25 Nisan 2011 Pazartesi

GERCEMEK SAYI 26

GERÇEMEK
TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ
ISSN: 1307–4881

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: Nisan 2011
İki Ayda Bir Yayınlanır.

Yıl: 5
Sayı: 26

Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır.

Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.
Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/Aydıncık Şubesi TR930001001020307582605005

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon:
(0324) 8412836
E-posta: gercemek@yahoo.com.tr
Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.

AZGAN (genista spinosa)


Akdeniz bölgesine özgü, baklagiller ailesinden, 150 ile 200 cm boylanabilen çalı görünümlü dikenli bir ağaççıktır. Sarı çiçekleri ve bezelyeyi andıran meyvelerinin tohumlarının zehirli olduğu söylenir. Azganın iki türü vardır: A) Deve azganı B) Sarı azgan.
Deve azganı, domuz dikeni olarak da bilinir. Develerin sevdiği bir bitkidir. Yeşil zeytin renginde yaprakları vardır. Bir dal üzerinde değişik yönlere bakan ve ucu kahverengi iri dikenleri bulunur. Aynı yöne bakan dikenleri birbirine paraleldir. Şubat ortalarından itibaren yarım ay şeklinde çiçek açar. Bu çiçek önce ikiye ayrılarak bir dudak oluşturur. Daha sonra da bu iki dudak tekrar yarılır. Nisan ortalarında meyveye durur.
Sarı azgan, mart sonlarına doğru çiçek açar. Dikenleri daha küçüktür. Meyveleri mayıs sonlarında kendini gösterir.
Yöremizde yakacak odun olarak kullanılan azganın bilinen bir özelliği yoktur.


KOLCU İBİL AĞA VE DURSUN TEYZE
Mustafa B. YALÇINER


İbil Ağa, 1800’lü yıllarda, Alanya’dan Gülnar’ın ilçe merkezi Gilindire’ye develerle mal getirip götüren tüccar Göğ Ese’nin oğludur ve Gilindire’de kolculuk yapmaktadır. Bir başka deyişle deniz kıyısındaki yalaklarda oluşan tuzu toplatmamakla görevlidir.
Kolcu lakaplı İbil Ağa, üç kez evlenmiş. Son karısını da kaybetmiş, sonbahar rüzgârında savrulmak üzereyken, bir çocuklu, dul Dursun Kadınla yolu kesişir. Serik Bahşişlerinden Mehmet Ağanın kızı Dursun Kadın girer bu kez de yaşamına.
Yörük ana Dursun Kadın, Serik Jandarma Karakolu’nda görevli bir rütbeliyle evlidir ve bir de oğlu vardır. Tayini çıkan komutan ev tutmak üzere kentten ayrılır. Gidiş o gidiş. Bir süre sonra Dursun Kadın, alır oğlunu yanına, düşer kocasının peşine. Ama rastlayamaz izine. Nasıl olduysa kendini Gülnar’ın yeni ilçe merkezi olan Anaypazarı’nda bulur. Oğlu da artık on beş yaşlarına gelmiştir. Yeniyetme, anasını bu ilçede bırakarak çeker gider. O günden sonra Dursun Kadın, oğlundan hiç haber alamaz.
Genç Seriklinin, Tuzcu İbil’den nur topu gibi bir oğlu olur. Çocuğa iki dedenin adlarından oluşan “Memed Ese” adı verilir. Dursun Kadın’ın tek oğlu Mehmet İsa okuyup öğretmen olur. İsa Çevik olarak bilinen “Mehmed Ese”, Gilindire’nin ileri gelenlerinden Tevfik Yıldırım’ın kızı Gülseren ile evlenir.
Ben1950’li yıllardan anımsarım Dursun Teyze’yi. Dörtayak Anıtmezar’ın hemen dibinde, iki katlı bir evde yalnız yaşardı. Anıt ile batısındaki dere arasına sıkışıp kalan küçücük bir patika, varır dayanırdı, derme çatma bir kapsaya. İşte oradan girilirdi biberiye ve haşhaş bulunan bahçesine. Evinin önünde, kenarında çok sayıda saksının dizili olduğu yüksekçe bir de tahtalığı vardı.
Dursun Teyze bahçesine girilmesinden pek hoşlanmazdı. Oraya giren çocuklara çok kızar ve onları bazen taşla, bazen sopasıyla kovardı. Alt sekide koca koca badem ağaçları vardı. Şubat gelince, çiçeklere bürünür, mart içinde de iri iri çağlaların yüküyle yerlere kadar eğilirdi. Kütür kütür çağlalar. «Ye beni, ye,» der gibiydiler. Ama onları Dursun Teyze’ye yakalanmadan yemek bayağı zor olurdu.
Bir gün, ağaçlardan birine tırmandım. Tepesine varınca, dala oturmuş çağla devşiriyordum. Dursun Teyze beni görüp, ağacın altına gelmiş, bağırıyordu:
-İn aşağı, bacaksız!
İnmeye başladım. Çok korkuyordum. Kanatlanıp uçuvermek istiyordum. Derken bastığım dal kırılıverdi ve sırtüstü düştüm. Çakılıp kaldım yere. Ağzım kocaman açılmış, sanki dilim boğazıma akmaya başlamıştı. Nefes almakta zorlanıyordum. Bir anda dünyam karardı.
Sopası elinde, sert bakışları üstümde, Dursun Teyze bağırıp duruyordu:
- Vurayım mı sopayı? Bir daha çıkacak mısın ağacıma?
Ellerimi havaya kaldırmış, ona yalvaran gözlerle bakıyordum. Bir yandan da ölümle pençeleşiyordum. Soğuk bir ter boşandı ve ölüm bir hışımla sıyırıp geçti beni.
- Kalk ayağa, diyorum sana.
Zorlanarak kalktım. Sık sık nefes alıp veriyordum. Üstümü başımı silkeledim.
- Tövbe et. Bir daha yapmayacaksın değil mi?
- Valla billa, bir daha yapmam.
Değneğini bir iki kez vurdu kıçıma. Ama acıtmadı.
-Bahçemde seni bir daha yakalarsam, bacaklarını kırarım, anladın mı? Çabuk defol şuradan.
İpinden boşanmış dana gibi koşmaya başladım…
Aynı akşam, Dursun Teyze, yemek saatinde, titreyen elinde içi turşu dolu bir sahanla bize geldi. Sofraya davet edildi. O da otururdu. Yemekte göz göze geldik. «Babana söyleyeyim mi» dercesine bakıyordu. Söylerse, babam kemiklerimi kırardı. Yemek süresince diken üstünde oturup durdum. Babam camiye gitmek üzere dışarı çıkınca ancak rahatlayabildim.
Dursun Teyze, yemekten sonra, biraz kestirdi. Uyanınca da, gemici fenerini aldı, yaktı ve yalnızlığı ile baş başa kalmak üzere çekip gitti evine…
Yıllar sonra, İstanbul’a yükseköğrenim için gittiğim zaman duydum, Dursun Teyze’nin çadırını söktüğünü, yükünü sardığını ve göçüp gittiğini. Yıl 1967 olmalı…


ABDÜLKADİR BULUT’UN ARDINDAN
Mehmet BABACAN

08 Ocak 2011 Cumartesi günü, Mersin Sanat Sokağı’nda Abdülkadir Bulut vardı. 1985 Ağustosunda, acı bir trafik kazasında kaybettiğimiz şair dostumuz aramızdaydı sanki.
Toplantının ana nedeni, şair Abdülkadir Bulut’un kişiliği ve sanatı üzerine, biyografik tarzda yazılmış olan iki cilt kitabın imza töreniydi. Duyarlı sanatseverlerin yığınsal katılımıyla gerçekleşti.
Sayın F. Saadet Bilir ve Sayın Ali F. Bilir’in birlikte yazdıkları;
1.Kitap: “ Abdülkadir Bulut. “ Kasabalı Lorca” ( Yaşamöyküsü, şiir, yazı ve mektupları)
2.Kitap: “ Abdülkadir Bulut’a sevgi Sözleri” adlı kitaplar, 2010 yılı sonunda, e yayınevi tarafından okura sunulmuştu. Bilir çiftinin hazırladığı kitaplar, titiz bir çalışmanın vefa yüklü ürünleri ve örnekleriydi.
Mersin Üniversitesi öğretim üyelerinden Sayın Orhan Özdemir’in yönetiminde sürdürülen toplantı, giderek, Abdülkadir Bulut’u anma etkinliğine dönüştü. Çünkü şairin dostları, yakınları ve sanatsever izleyiciler, özlemlerini, yürek kabartıcı anılarını dillendirerek, selâm yolladılar Abdülkadir Bulut’a. Acılardan, hüzünlerden öte; bir sanatçıya, bir aydına, bir eğitimciye yakışır dolulukta anıldı sevgili dostumuz.
O, okuma- yazma öğretmenliğini boy boy aşmış, eğitimciliğin yaşamsal önemini ve sorumluluğunu kavramış bir öğretmendi.
O, bireysel kişiliği geliştiren temel besinin toplumsal kültür olduğunu; o nedenle, bu kültürün eğitim yoluyla geliştirilip, yaygınlaştırıldığı oranda, yaşamın daha düzeyli ve düzenli hale gelebileceğini savunuyordu. Toplumsal kültürün ana eksenini ise, sanat kültürünün oluşturması gerektiğini biliyor ve bu bilincin yarattığı sorumluluk içinde kıvranıyordu. Toplumsal sorunların, beynini ve yüreğini, bu denli kamçılayışı o yüzdendi. Sorunlara çözüm olabileceği umulan etkinliklere, gözünü kırpmadan, omuz verişi o yüzdendi.
O, kocaman yürekli bir şairdi. Denize karşı, haykırırcasına şiir okurken; o denizin yerinde halkı gördüğünü, sık sık yinelerdi. “ Boğulacaksak, büyük denizde boğulalım ki, boğulduğumuza değsin. Küçük işler bize göre değil dostum” deyişini, dün gibi anımsıyorum.
O, cesur bir aydındı. Dar gelirli memurların, hele öğretmenlerin, sürgünlerde bile, büyük şehre sürülmediğine şükrettikleri bir zamanda, İstanbul’a gönüllü gitti o. Çünkü daha ileri boyutta sanat kültürüyle orda buluşabileceğini sezinliyordu.
Çünkü şimdi bile öyle ya; hele o yıllarda, yerel ve yöresel düzeyde çaba harcayan sanatseverlere destek verip, yardımcı olmak şöyle dursun, dudak bükülüyordu. Nasıl olmuşsa olmuş, ulusal düzeye ulaşabilmiş sanatçılarımızın çoğu, yerelliği ve yöreselliği hiç yaşamamışlar gibi, amatörce çaba harcayan genç sanatseverlere tepeden bakmayı ve olabildiğince uzak durmayı, üstünlüklerinin kanıtı gibi görüyorlardı. Oysa köklerinin orda olduğunu; o küçümsedikleri alandan, daha neler öğrenebileceklerini bir anlasalardı, daha üretken olabilirlerdi. Nazım’ı, ya da Yaşar Kemal’i evrensel kılan öz, kökünden kopmamak değil miydi?
Abdülkadir Bulut’un İstanbul serüveni, bu tavra başkaldırıydı belki. İstanbul’a gitmeseydi, yalnızca Anamurlu bir şiir sevdalısı olarak kalabilirdi. Oysa şimdi, Anamur’da doğmuş, ünü yurt dışına bile taşabilmiş, Türkiyeli bir Abdülkadir Bulut gerçeği var.
İyi ki gitti İstanbul’a. Orada buluştuğu ustalar, yeteneği göz ardı etmeyecek kadar ustaydılar. Bilgilerini, yüreklerini sundular ona.
İyi ki gitti İstanbul’a. Anamur’da bir park levhasına sahip kılınmasa da, sanat kültürümüzün içinde ve sanat dostlarının dost yüreğinde, Anamur Kalesi’nden daha yıkılmaz bir anıt olarak yerini aldı.
İyi ki, bugün, bir Bilir çifti ortaya çıktı da, gıpta edilecek bir çalışmayla, onu, unutulmazlık noktasına oturtuverdi.
Tüm değerlere; tüm emeklere ve tüm özverilere, saygılar, teşekkürler…


İÇİMİ DÖKTÜM

İçimi döktüm
Rafineri işçilerine Mersin’de
Gözümü kaçırmadan yüzlerinden
Meyvesi alınan portakallar gibi,
Döktüm içimi bir bir
Toroslarda pus vardı

Yaramı gösterdim
Zeytin silken köylülere
Sol eliyle kaparak alnını
Ve toplayarak dudaklarını
İçlerinden şahan bakışlı birisi
“Of” dedi
Abdülkadir BULUT

HOCA NASRETTİN

Hoca Nasrettin
Parayı veren çalar
Düdüğü demiş
Bana göre bizim hoca
Bu sözünde yanılmış

O söz şöyle durmalı
Ve işin aslına bakmalı
Parayı veren değil
Düdüğü yapan çalmalı
Abdülkadir BULUT


SULARI ÖPTÜM


Suları öptüm, oturup ağladım
Bir ter damlası olarak aktı
Göğsümden gençliğim neylersin
Artık benim sesimi biraz da
Dağlar denizler yerine
Kelimeler işlesin
Abdülkadir BULUT


UÇURTMANIN YAKINMASI


Gökyüzüne doğru uçunca
Özgür oluyorum
Ama ipin ucunun başkasının elinde
Olduğunu anlayınca
Öfkeyle kendimi
Yere çarpıyorum
Abdülkadir BULUT


KÜLÜN ÜSTÜNDEKİ ZEYTİN AĞACI


Çiçek gösterene kadar
Kül döker güneyin insanları
Kıraçtaki tek zeytin ağacının dibine
Bunun hikmeti nedir diyemem
Vardır bir bildikleri

Göz değmesin diye
Daha üçünde bir fidanken
Yumurta kabukları bağlanır
Yola bakan dallarına
Kimseler görmeden
Abdülkadir BULUT


KARA TREN


Trene çoğunlukla
Kara tren deniliyor da
Niye uçağa
Kara uçak denilmiyor

Yoksa trene bizim gibi
Yoksullar bindiğinden mi
Kara tren denilmiş de
Uçağa varsıllar bindiğinden
Uçak denilmiş
Abdülkadir BULUT


AYDAN YALÇIN’IN ŞİİRLERİ (*)
Hasan AKARSU

Ozan Aydan Yalçın, 1964 Silifke doğumlu olup şiirleri bugüne değin birçok dergide yayımlandı. Onu, sevilerin ozanı olarak gözlüyoruz. “Aşkence” (1) ilk şiir yapıtı olup adından da anlaşılacağı gibi, seviyle acıyı buluşturuyor. Bir öncü kuş olarak zamanı kutsayıp geçiyor. Maviyi, gökyüzünü, özgürlüğe bırakıyor “kelepçeli ellerinden”. Ayrılışlarla çoğalan acıları yaşıyor ve güneşe sesleniyor:”çıkar şapkanı güneş/ hemen yak kandilini” (s.9). Ozan, onursuzluğun çıkmazında aşkın pusuya düşürüleceğini biliyor. Ağlayan kadını betimlerken çok anlamlılığa yaslanıyor:”…gök/ dolu/ su/ yer/ dolu/ su” (s.11). Seviden başkaldıran ozan, “karanlığı bir bez gibi yırtıyor sesim” derken içinde bulunduğu tinsel durumu yansıtıyor ve “tek ciğerle soluyor yaşamı”. Yalnızlığını duvar kağıtlarına çiziyor, kırlangıç olarak duyumsuyor kendini. Kendi kentinde, yitik bir kadın, bir gözyaşı şişesi, bir göçebe oluyor.
Aydan Yalçın’ın şiirlerinde benzetmeler, imgeler çoğunlukta:”…sonra nedense, birden/ dilimden öpen aşklar düşerdi usuma/ ve nasıl da saplanırdı/ gecenin gergin kasıklarına// dilimde bir kaldırım ıslığı/ şaraplanır akardım esrik yalnızlığıma… (s.19)…çıkıyorum işte!/ en yüksek yerine kentin/ ilmekleyip takıyorum boynuma sonbaharı… aşk demlendi…(s.20-21)…göçebe ürpertidir/ yüreğime saplanan sustalı acı… (s.22)…asılı kalır aşk/ acı kimliğime yapışır/ yutkunamam yaşamı// dünya boğazımda kalır…” (s.25). Bu örnekler çoğaltılabilir. Ozan, insan çıkmazının da ayırdında olup insanlığın bozuluşuna üzülüyor. Zamanı kutsayıp bir öncü kuş olarak dünyada yaşanan acıları da yansıtıyor şiirlerine.
Aydan Yalçın, zemheride çiçek açan, yasak meyveyi yiyen, dilinde aşkı ballandıran bir ozan olarak betimliyor kendini. Yaşamı, zamanı, ölümü, aşkı sorguluyor:”…avucumda eriyen bir parça buzdur zaman/ aşkencedir yaşam/ ölüm: son burgu// yasaklanmış bir flüt, seslenirken geceye/ // çarmıha gerer kendini aşk/ başlar yeniden sorgu” (s.37). Aydan Yalçın, sesinden cam kırıkları toplayan, çocukluğuna horoz şekeri uzatan, “korkunun sindiği tüm şiirlerini yıkan”, yaşamı “süte doğranan ekmek bilen”, gözleri yıldızlara susayan, gözlerinde fırtına susan, sevdayı tastamam ezberleyen, sabırsız sevgilerin ozanı.
“Ay Konuşsun” (2) Aydan Yalçın’ın ikinci şiir yapıtı. İlk yapıtındaki benzetmeler, imgeler burada da karşılıyor bizi: “tepemde bakır çalığı gök/ yüzümde düşünceli bir zaman// dilimin arsız kuşları bunlar; yalnızlığım değil/ her şiir mavisini sürüklüyor ardından” (s.5). Mavisi çok bu şiirlerde, seviler, yalnızlıklar çoğalıyor sürekli. “Ezik bir sabah geçiyor içinden” ozanın. Yıllarca göğsünde yanlış bir gökyüzü taşıdığı için üzgün. Yitirdiği sevilere üzülüyor, çiçekleri konuşturuyor, sevilerin kokusunun bile kalmadığını belirtiyor.
Ozanın ne değin duyarlı olduğunu anlamak için birkaç dizesini okumak yetiyor. Denizin soluğunu duyumsayan, kelebeğin kanatlarını ve bulutu giyinen bir ozanla karşı karşıyayız:”…yorgan dikmiş gökyüzünden ay ninem/ örtüyor üstüme/ aman dağılmasın uykum// okyanus eteğini açmış bekliyor//…ürkek bir çocuğun boyalı kalemleriyle çizdiği/ bir bulut giyiniyorum/…yağmur kuşları yuvalanıyor/ saçlarında bulutun…” (s.22).
“Yarım kalmış bir şiire ağlama!”, “içinin ışıklarını kapatma!” diyerek sesleniyoruz ozana. Umutlu olmasını diliyoruz, öneriyoruz. O da sevdiğiyle bir çift yunus olsun:”…bir çift yunus olalım/ tutuşsun denizin kanı/…atlarla gel/ bütün güvercinlerimle bekliyor olacağım” (s.32-33). Şu dizelerde onun şiirini buluyoruz:”…Şiir açıyorum Ruhibey Meyhanesi’nde/ kalemim son damlanın mürekkebiyle sarhoş/ başı dönmüş şiirin/ eteğini kaldırmış imge/ bir sözcük, bir renk asıyorum/ şiir dört köşe…” (s.35).
Aydan Yalçın, “şiiri dört köşe” ozan, saçları yıldız, yüreği ay süzmesi, şafağın oğlunu öpen ozan. “Böğürtlen bakışlı, saka kuşu çocukluğundan”, küçük mutluluklarla çoğalan, “kalbi çok geçişli bir kavşak” olan, sevi sularında yüzen, sevinin iklimine usulca yağan, ellerini fırtınayla değiştiren ozan:”…gül veren elde gül kokusu kalırmış/ ben ellerimi fırtınayla değiştim” (s.71). Yaşamı saçma bir koşturmaca olarak algılıyor:”…parantez içine alıp kendimi/ durdum ve baktım insanlara/ gördüm ki yaşam/ ne saçma bir koşturmaca…” (s.79). Kardeşi Özgür’e sunduğu şiirin son iki dizesi çocukluğuna bir sesleniş:”…hadi kalk sulama kanalında yıkanmaya gidelim/ kuş tüyü sevinçlerden yorgun ömrümüze yastık dikelim” (s.85).
Aydan Yalçın, iki şiir yapıtıyla şiirin doruğuna tırmandığını kanıtlıyor. Benzetmeleri, betimlemeleri, imgeleriyle zengin şiirler yazıyor.

(*) 1. Aşkence- Aydan Yalçın, Şiir, Ürün Yayınları, 2. Basım, Şubat 2010, 72 s.
2. Ay Konuşsun-Aydan Yalçın, Şiir, Hayal Yayınları, 1. Baskı, Mayıs 2010, 88 s.


ISLIKLA MENGİ ÇALMAK
Celal Necati ÜÇYILDIZ

Yolda kendi başınıza yürüyorsunuz. Sazınız yok. Kemanınız yok. Kaval da yok. Yalnızlığı yenmek için bir yoldaş ararsınız. Hele gece yürüyorsanız gölgeniz de yoktur. O zaman bir türkü tutturmak geçer içinizden. Sözlerini anımsamazsınız. Dudaklarınız kıpırdar, sonra bir ıslık çıkar. Islık, melodiye dönüşür. Yalnızlık duygusu biter. Yolculuk daha kolay kılınır.
Ormanda, odun kesen Tahtacı bir yandan nacağı ile tomruğu soyar bir yandan da bir ıslık tutturur. Mengi olur. Sevdaları dökülür çamların dallarlından, koyaklardan ses gelir. Bir ses, iki ses. Aşağılara iner. Bir başka kesimci, o da ıslık çalmaya başlar. Bir de bakarsınız, koyak ıslıklarla çok sesli koraya dönüşür. Melodi, türkülere bırakır sonra yerini. Akşam olunca sazın tezenesi gezinirken türküler dile gelir. Mengi olur. Halay olur.
Mut Köprübaşı köyünden bir Tahtacı kızı Antalya Koyunlar (Altınova) köyüne gitmektedir. Otobüsten iner. 2 ya da 3 kilometrelik yolu yaya gidecektir. Biraz yürür. Bir taksi durur yanında.
“ Bacım köye gidiyorsan götüreyim.”
“ Yok, ben elin arabasına binmem.”
“ Biz yabancı değilik. “
“ Ne bileyim, ispat et.”
“ Nasıl ispat edeceğim.”
“ Islıkla bir mengi çal.”
“ Bilmiyorum.”
“ O zaman binmem arabana. Yürü git .”
Taksi yola devam eder. Biraz sonra bir taksi daha gelir. O da sınavdan geçer. Islıkla mengi çalamaz. Kızımız yaya olarak devam eder yoluna. Köye yaklaşırken römorksuz bir traktör gelir. Genç kızın yanında durur. Sınavda başarı kazanır. Islıkla bir mengi çalar. Kız delikanlının yan tarafına oturur.
Bir süre sonra köye girerken, önceki gidenler görürler.
“Ülen Hasan ıslıkla mengi çal sana.”
Hasan keyifle ıslıkla bir mengi tutturur. Köyün ortasında 360 derece bir tur atar. Traktör durur.
Fatma aşağı iner. Diğerlerine el sallar.
“Gördünüz mü? Islıkla mengi çalmasını bilmiyorsunuz. Bir de Tahtacı geçiniyorsunuz…”


YEMENİ
Suat GÜLŞEN


Bayramların vazgeçilmez konusudur eski bayramlar. “Nerede bizim çocukluğumuzdaki bayramlar? Nerede o eski bayramların coşkusu?” diye söze başlar insanlar. Niçin şimdiki bayramlarda o coşkuyu bulamazlar, hep yıllar öncesinin bayramlarına özlem duyarlar?
Hakikaten bayram kutlama geleneklerimizden uzaklaşıyor muyuz? İnsanlar birbirlerinden uzaklaşıyor mu? İnsani ilişkilerimiz zayıflıyor mu? Neredeyse komşularımızı bile tanımaz olduk! Nerede o eski bayram ziyaretleri? Niçin eskiden olduğu gibi, bayram hazırlıkları yapmak yerine “Bu bayram tatilini nerede geçirsek” diye plânlar yapıyoruz?
Özlem duyuyoruz çocukluğumuzun bayramlarına, bazen kötü anılar yaşamış olsak da…
1960 yılının Ramazan Bayramıydı. Günler öncesinden başlamıştı bizim evde de bayram hazırlıkları. On çocuklu ailede bayram telaşı…
Malatya Sümerbank Fabrikası’nda işçi olan babamın almış olduğu bayram ikramiyesiyle az çok her çocuğa bayramlık birşeyler alınmaya çalışılmıştı. Bayram, bizim için bir bakıma gereksinimlerin karşılanabilmesi için bir fırsat olurdu. Bir pantolona, gömleğe ihtiyacımız olsa, genellikle yaklaşan bayramda babamın alacağı işçi ikramiyesini beklememiz gerekirdi.
O bayram bana siyah bir yemeni ayakkabı alınmıştı. Arkasında çekecek işlevini gören deriden bir uzantısı vardı. Cilalı derisi ayna gibi parıldıyordu bu deri ayakkabımın. İlk kez bir iskarpin ayakkabı giyecektim. Altı delik, lastik ayakkabıdan kurtulmuş olmanın sevinciyle içim içime sığmaz, yerimde duramaz olmuştum.
Bu bayram yalnız bana ayakkabı alınmış olduğu için benim sevincim kardeşlerimden daha fazlaydı. Bayram sabahını iple çekmiştim.
Her bayram arifesi olduğu gibi babam bizi hamama götürmüştü. Hamam tasını, sabun ile lifi alarak, ağabeyim Nihat, kardeşim Fırat ve ben, küçük kardeşimiz Murat’ın da elinden tutarak evimizin hemen arkasındaki Yıldız Hamamına gitmiştik. Hamam kalabalık mı kalabalıktı. Zaten her bayram öncesi çok kalabalık olurdu hamamlar. Çaresiz sıra beklenirdi göbek taşında buram buram terleyerek.
Bu arada boş durmaz, keselerdik birbirimizi. Hamamda yıkanmak çok güzel olurdu. Musluktan akan sular kurnaları doldurur, biz de tas tas dökünürdük. Su boldu. Evde kazanla su ısıtıp yıkanmaya benzemiyordu elbet.
Lifi bolca köpürtüp bir güzel yıkayıp vücudumuzu, bol bol da su dökününce, kuş gibi hafiflerdi çocuk bedenimiz. Hele bir de giyinme bölümünde birer şişe soğuk “Demir Gazozu” ısmar-layınca babam, keyfimize diyecek olmazdı.
Bayramlık giysilerimizi başucumuza koyar, yere yan yana serilmiş iki yatağa girerdik beş kardeş. Bayram ziyaretlerinde akrabaların, komşuların verecekleri bayram harçlıklarını düşünmek uykularımızı kaçırır, şekerlerin çikolataların tadını duyumsamaya başlardık. Biran önce sabah olmasını iple çekerdik.
Bayram namazını kılıp camiden çıkınca, babam bizi Tecde mezarlığına götürürdü. Hemen bir faytona biner yola koyulurduk. Şimdiki gibi otobüsler, minibüsler yoktu o zamanlar. Taksiye binmek de çok pahalıydı. Faytoncu kırbacını havada şakırdattımı atlar dörtnala koşardı. Yol boyu hep fayton konvoyu oluşurdu. Çok geçmeden mezarlığa varırdık. Ben yedi yaşındayken vefat eden annemin mezarını ziyaret ederdik önce. Annem öldüğünde en küçük kardeşim Murat henüz kundakta bir bebekti. Beş kardeş hepimiz çocuk yaşta öksüz kalmıştık. Dua ederken gözyaşlarımı gizlemeye çalışsamda saklayamaz, her ziyarette yaşlar yanaklarımdan süzülürdü.
Eve döndüğümüzde, kız kardeşim Melahat kahvaltı sofrasını hazırlamış, bayramlıklarını giyinmiş, bizleri bekliyor olurdu. Biz de biran önce bayramlıklarımızı giyinmek için aceleyle çaylarımızı yudumlardık. Bayramlaşma evde başlardı.
Babam ile üvey annem divana oturur, biz öz-üvey on kardeş sıraya girerdik bayramlaşmak için. Avcumuza sıkıştırılan yirmibeşer kuruş bizi çok mutlu ederdi. Bu para o zamanların bir sinema bileti demekti.
Bayramlaşma gün boyu sürerdi. İkram edilen şekerleri, çikolataları ve leblebileri yanımızda taşıdığımız kese kâğıdı denilen kağıt torbalara biriktirirdik. Mahallenin çocukları ilk harçlıklarıyla hemen bir mantar tabancası alır, bol bol mantar patlatırlardı. Bayram boyunca bu tabancaların sesi sokaklardan eksik olmazdı.
O bayram sabahı babam bizleri yine erkenden uyandırmış,
-Haydi, kalkın çocuklar, hemen abdestinizi alın, çabuk olun camiye gecikmeyelim sonra yer bulamayız, dışarıda kalırız diye, her bayram sabahı tekrarladığı sözlerle bizleri uyandırırdı.
Sıcacık yataktan kalkmamız zor gelse de Nihat abim, ben ve benim küçüğüm Fırat, uyku sersemi gözlerimizi ovuştura ovuştura kalkmıştık. Biraz oyalanmış olacağız ki avluda bizleri bekleyen babamın sesi tekrar duyuldu:
-Haydi, çabuk olun çocuklar, acele edin, gecikeceğiz.
Abdest alırken yüzümüze değen soğuk su uykumuzu açmıştı, çabucak giyindik. Ben, hevesle yeni ayakkabımı giymiş bağcıklarını itina ile bağlamıştım.
Sokağına çıktığımızda hava henüz aydınlanmamıştı. Soluk sokak lambaları hala yanıyordu. Hızlı adımlarla yola koyulduk. Yolda pek kimsecikler yoktu. Her adım atışımda yeni ayakkabımın çıkardığı ses, caddenin sessizliğini bozarken kardeşlerimin gözleri de ayakkabıma kayar olmuştu.
Camii yolundaki Akpınar Çeşmesinde abdest alan ve atlarını sulayan birkaç faytoncu vardı. Çeşmenin yola sıçrayan sularına basmadan, bize en yakın olan Yeni Camii’ ye çabucak varmıştık. Ayakkabılarımızı kapıda çıkarıp elimize alarak içeri girmiş ve ayakkabı raflarına yan yana sıralamıştık. Benim yeni ayakkabım diğerlerinin arasında ışıl ışıl duruyordu.
Camii boş sayılırdı. Önde üç sıra cemaat oluşmuştu. Zaten her bayram namazı camiye geldiğimizde, en fazla iki üç sıra cemaat olurdu. Hemen yan yana dizilerek bizler de safa girdik. Gün ışıyıp namaz vaktinin gelmesine daha çok zaman vardı. Bize çok uzun gelen sıkıcı bir bekleyiş yine başlamıştı.
Duvardaki büyük saatin “tik tak” seslerini dinleyerek, yelkovanın ağır hareketini izleyerek, gözüm sallanan sarkaçında öylece bakıp vakit geçirmeye çalışıyordum. Tavandan sarkan büyük avizenin üzerindeki küçük ampulleri de saymak oyalayıcı oluyordu.
Yarım saat sonra sabah ezanı okunmaya başlayınca cemaat artmış, arkamızda da saflar oluşmuş ve caminin yarıya yakın bölümü dolmuştu. Ezan sesiyle birlikte bir kıpırdanma, bir toparlanma başlamıştı. Kıldığımız dört rekât sabah namazı bizi biraz olsun oyalamıştı.
Camii kubbesindeki pencerelerin renkli camlarından günün ilk ışıkları süzülmeye başlayınca, duvarlardaki eski yazı tablolar daha iyi görünmeye başlamıştı.
Derken hoca, biraz yüksekçe olan ve üç basamaklı merdivenle çıkılan vaaz kürsüsüne ağır ağır çıkıp oturunca, bütün gözler ona çevrilmişti.
Vaaz dinlemek hoşumuza giderdi, hem hocadan birşeyler öğrenir hem de vakit daha çabuk geçerdi.
İslam’ın farzları, doğruluk, dürüstlük, komşuluk ilişkileri, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, yalan söylememe, gibi konularda hocanın uzun uzun anlattıklarını dikkatle dinler bu öğütlerden kendimize pay çıkarırdık.
Zaman geçtikce cemaat iyice kalabalıklaşır. Bazen arkalardan:
-Muhterem cemaat, saflarınızı biraz daha sıklaştırın, dışarıda bekleyen kardeşlerimize de yer açın, diye uyarı sesleri gelirdi.
Bunun üzerine saflarda bir kıpırdanma olur, birbirimize biraz daha sokulurduk. Bayram namazının saati geldiğinde hoca bayram namazının nasıl kılınacağını anlatarak vaazını bitirirdi.
İki rekât kılınan bayram namazından sonra, hocanın hutbesini dikkatle dinler, okunan dualardan sonra bayram namazını bitirirdik.
Bayramlaşma hemen camii içerisinde başlardı. Önce hocanın elini öperek bayramlaşmaya başlardık. Tanıdık olsun olmasın cemaatte birbirleriyle bayramlaşmak için sıraya girerdi.
Camiden çıkışlar biraz izdihama neden olurdu. Onca kalabalığın iki kanatlı tek bir kapıya yönelmesi, haliyle kapı önünde yığılmaya ve itişmelere neden olurdu. Biz hiç acele etmez bir kenarda durup kalabalığın azalmasını beklerdik.
O bayram da yine öyle yapmış, kapıda biriken kalabalık azaldıktan sonra biz de çıkışa doğru yönelmiştik. Ayakkabı raflarına yaklaştığımızda birde ne göreyim! Benim yeni ayakkabımın yerinde yeller esmiyor mu?..
Bütün rafların altını üstünü iyice kontrol etmeme rağmen bulamayınca, ayakkabımın çalınmış olduğunu anladım. O an sanki dünya başıma yıkılmıştı.
Benim ağlamaklı durumumu gören babam ve kardeşlerim hep birlikte tekrar tüm ayakkabılığı kontrol etmiştik. Ama boşunaydı aramalarımız.
Babam durumu camii hocasına söylemiş, hoca efendi de üzülmüştü bu duruma. Çaresiz camii tamamen boşalıncaya kadar beklemeye başladık. Camide kimse kalmayınca ayakkabı rafları da boşal-mış, en alttaki rafta bir “harrik” kalmıştı.
Bu çok eski, her tarafı yırtık, ökçesine basılmış ayakkabının sahibi yoktu. Demekki benim güzelim ayakkabının yerine bu bırakılmıştı.
Çaresizdim. Eve yalınayak gitmektense bu ayakkabıyı ayağıma geçirerek, ayağımda sürüye sürüye, gözlerimden yaşlar aka aka evin yolunu tutmuştum.
Yeni bir ayakkabı için bir sonraki bayramı bekleyeceğimi biliyordum. İçimden, bir daha yeni ayakkabıyla camiye gitmeye tövbe etmiştim.
Benim bu halimi gören kardeşlerim de durumuma çok üzülmüşlerdi. Babam başımı okşayarak:
-Üzülme Suat, bu bayram eskilerinle idare et, önümüzdeki ay maaşımla sana yeni bir yemeni alacağım. Haydi, sil gözyaşlarını, ağlama artık diye teselli etmişti.
Babamın yeni ayakkabı alma sözü beni biraz olsun rahatlatmıştı. Bir sonraki bayramı beklemeden tekrar yemenime kavuşacaktım. Akpınar çeşmesine vardığımızda ağlamayı kesmiş, elimi yüzümü yıkayarak aybaşında alınacak yemeninin hayaline dalmıştım…


TÜRKÜ DİNLEMEK
Mustafa SAĞLAM

Çoktandır kafamda oluşagelen bir düşünce var; ikiye bir kendini anımsatır durur: Şöyle bir şey, hayatı yaşanır, dünyayı çekilir kılan şeylerin en önemlilerinden biri, bir halkın türkülerinin olmasıdır gibi bir fikir bu. Belki biz pek önemsemiyoruz ama kesin inancım şu ki, bir toplum için ekmek, su ve hava kadar gereklidir türküler. Türküler, bir milletin yaratıcılığını gösterir aynı zamanda. Bu yüzden de derim ki, “Ne mutlu türküler yakabilmiş halklara!” Dağlarında, kırlarında, ovalarında, ormanlarında ve çeşme başlarında türküler söyleyen milletlere ne mutlu!
Ayrıca, toplumların geçmişinde yaşanmış duyguların bir birikimidir o uzun havalar, kırık havalar, ağıtlar, baraklar ve öteki bütün türküler. Türkü dağarcığı ne kadar zenginse, geçmişinde başından o kadar çok acılı, sevinçli, neşeli olaylar, o kadar çok aşklar geçmiş demektir o milletin.
Türkülerin toplum hayatındaki yeri bir başkadır; sözlerle, yazılarla veya bakışlarla anlatılamayanların, ezgiler eşliğinde anlatılmasıdır türküler. Duyguları anlatırken, sözlerin tek başına yetersiz kaldığı yerler vardır bazen; dil ne kadar gelişmiş olursa olsun, hissedilenleri anlatmaya gücü yetmez, uygun sözcükler bulunmaz, yaratılmamışlardır henüz. Hiçbir zaman da yaratılamayacaklardır belki. Orda, nağmeler sözcüklerin yardımına koşarlar işte.
Üstünde durulması gereken şeylerden biri de türkülerin doğuşudur; türküler, nerden, nasıl doğar?
Yaşamın en sade, katışıksız bir şekilde sürdürüldüğü yerler her ülkenin kırsal alanlarıdır şüphesiz; oralarda doğayla daha bir içiçedir kişiler. Toprakla, bitkiyle ve tabiat şartlarıyla mücadele içinde geçer günleri. Onun içindir ki, türküler, kentten çok bozkır yaşamından beslenir ve etkilenir. Ve türküler, isterse bir aşkı, bir neşeyi, isterse de bir acıyı anlatsın hepsinde de o yerin, o coğrafyanın, o toprakların damgası vardır hep. Her şeye olduğu gibi ona da yansır bozkırların temiz havası, çiçeklerinin kokusu, armonisi. Bunlardan her biri ayrı bir çeşni katar türkülerin içine; ayrı bir payı vardır hepsinin. Her ülkenin türküleri farklıdır ama her ülkedeki türkülerin esin kaynağı kırdaki, köydeki yaşamdır. Çağımızda, türküsel yaşam ancak oralarda kalmıştır çünkü.
Dünyanın her ülkesinde türkülerin büyük bir kısmı, aşkları, sevgileri ve ölümleri işler temalarında. Türkü, kendine has bir yöntemle anlatır anlatmak istediklerini, kendine has bir anlam katar konuya ve bu yüzden de kulaklar, apayrı bir haz alır onu dinlerken.
Ve asıl türkülerden öğrenilir sevgi. Onca aşığın dertlerini, duygularını, öğütlerini dinleyerek öğrenilir sevgi sözcüğünün anlamı. Ben, “aşk” sözcüğünü önce türkülerde duydum. Âşıkların dilinden dinledim sevmeyi, sevilmeyi. “Hekim kim; başından geçen” dedikleri gibi yani. Nağmelerin gücüyle insanın içine sindire sindire hem de.
Bu yüzdendir ki, bir halk, türküleri kadar sevebilir, türküleri kadar sevmiş, sevilmiştir geçmişinde. Sevmiş, acı çekmiştir ki, türküler yaratmıştır. Türküleri vardır ihtiyacı olduğu zaman söyleyecek, dinleyecek. Acı doludur bazı türküler. Acı da sevginin olduğu yerde vardır neticede; kaybedildiği zaman yaşanır hüzün. Sevinince olduğu gibi hüzünlenince de türkü söyler insan.
Kişilerin insanlaşmasında da önemli bir yeri vardır türkülerin. Bütün sosyoloğlar tarafından kabul edilir ki, türkü dinleyerek yetişen kişiler, türküsel, şiirsel yaşarlar; pek kötülük taşımazlar içlerinde. Severler, gönül kapıları hep açıktır. Türküler, kötülüğü, öldürmeyi, kin gütmeyi öğretmezler çünkü. Hiçbir âşık, seven kişi, başkalarını üzmek, acı çektirmek istemez, böyle bir şeyden haz alan âşık olmamıştır şimdiye kadar; doğasına ters düşer bu.
Sözümün varacağı şu; mademki türküler bir toplum için bu kadar yararlı; evlerimizde, sokaklarımızda, kahvelerimizde, tarlalarımızda ne kadar çok türkü çalar, türkü söyler, türkü dinletirsek o kadar çok sevgi ve aşk esinleriz insanlarımızın yüreklerine. Türkülerle, ninnilerle büyüttüğümüz çocuklarımızın geleceklerine daha bir umutla bakarız.


BİLLUR KUPALAR
Mehmet ÖNDER

Her işyerinde konuşulur ya, “Çayımızı kendimiz yapalım; hem güzelce demleriz, hem de tasarruf ederiz” diye. Bu düşünce, çay kahve işiyle uğraşacak özel bir elemanınız olmadığı sürece başarılı olmaz. Hele bizim gibi çalışanı az, geleni gideni çok olan işyerlerinde başarı şansı hiç yoktur.
Yine de denemekle bir şey yitirmeyiz, dedik, biz de kalkıştık. Öyle iddialı filan değildik. Bizimki, fırsat buldukça demleyelim; ivedi durumlarda kahveden söyleriz, biçimindeydi. Uygulama, çaydanlık semaver yakma, yangın tehlikesi gibi renkli olaylar eşliğinde bir süre gitti.
Bizim asıl sorunumuz çay bardağı yitirme bağlamında ortaya çıktı. Aldığımız ilk bardak düzinesinden haftasında bir tek kalmadı. İki düzine daha aldık, iki haftada onlar da uçtu gitti.
Hani, aza “Nereye gidiyorsun?” demişler de “Çoğun yanına” demiş ya, bizim bardaklar da o hesap; kaç tane alsak hafta demiyor kahveci bardağı olup çıkıyorlar.
Dikkatli olsun, diye kahveciyi uyardım. Oralı bile değil:
- Yok abi, onlar bizim bardaklar. Üç kuruşluk çay bardağı için laf ettirecek adam mıyız?
Doğru; üç kuruşluk şeye kim döner bakar. Bakmaz da, birilerinin bizim işyerindeki üç kuruşluk çay bardaklarına dadandığı kesin. Bu olsa olsa çay bardağı mafyasının işidir, diyeceğim ama; o da çok inandırıcı gelmiyor. Koskoca mafya düştü düştü de bizim çay bardağına mı düştü?
Şu ya da bu, en iyisi önlemini almak. Bu kez gittim, çiçeklisinden iki düzine daha aldım. Üç beş gün içinde bunlar da yarıya inip Necati’yi de çiçekli çay bardaklarını götürürken yakalayınca yine uyardım. Ama uyarsam ne, savunması hazır:
- Çiçekli çay bardağı bizde de var abi. Valla billa!
Çiçekli çay bardakları da gitti. Hem de yeminle. Ne yapmalı? Bir çare bulamazsak, ara sıra da olsa kendi çayımızı demleyip keyifle içemeyeceğiz.
Bu kez gittim, bir düzine saplı bardak aldım.
Ama, çözüm değil; Necati’nin her koşula uygun savunması hazır: “Kulplu bardak mı dedin? Bizde de var. Hem de ne türden istersen. Vallahi de tallahi de!”
Adam büyük yemin ediyor; nasıl inanmazsın?
Bu arada birer ikişer saplı bardaklar da tüydü.
Çare çare diye düşünürken “Bari çayı fincanla içelim” dedim; ama o da çözüm olmadı. Onlarda türlü çeşitli fincan da varmış. Birkaç günde hepsini süpürdü gitti.

…

Günlerce onun bulamayacağı kadar değişik çay bardak aradım. Yok yok. Benim bulabildiğim her türlü bardaktan Necati’nin kahvesinde de bol bol oluyor. İşin de ehli ya, gidip buluyor mu, günahını da almayalım “Bizde de var!” mı deyiveriyor, bilmiyorum.
Düşünürken, annemin evlendiğimiz zaman hediye ettiği çay bardakları aklıma geldi. “Zeki Müren Dişi” bardaklar. Bu on bir çay bardağı, annemin en değerli eşyalarındandı. Camlı bir dolapta saklar, neredeyse her gün tozlarını alır, sık sık yıkar siler yerine sıralardı.
Bunlarla öyle herkese çay ikram edilmezdi. Kırk yılda bir İzmir’den Azime teyzemgil ya da o derece hatırlı misafirler gelecek de annem:
“Hatçıgadın, billur kupaları getir” komutu verecek, bunlarla çay içilecekti.
Hatice ablam talimatı alınca konuk sayısı kadar billur kupa çıkarır, altlarında cam piyetalarıyla bakır tepsiye diziler, getirirdi. Bu iş ona çok titiz olduğu için yaptırılırdı. Ablamın adı hem Hatice hem de Fadime idi. Annem anneannemin, babam da babaannemin adını vermiş, her biri kendi anasının adıyla çağrılmasını isterdi. Ben bazı yanılıp, ötekinin verdiği adla sorma yanlışlığı yapar, “Senin enki isimde bir aban yok!” yanıtını alır, paylanmış olurdum.

…
Babamla annem birbirlerine adıyla seslenmeyi ayıp mı sayarlardı bilmem. Babam anneme “Gı”, annem de babama “Benibak” diye seslenirdi.
Babam sinirli biriydi. Olur olmaz herşeye kızardı. Annemin çay bardağı düzinesinin bir eksik olmasının sebebi de buydu. Altmışlı yılların başları olmalı. Annem mahalleden teyzelerle Tire pazarına alışverişe gitmiş. O zaman ağzı diş diş çay bardakları moda; Zeki Müren Dişi bardaklar. Herkes alınca annem de tamaht etmiş. Eve gelince de heyecanla anlatmaya başlamış. Tam babam birini almış bakarken
“Benibak, billur kupa aldım. Zeki Müren Dişiymiş” deyince, babam yine sinirlenmiş. “Gıı” demiş “Başlatma elin adamının dişinden, dırnağından” Sonra çarpıvermiş yere; ve annemin Zeki Müren Dişi çay kupalarının sayısı düşmüş on bire.
Dedim ya, düşünürken, annemin hediye ettiği çay bardakları aklıma geldi. Annem görse, billur kupalarını işyerinde kullanmama dünyada izin vermezdi. Aslında ben de istemezdim ama, Necati faktörü işte.
…
Bir sabah on bir bardağı güzelce paketleyip işyerine götürdüm. Artık kozlar benim elimdeydi. İçimden “Haydi bakalım” dedim. “Her türlü bardağı, fincanı buldun. Annemin elli yıllık ‘Zeki Müren Dişi’ kupalarından da bul, seni gözlerinden öpeyim. Bakalım on ikincisi olmayan on bir bardaktan ‘Bende de var’ diyebilecek misin?” diye diye pusuda bekliyorum.
O sıra üç kişi çıktı geldi. Açtım telefonu dört çay söyledim. Çaylar geldi. Tepside altlarının cam piyetalarıyla birlikte dört tane Zeki Müren Dişi çay bardağı.
Hay Allah, adam sabah ilk kez çay getiriyor. Ne zaman içeri girdi? Ne zaman aldı gitti? İnanılır gibi değil.
İçimden, “Yakalandın Necati!” dedim. “Artık hiç bir bahanen kalmadı. Yiten tüm bardakların, fincanların sorumlusu sensin!”
Artık dayanamıyorum:
- Şimdi sen, bunları da mı bizim mutfaktan almadın?
Necati kendinden son derece emin:
- Almadım tabii. Bunlar benim annemin çeyizinden kalma. Sizinkilerle karışmasın diye çayı bunlarla getirdim.
Necati gidince hemen mutfağa koştum. Bizim on bir billur kupanın kutusu bile açılmamış, öylece duruyordu.



LASTİK PABUÇLAR
M. Demirel BABACANOĞLU

-kadınlar gününe sevgiyle-

Tiril tiril giyinmişti yaşlı adam.
Yürüyordu.
Yol tozluydu.
Hava sıcaktı.
Ötüyordu cırcır böcekleri.
Yolun karşılıklı kenarları ağaçlarla sıralanmıştı.
Yaşlı adam ağaçlardan birinin kenarına oturdu. Yüzündeki ter süzüldü çenesinden aşağı. Adam yavaşça cebinden mendilini çıkardı. Sildi yüzünü; rahatladı. Dikildi gözleri bir noktaya. Zaman gerisine döndü. Geçti uzam içinden. Annesi karşısındaydı.
"Al sırtına beni anne!"
"Alamam!"
Annesinin bacakları sızlıyordu. Romatizmal bir rahatsızlığı vardı. Ağrıyan dizlerini ovalamaya başladı. İndi parmaklarına doğru. Çocuk ısrarlı olmadı. Baktı annesinin ayaklarına. Eğri büğrü olmuştu. Damarları çıkmıştı derisinin üstüne. Yumrulaşmıştı eklemleri...
Lastik pabuçları yanındaydı. Burnu kopmuştu. Altı delikti. Çocuk lastik pabuçları gördü. Üzüldü.
Karışık bir duyguyla:
"Romatizman bundan azıyor anne" dedi.
"Bir kunduran olsa!"
Anne hüzünlendi.
"Kız oldum, gelin oldum, hiç kunduram olmadı!"
Çocuk anladı annesini.
"Üzülme anne, bir gün sana kundura alacağım!"
Anne sevindi.
Kucakladı oğlunu.
Bağrına bastı.
"Ölmem ben! Ölmem" dedi.
Çocuk ellerini açtı. Kocaman işareti yaptı.
"Böyle kocaman olacağım!"
"Okuyacağım!"
"Çok çok kazanacağım!"
Annesi sevgiyle baktı oğluna.
Yeşerdi umutları
"Okutacağım seni" dedi kocaman.
Çocuk zıpladı...
"İlk maaşımdan!"
"İlk maaşımdan!"
"Göreceksin, donatacağım seni..."
"Gelin gibi olacaksın, gelin gibi!"
Bu sarada bir kuş geldi, kondu ağaca; durdurdu konuşmayı. Uzun uzun öttü. Yaşlı Adam uyandı; baktı kuşa. Kuş ötüyordu.
Canı sıkıldı Yaşlı Adam'ın, kalktı yürüdü.
Saptı bağ yoluna!
Bağ yolu ince, çılga bir yoldu. Örtmüştü çalılar. Sürtünerek geçti Adam. Bir yaşam ortamına girmişti. Geniş, büyük bitkiler vardı. Kuşlar, böcekler içindeydi. Kelebekler uçuşuyor, arılar çiçekten çiçeğe konuyor, bal alıyordu.
Adam yaşama denizinin içindeydi. Vardı bağa. Altın sarısı üzümlerden kopardı yedi. Rahiyası, kokusu, tadı kaldı damağında. Ya ballı incirler; bir sevgi gibi işledi gönlüne. Gençleşti "Gençlik başka" diye geçirdi içinden. Sonra gezdi bağı baştan sona. Tepeciklerin birinin üstüne çıktı, gözetledi dört köşeyi.
Gölgeler uzanmış, serinlemişti hava.
Mavışlı deresinin yamaçları zümrüt yeşiline kesmişti.
Az sonra bülbül sesleri, keklik sesleri doldurdu koyağı.
Suya indi yavrulu keklikler.
Rahat değildi anneleri.
Her an bir hoyratın korkusu vardı seslerinde. Hemen su içip uzaklaştılar oradan.
Tepecikten indi Yaşlı Adam. Karşı yamaçtaki som yeşile bulanmış çam ağaçlarının yanına gitti: dayadı sırtını yaşlı bir çam ağacının gövdesine. Soludu kokularını çamın, doldurdu ciğerlerine. Etkisi görüldü oksijenin hemen; göğsü genişledi, açıldı burun delikleri. Silindi mikrobik pürüzler. Yepyeni oldu her yeri! Gark oldu neşeyle!
Annesi karşısındaydı. Üzerinde entarisi, başında pullu tülbenti; ayaklarında kundurası vardı. Kaş hizasından kulak üzerine yeni domurmuş bir kırmızı gül sokulmuştu. Kakülü sarkıyordu yandan. Yanakları elma elma olmuş, gözleri cıvıl cıvıl mutluluk doluydu. Bacaklarında romatizmal bir kalıntı görünmüyordu. Capcanlı duruyordu ayaklarının teni.
Yaşlı Adam sevindi.
Çılgınlar gibi bağırdı.
Yürüdüler anneyle oğul.
Yaşlı adam baktı annesine.
Kundura elindeydi!



EYLEMCİ İMAM
Nihat MUSTUL

Yirmi yedi yıldır imamdı. Yirmi yıl kendi köyünde çalışmış, son yedi yıldır da ilçedeki merkez camisinde imamlık yapıyordu.
Aslında imamlık babasından kalmıştı ona, babası öğretmişti her şeyi. Babası yaşlanınca da, babasının ve köylülerin isteğiyle o kıldırmaya başlamıştı namazı köylülere. İlk yıllarda kadrolu değildi, camiye gelen köylüler verirlerdi parasını. Beş yıl sonra da kadrolu olmuştu. Artık devlet memuruydu, maaşını devletten alıyordu.
Son bir haftadır yine derin düşüncelere dalmıştı. Biraz kaygılıydı ama kararlıydı… Ne olacaksa olsundu artık, kopacaksa kopsundu kıyamet. İlle de yapmalıydı düşündüğünü, içinden geçeni, doğru olanı…
Aslında iki üç yıl önce vermişti kararını. Ama ne olur ne olmazdı, henüz emekliliği gelmemişti. Bakarsın kıçına bir tekme vuruverirlerdi, emekliliği yanardı… En iyisi eşeği sağlam kazığa bağlamaktı önce. Başka cezalar verirseler de versinlerdi.
İşte şimdi emekliliği dolmuştu. Kendisini daha özgür hissediyordu artık.
Belki de en yoğun sıkıntıyı dün çekmişti. Karısı ve çocukları bile anlamışlardı durumu. Ama o son kararını vermişti.
İçi fokur fokurdu önce. Ocağa konmuş çaydanlığa benzetmişti kendisini. Suyu kaynatmalıydı ille de. Artık rahatlamıştı şimdi; neşeliydi, gülüyordu, içini gurur bile doldurmuştu.
Yine de sabahtan beri karısının gözü hep üzerindeydi. Yalvarır gibiydi.
“Yapma” diyordu, hem kendini hem bizi yakacaksın, dillere düşeceksin…”
“Hiç endişelenmeyin siz, doğru olanı yapıyorum ben. Hırsızlık, hayırsızlık yapmıyorum ya… Mektebe okul, imtihana sınav diyeceğim, o kadar.”
Yine de işi garantiye almalıydı. Kalkıp masaya oturdu, bugünün tarihiyle emeklilik dilekçesini yazıp altını imzaladı. Yazdıklarını bir daha okudu, tamamdı. Evden çıkınca önce müftülüğe-kaymakamlığa uğrayıp dilekçesini verecek, ilişiğini kesecek, sonra da camiye gidip son namazını kıldıracaktı. Ve de yirmi yedi yıllık imamlığı böylece bitecekti.
Kendisini diğer imamlardan, “Atatürkçüyüm” diyen birçok insandan farklı buluyordu. Konuştuğu hiçbir imam anadiliyle tapınmaya taraftar değildi. Onlara göre bu mümkün değildi. Kuran Arapça inmişti, İslam dini evrenseldi.
Oysa Atatürk zamanında bu yol açılmıştı, hem de Atatürk’ün kendisi tarafından.
“Atatürkçüyüm” diyenlerin çoğu bile bu konuda Atatürkçü değillerdi.
Gerçek bir Atatürkçüydü o, yenilikçiydi… Atatürkçülük sözle değil, onun düşüncelerine, yaptıklarına sahip çıkmakla olurdu oysa.
Yapacağı Atatürkçülüğü üç kişi biliyordu aslında. Biri karısı, biri Mesut öğretmen, biri de en yakın imam arkadaşı Osman’dı.
Mesut öğretmenle otuz yıldır tanışırlardı, köylerinin öğretmeniydi. O okumuş öğretmen olmuş, kendisi okuyamamış imam olmuştu. Taa o yıllardan başlamıştı dostlukları. Ondan neler öğrenmemişti ki… Belki de öğrendiklerinin yarısını. Atatürk’ü en çok o sevdirmişti, o anlatmıştı. Din konusunda bile çok derindi bilgisi, hep aklı öne çıkarırdı.
Kimisi gibi beyni kara değildi kendisinin, gözlerinde Arap gözlüğü yoktu. İşte bunu da, geldiği bu noktayı da Mesut öğretmene borçluydu. Ona güvenirdi, her konuyu konuşurlardı.
Dünkü karşılaşmalarında kesin kararını söylemişti ona. İlle de bu eylemi yapacaktı. Aslında daha önceleri de çok konuşmuşlardı bunu. Her seferinde de, “Seni etkilemek istemem, yap ya da yapma diyemem, karar senin. Sana bir zarar gelmesini istemiyorum. İstiyorsan, toplum için yararlı olacağına inanıyorsan… Sen bilirsin” demişti.
Elbette yararlı olacaktı, en azından bir tartışma ortamı başlayacaktı.
İmam arkadaşına da “Birlikte yapalım bu eylemi” demişti kaç kez. Arkadaşıysa karşı çıkmasa bile, asla yanaşmamıştı.
Üç-dört saat sonra yirmi yedi yıllık işinden ayrılacaktı, bu ayrı bir duyguydu, hüzün karışımıydı ağırlıklı. Öbür yandan da çok farklı bir heyecan yüklüydü içi. Türkiye’de bir ilki deneyecekti.
Artık zaman yaklaşıyordu, saat 9.00’a geliyordu, ancak yetişirdi. Abdestini aldı. Kim bilir kaçıncı abdestiydi bu. Önce beşle üç yüz atmış beş çarpılacaktı, çıkan da yirmi yediyle. Sonra bayramlar, cenazeler… Zor hesaptı şimdi bu, zamanı değildi hem. Dilekçeyi bir daha okudu, fazla kırıştırmadan ceketinin iç cebine koydu. Karışık duygularla, karışık düşüncelerle doluydu. Bu karışıklıkla evden çıktı.
Müftü odasındaydı, kapıyı çalıp içeri girdi. Cebinden çıkardığı dilekçeyi uzattı. Müftü meraklanmıştı:
“Hayırdır… Bu nedir?” dedi.
“Emekliye ayrılıyorum…”
Müftü başını doğrultu. Göz göze geldiler.
“Emekliye mi ayrılıyorsun? Bu da nerden çıktı şimdi?”
“Yeter artık, yirmi yedi yıl çalıştım Müftü Bey.”
“İyice düşündün mü, kararlı mısın?”
“Düşündüm, kararlıyım… İzin verirseniz.”
“Peki öyleyse, haydi hayırlı olsun.”
Bütün işlerini bitirmiş, ilişiğini kesmişti ya, artık özgürdü, daha bir cesaretlenmişti hem de. Son ezanını okuyacak, son namazını kıldıracaktı az sonra. İkindin namazına da yeni bir imam gönderecekti müftü, kendi yerine.
Camiye geldiğinde daha on dakika vardı ezan saatine. Cami avlusundaki ağaçların gölgesinde birkaç yaşlı ezanı bekliyordu, birkaç kişi de abdest alıyordu. İçeri serinceydi, cami imamı olarak son kez giriyordu içeriye. Gece gündüz demeden yedi yıl gelip gitmişti buraya. İçerideki her şeyi dikkatlice gözden geçirdi, her şey yerli yerindeydi.
Heyecanı gittikçe artıyordu. En çok da cemaatin, halkın tepkisini merak ediyordu. Ne olabilirdi, nasıl bir tepki göstereceklerdi?
Birkaç kez babasından duymuştu makamını. Ta o zamanlar kazınmıştı kulaklarına bu makam. Babası, “Atatürk zamanında böyle okunurdu” demişti. Kaç kez söylemişti bile evde kendi kendine.
Ses cihazının yanına geldiğinde saatine bir daha baktı, saat tamamdı. Mikrofonu açtı, parmağıyla tık tık etti. Ses gidiyordu. Atatürk geldi birden gözlerinin önüne, onun dönemi geldi. Bunları hep Mesut öğretmen anlatmıştı. Güç buldu bunlardan. Allah Türkçe de bilirdi. Ve bir bir dökülmeye başladı Türkçe ezanın sözleri ağzından:
“Tanrı uludur…
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak…
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’nın elçisidir Muhammed…
Haydi namaza…
Haydi felaha…
Tanrı uludur…
Tanrı’dan başka yoktur tapacak…”
Ezanı bitirdiğinde on beş yirmi kişi girmişti bile içeriye. Herkes şaşkındı, merakla kendisine bakıyordu. Dışarıdan da sesler duyuluyordu:
“Delirmiş bu imam, delirmiş!”
“Allah’ın ezanı değiştirilir mi? Namaz kılmam ben bunun arkasında…”
“Valla ben beğendim, Türkçe, dediğinin hepsini anladım.”
“Hükümet, Diyanet bir değişiklik mi yaptı acaba?
“Atatürk canlanmış, Atatürk!”
“Din elden gidiyor, din! Ey Müslümanlar!”



KÜLTÜR VE DİL
Mustafa B. YALÇINER


Bir kültürde ne varsa, dilinde de o vardır. Bir başka deyişle dil, kültürün aynasıdır. Kültür devingen olduğu için dil de devingendir. Kültürde gözlenen değişiklikler, zaman içerisinde dilde de kendini duyumsatır. Bu nedenle bir toplumun dili iyi incelenirse, o kültürde yetişen insanların yaşam tarzı, üretim ve tüketim şekli, dünyaya bakışı, düşünce yapısı bir nebze anlaşılır.
Taşeli yöresinde kullanılan, “Kelete enik, sürüye kurt getirir”; “Sürü ters dönünce, topal keçi başa geçer”; “Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur”; “Teke gibi kokmak”; “Karnım tuluk gibi”; “Kurtlu keş”; “Ayranım ekşi diyen olmaz”; “ Lök gibi oturmak”; “Deve yürekli”; “Maya gibi”; “Deve kini”; “Deveyi havudu ile yutmak”; “O adamla arkadaşlık ya da alışveriş etmek, ısırganla kıç silmeye benzer”; “Bu adam, yaralı parmağa çöğdürmez”gibi atasözleri ve deyimlere bakıldığında, bu sözleri bağrından çıkaran insanların yaşamına egemen olan öğeler ile onların yaşam biçimleri hakkında bazı bilgilere ulaşılabilinir.
Taşeli yöresi, Yörük yurdudur. Yörükler, su ve ot peşinde koşan, yazın yaylaya çıkan, kışın sahile inen, hayvanları ile yaşayan konargöçerlerdi. O zamanki Taşeli insanı çadırda yaşar, ayakyolu olarak çalı diplerini seçer ve silinmek için de taş ya da ot kullanırdı. Dağda, ormanda yaşayan bu insanların en büyük sorunlarından biri de suydu. İçme suyunu, tuluklarla getir yine tuluklarda saklarlardı. Gelenek göreneklerine göre de sağaltma yöntemleri uygulamaktaydılar. Yeni kesilen ve kanamakta olan parmağa çöğdürür, diğer yaralarına püse ya da katran sürerdi.
Yörüklerden bazıları zaman içerisinde yerleşik düzene geçti. Kıl çadırı bırakıp yaşamlarını toprak damda sürdüren köylüler, Yörük kardeşlerini küçümsemeye başladılar: “Gün battı, Yörük yattı”; “Dağdan inmiş Yörük, ne erik bilir, ne koruk”; “Yörük ne bilir bayramı, lak lak içer ayranı” ; “Bahçene erik, kapına Yörük dıkma”; “Erikten maşa, Yörük’ten paşa olmaz”; “Kıllı Yörük”; “Ayranı sinekli” gibi bazı atasözleri ve deyimler bu olguyu çok güzel bir şekilde açıklamaktadır.
Yerleşik düzene geçip de ekip dikmeye başlayan köylülerin yeni deyim ve sözcüklere gereksinim duymaları doğaldır. “Dirgeni yiyen sıpa, bir daha gelir mi sapa”; “ Öğünen öküz tarlayı boklar”; “Dah, kara öküz dönüm başına” gibi atasözleri de toprağın işlenmeye başlandığını dönemlere denk düşmeli. Tarla sürerken karasabanın düzgün gitmediğini gören çiftçi, boyunduruk altındaki öküzlerden güçlü olandan yana bir kayış daha atmış. Böylece güçlü öküze daha fazla yük düşmüş. Yörede bugün hâlâ “Kayış atmak” deyimi mecazi olarak kullanılmaktadır.
Yöre kültüründe bir zamanlar akraba evliliği egemendi. Dışarıdan kız alınmamış, dışarıya da kız verilmemiş. Ata yurdu terk edilmemiş. Eğer bir delikanlı bir yabancıyla evlenmiş ve ata yurdundan uzaklaşmışsa, diğerlerine şöyle bir öğüt verilmiş: “Uzaktan alma düveyi, çeker gider boğayı.”
Evlilik yaşındaki kızlar ya da evli kadınlar için, mal mülk ikinci plandadır. Önemli olan kocanın mertliği, dürüstlüğü ve çalışkanlığıdır. Bu da şu sözle özetlenmiştir: “Erim er olsun da, varsın yerim çalı dibi olsun.” Evlenen kızların boşanması hoş karşılanmamış. Kız evden çıkarken ona şöyle söylenmiş: “Bu evden beyaz gelinliğinle çıkıyorsun, buraya ancak kefeninle dönersin.”
Bir dönem nasıl olduysa, akrabalar arasına nifak tohumu atılmış, birliktelik bozulmaya çalışılmış: İnsanlar kızgınlıkları en ağır sözlerle açığa vurmuşlardır: “Sen dostunu iyi seç, anan nasıl olsa düşmanını doğurur”; “Akrabanın akrabaya akrep etmez, ettiğini”; “Akraba ile ye iç ama alış veriş yapma.”
Zaman içerinde, kendi içlerinden çıkanlara değer verilmez, yabancılar tercih edilir olmuş ki “Evin tosunundan öküz olmaz” demişler.
Bu sözlerin büyük bir kısmı günümüzde ya unutuldu ya da kullanılmaz oldu. Bunda yaşam biçimi, kuşkusuz büyük etmen. O değiştikçe dilde ölen, geçmişte kalan, günlük kullanımdan kalkan, yeni gelip yerleşen sözcükler olacaktır.
Tıpkı yöremizde konargöçerliğin en son temsilcisi Sarıkeçililer’in yaşam biçiminde gözlenen değişiklikler gibi. Kimin aklına gelirdi Sarıkeçili diline “kapsam alanı”, “kontör” ya da “mesaj” gibi sözlerin gelip yerleşeceği.
Günümüz gençliğinin bilmediği ya da kullanmadığı ama Sarıkeçililerin hâlâ kullandığı, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bazı sözcük ve deyimler, bir iki kuşak sonra onların gençleri de kullanmaz olacak. Tuluk da neydi, diyecek belki de. Tıpkı bugün “savran”, “kavas”, “beserek”, “köşek”, “maya” sözcükleri için dendiği gibi.
Bakalım gerçekten kaç kişi anımsayacak bu Yörük sözcüklerinin anlamını?









15 Şubat 2011 Salı

GERÇEMEK SAYI 25

GERÇEMEK
TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ
ISSN: 1307–4881

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: Şubat 2011
İki Ayda Bir Yayınlanır.

Yıl: 5
Sayı: 25

Gerçemek,
kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.

Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.
Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/Aydıncık Şubesi TR930001001020307582605005

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon:
(0324) 8412836

E-posta: gercemek@yahoo.com.tr
Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.


DOMUZ BAKLASI (Lupinus)



Domuz baklası ya da acıbakla olarak bilinen, tek yıllık bu otsu bitki, baklagiller familyasından olup, kalem kalınlığında, gri tüylerle kaplı bir gövde üzerinde 40 ile 50 cm yüksekliğe ulaşabilir.

Taşlı ve kumlu arazilerin bol güneş alan yamaçlarında kendiliğinden yetişir. Yine gri tüylerle kaplı yaprakları bir elin parmakları gibi dizili olup 7 ya da 9 parçadan oluşur ve yaklaşık 3 cm uzunluğunda bir sap ile gövdeye bağlanır.

Martta çiçek açar. Çiçeklerinin mor zarları iki parçalıdır; uçları ise gaga şeklindedir.
Baklayı andıran meyvesi de tüylüdür.

Güzel görünümlü bu bitkiden yöremizde şimdilik hiçbir biçimde yararlanılmıyor.

EDİTÖRDEN


UYGARLIKLAR KAVŞAĞINDA, BİR KÜLTÜR İNSANI: YAZAR MEHMET KARASU
Mustafa B. YALÇINER

18 Aralık 2010, Cumartesi. Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya temsilcisi ve Aalen-Antakya Kültür Derneği Başkanı, Yazar Mehmet Karasu, Antakya girişinde karşılıyor bizi. Kucaklaşıyoruz. Yanımda eşim var, dostlarım F.Saadet Bilir ve Ali F. Bilir var. Söyleşi ve imza günü için çağrılıyız. Ben, “Öyküde Mekân ve Öykülerimin Mekânı Taşeli”nden, F.Saadet Bilir “Abdülkadir Bulut’un Yazarlığı”ndan, Ali F Bilir ise “Ölümünün 25. Yılında Şair Abdülkadir Bulut”tan söz edeceğiz Antakya Ticaret ve Sanayi Odası’nda saat 14.00’te yapılacak söyleşide.
Daha zamanımız var. Merkezde, eski Antakya evlerinden birinin restore edilerek lokantaya dönüştürülmüş, çok hoş bir mekâna götürüyor bizi Mehmet Karasu. Davranışı, konuşması ve bilgisiyle tam bir kültür insanı, yöresinin değerlerini tanıtmaya çalışan bir Antakya sevdalısı. Antakya yemeklerinden tadıyoruz, hepsi de mükemmel.

Arabalarımızın yanına gelene kadar yürüdüğümüz Hatay'ın Fransız işgalinden kurtuluşuna atfen "Kurtuluş" adı verilen cadde hakkında kısa bilgiler de vermeyi ihmal etmiyor Karasu: Bu cadde Roma döneminde şehrin en görkemli caddesiymiş. Dünyada aydınlatılan ilk caddeymiş. Eğlence düşkünü insanlar gelirmiş dünyanın dört bir yanından.

Söyleşi yerindeyiz. İzleyiciler ilgili. Görsel ve yazılı basın ilgili. Söyleşi sonrası, kitaplarımızı imzalıyoruz.

Akşamüzeri. Yağmur çiseliyor. Kurtuluş Caddesi’ndeki Habib-i Neccar Camii’nin karşısında bir kafeye giriyoruz. Kahvelerimizi yudumlarken, küçük bir grupla söyleşmeye devam ediyoruz.

Mehmet Beyin eşi Nebihe Karasu, Tekirdağ’dan sırf bizler için kalkıp gelmiş. Ama yetişemiyor söyleşiye. Akşam yemeği için, üç aile, Harbiye Ceylan Ocakbaşı’ndayız. Olağanüstü bir ağırlama.

Nebihe Hanım da yazar. “Evvel Zaman İçinde Antakya Masalları” adlı kitabı yazmış eşiyle birlikte. “Süleyman İsa’nın Evinde” başlıklı çok hoş bir yazısını okudum az sonra sözünü edeceğim kitapta. Akşam yemeği sonrası, bizi kalacağımız otele kadar getirdi Karasu çifti.

Pazar sabahı, kahvaltıdan sonra, sevgi ve hoşgörü şehrine tekrar döndük Mehmet Bey ile. Sarımiye Camii ve hemen bitişiğinde bir kilise. İki ibadethaneyi bir duvar ayırıyor. Eskiden bu duvar da yokmuş.
Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliğine gidiyoruz. Çeşitli dergi ve kitaplar veriyor bize Karasu dostumuz. Öğleden sonra da ayrılıyoruz Antakya’dan.

Evime dönünce ilk işim, Mehmet Karasu ve Esra Ünal’ın hazırladıkları “Süleyman El-İsa’ya Saygı” kitabını okumak oluyor.

Kitap, Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliği, Aalen-Antakya Kültür Derneği ile Aknehir Belediyesi tarafından, 19 ile 20 Şubat 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Süleyman El-İsa’ya Saygı sempozyumu”nda sunulan bildirilerle, yazarın yapıtlarından seçmelerden oluşmuş. Ne büyük bir değerbilirlik! Bu kitap sayesinde tanıdım Ortadoğu’nun yaşayan en büyük şairi Süleyman El-İsa’yı. Teşekkür Mehmet Karasu.


Süleyman el-İsa (TAŞ), 1921 yılında Hatay’ın Samandağ ilçesine bağlı Aknehir Beldesi’nde doğmuş. Köyünde ilkokul bulunmadığı için, babası Şeyh Ahmet İsa’nın çocuklar için açtığı kursta öğrenmiş okumayı yazmayı. İlk şiirlerini 10 yaşlarındayken yazmaya başlaşlamış. Çiftçilerin yaşadığı çileleri dile getirmiş. Antakya’da ilkokula başlayınca, okul müdürü, şairin üstün zekâsını ve kültürel birikimini fark edip, sınıf atlatarak onu dördüncü sınıfa geçirmiştir.

Süleyman el-İsa daha ilkokuldayken, Hatay’da, Fransızlara karşı ayaklanma ve direniş başlamıştır. O zaman yazdığı ulusal içerikli şiirleriyle mitinglerine katılmış.

Antakya’dan ayrılan şair, lise öğrenimini Hama, Lazkiye ve Dimaşk (Şam)’da tamamlamıştır. Süleyman el-İSA, yükseköğrenimini Bağdat Dar-ül Muallimin-El-Aliye Akademisi’nde tamamlamıştır. Irak’tan Suriye’ye dönmüş ve Halep Lisesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Daha sonra Halep’ten Şam’a tayin edilmiş ve Milli Eğitim Bakanlığı’nda Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı yapmıştır.

1957 Moskova Dünya Barış Konferansı’na ülkesi Suriye adına katılmış. Moskova'da Nazım Hikmet'in evine gidip, onunla tanışmış. Hindistan’da katıldığı bir toplantıda da Aziz Nesin'le dost olmuş.

1964’te Hatay, Mersin, Ankara ve İstanbul’u anlattığı gezi yazısında Atatürk ve Türkiye’yi öve öve bitirememiştir.

1969’da Arap Yazarlar Birliği kurucu üyeliği görevinde bulunan Süleyman el-İsa’nın yüze yakın da eseri vardır.

Süleyman el-İsa’dan bir şiir:


“Kum tanecikleridir o susayan
Susuzluk umutsuzluğa meydan okudu

Ben halkımın derinliğindeki çığlığım
Yalnızca okunan değil, yayılıp dağılan

Ölümle son bulan terennümüm olsun
O diğerlerinin göğsünde yeter ki doğsun”

Mehmet Karasu’nun başkanı olduğu Aalen-Antakya Kültür Derneği ayrıca 4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri kapsamında geçen yıl Dr. Yahya Kanbolat adına bir de öykü yarışması düzenlemişti. Eski TİP Hatay Milletvekili, Araştırmacı, Yazar Dr. Yahya Kanbolat’ın anısını yaşatmak amacıyla, gerçekleştirilen yarışmaya 110 öykücü, toplam 189 eser göndermişti. Yarışmada dereceye giren 16 eser, “Aalen-Antakya Kültür Derneği 2010 Dr.Yahya Kanbolat Öykü Yarışması” adıyla kitaplaştırılmış ve Ürün Yayınlarından çıkmıştır.

Bu da büyük bir kadirşinaslıktır. Mehmet Karasu’yu bir kez daha kutlar, kendisine şükranlarımı sunarım.

ATATÜRK SİLİFKE’DE
Celal Necati ÜÇYILDIZ

Mustafa Kemal olgusu her yerde olduğu gibi Silifke’de de var ola gelmiştir. Dedesi, ona; Çocukluğunda Karaman- Silifke arasında geçen, özellikle orman kesim işi içinde geçen yaşamını hep anlatmıştır. Hacı Paşalar ile dostluğu, onlar ile yaptığı ticareti. Kah Karaman’da, Mut’ta, Ermenek’te, Silifke’de özellikle Taşucu’nda gemiler ile orman ürünlerinin Beyrut’a gönderilmesi. Tüm bunlar Mustafa Kemal’in usunda yer almıştır. Onun için bu bölgeye özel ilgi duymuş. Hacı Paşa’nın oğlu Sadık Taşucu ile dost olmuştur. Silifke’ye ilk geldiği gün, poyrazdan uyuyamamış, o akşam Sadık Taşucu’nun Taşucu’nda bulunan konağına gelmiştir.

Gerek Sadık Taşucu ve gerek ise Emekli Öğretmen Mehmet Köse ile yaptığım söyleşiler de bu vurgular yapılmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Sadık Taşucu ülkede okumuş, yazmış hem de Beyrut’ta öğrenimini görmüş, çağdaş bir kişi ile dost edinmek. Sadık Taşucu’nu defalarca birlikte Ankara’da vekil olarak davet etmiş, ancak Sadık Taşucu bu teklifi kabul etmemiştir.

Atatürk Silifke’ye özel önem vermiş, kendisine Hindistan’dan gönderilen parayı da Çiftlik satın alarak örnek çiftlikler kurmuştur. Silifke’de, Ankara’da kurulan Gazi Çiftliklerinde modern ekim, dikim yapılmıştır. Üretim, üretim, bolca üretiminin örnekleri verilmiştir. İlk Kooperatif Silifke’de kurulmuş. Bir nolu üyesi Mustafa Kemal olmuştur. Bu örnek çiftlik.

Daha sonra Bulgaristan’dan gelen soydaşlara verilmiş. Geriye kalan binalar ise; yarı yıkılmaya yüz tutmuştur. Özellikle Atayurt, Arkum belediyeleri bir proje yapıp, buraları Ata’nın o üretici ruhunu öne çıkaran bir çalışma yaparlar ise; o döneme saygılarını sunmuş olurlar.

Atatürk’ün Silifke’ye geldiğinde kaldığı Hacı Hulusi Beyin evi müze yapıldı. Kooperatifçilik eğitim merkezi kuruldu. Bunlar o döneme saygının belirtisi idi. Şimdi kalan binaların birer kooperatifçilik müzesi olarak ortaya çıkması gereksinimimiz olan üretim olgusuna belki katkı sunar. Şiirler okumak, ağlamak sızlamak, işte Atatürk’e en büyük hakarettir. Ama onun üretim olgusunu yeşertmek. Modern tarımı yakalamak. Üretilen girdilerin, paketlenmesi, şişelenmesi, depolanması, pazarlanması. İşte bu alanda yapılacak yatırımların ivme kazanması, inanın Atatürk’e en büyük saygıdır. Yoksa onun kazanımlarını tek, tek sat. Yenisini yapma. Üretim yerine, tüketim ülkesi ol. İşte buna ne denir bilmiyorum?

1965-1966 yılları idi. Sadık Taşucu bana Fransızca öğretiyordu. İki aylık bir dönemde bütün gramer yapısını öğretti. Orta okul, lise döneminde bundan yararlandım. Benden bir iki sınıf yukarı olan öğrencilere dahi yazları Fransızca ders verdim. Şimdi bende kalan Fransızcayı sevmem. Güzel bir müzik dili gibi. Konuşurken şarkı söyler gibi. İşte bütün bu ruhu Sadık Taşucu’ndan aldım. Her dersten sonra bana babası Hacı Paşayı, Tahtacılara karşı ilgisini. Dostluğunu. Osmanlı’nın şerrinden onları nasıl koruduğunu, tek, tek anlatırdı. Babasının vasiyeti gereği; 7-8 yaşlarında ilk tanışmamızdan, aramızdan ayrılışına kadar bizler evlerine gittiğimizde ayakkabımızla içeri alınır, karnımız doyurulur, öyle giderdik. Bahçıvan ise; üç terlik değiştirerek o eve girebilirdi.

İşte bir gün Gökbelen yaylasında bir olay oldu. Atatürk’ün Sadık Taşucu’na hediye ettiği,
Tabancayı bir çocuk oynarken içinde kalan mermi ateşledi. Karakol Komutanı Gülhan Başçavuş kasığından yaralandı. Doktor Pancar’ın ilk müdahalesinden sonra hep onun evinde kaldı. Yara çabuk iyileşsin diye Felteş dede, Kırtıl köyünden Çekirdeksiz nar getirdi. Onu elleriyle ayıklayıp, yedirdi. Şimdi o tabancayı Atatürk Evi Müzesinde gördüm. Av tüfeği ile birlikte bir vitrinin içinde. Atatürk’ün çok sevdiği, uzun süre yanında taşıdığı silahı. Onu arkadaşı Sadık Taşucu’na hediye etmesi. O silah Kurtuluş Savaşının bir simgesi. O silaha görkemli bir vitrin hazırlanması gerekir.

Silifke’nin ilçe olması ile ilgili çok şeyler anlatıldı. Ama içinde birisi çok önemli. Sadık Taşucu,Vali ile geçinemez, onun tayinini ister. Atatürk de onun tayinini çıkarır. Sadık Taşucu o dönem ile ilgili :
“Yaptığım en büyük hata, valiye kızgınlığımdan bir pikap buldum. İçine beş on kişi ayarladım. Onu Tekir’e kadar teneke çaldırarak uğurladım. Bunu duyan Paşa beni aradı. Paşa Çocuğu , Paşa Çocuğu valiyi tayin et, dedin, ettim. Ama o hala benim valimdi. Onu yapmamalıydın. İşte bu görüşmeden sonra aramız hiç düzelmedi. Belediye başkanı seçiminde Serbest Fıkranın seçim kazanması, milletvekillerinin cumhuriyet kazanımlarına karşı, karşı devrim çalışmaları Silifke’yi ilçe yapmaya yetti.”

Atatürk’ün Silifke’ye gelişleri kutlanmaya başladığında ; Taşcu yolunda temsili karşılama törenlerine, akşamları Öğretmenler Derneğinde söyleşilerde Sadık Taşucu o dönemleri hep anlattı. Kemal Taşkıranlar, Mustafa Toprak, Mahmut Ünallar, Burhan Garip Şavlı, Vecihi Timuroğlu içten gelen konuşmalar yaptılar. Bizler o dönemde öğrenci olarak katıldık. Kendi yazdığım “ Atatürk Silifke’de “ şiirini okudum.

Atatürk’ün ziyaret ettiği yerler de hep anısı vardır. Ama Silifke’de kalıcı yapıtları var. Onlara sahip çıkmak. O hizmetleri iki adım ileri götürmek. Silifke Organize Sanayine bu nedenle çok sıcak bakıyorum. Orada yapılacak her yatırım, orada yapılacak her etkinlik inanın Atatürk’e, Cumhuriyet’e yapılacak en büyük saygıdır. Yakın zaman için de Tekir de Çilekçiliği geliştiren Arife Abla ve Anası, kızı ile birlikte zeytin, zeytin yağı (Evas–Silifke ) işletmesi kuran kadınlarımız için Atatürk gülümsüyor. Onlara gıpta ile bakıyor.

Yollar, sokaklar yapılıyor. Yapılsın, onlara gereksinim var. Ama önce şu Organize Sanayiye bakalım. Oraya gereken önemi verelim. İşte o zaman kalkınan bölge sanayi ile birlikte Silifke yeniden il olur. Limanı var, karayolları var. Bir de demir yolu gelir ise; deme keyfine. O zaman kimse tutamaz.


Kaynakça :
1.Sadık Taşucu ile 1966-1975 yıllarında özel söyleşilerimiz.
2.İzzet Aslan’ın bize aktardıkları. Özel söyleşilerde.
3.İzzet Aslan’ın Atatürk Silifke de yapıtı.
4.Felteş (Ahmet Duman) ile söyleşilerimiz.
5.Kırsal Gelişim Gazetesi 7 Eylül 1978 tarihli 29 sayılı gazete (Köy-Koop)
6.Emekli öğretmen Mehmet Köse ile söyleşilerimizden.


AYAŞ’TA AKŞAMÜSTÜ RÜZGÂRLARI
Mustafa SAĞLAM

2010 Yılı Ağustos ayı başlarındayız.
Yer: Antik Elaiussa-Sebaste şehri üzerinde kurulmuş Ayaş’ın doğu kumsalı. Cango Mustafa’nın büfesinin önü. (O, bu adı nerden aldı bir türlü öğrenemedim.) Mekân küçücük, sandalye az, insan çok. Kumsal kalabalık esasen. Tam anlamıyla her taraf tıklım tıklım. Turizmin en cavcavlı olduğu günler.

Şansım varmış; boş bir masa bulup denize doğru oturdum.

Güneş battı batacak, akşamüstü filan yani. Kıyı, baştan sona üç sıra dizilmiş şezlong ve bunların üzerine açılmış sonsuz sayıda gibi görünen güneş şemsiyeleriyle dolu. Şemsiyeler öyle çoklar ki, öyle renk renkler ki, bu görüntü, her seferinde kumsalın milletler tarafından işgal edildiği izlenimi veriyor bana.

Geçen zaman unutulurmuş, her yıl aynı şey söylenir durur ama 2010 Ağustos’unun bu ilk yarısı gerçekten çok sıcak geçiyor. Başkalarından duymasam da ben bile kolayca ayırdına varabiliyorum bunun. Bunaltıcı bir hava var ortalıkta.

Bizim burada kişilerin tam denize girme zamanı bu saatler. Nisbeten güneşin etkisini yitirip, havanın serinlemeye başladığı sıralar. Dolayısıyla denizin içi tıklım tıklım insanla dolu. Birbirlerine sürtünüyorlar nerdeyse. Herkes olduğu yerde yürüyor; yüzecek bir durum yok çünkü. Gerçi bizim insanımızın yüzmeyi pek sevmediğine inanmışımdır hep. Denizin yüzünde öyle kulaç atan kişiyi çok az görürsünüz yaz boyu. Ya gelen dalgalara uyup, o yana bu yana sallanırlar ya da durdukları yerde yürürler. Buradakilerin çoğu da zaten yüzme bilmez ya neyse, orası ayrı mesele.

Temmuz, Ağustos aylarında her gün bu saatlerde çıkan bir de akşamüstü rüzgarı vardır Ayaş sahillerinde; Güney kıyı kesiminin bir çok yerinde eser bu rüzgar; yine onlardan biri esiyor efil efil. O rüzgârlar öyle bir rüzgâr ki... Dünyanın neresinde bir benzeri daha vardır bilmem. Yalnızca bir rüzgâr değil o; insanın içine, gönlüne, ruhuna işleyen bir esinti, serinlik demek çok daha doğru olur bence. Özellikle böyle sıcak günlerde yöre halkına bağışlanmış apayrı bir nimet gibidir bu rüzgâr; değilse yazın buralarda yaşamak mümkün olmaz.

Denizden karaya doğru eserken papatya açarmış gibi beyazlıklar oluşturur açıklarda. Ve hemen soluverirler; bir kuyrukluyıldız gibi parlayıverip geçerler.

Kıyıda ise o güneş şemsiyelerinin kenarlarından sarkan dilimler öylesine iştahla dalgalanır, yeldirirler, kanatlanıp uçuverecekler sanır insan. Hele bir de sanki anlaşmışçasına hepsi birlikte pırıl pırıl kanat çırpmaları var ya, kırlardaki kelebek sürülerinden hiç farkları yok. Doyamıyorum saatlerce burda durup da onları seyretmeye.

İki gün önce kumda oturmuş bir kız görmüştüm. Kızıl güneşin altında diz çökmüş, ağlamaklı bir halde öyle duruyordu. Ama o kadar özel biriydi ki, bu kumsaldan şimdiye kadar ne kadınlar, kızlar gelip geçti ama bu kadar kendisine bakıtan birine hiç rastlamadım. Onu bir kerecik gören, ister erkek olsun, ister kadın, birkaç kez daha dönüp bakmadan edemiyordu. Haksız da değillerdi hani; ben bile uzaktan uzağa bir hayli seyrettim. Biraz sonra bir genç geldi, belli ki kız biraz içmiş, onu ayağa kaldırıp yederek giderken gördüm, vücut olarak da bambaşka biriydi. Selvi boylu dedikleri tam bu kız olmalı herhalde. O an, Allah bilir, kumsaldaki bütün kadınlar kıskanmışlardı onu.

Kızı ikinci görüşüm yine Cango’nun büfesinin önündeydi ve yanında iki gençle bira içiyorlardı; seslerini duyacak kadar yakınımdalardı bu sefer ve azıcık da olsa aşina olduğum dillerden hiç birine benzemiyordu konuştukları. Önce Balkan dillerinden biri olabileceğini düşünmüştüm ama merakımı yenemeyip Cango’nun eşi Emine’ye sorunca adını onun da bilmediğini, yalnızca İranlı olduğunu söyledi. O zaman farkında olmadan şu meşhur “Acem Kızı” türküsünü mırıldanıvermişim kendi kendime. O türkü de sırf bu kız için söylenmiş adeta. Bu kızı anlatıyor tam. Halbuki ben, Acem kadınlarının esmer ve tombul olduklarını sanırdım hep. Böyle beyaz tenli, sarışın olanları da varmış demek ki. “Türkiye gibi orda da farklı renk ve ırktan insanlar yaşıyordur elbette,” diye düşündüm sonradan. Özellikle dünyanın bu coğrafyası çok ayrı türden kişilerin yaşadığı bir bölge ne de olsa.

Bu gün bir kez daha gördüm o kızı. Tek başınaydı bu defa. Kıyıdan şöyle iki, üç metre kadar ileriye, suyun içine oturmuştu. Bizim buralarda deniz sığ olduğu için ancak dizlerine kadar örtüyordu su. Bir elini yüzüne koymuş, ta açıklara, belki daha da ilerilere doğru bakıyordu. Öyle sanıyorum yine bir iki bira şişesi devirmiş, ala çakırdı kafası.

Dikkatini çekmemeye çalışarak bir süre yüzünü seyrettim. O kadar dalmıştı ki kolay kolay baktığımın farkına varamazdı zaten.

Boşlukta gibiydi; büyük bir ihtimal, bir gönül serüveninin bitimindeki düş kırıklığını yaşıyordu o garibim. Kanımca aradığı kişinin, yani “öteki yarı”sının “o” olmadığını henüz anlamıştı. Denizin ötelerindeki yeni iklimleri, yeni kumsalları, yeni kişileri, yeni gönül serüvenlerini hayal ediyor olmalıydı. Geleceğe ait yeni düşler kuruyordu belki de; ama “o yer” dünyanın neresinde, hangi ülkesindeydi kim bilir. Bir yerde aşk bitmişse, orda durmanın bir anlamı yok, gitme zamanı gelmiştir artık. Acem kızı da bunu anlamış gibiydi. O, bu toprakların yabancısıydı ama binlerce yıldır olduğu gibi Akdeniz’in esinlediği sevgiden, sevecenlikten, aşktan kendi payına düşeni almıştı.

Ben bu düşüncelere dalıp gitmiştim ki, bir ses beni kendime getirdi:
-Hocam başka bir isteğiniz var mı?

Orda hizmet veren bir gençti soran. Bilirim, kalkma zamanının geldiğinin kibar bir şekilde haber verilmesiydi bu.
-Yok, dedim, kalkacağım zaten.

Ortalığa akşamın alaca karanlığı çökmüş, halk yavaş yavaş kumsaldan çekilmişti.
Bir de baktım, İranlı kız da kalkıp gitmişti o sırada. Çevreye göz gezdirdim; nereye gittiyse bir anda kayboluvermişti. O, bir gerçek değil de hayaldi sanki.

Evet, hayalse de, gerçekse de bu kumsaldan bir Acem kızı gelip geçmişti.
Adeta anlaşmışçasına, onun gitmesiyle akşam rüzgârı da durmuştu artık.
Eh, bu gün de böyle bitti; benim için de gitme zamanıdır.


***


YALNIZIM
Çok yalnızım ben, bu günlerde
İçimde bir şeyler oluyor
Durmadan kalbim çarpıyor
Anlatamıyorum kimselere.
Delicesine içmek istiyorum,
her gece.
Ona da sağlık el vermiyor
Şarkılar söylemek istiyorum,
gönlümce.
Ne yazık ki, bilmiyorum
tek bir şarkı bile.

Artık yeter olsun diyorum
Bilime- felsefeye kafa yormak
Ve de tüm dertlerden uzak
Yaşamak istiyorum keyfimce.
Ve utanmasam son bir kez
Âşık olmak istiyorum
Yaşanmamışları yaşamak için,
delicesine.
İçim öylesine dolu ki, bu gece
Tarifsiz bir keder var içimde.


Ona dokunmak isterdim, öylesine
Güzel gözlerine baktığımda;
Yeni bir âleme dalmak,
Tüm kaygılardan uzak olmak,
Ne güzel olurdu, onunla birlikte
Mehtabın altında, sabahlara dek
Çılgınca, sarmaş dolaş olmak.

Biliyorum onu kaybettim
Bir daha geri dönmemecesine
Onun olmadığı bir yerde
Hiç bir şey yok gözümde
Yaşama elveda demek bile
Geçmiyor değil içimde.
Umarım bu fırtına da
Dinecek elbet bir gün,
Silinmez izler bırakacak
bir biçimde.
Kimsecikler onun yerini alamaz
Bunu kesinlikle biliyorum.
Yeteriz de artarız artık birbirimize
Yalnızlığım bana, ben yalnızlığıma…..
Süleyman BOZDEMİR,
25.06.2010, Adana



YAZAR VE EĞİTİMCİ AHMET ZEKİ TEOMAN
Mustafa B. YALÇINER


Qxford mezunu Mehmet Tevfik Bey, 1900’lü yılların başında, Gilindire’de Tapu müdürüdür. İlçemizin ileri gelen ailelerinden Göğ Ese’nin oğlu, Kolcu İbil Ağanın kızı Şerife ile evlenir. Böylelikle de daha sonraları I. Dönem İçel Milletvekili olan Ahmet Şevki Göklevent ile akraba olur.

Tapucu Mehmet Efendinin, 9 Mart 1912 yılında Gilindire’de bir oğlu dünyaya gelir. Adını da A. ZekiTeoman koyar. Üç yıl sonra, Gülnar ilçe yönetiminin Gilindire’den ayrıldığı ve yeni bir ilçe merkezi aradığı yıllar gelip çatar. Teoman’ın ailesi 1915 yılından itibaren artık Hanaypazarı’ndadır.

Ahmet Zeki Teoman, Ekim 1961’de İstanbul Arayurt Öğrenci Yayınları’ından çıkan “Okula Kaçan Çocuk” adlı kitabında, ilk gençlik yıllarını şöyle anlatır:

“Gülnar Fevzipaşa İlkokulu’nu bitirdiğim zaman daha on bir yaşındaydım. O yılın haziran ayında, eski ilkokulların altıncı sınıfları kaldırılmış, beşten altıya geçenlerle altıncı sınıf öğrencileri birlikte okulu bitirmiştik. Beşinci sınıfta yedi kişiydik. Arkadaşların bir kısmı okulu bitirdiklerini bile bilmiyordu.

Kurtuluş Savaşı yeni bitmişti. Yurdumuzdaki diğer Rumlar gibi, Gülnar köylerindeki Rumlar da Yunanistan’daki Türklerle değiştirilmiş. İlçemiz sanatkarsız kalmıştı. Milletvekili olan amcam Şevki Göklevent, babam Tapu memuru Mehmet Tevfik Teoman, Müftü Mehmet Altın aralarında şöyle bir görüşe varmışlar:

-Memlekette terzi, kalaycı, demirci, kunduracı, bakırcı kalmadı. Anamur’dan, Silifke’den, Mersin’den usta getirtelim.

Bir iki ay içinde bir de baktık Gülnar’a çeşitli işlerin ustaları geldi. Amcam dükkanlarını bu ustalara kirasız verdi. Çocuklar ustaların yanına yerleştirildi. Ben de bir bakırcının yanına çırak oldum. Önce kalaycılığı öğrendim sonra bakırcılığa geçtim. Bakırcı Anamurlu Mustafa Usta, doğrusu iyi bir ustaydı. Çıraklardan sanatını esirgemezdi. Fakat ağzı pek bozuktu. Daha babamızdan yahut yakınlarımızdan işitmediğimiz kötü sözleri sakınmadan söylüyordu. Ustamız ilkokulu bile bitirmemişti. Bilimsiz bir insandan daha başka türlüsü beklenemezdi. Bilimli kişilerin ağzından elbet kötü söz çıkmaz.

Gene bir gün nışadır ve pamuk kokan dükkânımızda çalışıyorduk. Ben bir bakır tabak yapmaya uğraşıyordum. Bakır tabağın kenarlarını bile çıkarmıştım. Ustam bakır kesiyordu. O sırada Malmüdürü Ahmet Bal’ın kabları kalaya geldi. Tabakların temizliğini arkadaşlarım yaptı. Bana:
-Bu tabakların iyi kalaylanması gerek. Haydi o işi bırak, kalayı sen yap. Dedi.
-Başüstüne ustam!
Dedim. Anladım ki ustam, artık bana güveniyordu. Ocağın başına geçtim, kalaya başladım. Körüğü çeken arkadaşım havayı düzgün veremediği için:
-Körük öyle çekilmez!
Diyerek körüğe geçtim. Ustam beni körükte görünce bir bağırdı, bir sövdü. Bu durum hiç hoşuma gitmedi. Karşılık verdim. Bu kez üstüme yürüdü, kaçtım. Kaçış o kaçış. Babam, annem kaçışıma çok üzüldüler. Ama ustaya gitmemek için ayak diredim, gitmedim. Ustalarından memnun olmayan birçok okul arkadaşım işlerini bıraktı. Yalnız ikisi ayrılmadı. Bugün birisi kunduracı, diğeri terzidir.

Bizden iki yıl önce ilkokulu bitiren iki arkadaşım Adana Öğretmen Okulu’na girmişlerdi. Onlarla buluştum, Öğretmen Okullu Kâmil Erten beni ve iki arkadaşımı kandırmak için çok uğraştı. Babam Adana’ya gitmemi istemiyordu.

-Tapu dairesine gel, çalış, tapucu ol!
Diyordu babam. Bir yıl tapu dairesine gittim geldim. Birçok iş öğrendim. Yazım da çok güzeldi. Adana’dan bir Tapu Müfettişi geldi. Beni Anamur Tapu Kâtipliğine göndermek istedi. Ağlamaya başladım:
-Ben okuyacağım!
Dedim. Anamur’da bir İngiliz uyruğu Rumun ağabeyimi (Hüsnü Teoman) vurduğu için korktuğumu söyledim. Bu ingiliz uyruğu Rum, kapitülasyonlardan faydalanmış, bizim mahkemeler ceza verememişti. İngilizler, bu Rumu kıbrıs’a kaçırıp kurtarmışlardı. Kapitülasyonlardan Lozan Anlaşmasıyla kurtulmuştuk ama, gene de korkuyordum. Müfettiş bu anımızı öğrenince düşüncesinden vazgeçti. Böylece o konu da kapandı. Tapu işlerinden iyi para kazanıyordum. Kendime elbise yaptırdım, ayakkabı aldım, çamaşır diktirdim. Ara sıra anneme, kardeşlerime hediyeler getirdim. Hiç unutmam, ay sonunda bir küfe yiyecek aldım. Hemen hemen bir aylık yiyecekti bu. Annem:
-Tanrı can sağlığı verirse, oğlum evcimen olacak!
Dedi, beni bağrına bastı, öptü. Babam, getirdiklerimi görünce yüzüme gülümsedi. Akşam yemeğinde yanına oturttu. Yemeklerde ben ve kardeşlerim ayrı sofrada yerdik. O gün beni bir görmeliydiniz. Tıpkı uçan kuşlar gibi hafiftim. Tıpkı haziran ayındaymışız gibi evin önünde sereserpe dolaşıyordum. Babam bir gün:

-Sen benimle boy ölçüşemezsin!
Demişti. Ertesi gün babamdan habersiz, yanına geldim, boy ölçüştüm. Ne çare boyum da eve yaptığım yardım gibi çok küçüktü.

Kışın ortasını atlatmıştık. Gülnar yayla olduğundan, kışı sert geçerdi. Hava soğuktu, kar yağardı. Sokaklar, dereler buz tutardı. Ara sıra kaydırak oynardık. Geceleri komşulara gider, “arabaşı”, “batırık” yapar yerdik. Büyükler bana şiir okuturdu. Gece toplantılarında bayağı aranır olmuştum. Hele Mehmet Emin Yurdakul’un “Zafer”i ile Namık Kemal’in “Vaveylâ”sını, Mehmet Akif Ersoy’un “Çanakkale Şehitlerine” şiirini çok güzel okurdum. Söz sırası bana gelirse Nasrettin Hoca fıkralarını anlatır, dinleyenleri güldürürdüm. Büyükler:
-Bu çocuk adam olacak.
Derlerdi. Büyük halam:
-Milli Eğitim Müdürü olasın, oğlum.
Diye Tanrıya yakarırdı. Büyük halam Mustafa Kemal’den sonra en büyük adamın Milli Eğitim Müdürü olduğunu sanırdı. Çünkü Milli Eğitim Müdürü rahmetli Kâmil Bey kasabada törenle karşılanmıştı. Halamın da ömründe törenle karşılanan bir tek kişi vardı, o da Milli Eğitim Müdürüydü…”

Zeki Teoman, daha ilk gençlik yıllarında bile okumaya ve yazmaya çok düşkündür:

“… Ara sıra elimize geçen Silifke’nin ‘Taşeli’ gazetesini evire çevire okurduk. Hele elimize bir kitap geçmesin, elden ele dolaştırırdık. Üzerinde tartışmalar yapardık. Bir gün arkadaşlarıma:
-Gelin bir gazete çıkaralım!
Dedim. Düzeni kendimize göre olan “Gülnar” adlı gazeteyi çıkardık. Şimdi Yargıç olan Hüseyin Göklevent başta olmak üzere ilkokulda toplandık. Her arkadaşa gazetenin tıpkısını yazdırdık, çoğalttık. Bir tanesini cami duvarına, bir tanesini okulun kapısına yapıştırdık. Diğerlerini dağıttık. Ben nasıl izci olduğumu, öğretmenimiz Talât Kayhan’ın başkanlığında yaptığımız “Gilindire” gezisini yazmıştım. Gazetemizin ikinci sayısında kasabamızın ortasındaki mezarlığın daha sapa bir yere kaldırılmasını, gece korktuğumuzu kaleme almıştım. Kaymakam Şefik Bey yazılarımı okumuş, beğenmiş. Babama:
-Sizin çocuğun yazılarını pek beğendim. Okulda öğretmen kalmalı. Ben onu okula öğretmen yapmak istiyorum.
Demiş, akşam babamla bu konu üzerinde konuştuk, “peki” dedim…

Artık öğretmen olmuştum. Annem boynuma bir de boyunbağı takmıştı. Boyunbağını takınca öğretmen olduğumu daha iyi anlıyordum. O zaman boyunbağını Milletvekili olan amcam Şevki Göklevent, Kaymakam, babam, bir de öğretmenler takardı. Kendime çeki düzen veriyor, ağırbaşlı olmaya çalışıyordum. Kaymakamın oğlu beni hiç saymıyor, dersimi dinlemiyordu. Ne de olsa Kaymakamın oğluydu. Darılsam olmaz, döğsem olmaz. Beden Eğitimi dersini gene bozmuştu. Öğretmenliğimin ikinci ayında yaramazlığına dayanamamıştım. Elimdeki değnekle bir güzel döğdüm. Şimdi olsa döğmezdim ama, o zaman nihayet ben de onlar gibi çocuktum. Ne de olsa öğretmendim. O zamanın görüşüne göre döğsem de, darılsam da kimse bir şey sözlemezdi. Çocuk velileri derslerimi beğeniyordu. Şiirler ezberletiyor, oyunlar oynatıyor, matematik bilmeceleri çözdürüyor, evlere kadar giderek öğrencilerimin ödevlerini düzeltiyor, derslerini denetliyordum Ama Kaymakamın oğlunu döğüşümden çok korkmuştum. Bana öyle geliyordu ki, kaymakam Bey okula gelecek, kulağımdan tutacak:

-Sen benim oğlumu nasıl döğersin, çık buradan!
Diyecek, belki de tekme tokat dışarı atacaktı. Çünkü beni öğretmenliğe o atamıştı. Akşam babama birşeycikler diyemedim. Ertesi gün süklüm püklüm okula gittim. Kaymakamın oğlu sınıfta yoktu. Ne okuttuğumu, ne söylediğimi bilmiyorum. Öğleye doğru babamın beni daireye çağırdığını öğrendim. Kim gider. Okulu bıraktığım gibi Gülnar’ın kuzeyindeki Çukurasma köyüne kaçtım. İki gün kimseciklere görünmedim. Annemle babam, akrabalarım çok aramışlar.Sonunda Çukurasma köyünden çiftçimiz Şükrü’nün evinde olduğumu öğrenmişler, rahat bir nefes almışlar. Babam döğmeyeceğine, annem darılayacağına söz verdikten sonra eve döndüm. Kendi kendime öğretmenliğime son verdim. İki gün geçmişti. Kaymakam Bey beni Tapu dairesinde yakaladı. Niçin okula gitmediğimi sordu. Beni çok sevdiğini, suçun oğlunda olduğunu söyledi. Korkum gitti ama gene de öğretmenliğe dönmedim. Gazetemizin çok geçiken üçüncü sayısında öğretmenlikten niçin ayrıldığımı yazmıştım. El yazısıyla yazıp çıkardığımız duvar gazetesini okuyanlar çok beğenmiş. Beğenmişler ama, Kaymakam Bey:
-Bir daha gazete çıkarmasınlar!
Demiş. Bu da son oldu…”

Zeki Teoman alın teriyle kazanılmayan paraya tamah etmez, onu ‘yolda buldum’ diyerek cebine atıp harcamaz:

“ Bir gün hükümet konağının önünde, bir zarf içinde “10” lira buldum. Sahibini günlerce aradım, bulamadım, babama:
-Babacığım! Peki şimdi bu para ne olacak. Başkasının parası cebimde durdukça üzülüyorum. Sanki biri bana, bu parayı nerden aldın, diyecek gibi geliyor.
Yollu sordum. Babam benden bu sözü bekliyormuş:
-Sahibi bulunmayan paralar ya Kızılay’a ya da Türk Hava Kurumuna verilir.
Dedi. Götürdüm Türk Hava Kurumuna yatırdım. Kurum Başkanı Müftü Mehmet Altın:
-Sağol oğlum! Hava Kurumuna yardım Tanrı borcudur. Yardımın sevabı namaz kılmak kadar büyüktür.
Dedi. Gazi Mustafa Kemal adlı bir kitap armağan etti…”

Bir süre sonra okumak için evden kaçar ve 1932’de Adana Öğretmen Okulu’nu bitirir. 1933-1934 öğretim yılında, Mardin Gazi İlkokulu öğretmeniyken bir yılda üç üstünbaşarı alır. O, Türkiye’de bir yılda üç üstünbaşarı alan tek öğretmendir. 1936’da da Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Tarih, Coğrafya Öğretmenliği yeterlilik sınavını kazanır.

Askerliğini Yedek Subay olarak yaparken, 1942’de Doğu Anadolu sınırlarında birçok silahlı çatışmaya katılır, Heretil Köyü’nde meydana gelen bir Türk-Rus çatışmasını yönetip kazanır.

1950’de ezanın Arapça oluşunu kınadığı için Milli Eğitim Müdürlüğünden uzaklaştırılır. 1956 yılında hürriyet ve devrimleri savunduğu için sürülür. 1959’da hapsedilir, öğretmenlikten atılır. 30 Mayıs 1960’da yeniden öğretmenliğe alınır.

Öğretmen, Başöğretmen, İlköğretim Müdürü, Türkçe-Edebiyat Öğretmeni ve Milli Eğitim Müdürü olarak görev yapan Zeki Teoman, 1972’de emekliye ayrılır.

1975 yılına kadar istanbul’da hiçbir ilkokula “Cumhuriyet” adının verilmediğini fark edince, Caddebostan’da yaptırılan bir okula Cumhuriyet İlkokulu adını verdirir. 1984’te Kadıköy Söğütlüçeşme camiinin minaresine ay yerine ayyıldız dikilmesine öncülük eder.

Anılarını anlatırken Zeki Teoman, Gülnar’ın o yıllardaki durumunu da satır aralarında vermeyi ihmal etmemiştir. İşte birkaç kısa örnek:

“…1926 yılında “85” ev vardı…”

“…Yaz gelmişti. Her taraf yemyeşildi. Herkeste bir canlılık vardı. Tüccarlar mal getirmek için Mersin’e gidiyor, köylüler yeni ürünlerini pazara getiriyordu. Kentimizin dörtbir yanındaki çam ormanları gelin alayı gibi sevinçliydi. Dağlarımız şimdiki gibi çıplak değildi. İkindileri çamlıklara gider keklik yakalardık…”

“…Daha o yıllar Gülnar’a motorlu taşıt gelmemişti. 1925 yılında ilk taksi geldiği zaman hepimiz şaşırmıştık. Bu ne biçim hayvan, hiçbir yeri canlıya benzemiyor, demiştik. Hattâ köylünün biri yemesi için önüne ot atmış, arkadaşın biri farlarına, bu gözüdür diye parmağını baştırmıştı. Sınıftaki öğrencilerin, ne oluyor diye pencerelerden atlayıp taksiye doğru koşması görülmeye değer bir olay olmuştu…”

“…Babam, Silifke’de kimsemiz olmadığından orta okula yollamak istemiyordu…”

28 kitabı yayımlanan A. Zeki Teoman 10 Mart 1990’da vefat eder. İçel Mektubu, Amazon Mirina, Okula Kaçan Çocuk, Gülnar Hatun, Kadıköy’ün Öyküsü, Kıbrıs’ın Öyküsü, Portakal Kokulu Mektup, Öğretmen Yaşar, Kazanç yapıtlarından bazılarıdır.

Değerli hemşerimize hizmetlerinden dolayı şükranlarımızı sunarız. Nur içinde yatsın.


ANTALYA’DA KIDEMLİ BİR GÜLNARLI: DOKTOR MEHMET NUR
Mehmet Ali KILINÇ

Bizim ilçemiz Gülnar’ın merkezine, köylerinden, değişik yönlerden, altı tane yol gelir. Haritaya bakıldığında ilçe merkezi ve yol çizgileri altı ayaklı bir örümceği andırır. Anadolu’nun her küçük ilçesinde böyle gizli bir kuralın olup olmadığını bilmiyorum. İlçemizde, bunun neden böyle olduğu çocukluğumda bile aklıma takılan, sanki gizli bir gücün koyduğu bir kural vardır. İlçemizde gizli kural şudur; köylerden gelip ilçe merkezine yerleşenler, evlerini mutlaka, ilçeye kendi köylerinden gelen yolun üzerine yaparlar. Örneğin Mollaömerli, Delikkaya, Lapa, Koçaşlı, Yanışlı, Büyükeceli tarafına gelen yolun üzerinde hiç bir Şeyhömerli’nin evi yoktur. Aslında bu konuda aklıma takılan sorunun cevabını, yine çocukluk yıllarımda, çocuk aklımla kendi kendime vermiştim. Yanıtım şuydu; köylerden ilçeye yerleşenler, kurban bayramlarında köylerden bayram namazı kılmaya gelen kendi köylüleri, bayram namazından sonra yaya olarak veya kamyonlarla köylerine dönmek için yollara düştüklerinde, köylülerinin önlerine çıkıp, "Haydin gelin, komşular, akrabalar, bize buyurun, bizim kavurma hazır, bizim kavurmayı yiyelim, ondan sonra köye mezar ziyaretine bizde berber gideceğiz" diye kolayca onları evlerine davet edebilmek için, evlerini özellikle geldikleri köylerin yolları üzerine yaparlar.

Gülnar, bu yörede artık bahar aylarında sahilden yaylaya yayladan sahile konup göçme şeklideki yaşam türü çoktan sona ermiş olsa da, ben yaştakilerin sonuna yetiştiği bu yaşam kültürünün önceleri çok yaygın olduğu Taşeli Platosu'nun ortasında, sahil köylerinden yaylalara giden göç yolarının kesişme noktasına yer alır. İlçeden değişik yönlere giden yollar eskinin göç, bu günün köylere ulaşımı sağlayan yollardır. Bu yolların güzergâhı üzerinde sıralanan tüm köylerin insanları birbirlerini tanırlar ve çoğunun arasında da akrabalık bağı vardır. İşte içlerinde benim köyümün de bulunduğu beş altı tane köy bu yol güzergâhlarının birinin üzerinde yer alır. İlkokul yıllarımda, bu güzergahta bulunan beş altı köyün insanlarının bir ata sözü gibi sık sık tekrarladığı duyduğum, "Öğrenci dediğin, Hüseyin oğlu'nun Memet gibi olmalı" cümlesinde adı geçen, o günlerin öğrenci Memet’i, benim yaşıma göre on yaş kadar ağabeyim olan, şimdi anlatacağım Doktor Mehmet Nur’un ta kendisidir. Benim doğduğum köy Delikkaya ile Gülnar’dan sahile doğru giden aynı yol üzerinde yer alan, benim babamın da doğup büyüdüğü köy olan Koçaşlı Köyü’ndendir. Rahmetli babamla Mehmet Ağabey'in babası rahmetli Hüseyin oğlu Emmim hem akran, hem arkadaş, hem de uzaktan akrabadır.

Çocukluğumda sık duyduğum "Öğrenci dediğin Hüseyin Oğlu’nun Memet gibi olmalı" sözü, boşuna söylenmiş bir söz değildir. Her köyde geçtim beş sınıflı ilkokulun bulunmasını, çok azında ilk okulun olduğu o yıllarda, ilkokulu bitirip, ilçede ortaokulu okuduktan, parasız yatılı öğretmen okulunu kazanıp bitirdikten sonra yeterli görmeyip, altı yıllık tıbbiyeyi bitiren, bunu da yeterli bulmayıp ihtisas yapıp uzman doktor olan Gülnarlı bir köylü çocuğundan başka nasıl söz edilebilirdi ki? O yıllarda, anlattığım güzergâhta ve özellikle Mehmet Ağabey’in kendi köyünde, herhangi bir kişiye, "Doktorun selamı var" denildiğinde, çok az kişi, "Hangi doktorun?" sorusuyla yanıt verirdi desem abartmış olmam. Bu yörede, bu günün kuşaklarından doktor sayısı sanırım bir hayli artmış durumda ama, Mehmet Ağabey için o güzergahın Cumhuriyetten sonra yetişen ilk doktordur diyebilirim.

Özel sohbetlerinde Mehmet Ağabey yeri geldiğinde hep "Benim okumamda Kör Mehmet'in çok katkısı olmuştur" der. Sözünü ettiği Kör Mehmet, benim köyümden Gülnar'a yerleşen, ticaretle uğraşan, sağlığında Gülnar’ın eşrafından olan, Mehmet Ağabeyin hem halasının oğlu, hem de ablasının eşi, yani eniştesidir. Mehmet Ağabey, ortaokul yıllarını; "Sarıkayaların evinin üst katında kiracı olarak Kör Mehmet, yani ablamlar, bu evin alt katının camları kırık bir odasında da ben kalırdım. Camı kırık odada, kışın ayazında, ısınmak için sobaya yakacak bazen odunumuz olur, çoğu zaman olmazdı ama yatağa girdiğimde ileriye dönük her gün değişen mutlaka kuracak bir hayalim olurdu. İlçede gördüğüm memurlara özenir, ileride, bir gün öğretmen, ertesi gün ziraat mühendisi, daha sonraki gün de doktor olacağımı hayal ederdim.” diye anlatır ve sonraki yıllarda her üç haylini de gerçekleştirdiğini söyler.

1941 doğumlu olan Mehmet Nur, ortaokuldan sonra 1957 yılında parasız yatılı kazandığı Akşehir Öğretmen Okulu'ndan 1960 yılında mezun olur Kahraman Maraş'ın Türkoğlu İlçesi Ceceli Köyü İlkokulu öğretmenliğine atanır. Ama bir yandan da üniversite okuma hayalinden vazgeçmemiştir. Öğretmen Okulu diploması normal lise diploması yerine geçmediği için, Maraş Lisesi'nde lise fark derslerini vererek lise diploması alır. Katıldığı üniversite sınavlarında ortaokul yıllarında hayallerinden biri olan ziraat mühendisliği okulunu, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesini kazanır. Daha doğrusu o yılların üniversite giriş sınavı sonuçlarına göre Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinin asil, aynı üniversitenin Tıp Fakültesinin de yedek listesindedir. Ziraat Fakültesi'nde üç ay okuduktan sonra, Tıp Fakültesi'nin kontenjanları dolmadığı için Tıp Fakültesine geçiş yapar. Artık o Ceceli Köyü’nde toplam süre olarak iki yıl öğretmenlik yapan, üç ay da Ziraat Fakültesinde okuyan, öğretmen okulunu parasız yatılı okuduğu için devlete zorunlu hizmet borcunu henüz tamamlamış bir doktor adayıdır.

Tıp fakültesinden 1969 yılında mezun olabilir. Olabilir diyorum çünkü fakültede, askeriye hesabına okuyan öğrencilerin, gruplaşma, hababamlaşma psikolojisine kapılıp ders amfisinde, ülkemizin yetiştirdiği ünlü botanik bilimcisi Prof. Hikmet Birant'ın botanik dersinde kâğıttan uçak uçurmaları nedeniyle, hoca birçok öğrenciyle birlikte Mehmet Ağabey'i de son sınıfta botanik dersinden sınıfta bırakır. Bir yandan beklemeli Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi unvanını taşırken, bir yandan da boş durmayıp, tekrar öğretmenliğe dönüp, vekil öğretmen olarak Tarsus’ta altı ay görev yapar. Tek botanik dersi takıntısı nedeniyle tıp fakültesinden mezuniyeti bir yıl geciktiği için, o yıllarda hocasına bir hayli kızsa da, yıllar sonra hocasının yazdığı ünlü "Dikmen Alıcıyla Sohbet" kitabını okuduktan sonra, hocasıyla barıştığını ve gurur duyduğunu söyler.

Mehmet Ağabey tıp fakültesini bitirmiştir ama devlete zorunlu hizmet borcu vardır. Bu nedenle uzmanlık ihtisas planlarından önce, mutlaka devletin atayacağı yerde zorunlu hizmetini tamamlamak durumundadır. Türkiye haritasına bakar ve gözü Hakkâri Çukurca'ya takılır. Atamasını yapacak makama "Ben Hakkâri Çukurca'yı istiyorum" der. Yetkili makam ise, "Nereye atanacağınıza siz değil biz karar veririz" deyip, Doktor Mehmet Nur'u 25 Ağustos 1969 tarihinde ilk görev yeri olan Trabzon İli, Of İlçesi Hükümet Tabipliği'ne tayin eder. Bu yöreyi daha önceden bilen arkadaşları, yeni mezun doktorun gözünü korkutmak için, bu yörede kardeşin kardeşi öldürdüğünü söyleyip takılırlar. Of İlçesi’nde göreve başladığının ilk haftasında, ilçenin savcısı, yeni atanmış hükümet tabibi Mehmet Nur’a, daha hoş geldin görevin hayırlı olsun ziyaretine bile gelemeden telefon edip, beraber bir cinayet otopsisi görevine gitmeleri gerektiğini söyler. Otopsi yapılacak cesedin, ahlak düşüklüğü gerekçesiyle kardeşleri tarafından öldürüldüğü iddia edilen bir kişiye ait olması ilginç bir tesadüftür.

Doktor Mehmet Nur, Trabzon İli'nde Of İlçesi'nden sonra bir süre de Düzköy Beldesi'nde de görev yapar. Trabzon’da görev yaptığı ilk yıllarda, bir yıllık izninde Antalyalı bir arkadaşıyla Antalya'ya gezmeye geldiğinde, arkadaşının ailesi tarafından Gülsüm Hanım'la tanıştırılır. Gülsüm Hanım'la nişanlanıp evlenmesi yine Trabzon'da görev yaptığı yıllara rastlar. Böylece Mehmet Nur'un Antalya ile bağlantısı başlamış olur. Trabzon Bölgesinden sonra atanması, Adana Karaisalı İlçesi'ne yapılır. İki buçuk yıl Karaisalı'da görev yaptıktan sonra, Kör Mehmet'in "Seninle gidenler hep Gülnar'a döndü, doğduklara yere hizmet borçlarını ödediler, sen de gelip Gülnar'a hizmet edip borcunu ödeyeceksin" ısrarı üzerine, Gülnar’a tayinini yaptırıp, bir yıl da orada görev yapar. Gülnar görevinden sonra artık tayin olma yeri olarak sıra, son atanma yeri olacak olan Antalya'ya gelmiştir.

Antalya’ya geldiğinde devlete zorunlu hizmet borcu bitmiştir ve ihtisas yapmak için engel kalmamıştır. Antalya'da iki yıl görev yaptıktan sonra Zeynep Kamil Hastanesine Jinekoloji Uzmanlığı ihtisası yapmak üzere İstanbul’a gider. Bu İstanbul görevi sırasında, Çiçekçi Semti’nde, o yıllarda ülkemizin ilk oyuncak müzesini kurmak henüz kafasında gerçekleştirilecek bir hayal olan günümüzün ünlü şair ve yazarı, o günlerin genç Sunay Akın'ı Doktor Mehmet Nur'a apartmanda kapı komşudur. İki komşu dost olurlar ve dostlukları Mehmet Ağabey Antalya'ya döndükten sonra da sürer. Mehmet Ağabey'in anlattığına göre, ünlü şair "Bir an önce görülsün diye Akdeniz, Toroslar'da ağaçlar hep çocuk kalır" şiirini bir Antalya'ya ziyaretinde, sabah kahvaltısı öncesi Mehmet Ağabeylerin evinde misafirken yazmıştır.

İstanbul dönüşü Mehmet Ağabey’in atanması yirmi altı yıl jinekoloji uzmanı olarak görev yapacağı Antalya SSK Hastanesi’ne yapılır. SSK Hastanesinden yirmi altı buçuk yıl hizmet verdikten sonra devletten emekli olur. Söylediğine göre meslek hayatı süresince doğumunu yaptırdığı bebek sayısı on bini aşmıştır. Bu arada kendisinin de, şimdilerde biri kendisi gibi uzman doktor, diğeri de elektronik mühendisi olan iki oğlu olmuştur. Bu gün iki de torun sahibidir.

Onun genç, benim çocuk olduğum yıllarda, yöremizde birbirimizin kim olduğunu biliyorduk ama, doğrusu öyle uzun uzadıya oturup konuşmuşluğumuz yoktu. Ben devlet hizmetinde çeşitli yerlerde görev yapıp emekli olduktan sonra Antalya'ya yerleştim. Böylece Mehmet Ağabey ile yıllar sonra Antalya’da buluştuk. Mehmet Ağabey devlet hizmetinden sonra, artık sadece muayenehanesinde çalışmaya başlamıştır. Antalya'ya bir süreliğine yolu düşen Gülnarlıların çoğunun, bir şekilde Mehmet Nur'un muayenehanesine yolu düşer desem yeridir. Kendisi de Antalya’da bulunan hemşerilerinin katıldığı bir faaliyet olduğunu duysa mutlaka katılmaya çalışır.

Ben Antalya'daki diğer Gülnarlı hemşerilerimize göre, Mehmet Ağabey'i muayenehanesinde biraz daha sık ziyaret ederim. Ziyaretlerimde sık sık "Çok okumak istediği çağlarımda cebimde kitap alacak param yoktu, kitap alacak param olduğunda ise bir de baktım gözlerim yetersiz kalmış" der. Beğendiği bir kitap gördüğünde, dostlarına hediye etmek üzere birkaç tane fazladan alır, rast gelirsem bu kitaplardan bir kitap tane de bana hediye eder. Oturur sohbet ederiz. Sohbetimiz genellikle, çocukluk yıllarımız ve doğup büyüdüğümüz yöremiz üzerinedir. Bazen Mehmet Ağabey, Akdeniz sahilinde bulunan köyü Koçaşlı'dan, Gülnar'dan daha yukarı yaylalara develerle göçlü yılların sonlarına yetiştiğini, bir keresinde, gece sabaha kadar süren deve yolculuğuyla, Şeyhömer Köyü'nden Gülnar'a develerle çavdar seklemleri taşıdığını, bu molasız yolculukta yorulan develerin nasıl saldırganlaştığını anlatır, bu yolculuğu çocukluğundan kalan bir anı olarak unutamadığını söyler. Bazen sohbetimiz, en lezzetli mardavılın, 2008 büyük orman yangını felaketinde ağaçları tamamen yanmış yok olmuş olan derelerimizin hangisinin, neredeki kıvrımında bulunan karaca ağaçların başında bulunduğu, köylerimizin yolları üzerinde bulunan hangi esikte murt ağaçlarının murtunun daha lezzetli olduğu üzerinedir. Bazen de o çocukluğunda köyün su değirmenini nasıl beklediğini, o günlerde gres yağı yerine kullanılmak üzere biriktirilen hayvan iç yağının su değirmeninin şaftının neresine sürüldüğünü anlatır, ben de yerfıstığı tarlasını beklerken domuzlar ürküp gelmesin diye, parmak kalınlığında uzun zakkum filizlerinin kabuklarını kavlatıp birbirine ekleyerek elde ettiğim su hortumunun önüne, mazaktan yani mantarlaşmış kalın çam kabuklarında yaptığım, döndükçe yanına konulan boş gaz yağı tenekesine çarpıp gürültü çıkaran oyuncak su değirmenlerini, tangıldakları anlatırım.

Mehmet Ağabey, yeri geldikçe meslek yıllarıyla ilgili olarak da, doğumunu yaptırdığı bebekleri doğumun ertesi sabahı hastanede viziteye çıktığında, ağlayan bebeklerin başında, köy öğretmenliği zamanında ezberlediği, ünlü şairimiz Ceyhun Atıf Kansu'nun, bir köy öğretmenin köy çocuklarına özlemini anlatan, "Dünyanın Bütün Çiçekleri" adlı şiirini okuduğunu, bu şiiri duyan hiçbir bebeğin ağlamaya devam ettiğini hatırlamadığını söyler. Ayrıca eş dost toplantılarında denk gelip eline mikrofon tutuşturulup, bir iki cümlelik bir şeyler söylemesi istendiği durumlarda, ezberinden Nazım Hikmet’in " Kuvay-ı Milliye Destanı" şiirinden birkaç mısra okuduğunda ise, sessizliğe gömülmeyen büyüğün kalmadığını anlatır. Sohbetin bir yerine mutlaka "Mehmet Nur’un doksan altıda bir sağlıklı yaşam formülü" dediği, bir kişinin yirmi dört saatte bulunan doksan altı adet on beş dakikadan birinin mutlaka eksersiz yapmak için kendisine ayırması gerektiği tavsiyesini monte eder. Eğer muayenehanesini kapatma saati yaklaşmışsa, son iş olarak, "Bir Mercedes araba verseler değişmem" dediği, içinde on binden fazla ismin kayıtlı olduğunu söylediği, doğumunu yaptırdığı bebeklerin doğum günlerinin ve telefonlarının kayıtlı olduğu kara kaplı defterini eline alır, o gün doğmuş olanları arayarak doğum günlerini kutlar.

Unutmadan anlatayım. Bu konuyu kendisiyle hiç konuşmadım, ilk defa burada anlatıyorum. Mehmet Ağabey’in kıdem durumuna rağmen, bir defa gördüğü bir kişiye, araya bir hayli zaman girmiş olsa bile, ikinci defa gördüğünde, şaşılacak şekilde, mutlaka ismiyle hitap ettiğini fark ettim. Bu durumun, mesleği gerektirdiği için özel bir çaba sarf etmesinin sonucu mudur, yoksa herkese önerdiği doksan altıda bir formülünü kendisinin uygulaması sonucu mudur bilmiyorum. Antalya’daki bu kıdemli Gülnarlı hemşerimize “doksan altıda bir” formülünü uygulayarak yaşayacağı nice sağlıklı yıllar dilerim.


“İSTANBUL’DAN ÇİZGİLER” (*)
Hasan AKARSU

“İstanbul’dan Çizgiler”, Orhan Kemal’in sağlığında basılamayan tek yapıtı. Önsözde, Ferit Öngören yapıtın ortaya çıkış öyküsünü anlatıyor. 1965’te Orhan Kemal ile Ferit Öngören bu yapıtı birlikte tasarlıyorlar. Orhan Kemal’le birlikte İstanbul’u dolaşacaklar, Orhan Kemal, öykülerini yazacak, Ferit Öngören ise çizgilerini çizecek. Çalışmalar bir süre birlikte yürütülüyor. Orhan Kemal, 1970’te sayrılanıp Sofya’ya götürülüyor ve yaşamını yitiriyor, yapıtın ortaya çıkışı aksıyor böylece. Yapıtta, Orhan Kemal’in, yazar arkadaşlarından Yaşar Kemal’i, Kemal Tahir’i, Muzaffer Buyrukçu’yu çeşitli nedenlerle eleştirdiği gözleniyor. Kemal Tahir’i eleştirisi:”Ben onu tanırım, o beni tanır. Eğitimi ne, okulu ne. Yahu diyorum, bırak bu iktisatçı, sosyolog, felsefeci pozlarını. Herkes kendi işini yapsın. Sen roman yaz roman diyorum. Fakat roman yaşanarak yazılır. Tek bir yaşantısı yok. İşte bu boşluğunu gidermek için, felsefeden, sosyolojiden, tarihten yardım umuyor. Yaşamamış efendim. Olmaz.” (s.11) Yaşar Kemal’i eleştirisi:”Kör’e bak sen. Anlamaz toplumu. Dağdan geldi şehre sığmadı. Şimdi dağı da unuttu, şehri ise bilmiyor. Git biraz dolaş dağları, gör, tazelen diyorum. Beyimiz salonlarda viski içiyor. Viski içip masal yazmayı Yaşar’da gördük…” (s.13) Orhan Kemal’in bu ve benzeri sözleri, yazarların birbirilerini kıskanmalarına örnek oluşturuyor. Ne değin ciddi sözler olduğunu bilemiyoruz. Belki takılmalık sözler bunlar yazarlar arasında.

Orhan Kemal’e, ölümünden sonra saygı olarak hazırlanan bu yapıt, üç bölümden oluşuyor: İstanbul’dan Çizgiler, Taşlıtarla, Kısa…Kısa.

İstanbul’dan Çizgiler’de 13 bölüm bulunuyor. Anlatıcı-yazar, Taşlıtarla’da yaşananları, gözlediklerini yansıtıyor. Konuk olduğu Adanalı hemşerisinin yoksulluğunu, çıkmazını anlatıyor. Daha sonra küçük bir memur olan hemşerisiyle İstanbul’un birçok semtini adım adım dolaşıp kiralık ev arıyorlar; ama bulamıyorlar. Bu arama sırasındaki gözlemleri, karşılaştıkları olaylar ilgi çekici. Haliç kıyıları, Eyüp, Aksaray, K.M. Paşa, Abanoz Sokağı vb yerler, ilginç yönleri ve kırsal kesimden gelen insanlarıyla tanıtılıyor. Onlarla birlikte kiralık ev aramaya katılan bir başka taşralıyı tanıtırken yazarın ne usta gözlemci olduğunu anlıyoruz: “Evet, kasketinden, poturundan, yemenilerinden, daha çok da bıyığının kesilişinden akıyordu taşralılık. Laciverdi soluk kasketinin altında, makineyle tıraşlı başı, saçları…Saçları bembeyazdı. Vardı şöyle böyle ellisinde. Güzel yurdunu bırakıp da ne diye gelmişti sanki buralara?...” (s.19) Kiralık ev arama sırasında, aracıların dolandırma öyküleri de saptanıyor. Damı akan ahır gibi bir eve istenen kira ederi de caydırıcı oluyor. Öykülerin çoğu birbirinin süreği. Kimi kez başka bir olayla birlikte başka öykülere geçiyor yazar. Sözgelimi; Abanoz Sokağı’ndan çıkan köylü kılıklı üç adamla tanışıp onların yaşam öykülerini dinleyip anlatıyor. Biri pehlivan, biri kara kuru, diğeri sarı benizli üç adamı Beyoğlu’nda gezdiriyor. Başka bir öyküde anlatıcı, yıllar sonra karşılaştığı ortaokul yıllarından arkadaşını, onun şoförünü tanıtıyor, Beyoğlu gecelerindeki yaşantıyı anlatıyor. 27 Mayıs Devrimi yeni yapılmış, halkın beklentileri çok; ama istenilenler yapılamıyor. Geçim sıkıntıları halkı zor durumda bırakıyor.

Öykülerin çoğunda, kırsal kesimden İstanbul’a gelip gecekondularda yaşayan insanları tanıyoruz.

Yapıtın ikinci bölümünde Taşlıtarla öyküleri ağırlıkta. Anlatıcı, bir gazeteci olarak gidiyor semte. Kahvelerde söyleşi yaparak insanların elektrik, su, kanalizasyon vb. sorunlarını dinliyor. Beş kişilik ekibiyle üç kez gidiyor Taşlıtarla’ya. DP’nin seçim öncesi yaptırdığı gecekonduların çöktüğünü gözlüyor. Romanların derme çatma gecekondulardaki yaşantılarını sergiliyor. Beştelsizler, Yeşiltepe semtleri, Dereiçi 12. Sokak vb. gezdikleri yerler. Anlatıcı, iktidarların halka verdiği sözleri yerine getirmediğini vurguluyor:”İktidarlar vaat ederler, bizler yazarız, birtakım insanlar da vaatlerin gerçekleşmesini beklerler. Günler, haftalar, aylar geçer. Oylar verilip alınır, yeni iktidarlar yıpranır, yıpranan iktidarlar yıkılıp gider. Yenileri yeni vaatlerle gelirler…Bu böylece sürer.” (s.135) Bugün de öyle değil mi? Türkiye’de yarım yüzyıldır yaşananların tanıklığını yapıyor anlatıcı.

Üçüncü bölümde “Kısa…Kısa” anlatılan çarpıcı olaylara tanık oluyoruz. Dinsel bir bayramda, mantar tabancası olmayan yoksul çocuğun oyuna alınmayışı, anlatıcı o çocuğa tabanca alsa da onuruna yediremeyip oyuncak tabancayı almaması. Sabahleyin işine giden güzel bir kıza, iki delikanlının sarkıntılık etmesi, polis gelince de sıvışmaları. Anlatıcının delik ayakkabısını onarttıktan sonra, ayakkabıcıya 75 kuruş yerine, 2,5 lira vermesini kınayan varlıklı birisiyle tartışması. Yazar, bu yoksul düşmanına tepkisini gösterirken, yoksulların daha çok istemesini savunuyor:”İsteyin! Buzdolabı, elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi, apartman isteyin, kuştüyü yatak, canfesten yorgan, tereyağı, bal, kaymak isteyin. Yeni elbiseler, ayakkabılar, trenler, otobüsler, uçaklar isteyin, dünyayı gezmek, bütün dünyayı dolaşmak isteyin, ne bileyim isteyin oğlu isteyin. İstemesini bilip istediklerine ulaşanlar kadar isteyin, her şey ama her şey isteyin. Dünya sizin, hepinizin, hepimizin…” (s.149) Anlatıcı, İstanbul’un göbeğinde çarşaflı kadınların çok olduğu bir semti tanıtırken, güzel kadınların çarşaftan kurtulmak için nasıl can attıklarını anlatıyor. Sokakta kovboyculuk oynayan çocukların dünyasını, işsiz kalmış lahımcının iş bulma sevincini, Mısırçarşısındaki satıcıların mallarını satmak için çevirdikleri dümenleri, dilencilerin dümenlerini, dolmuşlarda yaşananları, parası olmayıp yaşama becerisi gösterenleri, zina halinde yakaladığı karısını usturayla kesenleri, işyerinden alacağını alamayanların sıkıntılarını, belediye otobüslerinde yaşanan olayları, ikiyüzlü, tutarsız kişileri, gece hayatı yaşayan kadınları vb. başarıyla anlatıyor.

Yazar Orhan Kemal’in akıcı, yalın diliyle, başarılı gözlemleriyle yansıttığı İstanbul’u, kırsal kesim insanlarını tanırken kimi kez gülümsüyorsunuz, kimi kez de içiniz burkuluyor. Ferit Öngören’in çizgileriyle zenginleştirdiği “İstanbul’dan Çizgiler” bir solukta okunuyor.


(*) İstanbul’dan Çizgiler- Orhan Kemal, Everest Yayınları, 6. Basım, Ağustos 2008

****

KORKU

Senle şenlendi yaşam
Senle çiçek açtım
Güz ortasında
Senle soludum nefes aldım
Yüreğim kanatlandı
Uçtu uçacak
Bir tadımlık yaşarken
Korkuyorum
Bir düş gibi rüyalarımdan
Çıkıp gitmenden düşlerimden.


GÜLÜZAR SÖĞÜTÇÜ KURUM; 24.1.2003 Edirne

HAVLU
Mehmet ÖNDER

Arkadaşlarda sohbet bol; biraz da fazla kaçırdılar mı; kimi eskiden futbolcuymuş da ne çetin bir oyuncu olduğunu anlatır, kimi belediye başkanı olan babasıyla yaptığı yurt dışı gezilerinde gördüklerini anlatır, kimi de parapsikolojiye meraklı, önceki yaşamında hangi padişah olarak yedi cihanı titrettiğini anlatır.

Bu tür zırvaları gazozuna dinlerken vakit geçiyor da, hızlarını alamayıp bana baktıklarında zorlanıyorum. Aralarında beleşçi gibi kalıyorum. Üstelik biri de kalkıp sormuyor mu?
- Sen! Sende yok mu ilginç bir anı?
- Yok.

Arkadaşlarda teklif de var, ısrar da. Öteki kalkıyor:

- Olmaz mı canım. Bu yaşa gelmişsin, hiç mi bir şey yaşamadın?

Vardı yoktu, yaşadım yaşamadım, derken “Ben havluyken” lafı kaçıvermiş ağzımdan. Kaçırır mısın sen o lakırdıyı? Başladılar alaya almaya. Sorular yağmur gibi yağıyor: “Küçük peşkir türü müydün?”, “Plaj havlusu olarak mı görev yapıyordun?”, “Hamamda merze miydin?”
Bu düzeysiz sorulara karşılık bile vermedim. Ama bir soru çok anlamlı geldi.

- Genel havlu muydun, özel hizmete mi tahsis edilmiştin?

***
Bölümde altı kişi çalışmamıza rağmen şef Abidin beyin en gözde adamı bendim. En çok beni sever, çalışma arkadaşlarımız bir yana kendi yakınlarından bile çok değer verirdi. Bunu gerek içtenlikli duruşundan gerekse açık açık söyleyişinden biliyordum.

Şefim Abidin Bey iriyarıydı. Boyu benden en az otuz kırk santim uzundu.

***
Aslında hoşuma gitmeyen kimi davranışları da yok değildi. Örneğin istemediğim halde omuzlarımı ovmayı çok severdi. Sık sık iki omzumu kavrar, “Ovayım Mehmetçim” der başlardı.
Omuzlarım ağrımadığı halde ses çıkarmazdım. Adam adam gelmiş emrindeki memurun omzunu ovuyor, “ovma, gerek yok” denir mi? Ben de demezdim. Belki kendi omuzları ağrıyor da, beni de kendisi gibi omzu ağrıyor sanıp ovmak istiyor, diye de düşünürdüm.

O da hem omuzlarımı ovar, hem de sevgisini dile getirirdi:

- Canım kardeşim. Gerçek kardeşlerimden üstünsün.

Hatta nedenini anlayamadığım bir biçimde, önce ellerinin içiyle ovar, sonra ellerini çevirir dışıyla da bastıra bastıra bir daha ovardı.

Şefimin samimiyeti kimi vakit bununla da kalmazdı. Yanıma oturup yanağını koluma yapıştırır “Canım kardeşim” deyip sevgisini gösterdikten sonra, o sırada arka taraftan bir ses mi duyardı ne, o yanağını çekip öteki yanağını yapıştırır arka tarafa bakardı.
Sevgisi çok derindi.

***
Şef-memur yıllarca, bu sevgi seli içinde verimli çalışmalar yaptık. Tek engelimiz benim sık sık hastalanmamdı. Kimi zaman yataklara düşer, şefime yollarımı gözletirdim.

Bir gün hastalanıp yine doktora çıktım. Doktor çektiğim hastalıkların hep üşütmeden olduğunu, söyledi. Bir de soru sordu:

- Sen niye hep böyle sırılsıklam dolaşıyorsun? Seni sık sık havuza mı atıyorlar?

Bu sorulara hiçbir anlam veremedim. Üstüme başıma baktım, özellikle omuzlarım sırılsıklamdı.

***
Niye ıslak diye düşünürken, şefim Abidin beyin sevgisi aklıma geldi. Bir kez kurt düştü ya, ondan sonra şefin hareketlerini izlemeye başladım.

Ertesi gün öğle yemeğinden sonra şef karşıdan göründü. Elleri kukla oynatır gibi havada, sularını akıta akıta geliyor:

- Mehmetçim kardeşlerimden ilerisin.

İleriyim ileri olmasına da, sağlığa zararlı. Artık bütün şüpheler şef üzerinde toplanıyordu. Hemen kalkıp sırtımı duvara yasladım. Ben “Vallahi ovdurmam!” duruşu alınca, omuzlarıma ulaşamadı. Bu kez sözlü iknaya yöneldi.

- Kardeşim omuzlarını ovayım mı?
- Olmaz.
- Kollarını ovayım.
- İstemem.
Adam açık açık saldırgan kurulayıcı. İlle de ellerimi üstümde silip beni hasta edecek. Yüz bulamayınca sitem ede ede yerine geçti.
- İyilik de yaramıyor ki!

***

Ben havlu görevi gördüğümü anlayınca şefin neşesi kaçtı. Ama yapacağından da geri durmuyor. Bu kez vur kaç benzeri bir yöntem geliştirdi. Silip kaçıyor. Açıkça ‘Silkaç’ yapıyor. Bu da kapkaça benzer bir şey. Aniden olup bitiveriyor.

Yanından olağan olarak geçtiğini sanıyorum, ani bir refleksle dokunup geçiyor. Elimi koluma götürüyorum, yaş.

Tokalaşmada yenden kavrayıp kola silme, sık sık kumaş kalitesi kontrol etme, başvurduğu değişik yöntemler. Tokalaşmayı reddedip, duvarlara gömlek şuradan, pantolon buradan diye açıklamalar assam da, adamın yaratıcılık ruhuyla baş edemiyorum.

Bir gün odadan çıktım, koridorda odaya doğru, ellerinin sularını savura savura geliyor. Çevik bir hareketle müdür beyin odasına daldım. Karşısındaki iki kişilik koltuğa oturdum. O da peşimden geldi. Sağdaki soldaki tekli koltuklar dururken geldi yanıma oturdu. Sanki günlerdir beni arıyormuş da sonunda bulmuş gibi “Canım kardeşim nerdesin, sana baktım, burada mıydın?” gibi sorular sıralıyor. Müdürün yanında çek ellerini de diyemiyorum. Sanki mıncıklanarak çalışan bir cihaz gibiyim.

Müdür bey benim havluluğumun farkında değil. Çok iyi anlaştığımızı düşünmüştür. Kurulama işi bitince izin istedik.

***
Malum bizim kısımda altı kişi çalışıyoruz. Ama şef hep beni onurlandırıyor. Nedeni de, öteki arkadaşlar ya bayan ya da şeften daha uzunlar. Adamları otururlarken sevse, ayakta eli ıslak kalacak. Haklı olarak “Alçak eşeğe binmesi kolay olur” felsefesini benimseyip beni onurlandırıyor.
Üstelik benden azami verimi de alınca, vazgeçemiyor.

***

Bir gün içime korku düştü. Bu adam bir gün ayaklarını da yıkamaya kalkar mı, yoktan bir kavga çıkarıp, elini ayağını tekme tokat üstümde siler mi? Siler.

Bu korkuyla çarşıya çıkıp bir tane havlu aldım. Büyükçe ve kırmızı bir havlu. O günden sonra, ne zaman kuklacı gibi, ellerinin sularını savura savura üstüme yürüse, havluyu çıkarıveriyorum ortaya; bir sağa bir sola.
- Oleee …


Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği Şiir Yarışması Şair Abdülkadir Bulut adına yapılan şiir yarışması :

Genel Merkezi Ankara’da bulunan Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği, Türk Şiirinde kendine özgü sesleri ile önemli bir yer tutmuş şairleri onurlandırma ve genç nesillere tanıtarak yaşatmak adına, ilk 2 yıl Ergin Günçe ile başlattığı geleneksel ödüllü şiir yarışması ve anma etkinliğini 2011 ve 2012 yıllarında Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önemli adlarından olan Şair Abdülkadir BULUT adına yapacaktır.
Yaşarken 7 şiir kitabı, 2 çocuk romanı ve 2 şiir dosyasına imza atan şair Abdülkadir BULUT’un ölümünden sonra; “Ülkemin Şiir Atlası” adıyla önce Can yayınlarından (1. baskı) daha sonra da E yayınları tarafından (2. baskı) toplu şiirleri yayımlanmıştır. Daha önce kitaplaşmamış şiir, yazı, söyleşi ve mektupları F. Saadet Bilir ve Ali F. Bilir’in ortak hazırladığı, Abdülkadir BULUT, “Kasabalı Lorca” adlı yapıtta toplanmıştır. Şiirimizde unutulmayacak bir yer edinen, yerel kültür öğelerini, yerel dil ve özgün imgelerle yansıtan Akdenizli şair Abdülkadir BULUT adına yapılacak şiir yarışmasına katılım koşulları aşağıdaki gibidir.

YARIŞMAYA KATILMA KOŞULLARI:

- Yarışmaya, 1 Ocak 2009’dan - 31 Aralık 2010 tarihine kadar yayımlanmış şiir kitabı ya da kitap oylumunda dosya ile katılınabilir. Kitap ya da dosyanın daha önce herhangi bir ödül almamış olması gerekir.

- Kitap ya da dosyaların değerlendirilmesinde merhum Şair Abdülkadir BULUT ’un şiirine paralel olarak özgün bir anlatım, imge yapısı, sözcük ve düş gücü zenginliği ile Türkçe’nin doğru kullanımına dikkat edilecektir.

-Yarışmada “Birinci” gelen yapıtın sahibine 1000 TL para ödülü + ÇAĞŞAD üyelerimizden Ressam Sn. Sinan Itır’ın özel çalışacağı bir tablosu + plaket verilecektir.

- Ayrıca 1 adet dosya veya kitap da ’Övgüye Değer Eser’ ödülü alacaktır. Övgüye Değer Eser ödülü 250 TL+ plaket olarak belirlenmiştir.

- Yarışmaya son katılım tarihi, 15 Nisan 2011’dir. Yarışmaya katılmak isteyenler, kitap ya da dosyadan yedi nüsha olarak aşağıda belirtilen adrese, posta ya da kargo yoluyla ulaştıracaklardır.

- Yarışmaya dosya ile katılanlar, dosyayı bilgisayar çıktısı ya da daktilo ile yazılmış olarak gönderecektir.

- Ödül alan şairler 1 Haziran 2011 tarihinde açıklanacaktır.

- Ödül töreni, Haziran (2011) ayında, Ankara’da yapılacak olup, yer ve zaman ileriki bir tarihte duyurulacaktır.

- Yarışmada birinci seçilen kitap ya da dosyanın şairi, 2012 yılındaki yarışmada seçici kurul üyesi olacaktır.

- Seçici Kurul: Fadıl Oktay, Metin Demirtaş, Ali F. Bilir, M.Mahzun Doğan, Çiğdem Sezer, Zeynep Sevda Karadağ, Aydan Yalçın

- Yarışmaya katılım için kargo adresi:
Aydan YALÇIN
Cebeci Çamlıtepe Mahallesi Taşkent Sokak Ebru Apt. No: 29/2
Kurtuluş/ANKARAÇAĞŞAD