çok zor. Bu işler bol para ister, emek ister, işi gücü bir yana bırakmak ister” diye yalvarıp yakarmalar sinek vızıltısı kadar etki etmedi.
Beklendiği gibi ertesi sabah da istekler başladı. İlçe başkanı birini göndermiş. Adamın deyişiyle “Ercümen Listesi” hazır mıymış? İnsaf artık, daha bugün bir. Ne encümeni ne meclisi. Akşama doğru il başkanlığı sekreteri: Meclis listesi nerede kalmışmış. Ertesi sabah erkenden de bizzat parti genel sekreteri, bizi “En tembel ilçe örgütü” ilan edeceklermiş, bu ne uyuşuklukmuş.
Aldık başımıza bir dert ya, inşallah sonu hayırlı olur. Bereket ki, bu konularda deneyim sahibiyim. Bir tarihte “Usulen adını ilçe başkanı yazıverelim, işleri biz yaparız” denip siyasete sokulmuş, üç gün sonra bizzat genel başkandan “Filan köydeki üye sayımız niye hala üç, orada yan gelip yatıyor musunuz!” diye azar bile işitmiştim.
Neyse, bir yola çıktık, bulacaz artık o ercümen denen zevatı. Ama bulmak için de aramak lazım. Yola koyuldum, bir kahveye bakınırken taa ortaokuldan bir arkadaşıma rastladım. Tembel Osman. O zamanlar yaşamaktan bezgin bir çocuktu. Derslerine çalışmaz, kırık not alınca da “Bırakıcam bu okulu” diye mızıldanır dururdu. İlk yılın sonunda bıraktıydı da kurtulduyduk.
Ama şimdi, kendisine gereksinim var. Yukardan bastırıyorlar, “Osman’ı bile meclis üyeliğine yazarsam şaşırmayın” diyecektim ki, o da arayış içindeymiş. Daha beni görür görmez “Sigara var mı?” dedi. Uzattım; anlaşılan ateşi de yok, sağa sola bakınmaya başladı. Çakmağı çıkarıp yakıverdim, elimin üstünü okşar gibi yapıp teşekkür etti. Sonra dumanı uzun uzun çekti. Bir daha bir daha derken başladı öksürmeye. Neredeyse boğulacak. Biraz rahatlayınca:
- Bırakıcam bu naleti, dedi.
Rahatlayıp sövmeleri de bitince konuyu açtım. Meğer en doğru adrese gelmişim. Şöyle bir gerindi:
- Mehmetçiğim tam adamına geldin. Biz demokrasinin emniyet supabıyız. Aynı zamanda oy deposuyuz. Bir kaşımızı oynatalım, oyların yarısı tuz yüklenmiş koyun sürüsü gibi peşimize takılmazsa aha şu ellerim işe güce varmasın.
Tam da yukardan bastırdıkları bir sırada, iyi ki Osman’a rastlamışım. Daha yüzlerini bile görmediğim elin adamlarına rezil olacaktım. Ama bu iş bir Mehmet bir Osman’la da olmaz ki, bunun meclisi var, kontenjanı var. Var oğlu var, derken; meğer ben ne ufku dar insanmışım. Doğru dürüst insan tanımıyormuşum. Osman öyle mi? Koşuverdi; pek kılık kıyafetleri yerinde olmasa da yedi sekiz kişiyi bir çırpıda buldu geldi.
İnsanlar her an bayramlıklarıyla gezmeyecekler ama yine de soruşturmak gerekir:
- Arkadaşlar ne işle iştigal ederler?
Osman en öndekilere sempati ile baktı:
- Aha şu ikisi fayans işinde uzmandır.
“Canlarım benim, bu aralar inşaat işi de krizde; zorda olmalılar. İnşallah işleri açılır da rahat harcama yapabilirler” diye düşünürken, ardındaki dört kişiyi işaret etti.
- Bu arkadaşlar kâğıt sektöründe birinci sınıftır.
Güzel. Gerçi bizim buralarda kâğıt fabrikası yok ama işe bir atölyede başlamış olmalılar. Yavaş yavaş büyümek daha akıllıca.
Sonra arka yandaki ikisini işaret edip, sır verir gibi ağzını yarı kapadı:
- Bu ikisi asla sıradan işlerle uğraşmazlar. Risk alırlar. Yani kılıç kalkan ekibi.
Hem büyük işadamı, hem de folklora âşıklar demek. Ne güzel. İnsanın mesleğinin yanında sanatsal faaliyetlere de zaman ayırması ne büyük zenginlik.
Osman tüm arkadaşlarını tek tek tanıttı. Meclisime üye ararken gölebe batmış gibi oldum. Hatta en arkalarda tek başına dikilen biri kalmıştı. “Bu kimdir?” dedim. “O çaycı” dedi “Önemli değil. Aday listesine yazmasan da olur.” Buna ısrarla karşı çıktım:
- Olur mu öyle şey? O da bizden. O da emekçi bir kardeşimiz.
Çaycıyı da listeme alıp ekibimi oluşturdum.
Bizim partiye hiç para gelmiyor ama bu kadar işadamının katkısıyla seçimi sürükleriz evvel Allah. Zaten Osman’ın bir kaş göz işaretine bakan yüzde elli çoğunluk çantada keklik, buna yüzde bir bile eklesek seçim bizim.
Gel zaman git zaman seçim çalışmaları oldukça ilerledi. Yukarıları aradım, prensip olarak bu seçimde bir kuruş para göndermeyeceklermiş. Kendi yağımızla kavrulmamız gerekiyormuş.
“Bereket versin arkadaşların ensesi kalın” diyeceğim ama onların da ceplerinde akrep mi var ne, henüz hiç birinin eli cebine gitmedi. Ben tüm harçlığımı harcasam da giderlere yetişemez durumdayım.
Bir gün baktım, cepte bir kuruş yok. Az bir şeye gereksinim var. Alacaklı başucumda bekliyor. Aday arkadaşlara “Para!” dedim, hiç biri oralı olmadı. Neyse ki, geride geride duran çaycı arkadaşta para varmış da, rezil olmaktan kurtulduk.
Yokluğunda her kuruşun değeri anlaşılıyor.
Arkadaşlar o akşam, önemli bir konuda toplantı yapma önerisi getirdiler de yüreğime soğuk sular serpildi. Anlaşılan arkadaşların paraları ortaya serme zamanı gelmiş. Yoksa tam da bir işe kalkışmışız, halimiz nice olurdu?
***
Toplantıda ilk sözü Osman aldı:
- Sayın başkan, arkadaşların sabrı taşmaya başladı.
- Neden?
- Neden olacak, para konusu.
Öyle ya, kibar adamlar “Al şu parayı, seçim parasız olmaz” demeye utanıyorlar. Konuyu benim açmamı bekliyorlar.
Hani birçok partinin meclis üyeleri şu kadar bu kadar para harcıyor diye konuşuluyor ya, ben de bizimkileri rahatlatmak istedim:
- Haklısınız arkadaşlar. Konuyu gündeme getirmekte geciktim. Çekinmeyin, buyurun. Çıkarın paraları!
Ben bu sözü söyleyince bir şaşkınlık geçirdiler, gözleri açıldı. Hep bir ağızdan:
- Çıkaralım da, kasa nerede?
- Ne kasası?
- Paraların bulunduğu kasa. Paralarımızı nereden alacağız?
Öyle bir şey olmadığını söyleyince başladılar homurdanmaya:
- Ulan, çayına okey çevirsek, bari hoşça vakit geçirirdik.
- Bu da iş mi be? Ne varsa kâğıtta var. Al papazı ver kızı.
- Bir kılıç açsam, bir ay karnım doyardı. Yediniz sermayemi.
Tek sitem etmeyen çaycı kalmıştı, ona baktım; hiç umurunda değil:
- Müşterilerin hepsi burada. Zaten iş olmazdı.

***

Partiden topluca çıkıp gitmeye hazırlanırlarken Osman sitem etmeyi sürdürüyordu:
- Birader, okul arkadaşı dedik bağrımıza bastık, beni kahveye rezil ettin. Bu koşullarda siyaset yapmayı hiç mi hiç etik bulmuyorum. Ben ve arkadaşlarım siyaseti bırakıyoruz.
Onlar uzaklaşırken, seçimi kazanma umutlarımız ufukta yitti gitti.



ÇİÇEKLERLE

A. Kadir PAKSOY


Bir sabah uyandığımda
Yalvaran gözleriyle karşılaştım çiçeklerin
Hoşnut değillerdi
İnsanların kendilerine yakıştırdıkları adlardan
Başka adlar bulmamı istiyorlardı benden

Yahu herkes sizi bu adlarla çağırıyor
Karıştıracaksınız ortalığı şimdi
Gelin vazgeçin bu işten
Dedimse de dinletemedim

Umurlarında değilmiş hiç kimse
Kendilerinin bileceği şeymiş hangi adı taşıyacakları
Ad diyorlardı da başka bir şey demiyorlardı
Ben de hemen koyuldum işe

Evdekilerden başladım önce
Kız pençesi dedim hasekiküpesine
Baktım beğendi haspa
Al al oldu yanakları utançtan

Yaralıtemmuzçiçeği dedim açelyaya
Sardunyaya sabırçiçeği
Karanfile selam
Baktım onlar da beğendi

Aşkçiçeği demiştim ki gelinduvağına
Yalnızlıkçiçeğine çevirdim
kıskandığını görünce ötekilerin
Nazçiçeği dedim orkideye
Kamelyaya dulgüzeli
Begonyaya yüzgönül
Uydurdum tüm çiçeklere birer ad
Hepsi hepsi beğendi

Hepsi beğenince
Bu iş de beni iyice sardı

Artık umurumda değil insanların duyarsızlığı
Sağ olsun çiçekler
Ne zaman yanlarına varsam
Sanki Hippokrates gelmiş gibi şifa dağıtan
Yere göğe sığdıramıyorlar beni



GÜNEYDE AKŞAMLAR
Cumali KARATAŞ

Bilmezsin.
Güneyde akşamlar nasıl olur...
Önce güneş yavaş yavaş
Etkinliğini yitirir turuncu günde.
Akşamın kızıl perdesi sonra çekilir.
Bir baştan bir başa ıssız ufka.
Sonra akşamcılar bir bir
Düşer meyhanelere.
Biri gider, biri gelir şişelerin.
***
Güneyde tersine kurulur hayat.
Gün batımı dolup taşar barlar, pavyonlar.
Bütün gözler dansözün göbeğine dikilir.
Çiftetelliler, zennubeler, mastikalar
Ah! ne oyunlar, oyunlar.


MEZGELDEK
A.Uğur OLGAR

Yaz göçmeni bilirdik,
Zonguldak’ta islenmiş ayaklarını
Akdeniz ile yıkamaya gelirdi Mersin’e
Toy mezgeldek

Oysa zemheri şaşkını zaman
Dondurdu özgür açılan kanatları
Sonsuza dek

Tetrax tetrax özlerdim seni
Yıllanmış küskünlüğünden girer
Aman vermez suskunluğundan çıkardım

Yamanırdım tanrının bir söküğüne

Silifke / Ocak 23, 2012


ACEP NEYDİ O HORTUM
M. Demirel BABACANOĞLU

Ay kara bulutlar arasına girip girip çıkıyordu. Bu yüzden yeryüzü aydınlanmakta güçlük çekiyordu. Yani yeryüzü loş bir karanlıkla çekişiyor, dövüşüyordu. Dağların tepelerin, ağaçların gölgeleri uzuyor, yitiyordu. Sonra birden bulutlar çekilir gibi oldu. Ay parlak yüzünü gösterdi. Biz ona çocukken "Aydede" derdik, “bize çörek at.” Atmıyordu. Bağırıyorduk. Onun bundan haberi bile yoktu. Ne çörek atıyordu, ne de bir şey! Olsun yine de biz, "Aydede"nin bize çörek atacağını inanıyorduk! Aptalca bir şeydi ama öyle!
Tüm insanlar aptal değil mi? Onlara bakıp, onları özenle gözlerseniz hepsinin aptal olduğunu görebilirsiniz! Hatta kendinizin bile aptallıklarına tanık olabilirsiniz!
Aptallar size en olmadık şeyler de anlatabilirler. Her türlü yalan söyleyebilirler. Yalanları gerçekmiş gibi size yutturabilirler. Siz de ona inanırsınız. İnandığınız için de aptalsınızdır!
Bir kıza doğruyu dosdoğruyu söyledim; inanmadı. Sevgilim olmadı benim. Olmak zorunda da değildi. Kendime söz geçiremedim. O yüzden öyle acılar çektim ki! Hep onu düşündüm; gece gündüz, saat dakika! Kendimi örene, talana çevirdim; delirdim! Çarptım duvarlara, alkollere gark oldum, süründüm yerlerde. Paramparça oldum. Her bir parçam bir yerde kaldı. Köpekler gibi ardından koştum; tavlayamadım onu. İnandıramadım söylediklerime! Kanmadı bana. İnsafsız çıktı. Bir milim bile acımadı bana. Güvenmedi içtenliğime. Ben de bunlardan ders aldım. Bir daha doğru söylemeyeceğime ant içtim. Artık hangi kızı, hangi kadını görsem, kimi görsem doğru söylemiyordum, yalan söylüyordum, yalanıma inanıyorlardı! Gülünç değil mi? Demek yalan gerçekten üstün. Gizi, büyüsü çekiyordu insanları. Bense, şaşıyordum bütün bunlara! Kendi kendime düşündüm, bu böyle gitmeyecek… Karar verdim…
Ondan başka kız yok muydu? Dünya kadar kız vardı dünyada. Elini sallasan ellisi, yüzünü sallasan yüzlüsü gelirdi. Gördüğüm, baktığım her yer kız doluydu. Silme kız kaplamıştı yeryüzünü!... Erkeklerin sayısı azalmış, kızların sayısı artmıştı. Bir gün gözüme kestirdiğim bir kıza askıntı oldum, olmadık yalanlar söyledim. "Seni canımdan çok seviyorum, öl desen ölürüm, gel desen gelirim dedim. Gel sen benim ol, gezdireyim dünyayı, İngiltere, Amerika, Fransa, nere dersen götüreyim, gezer dolaşırız Marmaris, Bodrum, Miami, Dubai, Madagaskar, Baltık, San Francisco… Lüks otellerde kalırız, villalarda yaşatırım seni. Uçaklarla havalarda, gemilerle denizlerde, limuzinlerle karalarda gezdiririm. Bir dediğin iki etmem. Koşarız kumsallarda. Bikiniler giyersin, üstsüz/altsız da olabilirsin! Hatta… Salıverirsin goncalarını, goncaların kopuşur. Güneşlenirsin. Bronzlaşır tenin. Sevişiriz, zevkin doruğuna ulaşırız!" dedim. Daha neler neler söyledim, usun beynin durur, inandı bana, iki bir demeden sevgilim oluverdi. Ama ben onun sevgilisi olmadım. Yaşadım onunla yalnızca. Rol yaptım, oynadım bana verilen rolü. Ben rol yaptıkça o inandı, sevdi beni; aşık oldu. Ben ona âşık olamadım. Sevmedim onu hiçbir zaman. Sevemezdim de zaten, yalana, dolana inanan birini hiç sevemezdim! Artık kız tavlamasını öğrenmiştim. Ne zaman kız tavlamak istesem yalana başvuruyordum, öyle de yapacağım bundan sonra. Yalanın iksiri, gizi büyük. Yalan söyleyen kurtarıyor kendini, doğru söyleyen tehlikede… Sen ne büyüksün, her şeye kadirsin yalan!..
Ayın altından kara bulutlar geçip gidiyordu. Geçip gittikçe gölgeler ecüş bücüş oluyordu. Kimi insana, kimi hayvana benziyordu. Her biri bir canlının biçimini alıyordu. Acayip bir şey oluyordu. Ve ayın altında ve güneşin altında ve yorganın altında yalanlar söyleniyordu.
Birden bir hortum çıktı, kapladı ayın altını, sardı yeryüzünü. Kara hortumlar, kırmızı hortumlar, beyaz hortumlar, yeşil sarı hortumlar... Her renkte hortumlar oynuyor, zıplıyor, elden ele dolaşıyordu, uzuyor, büyüyordu... Adam uyandığında, yatağında bir hortum gördü. O da nesi; yılana benziyordu, ama değildi! Hemen tutup attı adam hortumu dışarı. Yeniden yattı, uyudu. Yeniden uyandı… Yine hortum yatağındaydı.
"Düş mü görüyorum" diyordu adam? Yoo düş filan değildi… Düpedüz hortumdu bu. Yokluyor, elliyor; lastikten değil bezden değil, kumaştan değil, ne biçim hortum bu? “Hiç böyle hortum görmedim" diyordu, adam, çivileniyordu yatağına yeniden. Uyanıyordu, yine hortum yatağında…
Neden sonra usuna geliyor, yerinden kalkıyor; gidip mutfaktan keskin bir bıçak alıyor, geliyor, kesiyordu hortumu. Kökünden koparıyordu. Gidip yatağına uzanıyordu yeniden. Rahat uyuyabilmek için çalışıyordu. Ama uyumakta güçlük çekiyordu! Endişe, korku vardı yüzünde, dağıtmaya çalışıyordu. Sarıldı sevgilisine. Okşadı saçlarını, sevdi dudaklarını. Alt alta, üst üste geldiler. Aaaa, o da ne? Hortum aralarına girmiş. Sevgilinin bahçesine varmış, dayamış ağzını kırmızı gülleri yalayıp yutuyor. Adam dürtü sevgilisini, "Kız kız, bu ne? Nerden geldi bu hortum," dedi.
Sevgilisi bakıyor, hiç görmediği bir şey; böyle kara, böyle yılan gibi, sulu yavşak bir şey görmemişti. Dokunuyor. Dokundukça hoşlanıyor. Kayıveriyor elinin altından. Allah Allah neymiş bu hortum? Kalkıp ışıkları yakıyor. Hortum! Basbayağı hortum."Herhalde çocuklar atmıştır buraya; sonra da unutmuşlardır; önemli değil canım!... Yatalım " diyordu, yatıyorlardı.
Sevgili, önce olanları, olmuşları anlatmıyordu! Bakalım sonuç ne olacak gibi şeyler geçiriyordu içinden. Bayan sevgili, toplayıp dürüp kaldırıp atıyordu avluya hortumu. Geri yatıyor, yeniden başlıyordu sevişmeye. Ay bulutlar arasına girmiş, şimdi karanlıktı her yer. Kurt uyuyor, su uyuyor, sevgililer uyumuyor. Ay buluta girip çıktıkça, sevgililer de bulutun içine girip çıkıyordu. Yüksek enerjiler salıyorlardı tenlerine. Islanıyordu tenleri bulut gibi, bir at olup kişniyordu… Sonra suyun altına giriyorlar, ıslanıyorlardı iyice… Tulumbalar şakırdıyor, sular şarlıyordu. Havuzlar şapur şupur ediyordu. Denizler şaha kalkıyordu. Suyun altında sevgililer oynaşıyordu… Adam bir hayli yorgunluktan sonra sevgilisiyle girdi yatağa. Hortum yine yataktaydı. Kim getirmişti onu? Kesiyorsun, dışarı atıyorsun, yine fırlayıp çıkıyordu. Bu kez de baltayla kestiler hortumu, parça, parça ettiler. Parçalarını götürüp kuyuya attılar. Geri gelip girdiler yatağa. Soluklanıp, birbirlerinin soluklarını soludular. Gözkapakları birbirine deydi; uyku hazırdı, kirpiklerin ucundaydı. Yumdular gözlerini, uyudular. Tatlı, güzel bir uykuydu. Sevginin sevişmenin sonunda uyunan bir uyku. Meleklere kesti yüzleri!
Tam da ay buluta girmişti ki, gölgeler birbirine karıştı; çarpıştılar, yitip gittiler. Bulutlar, buluta değdi, vuruştular. Camları döküldü gökyüzünün, parçalandı ufaldı iyice, un ufak oldu. Bulutların kavgası başladı. Büyük karmaşık, şiddetli gürültüler doğdu. Şimşekler çaktı. Çıngılar, yalazlar dağıldı. Aydınlanıverdi gökyüzü. Ay bir çıktı, bir girdi bulutlar arasına. Uykusu gelmedi bulutların; dolaştılar, durdular. Yağmur mu, dolu mu, kar mı yağdırsam gibi şeyler düşündüler. Sonra vazgeçtiler, yeryüzünü seyre daldılar. Yeryüzü karma karışıktı. Börtü böcek isyana kalkmıştı. Ciyanbank hemen hortumlanmıştı. Yılanbank durur mu? O da hortumlandı. Ya Kurbağabank, ya Akrepbank… Onlar da hortumlamışlardı; yeryüzünde ne varsa alıp götürmüşlerdi.
Herkesin elinde hortum vardı, ora bura koşup, dolaşıyorlardı, hortumlayacak şey arıyorlardı! Sevgililer, birden bir çığlık attılar."Aman aman yine gelmiş o hortum” diye bağırdılar… Nereden geldi? Nasıl geldi? Ucu nerede? Başı nerede? Belli değil! Uzayıp gidiyor hortumlar...
Hortumlar bir süre görünmez oldu. Sevgililer rahatladılar. Bu kez bir daha bu hortumlar aramıza girmez diye düşündüler. Rahat rahat birbirlerine sokuldular, uykuya daldılar. Tam bu sırada hortum nerden çıkıp geldiyse girdi aralarına… Hortumun hışırtısına uyandı adam, hortumu gördü; sevgilisiyle arasına girmişti, ucundan sular akıyordu...
“Allah kahretsin, kim icat etmiş bu hortumu? Kesiyorum, kaldırıp atıyorum, yine geliyor. Bir acayip hortum! Görülmemiş, duyulmamış saldırgan bir hortum. Usandım, bıktım sırnaşmalarından! Hiç ummadığın bir anda uçar, kaçar, girer, çıkar bir hortum! Baş gelinmez, gelinemez ona. En umulmadık yerde çıkar karşına; dikilir, öylece durur karşında. Ne yapacağını bilemezsin, şaşırır kalırsın. Göz açıp kapayana dek gelmiş, dolanmış sevgilinin bacağına; dayamış ağzını sevgilinin kurnasına, su içip durur; sonra bahçeye çıkmış gezer, gülleri yalar, koklar, namussuz bir hortum. Böylesi hiç görülmedi dünyada!"
Havada gezen kara, kara bulutlar yorulmadılar. Döktürdüler yağmurlarını. Ardından dolu, kar yağdırdılar. Yıldırımlar saldılar. Kayalar yarıldı, ağaçların dalları kırıldı. Bitkiler yerle bir oldu. Soğudu, her taraf buza kesti. Okşadı hortumu; hortum şahlandı!
Adam çok kızdı. Koştu mutfağa. Satırı aldı, geldi; "Dut kız şunu, dut" dedi. Sevgilisi tuttu hortumu. Adam vurdu satırı, kesti hortumu, parça, parça etti. Sonra küçük parçalara ayırdı; dağıttı, serpti etrafa. Bir de baktı ki, yine kesintiler birleşmiş uzayıp gidiyor... Kocaman bir hortum olmuş…
Adam, hortum elinde, yürüyordu, yürüdükçe kesiyordu, kestikçe kısalıyordu hortum. Ne hortum bitiyordu, ne kesme işi. Adam ha bire kesiyordu hortumu. Kese kese, Halep'e, Şam'a, Fizan'a, Paris'e, Londra'ya, Washington’a ulaştı. Bitmedi hortum. Hortumun son ucunu aradı, buldu, karışık, dolaşık bir şeydi hortum. Hortumun vardığı yerde patlamalar, gümlemeler oluyordu; savaşlar çıkıyordu. Hortumun başını bulsaydı adam, kesip koparacaktı. Bir daha da hortum diye bir şey olmayacaktı. Ah bir bulabilseydi hortumun başını! Bulamadı adam. Adam döndü geldi evine. Tam uzanacaktı ki sevgilinin yanına. O da ne! Hortum oradaydı. Sevgilinin gül kokulu, kırmızı bahçesine girmişti hortum. Adam şaşkındı. Çıldırdı…
Acep neydi o hortum?

DEĞİŞİK VE DEĞİŞİK ÇÖPLERİ
MEHMET ALİ KILINÇ


“Ana. Durdu abam selam söyledi; haftaya biz fıstık çapasına başlayacağız. Değişiği siz alın, dedi.”
“Madem değişik bizde, ayranın yarısından keş eder, kışın da bola sele yeriz.”
‘Değişik çöplerini bir türlü bulamıyorum; Şuraya mertekle pardıların arasına sokmuştum. Yel mi aldı, sel mi götürdü? Yoksa yere düştü de süt kokusuna kedi mi kapıp kaçtı bilmem.”
Yıllardır buna benzer cümleler bizim köyde artık kullanılmıyor. Yıllardır dediysem tabi ki pirenin berber dükkanı işlettiği devenin de tellallık yaptığı yıllardan söz etmiyorum. Köyümüze alüminyum tencerenin girmediği, plastik kap kacağın hiç bilinmediği yıllardan söz ediyorum. Yemek sonrası bakır sahanların henüz mintaksla değil meşe külüyle yıkanıp paklandığı yılardan söz ediyorum. Güzleri kır saçlı, beli hafiften kambur, pos bıyıklı bir kalaycı gelirdi köyümüze. Çardaktan bozma önü direkli köy damına körüğünü kurardı. Oğlu da çıraklığını yapardı. Kapları kalaylarken, içine girer, kalçasını kıvırıp dururdu. Biz köyün çocukları da başka yerlerde onu taklit ederdik. İşte yıllardan söz ediyorum.
O yıllar, çiftini ekebilmesi için herkesin evinde mutlaka bir çift öküzü bulunurdu. İnek de öncelikle sütü için değil öküz yetiştirmek için beslenirdi. Günümüzdeki gibi özel yemlerle değil sadece samanla beslenirdi. Bu ineklerden de süt sağılmaz değil sağılırdı ama doğanın coştuğu ilkbahar taş çatlasa günde 5 ya da 6 litreyi geçmezdi. Ama doğrusu, sütlerin süt, yoğurtların da yoğurt olduğu dönemlerdi.
Bu miktardaki sütün tamamını her gün o evde süt veya yoğurt olarak tüketilmesi mümkün değildi. Diğer yandan ekşi ayran da köylünün olmazsa olmaz ihtiyaçlardan olduğu malum. Çifte, ekine, çapaya götürülecek azıklara, evde kurulacak sofralara, yaşından kurusuna keş her zaman lazım olan yiyecekti . Yemeklere de tereyağı lazımdı. Kış için yazdan testilere sade yağ koymak gerekirdi. Günlük üç kilo beş kilo sütten yapılan iki avuç yoğurtla da yayık yayılmaz ki. O kadar yoğurt tuluğun ancak dibini örter. Yayık kurmak için en az 30 yada 40 litre yoğurt gerekir. Yoğurdu bir yayık yayacak kadar oluncaya kadar biriktirelim desen, bozulmadan nasıl saklayacaksın.
Sütü az olan evlerin de yayık kurabilmesini sağlayabilmesi için yedi sekiz ev bir araya gelir, süt her gün bir evde toplanırdı. Diğer hafta gruba katılan bir başka ailede toplanırdı süt. Bu yardımlaşmanın adıydı “değişik”. Günümüzde şehirli kadınların guruplar halinde bir araya gelip kurdukları altınlı günlerin benzeri. Sütler her sabah aynı eve götürülüp ölçülerek teslim edilirdi. O ev sahibi tarafından yoğurt çalınır, yayık kurulurdu. Yayık yayıldıktan sonra sade yağ alınır, ayranın bir kısmı katılımcı komşulara geri dağıtılırdı. Böylece diğer evler de ayransız kalmamış olurlardı. Ev sahibi kendine kalan ayranın bir kısmından da keş kaynatılırdı.
Köy yerinde her evde nereden bulacaksın litrelik ölçü kabını. Süt de her gün eşit miktarda olmayabilirdi. Süt her zaman aynı kapta getirilir ya da ev sahibinin gösterdiği aynı kaba konurdu, buna da ölçü kabı denirdi. Ölçü kabının içindeki süt de, “değişik çöpüyle” ile ölçülürdü. Bu çöp, yaş bir çalı veya ağaçtan kesilen kurşun kalem uzunluğunda ve kalınlığında bir dal parçasından başka bir şey de değildi. Genellikle de kalem gibi düzgün, sütün içine daldırıldığında sütü bozmayan, sakızlık, mersin veya nar filizlerinden kesilerek yapılırdı.
Süt “değişik” evine teslim edilirken, “değişik çöpü” ölçü kabına daldırılırdı; sütün seviyesi, çöpün üzerine çakının ucuyla küçük bir çentik atılarak belirlenirdi. Bu çöpler sütü veren evlerde, taş duvarının bir kovuğunda, çelengi altında bir yere asılarak ya da pardıların arasında, ayak altı olmayan bir yerlerde saklanırdı. “Değişik” nöbeti o eve geldiğinde, kullanılan ölçme kabında değişik çöpüne göre ödeşilirdi.
Çoğu şeyin unutulup yok olduğu günümüzde, artık ne ahırlarda çift öküzleri kaldı, ne gerektiğinde çifte koşulan, dağda taşta yayılan ve günlük üç beş kilo süt sağılabilen yerli kara inekler! Yörükçülük alışkanlıklarından kalan, köy evlerinin önlerinin olmazsa olmazı, iki üç keçi koyun da kalmadı.
Yaşamımın bu döneminde, önlerinde sitil, helke, kazan tangırtılarının birbirine karıştığı çocukluğumun “değişik” evlerinin bulunduğu köyümde yaşamıyorum. Zaman zaman köyüme uğradığımda evlerin önünde yine inekler görüyorum ama bu inekler, dağda taşta yayılan, önlerine konan otla yaprakla karınları doyuran inekler değil. Bunlar, oldukları yerde, özel yemlerle beslenen, ertesi gün 20 ile 30 kilo süt veren türden, aşılı hayvanlar.
Köyümde artık eskisi gibi tuluklu bişşekli yayık da yayılmaz oldu. “Değişik” gurupları da oluşturulmuyor. “Değişik” kelimesinin anlamını bilen bile çok az kalmış. Sütler artık her sabah gelen, kamyonla süt toplayan mandıracılara satılıyor. Köylülerim de eskisi gibi yoğurdu evinde çalmıyor. İhtiyaçlarını, şehirde olduğu gibi, eski yoğurtlarla hiçbir benzerliği olmayan, hazır plastik kutu içinde satın alarak karşılıyorlar. Yoğurdu olduğu gibi peyniri de sade yağı da marketten satın alıyorlar.
Neylersin o günler de o günlerin sözcükleri de gerilerde kaldı! Bizler de şimdi onları özlemle anıyoruz.

SEMER
Mustafa B. YALÇINER


- Ülen! Eşşek, senin babandır. Defol şuradan. Gözüm seni bir daha görmesin buralarda.”
- Veli Dayı, ben sana ne dedim ki?
Adam bağırdı çocuğa:
- Sen, hâlâ burada mısın?
Neye uğradığını bilemedi, çocuk. Süt dökmüş kediye döndü. “Çıldırmış, bu Veli kocası” diyerek evlerinin yolunu tuttu. Ama adımları ilerlemiyordu bir türlü. Babasına ne diyeceğini düşünüp duruyordu. Bir korku gelip çöreklendi yüreğine. Gözleri buğulandı. Çömeldi bir duvarın dibine, elleriyle yüzünü örttü, gözlerinden yağmur gibi akıyordu.
Yağmur dinmişti kasabada, iki gündür de pastırma sıcağı vardı. Pırıl pırıldı gökyüzü. Balıkçılar mercan avlamaya, köylüler de ormana mantar toplamaya gitmişti.
Babası, “Durali, biz de gidelim mi mantara” dediğinde nasıl sevinmişti çocuk. Şimdiyse sevinci kuş olup uçmuştu Durali’nin. Kalktı yerinden, sildi burnunu ceketinin yenine. “Geç kaldım diye, şimdi de babam kızacak.”
Yürümeye başladı hızlı adımlarla. Kafası darmadağınıktı. Nerede hata yapmıştı, ne demişti de azarlanmıştı? Veli’nin semeri neden vermediğini nasıl açıklayacaktı babasına. Anlayamamıştı da zaten Veli’nin neden celallenip köpürdüğünü.
Durali eve vardığında, babası çoktan çıkarmıştı eşeği ahırdan. Hayvanın sırtına bellemesini sermiş, palanı yerleştirmiş, elinde kolan bekliyordu.
-A, hani oğlum semer?
-Vermedi, Veli dayı. Üstelik bir de sövüp saydı. Ne olursun baba! Haydi gidelim. Hem pazartesi sınıfta da anlatırım ormanda ne yaptığımı. Çok mantar toplarsak, öğretmenime de veririz.
-Tamam, oğlum. Gideceğiz, dedim ya! Bekle biraz. Önce şu semeri alıp geleyim.
-Çabuk ol baba. Geç kalmayalım.
Adam düştü yola. “Veli dayı tingozun tekidir. Çingen Memet de, ‘Veli Dayı! İstediğin bıçağını yaptım. Boynuzunu getir de takıvereyim’ dediğinde, dayı fena köpürmüş, ‘Ülen, esas boynuzlu senin babandır’ demişmiş. Benim oğlan da buna yakın bir laf mı etti ki! Eğer böyle bir şeyse, vay halime. Kurtulamam gayrı dilinden.”
Veli dayı, evinin önünde, denize karşı bir iskemleye oturmuş, uzaktaki balıkçılara bakıyor bir yandan da kahvesini yudumluyordu.
-Selamünaleyküm, Veli Dayı.
-Aleykümselam, Ali. Hoş geldin. Çek bir iskemle de sen.
Seslendi içerideki eşine:
-Aşşa, kız! Haydi, okkalı bir gayfe de Ali’ye yapıver.
-Ne var ne yok, Veli Dayı? Nasılsın, bakalım?
-Nasıl olalım, be Ali! Bundan sonra at olup da kuyruk mu sallayacağız? Ha! Az önce senin oğlan kızdırdı beni.
-Ne yaptı ki?
-Telaşlanma!Bir şey yapmadı. Terbiyesizce bir laf etti o kadar.
-Haydi, merakta bırakma adamı be Veli Dayı. Söyle, ne dedi?
-‘Semerini verecekmişsin’ dedi.
-Aman, be Veli Dayı! Ben de kötü bir şey dedi sanmıştım.
- Ülen, bundan daha kötüsü mü olur, be? Ben eşek miyim ki semerim olsun?..