15 Şubat 2011 Salı

GERÇEMEK SAYI 25

GERÇEMEK
TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ
ISSN: 1307–4881

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: Şubat 2011
İki Ayda Bir Yayınlanır.

Yıl: 5
Sayı: 25

Gerçemek,
kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.

Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.
Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/Aydıncık Şubesi TR930001001020307582605005

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon:
(0324) 8412836

E-posta: gercemek@yahoo.com.tr
Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.


DOMUZ BAKLASI (Lupinus)



Domuz baklası ya da acıbakla olarak bilinen, tek yıllık bu otsu bitki, baklagiller familyasından olup, kalem kalınlığında, gri tüylerle kaplı bir gövde üzerinde 40 ile 50 cm yüksekliğe ulaşabilir.

Taşlı ve kumlu arazilerin bol güneş alan yamaçlarında kendiliğinden yetişir. Yine gri tüylerle kaplı yaprakları bir elin parmakları gibi dizili olup 7 ya da 9 parçadan oluşur ve yaklaşık 3 cm uzunluğunda bir sap ile gövdeye bağlanır.

Martta çiçek açar. Çiçeklerinin mor zarları iki parçalıdır; uçları ise gaga şeklindedir.
Baklayı andıran meyvesi de tüylüdür.

Güzel görünümlü bu bitkiden yöremizde şimdilik hiçbir biçimde yararlanılmıyor.

EDİTÖRDEN


UYGARLIKLAR KAVŞAĞINDA, BİR KÜLTÜR İNSANI: YAZAR MEHMET KARASU
Mustafa B. YALÇINER

18 Aralık 2010, Cumartesi. Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya temsilcisi ve Aalen-Antakya Kültür Derneği Başkanı, Yazar Mehmet Karasu, Antakya girişinde karşılıyor bizi. Kucaklaşıyoruz. Yanımda eşim var, dostlarım F.Saadet Bilir ve Ali F. Bilir var. Söyleşi ve imza günü için çağrılıyız. Ben, “Öyküde Mekân ve Öykülerimin Mekânı Taşeli”nden, F.Saadet Bilir “Abdülkadir Bulut’un Yazarlığı”ndan, Ali F Bilir ise “Ölümünün 25. Yılında Şair Abdülkadir Bulut”tan söz edeceğiz Antakya Ticaret ve Sanayi Odası’nda saat 14.00’te yapılacak söyleşide.
Daha zamanımız var. Merkezde, eski Antakya evlerinden birinin restore edilerek lokantaya dönüştürülmüş, çok hoş bir mekâna götürüyor bizi Mehmet Karasu. Davranışı, konuşması ve bilgisiyle tam bir kültür insanı, yöresinin değerlerini tanıtmaya çalışan bir Antakya sevdalısı. Antakya yemeklerinden tadıyoruz, hepsi de mükemmel.

Arabalarımızın yanına gelene kadar yürüdüğümüz Hatay'ın Fransız işgalinden kurtuluşuna atfen "Kurtuluş" adı verilen cadde hakkında kısa bilgiler de vermeyi ihmal etmiyor Karasu: Bu cadde Roma döneminde şehrin en görkemli caddesiymiş. Dünyada aydınlatılan ilk caddeymiş. Eğlence düşkünü insanlar gelirmiş dünyanın dört bir yanından.

Söyleşi yerindeyiz. İzleyiciler ilgili. Görsel ve yazılı basın ilgili. Söyleşi sonrası, kitaplarımızı imzalıyoruz.

Akşamüzeri. Yağmur çiseliyor. Kurtuluş Caddesi’ndeki Habib-i Neccar Camii’nin karşısında bir kafeye giriyoruz. Kahvelerimizi yudumlarken, küçük bir grupla söyleşmeye devam ediyoruz.

Mehmet Beyin eşi Nebihe Karasu, Tekirdağ’dan sırf bizler için kalkıp gelmiş. Ama yetişemiyor söyleşiye. Akşam yemeği için, üç aile, Harbiye Ceylan Ocakbaşı’ndayız. Olağanüstü bir ağırlama.

Nebihe Hanım da yazar. “Evvel Zaman İçinde Antakya Masalları” adlı kitabı yazmış eşiyle birlikte. “Süleyman İsa’nın Evinde” başlıklı çok hoş bir yazısını okudum az sonra sözünü edeceğim kitapta. Akşam yemeği sonrası, bizi kalacağımız otele kadar getirdi Karasu çifti.

Pazar sabahı, kahvaltıdan sonra, sevgi ve hoşgörü şehrine tekrar döndük Mehmet Bey ile. Sarımiye Camii ve hemen bitişiğinde bir kilise. İki ibadethaneyi bir duvar ayırıyor. Eskiden bu duvar da yokmuş.
Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliğine gidiyoruz. Çeşitli dergi ve kitaplar veriyor bize Karasu dostumuz. Öğleden sonra da ayrılıyoruz Antakya’dan.

Evime dönünce ilk işim, Mehmet Karasu ve Esra Ünal’ın hazırladıkları “Süleyman El-İsa’ya Saygı” kitabını okumak oluyor.

Kitap, Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliği, Aalen-Antakya Kültür Derneği ile Aknehir Belediyesi tarafından, 19 ile 20 Şubat 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Süleyman El-İsa’ya Saygı sempozyumu”nda sunulan bildirilerle, yazarın yapıtlarından seçmelerden oluşmuş. Ne büyük bir değerbilirlik! Bu kitap sayesinde tanıdım Ortadoğu’nun yaşayan en büyük şairi Süleyman El-İsa’yı. Teşekkür Mehmet Karasu.


Süleyman el-İsa (TAŞ), 1921 yılında Hatay’ın Samandağ ilçesine bağlı Aknehir Beldesi’nde doğmuş. Köyünde ilkokul bulunmadığı için, babası Şeyh Ahmet İsa’nın çocuklar için açtığı kursta öğrenmiş okumayı yazmayı. İlk şiirlerini 10 yaşlarındayken yazmaya başlaşlamış. Çiftçilerin yaşadığı çileleri dile getirmiş. Antakya’da ilkokula başlayınca, okul müdürü, şairin üstün zekâsını ve kültürel birikimini fark edip, sınıf atlatarak onu dördüncü sınıfa geçirmiştir.

Süleyman el-İsa daha ilkokuldayken, Hatay’da, Fransızlara karşı ayaklanma ve direniş başlamıştır. O zaman yazdığı ulusal içerikli şiirleriyle mitinglerine katılmış.

Antakya’dan ayrılan şair, lise öğrenimini Hama, Lazkiye ve Dimaşk (Şam)’da tamamlamıştır. Süleyman el-İSA, yükseköğrenimini Bağdat Dar-ül Muallimin-El-Aliye Akademisi’nde tamamlamıştır. Irak’tan Suriye’ye dönmüş ve Halep Lisesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Daha sonra Halep’ten Şam’a tayin edilmiş ve Milli Eğitim Bakanlığı’nda Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı yapmıştır.

1957 Moskova Dünya Barış Konferansı’na ülkesi Suriye adına katılmış. Moskova'da Nazım Hikmet'in evine gidip, onunla tanışmış. Hindistan’da katıldığı bir toplantıda da Aziz Nesin'le dost olmuş.

1964’te Hatay, Mersin, Ankara ve İstanbul’u anlattığı gezi yazısında Atatürk ve Türkiye’yi öve öve bitirememiştir.

1969’da Arap Yazarlar Birliği kurucu üyeliği görevinde bulunan Süleyman el-İsa’nın yüze yakın da eseri vardır.

Süleyman el-İsa’dan bir şiir:


“Kum tanecikleridir o susayan
Susuzluk umutsuzluğa meydan okudu

Ben halkımın derinliğindeki çığlığım
Yalnızca okunan değil, yayılıp dağılan

Ölümle son bulan terennümüm olsun
O diğerlerinin göğsünde yeter ki doğsun”

Mehmet Karasu’nun başkanı olduğu Aalen-Antakya Kültür Derneği ayrıca 4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri kapsamında geçen yıl Dr. Yahya Kanbolat adına bir de öykü yarışması düzenlemişti. Eski TİP Hatay Milletvekili, Araştırmacı, Yazar Dr. Yahya Kanbolat’ın anısını yaşatmak amacıyla, gerçekleştirilen yarışmaya 110 öykücü, toplam 189 eser göndermişti. Yarışmada dereceye giren 16 eser, “Aalen-Antakya Kültür Derneği 2010 Dr.Yahya Kanbolat Öykü Yarışması” adıyla kitaplaştırılmış ve Ürün Yayınlarından çıkmıştır.

Bu da büyük bir kadirşinaslıktır. Mehmet Karasu’yu bir kez daha kutlar, kendisine şükranlarımı sunarım.

ATATÜRK SİLİFKE’DE
Celal Necati ÜÇYILDIZ

Mustafa Kemal olgusu her yerde olduğu gibi Silifke’de de var ola gelmiştir. Dedesi, ona; Çocukluğunda Karaman- Silifke arasında geçen, özellikle orman kesim işi içinde geçen yaşamını hep anlatmıştır. Hacı Paşalar ile dostluğu, onlar ile yaptığı ticareti. Kah Karaman’da, Mut’ta, Ermenek’te, Silifke’de özellikle Taşucu’nda gemiler ile orman ürünlerinin Beyrut’a gönderilmesi. Tüm bunlar Mustafa Kemal’in usunda yer almıştır. Onun için bu bölgeye özel ilgi duymuş. Hacı Paşa’nın oğlu Sadık Taşucu ile dost olmuştur. Silifke’ye ilk geldiği gün, poyrazdan uyuyamamış, o akşam Sadık Taşucu’nun Taşucu’nda bulunan konağına gelmiştir.

Gerek Sadık Taşucu ve gerek ise Emekli Öğretmen Mehmet Köse ile yaptığım söyleşiler de bu vurgular yapılmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Sadık Taşucu ülkede okumuş, yazmış hem de Beyrut’ta öğrenimini görmüş, çağdaş bir kişi ile dost edinmek. Sadık Taşucu’nu defalarca birlikte Ankara’da vekil olarak davet etmiş, ancak Sadık Taşucu bu teklifi kabul etmemiştir.

Atatürk Silifke’ye özel önem vermiş, kendisine Hindistan’dan gönderilen parayı da Çiftlik satın alarak örnek çiftlikler kurmuştur. Silifke’de, Ankara’da kurulan Gazi Çiftliklerinde modern ekim, dikim yapılmıştır. Üretim, üretim, bolca üretiminin örnekleri verilmiştir. İlk Kooperatif Silifke’de kurulmuş. Bir nolu üyesi Mustafa Kemal olmuştur. Bu örnek çiftlik.

Daha sonra Bulgaristan’dan gelen soydaşlara verilmiş. Geriye kalan binalar ise; yarı yıkılmaya yüz tutmuştur. Özellikle Atayurt, Arkum belediyeleri bir proje yapıp, buraları Ata’nın o üretici ruhunu öne çıkaran bir çalışma yaparlar ise; o döneme saygılarını sunmuş olurlar.

Atatürk’ün Silifke’ye geldiğinde kaldığı Hacı Hulusi Beyin evi müze yapıldı. Kooperatifçilik eğitim merkezi kuruldu. Bunlar o döneme saygının belirtisi idi. Şimdi kalan binaların birer kooperatifçilik müzesi olarak ortaya çıkması gereksinimimiz olan üretim olgusuna belki katkı sunar. Şiirler okumak, ağlamak sızlamak, işte Atatürk’e en büyük hakarettir. Ama onun üretim olgusunu yeşertmek. Modern tarımı yakalamak. Üretilen girdilerin, paketlenmesi, şişelenmesi, depolanması, pazarlanması. İşte bu alanda yapılacak yatırımların ivme kazanması, inanın Atatürk’e en büyük saygıdır. Yoksa onun kazanımlarını tek, tek sat. Yenisini yapma. Üretim yerine, tüketim ülkesi ol. İşte buna ne denir bilmiyorum?

1965-1966 yılları idi. Sadık Taşucu bana Fransızca öğretiyordu. İki aylık bir dönemde bütün gramer yapısını öğretti. Orta okul, lise döneminde bundan yararlandım. Benden bir iki sınıf yukarı olan öğrencilere dahi yazları Fransızca ders verdim. Şimdi bende kalan Fransızcayı sevmem. Güzel bir müzik dili gibi. Konuşurken şarkı söyler gibi. İşte bütün bu ruhu Sadık Taşucu’ndan aldım. Her dersten sonra bana babası Hacı Paşayı, Tahtacılara karşı ilgisini. Dostluğunu. Osmanlı’nın şerrinden onları nasıl koruduğunu, tek, tek anlatırdı. Babasının vasiyeti gereği; 7-8 yaşlarında ilk tanışmamızdan, aramızdan ayrılışına kadar bizler evlerine gittiğimizde ayakkabımızla içeri alınır, karnımız doyurulur, öyle giderdik. Bahçıvan ise; üç terlik değiştirerek o eve girebilirdi.

İşte bir gün Gökbelen yaylasında bir olay oldu. Atatürk’ün Sadık Taşucu’na hediye ettiği,
Tabancayı bir çocuk oynarken içinde kalan mermi ateşledi. Karakol Komutanı Gülhan Başçavuş kasığından yaralandı. Doktor Pancar’ın ilk müdahalesinden sonra hep onun evinde kaldı. Yara çabuk iyileşsin diye Felteş dede, Kırtıl köyünden Çekirdeksiz nar getirdi. Onu elleriyle ayıklayıp, yedirdi. Şimdi o tabancayı Atatürk Evi Müzesinde gördüm. Av tüfeği ile birlikte bir vitrinin içinde. Atatürk’ün çok sevdiği, uzun süre yanında taşıdığı silahı. Onu arkadaşı Sadık Taşucu’na hediye etmesi. O silah Kurtuluş Savaşının bir simgesi. O silaha görkemli bir vitrin hazırlanması gerekir.

Silifke’nin ilçe olması ile ilgili çok şeyler anlatıldı. Ama içinde birisi çok önemli. Sadık Taşucu,Vali ile geçinemez, onun tayinini ister. Atatürk de onun tayinini çıkarır. Sadık Taşucu o dönem ile ilgili :
“Yaptığım en büyük hata, valiye kızgınlığımdan bir pikap buldum. İçine beş on kişi ayarladım. Onu Tekir’e kadar teneke çaldırarak uğurladım. Bunu duyan Paşa beni aradı. Paşa Çocuğu , Paşa Çocuğu valiyi tayin et, dedin, ettim. Ama o hala benim valimdi. Onu yapmamalıydın. İşte bu görüşmeden sonra aramız hiç düzelmedi. Belediye başkanı seçiminde Serbest Fıkranın seçim kazanması, milletvekillerinin cumhuriyet kazanımlarına karşı, karşı devrim çalışmaları Silifke’yi ilçe yapmaya yetti.”

Atatürk’ün Silifke’ye gelişleri kutlanmaya başladığında ; Taşcu yolunda temsili karşılama törenlerine, akşamları Öğretmenler Derneğinde söyleşilerde Sadık Taşucu o dönemleri hep anlattı. Kemal Taşkıranlar, Mustafa Toprak, Mahmut Ünallar, Burhan Garip Şavlı, Vecihi Timuroğlu içten gelen konuşmalar yaptılar. Bizler o dönemde öğrenci olarak katıldık. Kendi yazdığım “ Atatürk Silifke’de “ şiirini okudum.

Atatürk’ün ziyaret ettiği yerler de hep anısı vardır. Ama Silifke’de kalıcı yapıtları var. Onlara sahip çıkmak. O hizmetleri iki adım ileri götürmek. Silifke Organize Sanayine bu nedenle çok sıcak bakıyorum. Orada yapılacak her yatırım, orada yapılacak her etkinlik inanın Atatürk’e, Cumhuriyet’e yapılacak en büyük saygıdır. Yakın zaman için de Tekir de Çilekçiliği geliştiren Arife Abla ve Anası, kızı ile birlikte zeytin, zeytin yağı (Evas–Silifke ) işletmesi kuran kadınlarımız için Atatürk gülümsüyor. Onlara gıpta ile bakıyor.

Yollar, sokaklar yapılıyor. Yapılsın, onlara gereksinim var. Ama önce şu Organize Sanayiye bakalım. Oraya gereken önemi verelim. İşte o zaman kalkınan bölge sanayi ile birlikte Silifke yeniden il olur. Limanı var, karayolları var. Bir de demir yolu gelir ise; deme keyfine. O zaman kimse tutamaz.


Kaynakça :
1.Sadık Taşucu ile 1966-1975 yıllarında özel söyleşilerimiz.
2.İzzet Aslan’ın bize aktardıkları. Özel söyleşilerde.
3.İzzet Aslan’ın Atatürk Silifke de yapıtı.
4.Felteş (Ahmet Duman) ile söyleşilerimiz.
5.Kırsal Gelişim Gazetesi 7 Eylül 1978 tarihli 29 sayılı gazete (Köy-Koop)
6.Emekli öğretmen Mehmet Köse ile söyleşilerimizden.


AYAŞ’TA AKŞAMÜSTÜ RÜZGÂRLARI
Mustafa SAĞLAM

2010 Yılı Ağustos ayı başlarındayız.
Yer: Antik Elaiussa-Sebaste şehri üzerinde kurulmuş Ayaş’ın doğu kumsalı. Cango Mustafa’nın büfesinin önü. (O, bu adı nerden aldı bir türlü öğrenemedim.) Mekân küçücük, sandalye az, insan çok. Kumsal kalabalık esasen. Tam anlamıyla her taraf tıklım tıklım. Turizmin en cavcavlı olduğu günler.

Şansım varmış; boş bir masa bulup denize doğru oturdum.

Güneş battı batacak, akşamüstü filan yani. Kıyı, baştan sona üç sıra dizilmiş şezlong ve bunların üzerine açılmış sonsuz sayıda gibi görünen güneş şemsiyeleriyle dolu. Şemsiyeler öyle çoklar ki, öyle renk renkler ki, bu görüntü, her seferinde kumsalın milletler tarafından işgal edildiği izlenimi veriyor bana.

Geçen zaman unutulurmuş, her yıl aynı şey söylenir durur ama 2010 Ağustos’unun bu ilk yarısı gerçekten çok sıcak geçiyor. Başkalarından duymasam da ben bile kolayca ayırdına varabiliyorum bunun. Bunaltıcı bir hava var ortalıkta.

Bizim burada kişilerin tam denize girme zamanı bu saatler. Nisbeten güneşin etkisini yitirip, havanın serinlemeye başladığı sıralar. Dolayısıyla denizin içi tıklım tıklım insanla dolu. Birbirlerine sürtünüyorlar nerdeyse. Herkes olduğu yerde yürüyor; yüzecek bir durum yok çünkü. Gerçi bizim insanımızın yüzmeyi pek sevmediğine inanmışımdır hep. Denizin yüzünde öyle kulaç atan kişiyi çok az görürsünüz yaz boyu. Ya gelen dalgalara uyup, o yana bu yana sallanırlar ya da durdukları yerde yürürler. Buradakilerin çoğu da zaten yüzme bilmez ya neyse, orası ayrı mesele.

Temmuz, Ağustos aylarında her gün bu saatlerde çıkan bir de akşamüstü rüzgarı vardır Ayaş sahillerinde; Güney kıyı kesiminin bir çok yerinde eser bu rüzgar; yine onlardan biri esiyor efil efil. O rüzgârlar öyle bir rüzgâr ki... Dünyanın neresinde bir benzeri daha vardır bilmem. Yalnızca bir rüzgâr değil o; insanın içine, gönlüne, ruhuna işleyen bir esinti, serinlik demek çok daha doğru olur bence. Özellikle böyle sıcak günlerde yöre halkına bağışlanmış apayrı bir nimet gibidir bu rüzgâr; değilse yazın buralarda yaşamak mümkün olmaz.

Denizden karaya doğru eserken papatya açarmış gibi beyazlıklar oluşturur açıklarda. Ve hemen soluverirler; bir kuyrukluyıldız gibi parlayıverip geçerler.

Kıyıda ise o güneş şemsiyelerinin kenarlarından sarkan dilimler öylesine iştahla dalgalanır, yeldirirler, kanatlanıp uçuverecekler sanır insan. Hele bir de sanki anlaşmışçasına hepsi birlikte pırıl pırıl kanat çırpmaları var ya, kırlardaki kelebek sürülerinden hiç farkları yok. Doyamıyorum saatlerce burda durup da onları seyretmeye.

İki gün önce kumda oturmuş bir kız görmüştüm. Kızıl güneşin altında diz çökmüş, ağlamaklı bir halde öyle duruyordu. Ama o kadar özel biriydi ki, bu kumsaldan şimdiye kadar ne kadınlar, kızlar gelip geçti ama bu kadar kendisine bakıtan birine hiç rastlamadım. Onu bir kerecik gören, ister erkek olsun, ister kadın, birkaç kez daha dönüp bakmadan edemiyordu. Haksız da değillerdi hani; ben bile uzaktan uzağa bir hayli seyrettim. Biraz sonra bir genç geldi, belli ki kız biraz içmiş, onu ayağa kaldırıp yederek giderken gördüm, vücut olarak da bambaşka biriydi. Selvi boylu dedikleri tam bu kız olmalı herhalde. O an, Allah bilir, kumsaldaki bütün kadınlar kıskanmışlardı onu.

Kızı ikinci görüşüm yine Cango’nun büfesinin önündeydi ve yanında iki gençle bira içiyorlardı; seslerini duyacak kadar yakınımdalardı bu sefer ve azıcık da olsa aşina olduğum dillerden hiç birine benzemiyordu konuştukları. Önce Balkan dillerinden biri olabileceğini düşünmüştüm ama merakımı yenemeyip Cango’nun eşi Emine’ye sorunca adını onun da bilmediğini, yalnızca İranlı olduğunu söyledi. O zaman farkında olmadan şu meşhur “Acem Kızı” türküsünü mırıldanıvermişim kendi kendime. O türkü de sırf bu kız için söylenmiş adeta. Bu kızı anlatıyor tam. Halbuki ben, Acem kadınlarının esmer ve tombul olduklarını sanırdım hep. Böyle beyaz tenli, sarışın olanları da varmış demek ki. “Türkiye gibi orda da farklı renk ve ırktan insanlar yaşıyordur elbette,” diye düşündüm sonradan. Özellikle dünyanın bu coğrafyası çok ayrı türden kişilerin yaşadığı bir bölge ne de olsa.

Bu gün bir kez daha gördüm o kızı. Tek başınaydı bu defa. Kıyıdan şöyle iki, üç metre kadar ileriye, suyun içine oturmuştu. Bizim buralarda deniz sığ olduğu için ancak dizlerine kadar örtüyordu su. Bir elini yüzüne koymuş, ta açıklara, belki daha da ilerilere doğru bakıyordu. Öyle sanıyorum yine bir iki bira şişesi devirmiş, ala çakırdı kafası.

Dikkatini çekmemeye çalışarak bir süre yüzünü seyrettim. O kadar dalmıştı ki kolay kolay baktığımın farkına varamazdı zaten.

Boşlukta gibiydi; büyük bir ihtimal, bir gönül serüveninin bitimindeki düş kırıklığını yaşıyordu o garibim. Kanımca aradığı kişinin, yani “öteki yarı”sının “o” olmadığını henüz anlamıştı. Denizin ötelerindeki yeni iklimleri, yeni kumsalları, yeni kişileri, yeni gönül serüvenlerini hayal ediyor olmalıydı. Geleceğe ait yeni düşler kuruyordu belki de; ama “o yer” dünyanın neresinde, hangi ülkesindeydi kim bilir. Bir yerde aşk bitmişse, orda durmanın bir anlamı yok, gitme zamanı gelmiştir artık. Acem kızı da bunu anlamış gibiydi. O, bu toprakların yabancısıydı ama binlerce yıldır olduğu gibi Akdeniz’in esinlediği sevgiden, sevecenlikten, aşktan kendi payına düşeni almıştı.

Ben bu düşüncelere dalıp gitmiştim ki, bir ses beni kendime getirdi:
-Hocam başka bir isteğiniz var mı?

Orda hizmet veren bir gençti soran. Bilirim, kalkma zamanının geldiğinin kibar bir şekilde haber verilmesiydi bu.
-Yok, dedim, kalkacağım zaten.

Ortalığa akşamın alaca karanlığı çökmüş, halk yavaş yavaş kumsaldan çekilmişti.
Bir de baktım, İranlı kız da kalkıp gitmişti o sırada. Çevreye göz gezdirdim; nereye gittiyse bir anda kayboluvermişti. O, bir gerçek değil de hayaldi sanki.

Evet, hayalse de, gerçekse de bu kumsaldan bir Acem kızı gelip geçmişti.
Adeta anlaşmışçasına, onun gitmesiyle akşam rüzgârı da durmuştu artık.
Eh, bu gün de böyle bitti; benim için de gitme zamanıdır.


***


YALNIZIM
Çok yalnızım ben, bu günlerde
İçimde bir şeyler oluyor
Durmadan kalbim çarpıyor
Anlatamıyorum kimselere.
Delicesine içmek istiyorum,
her gece.
Ona da sağlık el vermiyor
Şarkılar söylemek istiyorum,
gönlümce.
Ne yazık ki, bilmiyorum
tek bir şarkı bile.

Artık yeter olsun diyorum
Bilime- felsefeye kafa yormak
Ve de tüm dertlerden uzak
Yaşamak istiyorum keyfimce.
Ve utanmasam son bir kez
Âşık olmak istiyorum
Yaşanmamışları yaşamak için,
delicesine.
İçim öylesine dolu ki, bu gece
Tarifsiz bir keder var içimde.


Ona dokunmak isterdim, öylesine
Güzel gözlerine baktığımda;
Yeni bir âleme dalmak,
Tüm kaygılardan uzak olmak,
Ne güzel olurdu, onunla birlikte
Mehtabın altında, sabahlara dek
Çılgınca, sarmaş dolaş olmak.

Biliyorum onu kaybettim
Bir daha geri dönmemecesine
Onun olmadığı bir yerde
Hiç bir şey yok gözümde
Yaşama elveda demek bile
Geçmiyor değil içimde.
Umarım bu fırtına da
Dinecek elbet bir gün,
Silinmez izler bırakacak
bir biçimde.
Kimsecikler onun yerini alamaz
Bunu kesinlikle biliyorum.
Yeteriz de artarız artık birbirimize
Yalnızlığım bana, ben yalnızlığıma…..
Süleyman BOZDEMİR,
25.06.2010, Adana



YAZAR VE EĞİTİMCİ AHMET ZEKİ TEOMAN
Mustafa B. YALÇINER


Qxford mezunu Mehmet Tevfik Bey, 1900’lü yılların başında, Gilindire’de Tapu müdürüdür. İlçemizin ileri gelen ailelerinden Göğ Ese’nin oğlu, Kolcu İbil Ağanın kızı Şerife ile evlenir. Böylelikle de daha sonraları I. Dönem İçel Milletvekili olan Ahmet Şevki Göklevent ile akraba olur.

Tapucu Mehmet Efendinin, 9 Mart 1912 yılında Gilindire’de bir oğlu dünyaya gelir. Adını da A. ZekiTeoman koyar. Üç yıl sonra, Gülnar ilçe yönetiminin Gilindire’den ayrıldığı ve yeni bir ilçe merkezi aradığı yıllar gelip çatar. Teoman’ın ailesi 1915 yılından itibaren artık Hanaypazarı’ndadır.

Ahmet Zeki Teoman, Ekim 1961’de İstanbul Arayurt Öğrenci Yayınları’ından çıkan “Okula Kaçan Çocuk” adlı kitabında, ilk gençlik yıllarını şöyle anlatır:

“Gülnar Fevzipaşa İlkokulu’nu bitirdiğim zaman daha on bir yaşındaydım. O yılın haziran ayında, eski ilkokulların altıncı sınıfları kaldırılmış, beşten altıya geçenlerle altıncı sınıf öğrencileri birlikte okulu bitirmiştik. Beşinci sınıfta yedi kişiydik. Arkadaşların bir kısmı okulu bitirdiklerini bile bilmiyordu.

Kurtuluş Savaşı yeni bitmişti. Yurdumuzdaki diğer Rumlar gibi, Gülnar köylerindeki Rumlar da Yunanistan’daki Türklerle değiştirilmiş. İlçemiz sanatkarsız kalmıştı. Milletvekili olan amcam Şevki Göklevent, babam Tapu memuru Mehmet Tevfik Teoman, Müftü Mehmet Altın aralarında şöyle bir görüşe varmışlar:

-Memlekette terzi, kalaycı, demirci, kunduracı, bakırcı kalmadı. Anamur’dan, Silifke’den, Mersin’den usta getirtelim.

Bir iki ay içinde bir de baktık Gülnar’a çeşitli işlerin ustaları geldi. Amcam dükkanlarını bu ustalara kirasız verdi. Çocuklar ustaların yanına yerleştirildi. Ben de bir bakırcının yanına çırak oldum. Önce kalaycılığı öğrendim sonra bakırcılığa geçtim. Bakırcı Anamurlu Mustafa Usta, doğrusu iyi bir ustaydı. Çıraklardan sanatını esirgemezdi. Fakat ağzı pek bozuktu. Daha babamızdan yahut yakınlarımızdan işitmediğimiz kötü sözleri sakınmadan söylüyordu. Ustamız ilkokulu bile bitirmemişti. Bilimsiz bir insandan daha başka türlüsü beklenemezdi. Bilimli kişilerin ağzından elbet kötü söz çıkmaz.

Gene bir gün nışadır ve pamuk kokan dükkânımızda çalışıyorduk. Ben bir bakır tabak yapmaya uğraşıyordum. Bakır tabağın kenarlarını bile çıkarmıştım. Ustam bakır kesiyordu. O sırada Malmüdürü Ahmet Bal’ın kabları kalaya geldi. Tabakların temizliğini arkadaşlarım yaptı. Bana:
-Bu tabakların iyi kalaylanması gerek. Haydi o işi bırak, kalayı sen yap. Dedi.
-Başüstüne ustam!
Dedim. Anladım ki ustam, artık bana güveniyordu. Ocağın başına geçtim, kalaya başladım. Körüğü çeken arkadaşım havayı düzgün veremediği için:
-Körük öyle çekilmez!
Diyerek körüğe geçtim. Ustam beni körükte görünce bir bağırdı, bir sövdü. Bu durum hiç hoşuma gitmedi. Karşılık verdim. Bu kez üstüme yürüdü, kaçtım. Kaçış o kaçış. Babam, annem kaçışıma çok üzüldüler. Ama ustaya gitmemek için ayak diredim, gitmedim. Ustalarından memnun olmayan birçok okul arkadaşım işlerini bıraktı. Yalnız ikisi ayrılmadı. Bugün birisi kunduracı, diğeri terzidir.

Bizden iki yıl önce ilkokulu bitiren iki arkadaşım Adana Öğretmen Okulu’na girmişlerdi. Onlarla buluştum, Öğretmen Okullu Kâmil Erten beni ve iki arkadaşımı kandırmak için çok uğraştı. Babam Adana’ya gitmemi istemiyordu.

-Tapu dairesine gel, çalış, tapucu ol!
Diyordu babam. Bir yıl tapu dairesine gittim geldim. Birçok iş öğrendim. Yazım da çok güzeldi. Adana’dan bir Tapu Müfettişi geldi. Beni Anamur Tapu Kâtipliğine göndermek istedi. Ağlamaya başladım:
-Ben okuyacağım!
Dedim. Anamur’da bir İngiliz uyruğu Rumun ağabeyimi (Hüsnü Teoman) vurduğu için korktuğumu söyledim. Bu ingiliz uyruğu Rum, kapitülasyonlardan faydalanmış, bizim mahkemeler ceza verememişti. İngilizler, bu Rumu kıbrıs’a kaçırıp kurtarmışlardı. Kapitülasyonlardan Lozan Anlaşmasıyla kurtulmuştuk ama, gene de korkuyordum. Müfettiş bu anımızı öğrenince düşüncesinden vazgeçti. Böylece o konu da kapandı. Tapu işlerinden iyi para kazanıyordum. Kendime elbise yaptırdım, ayakkabı aldım, çamaşır diktirdim. Ara sıra anneme, kardeşlerime hediyeler getirdim. Hiç unutmam, ay sonunda bir küfe yiyecek aldım. Hemen hemen bir aylık yiyecekti bu. Annem:
-Tanrı can sağlığı verirse, oğlum evcimen olacak!
Dedi, beni bağrına bastı, öptü. Babam, getirdiklerimi görünce yüzüme gülümsedi. Akşam yemeğinde yanına oturttu. Yemeklerde ben ve kardeşlerim ayrı sofrada yerdik. O gün beni bir görmeliydiniz. Tıpkı uçan kuşlar gibi hafiftim. Tıpkı haziran ayındaymışız gibi evin önünde sereserpe dolaşıyordum. Babam bir gün:

-Sen benimle boy ölçüşemezsin!
Demişti. Ertesi gün babamdan habersiz, yanına geldim, boy ölçüştüm. Ne çare boyum da eve yaptığım yardım gibi çok küçüktü.

Kışın ortasını atlatmıştık. Gülnar yayla olduğundan, kışı sert geçerdi. Hava soğuktu, kar yağardı. Sokaklar, dereler buz tutardı. Ara sıra kaydırak oynardık. Geceleri komşulara gider, “arabaşı”, “batırık” yapar yerdik. Büyükler bana şiir okuturdu. Gece toplantılarında bayağı aranır olmuştum. Hele Mehmet Emin Yurdakul’un “Zafer”i ile Namık Kemal’in “Vaveylâ”sını, Mehmet Akif Ersoy’un “Çanakkale Şehitlerine” şiirini çok güzel okurdum. Söz sırası bana gelirse Nasrettin Hoca fıkralarını anlatır, dinleyenleri güldürürdüm. Büyükler:
-Bu çocuk adam olacak.
Derlerdi. Büyük halam:
-Milli Eğitim Müdürü olasın, oğlum.
Diye Tanrıya yakarırdı. Büyük halam Mustafa Kemal’den sonra en büyük adamın Milli Eğitim Müdürü olduğunu sanırdı. Çünkü Milli Eğitim Müdürü rahmetli Kâmil Bey kasabada törenle karşılanmıştı. Halamın da ömründe törenle karşılanan bir tek kişi vardı, o da Milli Eğitim Müdürüydü…”

Zeki Teoman, daha ilk gençlik yıllarında bile okumaya ve yazmaya çok düşkündür:

“… Ara sıra elimize geçen Silifke’nin ‘Taşeli’ gazetesini evire çevire okurduk. Hele elimize bir kitap geçmesin, elden ele dolaştırırdık. Üzerinde tartışmalar yapardık. Bir gün arkadaşlarıma:
-Gelin bir gazete çıkaralım!
Dedim. Düzeni kendimize göre olan “Gülnar” adlı gazeteyi çıkardık. Şimdi Yargıç olan Hüseyin Göklevent başta olmak üzere ilkokulda toplandık. Her arkadaşa gazetenin tıpkısını yazdırdık, çoğalttık. Bir tanesini cami duvarına, bir tanesini okulun kapısına yapıştırdık. Diğerlerini dağıttık. Ben nasıl izci olduğumu, öğretmenimiz Talât Kayhan’ın başkanlığında yaptığımız “Gilindire” gezisini yazmıştım. Gazetemizin ikinci sayısında kasabamızın ortasındaki mezarlığın daha sapa bir yere kaldırılmasını, gece korktuğumuzu kaleme almıştım. Kaymakam Şefik Bey yazılarımı okumuş, beğenmiş. Babama:
-Sizin çocuğun yazılarını pek beğendim. Okulda öğretmen kalmalı. Ben onu okula öğretmen yapmak istiyorum.
Demiş, akşam babamla bu konu üzerinde konuştuk, “peki” dedim…

Artık öğretmen olmuştum. Annem boynuma bir de boyunbağı takmıştı. Boyunbağını takınca öğretmen olduğumu daha iyi anlıyordum. O zaman boyunbağını Milletvekili olan amcam Şevki Göklevent, Kaymakam, babam, bir de öğretmenler takardı. Kendime çeki düzen veriyor, ağırbaşlı olmaya çalışıyordum. Kaymakamın oğlu beni hiç saymıyor, dersimi dinlemiyordu. Ne de olsa Kaymakamın oğluydu. Darılsam olmaz, döğsem olmaz. Beden Eğitimi dersini gene bozmuştu. Öğretmenliğimin ikinci ayında yaramazlığına dayanamamıştım. Elimdeki değnekle bir güzel döğdüm. Şimdi olsa döğmezdim ama, o zaman nihayet ben de onlar gibi çocuktum. Ne de olsa öğretmendim. O zamanın görüşüne göre döğsem de, darılsam da kimse bir şey sözlemezdi. Çocuk velileri derslerimi beğeniyordu. Şiirler ezberletiyor, oyunlar oynatıyor, matematik bilmeceleri çözdürüyor, evlere kadar giderek öğrencilerimin ödevlerini düzeltiyor, derslerini denetliyordum Ama Kaymakamın oğlunu döğüşümden çok korkmuştum. Bana öyle geliyordu ki, kaymakam Bey okula gelecek, kulağımdan tutacak:

-Sen benim oğlumu nasıl döğersin, çık buradan!
Diyecek, belki de tekme tokat dışarı atacaktı. Çünkü beni öğretmenliğe o atamıştı. Akşam babama birşeycikler diyemedim. Ertesi gün süklüm püklüm okula gittim. Kaymakamın oğlu sınıfta yoktu. Ne okuttuğumu, ne söylediğimi bilmiyorum. Öğleye doğru babamın beni daireye çağırdığını öğrendim. Kim gider. Okulu bıraktığım gibi Gülnar’ın kuzeyindeki Çukurasma köyüne kaçtım. İki gün kimseciklere görünmedim. Annemle babam, akrabalarım çok aramışlar.Sonunda Çukurasma köyünden çiftçimiz Şükrü’nün evinde olduğumu öğrenmişler, rahat bir nefes almışlar. Babam döğmeyeceğine, annem darılayacağına söz verdikten sonra eve döndüm. Kendi kendime öğretmenliğime son verdim. İki gün geçmişti. Kaymakam Bey beni Tapu dairesinde yakaladı. Niçin okula gitmediğimi sordu. Beni çok sevdiğini, suçun oğlunda olduğunu söyledi. Korkum gitti ama gene de öğretmenliğe dönmedim. Gazetemizin çok geçiken üçüncü sayısında öğretmenlikten niçin ayrıldığımı yazmıştım. El yazısıyla yazıp çıkardığımız duvar gazetesini okuyanlar çok beğenmiş. Beğenmişler ama, Kaymakam Bey:
-Bir daha gazete çıkarmasınlar!
Demiş. Bu da son oldu…”

Zeki Teoman alın teriyle kazanılmayan paraya tamah etmez, onu ‘yolda buldum’ diyerek cebine atıp harcamaz:

“ Bir gün hükümet konağının önünde, bir zarf içinde “10” lira buldum. Sahibini günlerce aradım, bulamadım, babama:
-Babacığım! Peki şimdi bu para ne olacak. Başkasının parası cebimde durdukça üzülüyorum. Sanki biri bana, bu parayı nerden aldın, diyecek gibi geliyor.
Yollu sordum. Babam benden bu sözü bekliyormuş:
-Sahibi bulunmayan paralar ya Kızılay’a ya da Türk Hava Kurumuna verilir.
Dedi. Götürdüm Türk Hava Kurumuna yatırdım. Kurum Başkanı Müftü Mehmet Altın:
-Sağol oğlum! Hava Kurumuna yardım Tanrı borcudur. Yardımın sevabı namaz kılmak kadar büyüktür.
Dedi. Gazi Mustafa Kemal adlı bir kitap armağan etti…”

Bir süre sonra okumak için evden kaçar ve 1932’de Adana Öğretmen Okulu’nu bitirir. 1933-1934 öğretim yılında, Mardin Gazi İlkokulu öğretmeniyken bir yılda üç üstünbaşarı alır. O, Türkiye’de bir yılda üç üstünbaşarı alan tek öğretmendir. 1936’da da Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Tarih, Coğrafya Öğretmenliği yeterlilik sınavını kazanır.

Askerliğini Yedek Subay olarak yaparken, 1942’de Doğu Anadolu sınırlarında birçok silahlı çatışmaya katılır, Heretil Köyü’nde meydana gelen bir Türk-Rus çatışmasını yönetip kazanır.

1950’de ezanın Arapça oluşunu kınadığı için Milli Eğitim Müdürlüğünden uzaklaştırılır. 1956 yılında hürriyet ve devrimleri savunduğu için sürülür. 1959’da hapsedilir, öğretmenlikten atılır. 30 Mayıs 1960’da yeniden öğretmenliğe alınır.

Öğretmen, Başöğretmen, İlköğretim Müdürü, Türkçe-Edebiyat Öğretmeni ve Milli Eğitim Müdürü olarak görev yapan Zeki Teoman, 1972’de emekliye ayrılır.

1975 yılına kadar istanbul’da hiçbir ilkokula “Cumhuriyet” adının verilmediğini fark edince, Caddebostan’da yaptırılan bir okula Cumhuriyet İlkokulu adını verdirir. 1984’te Kadıköy Söğütlüçeşme camiinin minaresine ay yerine ayyıldız dikilmesine öncülük eder.

Anılarını anlatırken Zeki Teoman, Gülnar’ın o yıllardaki durumunu da satır aralarında vermeyi ihmal etmemiştir. İşte birkaç kısa örnek:

“…1926 yılında “85” ev vardı…”

“…Yaz gelmişti. Her taraf yemyeşildi. Herkeste bir canlılık vardı. Tüccarlar mal getirmek için Mersin’e gidiyor, köylüler yeni ürünlerini pazara getiriyordu. Kentimizin dörtbir yanındaki çam ormanları gelin alayı gibi sevinçliydi. Dağlarımız şimdiki gibi çıplak değildi. İkindileri çamlıklara gider keklik yakalardık…”

“…Daha o yıllar Gülnar’a motorlu taşıt gelmemişti. 1925 yılında ilk taksi geldiği zaman hepimiz şaşırmıştık. Bu ne biçim hayvan, hiçbir yeri canlıya benzemiyor, demiştik. Hattâ köylünün biri yemesi için önüne ot atmış, arkadaşın biri farlarına, bu gözüdür diye parmağını baştırmıştı. Sınıftaki öğrencilerin, ne oluyor diye pencerelerden atlayıp taksiye doğru koşması görülmeye değer bir olay olmuştu…”

“…Babam, Silifke’de kimsemiz olmadığından orta okula yollamak istemiyordu…”

28 kitabı yayımlanan A. Zeki Teoman 10 Mart 1990’da vefat eder. İçel Mektubu, Amazon Mirina, Okula Kaçan Çocuk, Gülnar Hatun, Kadıköy’ün Öyküsü, Kıbrıs’ın Öyküsü, Portakal Kokulu Mektup, Öğretmen Yaşar, Kazanç yapıtlarından bazılarıdır.

Değerli hemşerimize hizmetlerinden dolayı şükranlarımızı sunarız. Nur içinde yatsın.


ANTALYA’DA KIDEMLİ BİR GÜLNARLI: DOKTOR MEHMET NUR
Mehmet Ali KILINÇ

Bizim ilçemiz Gülnar’ın merkezine, köylerinden, değişik yönlerden, altı tane yol gelir. Haritaya bakıldığında ilçe merkezi ve yol çizgileri altı ayaklı bir örümceği andırır. Anadolu’nun her küçük ilçesinde böyle gizli bir kuralın olup olmadığını bilmiyorum. İlçemizde, bunun neden böyle olduğu çocukluğumda bile aklıma takılan, sanki gizli bir gücün koyduğu bir kural vardır. İlçemizde gizli kural şudur; köylerden gelip ilçe merkezine yerleşenler, evlerini mutlaka, ilçeye kendi köylerinden gelen yolun üzerine yaparlar. Örneğin Mollaömerli, Delikkaya, Lapa, Koçaşlı, Yanışlı, Büyükeceli tarafına gelen yolun üzerinde hiç bir Şeyhömerli’nin evi yoktur. Aslında bu konuda aklıma takılan sorunun cevabını, yine çocukluk yıllarımda, çocuk aklımla kendi kendime vermiştim. Yanıtım şuydu; köylerden ilçeye yerleşenler, kurban bayramlarında köylerden bayram namazı kılmaya gelen kendi köylüleri, bayram namazından sonra yaya olarak veya kamyonlarla köylerine dönmek için yollara düştüklerinde, köylülerinin önlerine çıkıp, "Haydin gelin, komşular, akrabalar, bize buyurun, bizim kavurma hazır, bizim kavurmayı yiyelim, ondan sonra köye mezar ziyaretine bizde berber gideceğiz" diye kolayca onları evlerine davet edebilmek için, evlerini özellikle geldikleri köylerin yolları üzerine yaparlar.

Gülnar, bu yörede artık bahar aylarında sahilden yaylaya yayladan sahile konup göçme şeklideki yaşam türü çoktan sona ermiş olsa da, ben yaştakilerin sonuna yetiştiği bu yaşam kültürünün önceleri çok yaygın olduğu Taşeli Platosu'nun ortasında, sahil köylerinden yaylalara giden göç yolarının kesişme noktasına yer alır. İlçeden değişik yönlere giden yollar eskinin göç, bu günün köylere ulaşımı sağlayan yollardır. Bu yolların güzergâhı üzerinde sıralanan tüm köylerin insanları birbirlerini tanırlar ve çoğunun arasında da akrabalık bağı vardır. İşte içlerinde benim köyümün de bulunduğu beş altı tane köy bu yol güzergâhlarının birinin üzerinde yer alır. İlkokul yıllarımda, bu güzergahta bulunan beş altı köyün insanlarının bir ata sözü gibi sık sık tekrarladığı duyduğum, "Öğrenci dediğin, Hüseyin oğlu'nun Memet gibi olmalı" cümlesinde adı geçen, o günlerin öğrenci Memet’i, benim yaşıma göre on yaş kadar ağabeyim olan, şimdi anlatacağım Doktor Mehmet Nur’un ta kendisidir. Benim doğduğum köy Delikkaya ile Gülnar’dan sahile doğru giden aynı yol üzerinde yer alan, benim babamın da doğup büyüdüğü köy olan Koçaşlı Köyü’ndendir. Rahmetli babamla Mehmet Ağabey'in babası rahmetli Hüseyin oğlu Emmim hem akran, hem arkadaş, hem de uzaktan akrabadır.

Çocukluğumda sık duyduğum "Öğrenci dediğin Hüseyin Oğlu’nun Memet gibi olmalı" sözü, boşuna söylenmiş bir söz değildir. Her köyde geçtim beş sınıflı ilkokulun bulunmasını, çok azında ilk okulun olduğu o yıllarda, ilkokulu bitirip, ilçede ortaokulu okuduktan, parasız yatılı öğretmen okulunu kazanıp bitirdikten sonra yeterli görmeyip, altı yıllık tıbbiyeyi bitiren, bunu da yeterli bulmayıp ihtisas yapıp uzman doktor olan Gülnarlı bir köylü çocuğundan başka nasıl söz edilebilirdi ki? O yıllarda, anlattığım güzergâhta ve özellikle Mehmet Ağabey’in kendi köyünde, herhangi bir kişiye, "Doktorun selamı var" denildiğinde, çok az kişi, "Hangi doktorun?" sorusuyla yanıt verirdi desem abartmış olmam. Bu yörede, bu günün kuşaklarından doktor sayısı sanırım bir hayli artmış durumda ama, Mehmet Ağabey için o güzergahın Cumhuriyetten sonra yetişen ilk doktordur diyebilirim.

Özel sohbetlerinde Mehmet Ağabey yeri geldiğinde hep "Benim okumamda Kör Mehmet'in çok katkısı olmuştur" der. Sözünü ettiği Kör Mehmet, benim köyümden Gülnar'a yerleşen, ticaretle uğraşan, sağlığında Gülnar’ın eşrafından olan, Mehmet Ağabeyin hem halasının oğlu, hem de ablasının eşi, yani eniştesidir. Mehmet Ağabey, ortaokul yıllarını; "Sarıkayaların evinin üst katında kiracı olarak Kör Mehmet, yani ablamlar, bu evin alt katının camları kırık bir odasında da ben kalırdım. Camı kırık odada, kışın ayazında, ısınmak için sobaya yakacak bazen odunumuz olur, çoğu zaman olmazdı ama yatağa girdiğimde ileriye dönük her gün değişen mutlaka kuracak bir hayalim olurdu. İlçede gördüğüm memurlara özenir, ileride, bir gün öğretmen, ertesi gün ziraat mühendisi, daha sonraki gün de doktor olacağımı hayal ederdim.” diye anlatır ve sonraki yıllarda her üç haylini de gerçekleştirdiğini söyler.

1941 doğumlu olan Mehmet Nur, ortaokuldan sonra 1957 yılında parasız yatılı kazandığı Akşehir Öğretmen Okulu'ndan 1960 yılında mezun olur Kahraman Maraş'ın Türkoğlu İlçesi Ceceli Köyü İlkokulu öğretmenliğine atanır. Ama bir yandan da üniversite okuma hayalinden vazgeçmemiştir. Öğretmen Okulu diploması normal lise diploması yerine geçmediği için, Maraş Lisesi'nde lise fark derslerini vererek lise diploması alır. Katıldığı üniversite sınavlarında ortaokul yıllarında hayallerinden biri olan ziraat mühendisliği okulunu, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesini kazanır. Daha doğrusu o yılların üniversite giriş sınavı sonuçlarına göre Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinin asil, aynı üniversitenin Tıp Fakültesinin de yedek listesindedir. Ziraat Fakültesi'nde üç ay okuduktan sonra, Tıp Fakültesi'nin kontenjanları dolmadığı için Tıp Fakültesine geçiş yapar. Artık o Ceceli Köyü’nde toplam süre olarak iki yıl öğretmenlik yapan, üç ay da Ziraat Fakültesinde okuyan, öğretmen okulunu parasız yatılı okuduğu için devlete zorunlu hizmet borcunu henüz tamamlamış bir doktor adayıdır.

Tıp fakültesinden 1969 yılında mezun olabilir. Olabilir diyorum çünkü fakültede, askeriye hesabına okuyan öğrencilerin, gruplaşma, hababamlaşma psikolojisine kapılıp ders amfisinde, ülkemizin yetiştirdiği ünlü botanik bilimcisi Prof. Hikmet Birant'ın botanik dersinde kâğıttan uçak uçurmaları nedeniyle, hoca birçok öğrenciyle birlikte Mehmet Ağabey'i de son sınıfta botanik dersinden sınıfta bırakır. Bir yandan beklemeli Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi unvanını taşırken, bir yandan da boş durmayıp, tekrar öğretmenliğe dönüp, vekil öğretmen olarak Tarsus’ta altı ay görev yapar. Tek botanik dersi takıntısı nedeniyle tıp fakültesinden mezuniyeti bir yıl geciktiği için, o yıllarda hocasına bir hayli kızsa da, yıllar sonra hocasının yazdığı ünlü "Dikmen Alıcıyla Sohbet" kitabını okuduktan sonra, hocasıyla barıştığını ve gurur duyduğunu söyler.

Mehmet Ağabey tıp fakültesini bitirmiştir ama devlete zorunlu hizmet borcu vardır. Bu nedenle uzmanlık ihtisas planlarından önce, mutlaka devletin atayacağı yerde zorunlu hizmetini tamamlamak durumundadır. Türkiye haritasına bakar ve gözü Hakkâri Çukurca'ya takılır. Atamasını yapacak makama "Ben Hakkâri Çukurca'yı istiyorum" der. Yetkili makam ise, "Nereye atanacağınıza siz değil biz karar veririz" deyip, Doktor Mehmet Nur'u 25 Ağustos 1969 tarihinde ilk görev yeri olan Trabzon İli, Of İlçesi Hükümet Tabipliği'ne tayin eder. Bu yöreyi daha önceden bilen arkadaşları, yeni mezun doktorun gözünü korkutmak için, bu yörede kardeşin kardeşi öldürdüğünü söyleyip takılırlar. Of İlçesi’nde göreve başladığının ilk haftasında, ilçenin savcısı, yeni atanmış hükümet tabibi Mehmet Nur’a, daha hoş geldin görevin hayırlı olsun ziyaretine bile gelemeden telefon edip, beraber bir cinayet otopsisi görevine gitmeleri gerektiğini söyler. Otopsi yapılacak cesedin, ahlak düşüklüğü gerekçesiyle kardeşleri tarafından öldürüldüğü iddia edilen bir kişiye ait olması ilginç bir tesadüftür.

Doktor Mehmet Nur, Trabzon İli'nde Of İlçesi'nden sonra bir süre de Düzköy Beldesi'nde de görev yapar. Trabzon’da görev yaptığı ilk yıllarda, bir yıllık izninde Antalyalı bir arkadaşıyla Antalya'ya gezmeye geldiğinde, arkadaşının ailesi tarafından Gülsüm Hanım'la tanıştırılır. Gülsüm Hanım'la nişanlanıp evlenmesi yine Trabzon'da görev yaptığı yıllara rastlar. Böylece Mehmet Nur'un Antalya ile bağlantısı başlamış olur. Trabzon Bölgesinden sonra atanması, Adana Karaisalı İlçesi'ne yapılır. İki buçuk yıl Karaisalı'da görev yaptıktan sonra, Kör Mehmet'in "Seninle gidenler hep Gülnar'a döndü, doğduklara yere hizmet borçlarını ödediler, sen de gelip Gülnar'a hizmet edip borcunu ödeyeceksin" ısrarı üzerine, Gülnar’a tayinini yaptırıp, bir yıl da orada görev yapar. Gülnar görevinden sonra artık tayin olma yeri olarak sıra, son atanma yeri olacak olan Antalya'ya gelmiştir.

Antalya’ya geldiğinde devlete zorunlu hizmet borcu bitmiştir ve ihtisas yapmak için engel kalmamıştır. Antalya'da iki yıl görev yaptıktan sonra Zeynep Kamil Hastanesine Jinekoloji Uzmanlığı ihtisası yapmak üzere İstanbul’a gider. Bu İstanbul görevi sırasında, Çiçekçi Semti’nde, o yıllarda ülkemizin ilk oyuncak müzesini kurmak henüz kafasında gerçekleştirilecek bir hayal olan günümüzün ünlü şair ve yazarı, o günlerin genç Sunay Akın'ı Doktor Mehmet Nur'a apartmanda kapı komşudur. İki komşu dost olurlar ve dostlukları Mehmet Ağabey Antalya'ya döndükten sonra da sürer. Mehmet Ağabey'in anlattığına göre, ünlü şair "Bir an önce görülsün diye Akdeniz, Toroslar'da ağaçlar hep çocuk kalır" şiirini bir Antalya'ya ziyaretinde, sabah kahvaltısı öncesi Mehmet Ağabeylerin evinde misafirken yazmıştır.

İstanbul dönüşü Mehmet Ağabey’in atanması yirmi altı yıl jinekoloji uzmanı olarak görev yapacağı Antalya SSK Hastanesi’ne yapılır. SSK Hastanesinden yirmi altı buçuk yıl hizmet verdikten sonra devletten emekli olur. Söylediğine göre meslek hayatı süresince doğumunu yaptırdığı bebek sayısı on bini aşmıştır. Bu arada kendisinin de, şimdilerde biri kendisi gibi uzman doktor, diğeri de elektronik mühendisi olan iki oğlu olmuştur. Bu gün iki de torun sahibidir.

Onun genç, benim çocuk olduğum yıllarda, yöremizde birbirimizin kim olduğunu biliyorduk ama, doğrusu öyle uzun uzadıya oturup konuşmuşluğumuz yoktu. Ben devlet hizmetinde çeşitli yerlerde görev yapıp emekli olduktan sonra Antalya'ya yerleştim. Böylece Mehmet Ağabey ile yıllar sonra Antalya’da buluştuk. Mehmet Ağabey devlet hizmetinden sonra, artık sadece muayenehanesinde çalışmaya başlamıştır. Antalya'ya bir süreliğine yolu düşen Gülnarlıların çoğunun, bir şekilde Mehmet Nur'un muayenehanesine yolu düşer desem yeridir. Kendisi de Antalya’da bulunan hemşerilerinin katıldığı bir faaliyet olduğunu duysa mutlaka katılmaya çalışır.

Ben Antalya'daki diğer Gülnarlı hemşerilerimize göre, Mehmet Ağabey'i muayenehanesinde biraz daha sık ziyaret ederim. Ziyaretlerimde sık sık "Çok okumak istediği çağlarımda cebimde kitap alacak param yoktu, kitap alacak param olduğunda ise bir de baktım gözlerim yetersiz kalmış" der. Beğendiği bir kitap gördüğünde, dostlarına hediye etmek üzere birkaç tane fazladan alır, rast gelirsem bu kitaplardan bir kitap tane de bana hediye eder. Oturur sohbet ederiz. Sohbetimiz genellikle, çocukluk yıllarımız ve doğup büyüdüğümüz yöremiz üzerinedir. Bazen Mehmet Ağabey, Akdeniz sahilinde bulunan köyü Koçaşlı'dan, Gülnar'dan daha yukarı yaylalara develerle göçlü yılların sonlarına yetiştiğini, bir keresinde, gece sabaha kadar süren deve yolculuğuyla, Şeyhömer Köyü'nden Gülnar'a develerle çavdar seklemleri taşıdığını, bu molasız yolculukta yorulan develerin nasıl saldırganlaştığını anlatır, bu yolculuğu çocukluğundan kalan bir anı olarak unutamadığını söyler. Bazen sohbetimiz, en lezzetli mardavılın, 2008 büyük orman yangını felaketinde ağaçları tamamen yanmış yok olmuş olan derelerimizin hangisinin, neredeki kıvrımında bulunan karaca ağaçların başında bulunduğu, köylerimizin yolları üzerinde bulunan hangi esikte murt ağaçlarının murtunun daha lezzetli olduğu üzerinedir. Bazen de o çocukluğunda köyün su değirmenini nasıl beklediğini, o günlerde gres yağı yerine kullanılmak üzere biriktirilen hayvan iç yağının su değirmeninin şaftının neresine sürüldüğünü anlatır, ben de yerfıstığı tarlasını beklerken domuzlar ürküp gelmesin diye, parmak kalınlığında uzun zakkum filizlerinin kabuklarını kavlatıp birbirine ekleyerek elde ettiğim su hortumunun önüne, mazaktan yani mantarlaşmış kalın çam kabuklarında yaptığım, döndükçe yanına konulan boş gaz yağı tenekesine çarpıp gürültü çıkaran oyuncak su değirmenlerini, tangıldakları anlatırım.

Mehmet Ağabey, yeri geldikçe meslek yıllarıyla ilgili olarak da, doğumunu yaptırdığı bebekleri doğumun ertesi sabahı hastanede viziteye çıktığında, ağlayan bebeklerin başında, köy öğretmenliği zamanında ezberlediği, ünlü şairimiz Ceyhun Atıf Kansu'nun, bir köy öğretmenin köy çocuklarına özlemini anlatan, "Dünyanın Bütün Çiçekleri" adlı şiirini okuduğunu, bu şiiri duyan hiçbir bebeğin ağlamaya devam ettiğini hatırlamadığını söyler. Ayrıca eş dost toplantılarında denk gelip eline mikrofon tutuşturulup, bir iki cümlelik bir şeyler söylemesi istendiği durumlarda, ezberinden Nazım Hikmet’in " Kuvay-ı Milliye Destanı" şiirinden birkaç mısra okuduğunda ise, sessizliğe gömülmeyen büyüğün kalmadığını anlatır. Sohbetin bir yerine mutlaka "Mehmet Nur’un doksan altıda bir sağlıklı yaşam formülü" dediği, bir kişinin yirmi dört saatte bulunan doksan altı adet on beş dakikadan birinin mutlaka eksersiz yapmak için kendisine ayırması gerektiği tavsiyesini monte eder. Eğer muayenehanesini kapatma saati yaklaşmışsa, son iş olarak, "Bir Mercedes araba verseler değişmem" dediği, içinde on binden fazla ismin kayıtlı olduğunu söylediği, doğumunu yaptırdığı bebeklerin doğum günlerinin ve telefonlarının kayıtlı olduğu kara kaplı defterini eline alır, o gün doğmuş olanları arayarak doğum günlerini kutlar.

Unutmadan anlatayım. Bu konuyu kendisiyle hiç konuşmadım, ilk defa burada anlatıyorum. Mehmet Ağabey’in kıdem durumuna rağmen, bir defa gördüğü bir kişiye, araya bir hayli zaman girmiş olsa bile, ikinci defa gördüğünde, şaşılacak şekilde, mutlaka ismiyle hitap ettiğini fark ettim. Bu durumun, mesleği gerektirdiği için özel bir çaba sarf etmesinin sonucu mudur, yoksa herkese önerdiği doksan altıda bir formülünü kendisinin uygulaması sonucu mudur bilmiyorum. Antalya’daki bu kıdemli Gülnarlı hemşerimize “doksan altıda bir” formülünü uygulayarak yaşayacağı nice sağlıklı yıllar dilerim.


“İSTANBUL’DAN ÇİZGİLER” (*)
Hasan AKARSU

“İstanbul’dan Çizgiler”, Orhan Kemal’in sağlığında basılamayan tek yapıtı. Önsözde, Ferit Öngören yapıtın ortaya çıkış öyküsünü anlatıyor. 1965’te Orhan Kemal ile Ferit Öngören bu yapıtı birlikte tasarlıyorlar. Orhan Kemal’le birlikte İstanbul’u dolaşacaklar, Orhan Kemal, öykülerini yazacak, Ferit Öngören ise çizgilerini çizecek. Çalışmalar bir süre birlikte yürütülüyor. Orhan Kemal, 1970’te sayrılanıp Sofya’ya götürülüyor ve yaşamını yitiriyor, yapıtın ortaya çıkışı aksıyor böylece. Yapıtta, Orhan Kemal’in, yazar arkadaşlarından Yaşar Kemal’i, Kemal Tahir’i, Muzaffer Buyrukçu’yu çeşitli nedenlerle eleştirdiği gözleniyor. Kemal Tahir’i eleştirisi:”Ben onu tanırım, o beni tanır. Eğitimi ne, okulu ne. Yahu diyorum, bırak bu iktisatçı, sosyolog, felsefeci pozlarını. Herkes kendi işini yapsın. Sen roman yaz roman diyorum. Fakat roman yaşanarak yazılır. Tek bir yaşantısı yok. İşte bu boşluğunu gidermek için, felsefeden, sosyolojiden, tarihten yardım umuyor. Yaşamamış efendim. Olmaz.” (s.11) Yaşar Kemal’i eleştirisi:”Kör’e bak sen. Anlamaz toplumu. Dağdan geldi şehre sığmadı. Şimdi dağı da unuttu, şehri ise bilmiyor. Git biraz dolaş dağları, gör, tazelen diyorum. Beyimiz salonlarda viski içiyor. Viski içip masal yazmayı Yaşar’da gördük…” (s.13) Orhan Kemal’in bu ve benzeri sözleri, yazarların birbirilerini kıskanmalarına örnek oluşturuyor. Ne değin ciddi sözler olduğunu bilemiyoruz. Belki takılmalık sözler bunlar yazarlar arasında.

Orhan Kemal’e, ölümünden sonra saygı olarak hazırlanan bu yapıt, üç bölümden oluşuyor: İstanbul’dan Çizgiler, Taşlıtarla, Kısa…Kısa.

İstanbul’dan Çizgiler’de 13 bölüm bulunuyor. Anlatıcı-yazar, Taşlıtarla’da yaşananları, gözlediklerini yansıtıyor. Konuk olduğu Adanalı hemşerisinin yoksulluğunu, çıkmazını anlatıyor. Daha sonra küçük bir memur olan hemşerisiyle İstanbul’un birçok semtini adım adım dolaşıp kiralık ev arıyorlar; ama bulamıyorlar. Bu arama sırasındaki gözlemleri, karşılaştıkları olaylar ilgi çekici. Haliç kıyıları, Eyüp, Aksaray, K.M. Paşa, Abanoz Sokağı vb yerler, ilginç yönleri ve kırsal kesimden gelen insanlarıyla tanıtılıyor. Onlarla birlikte kiralık ev aramaya katılan bir başka taşralıyı tanıtırken yazarın ne usta gözlemci olduğunu anlıyoruz: “Evet, kasketinden, poturundan, yemenilerinden, daha çok da bıyığının kesilişinden akıyordu taşralılık. Laciverdi soluk kasketinin altında, makineyle tıraşlı başı, saçları…Saçları bembeyazdı. Vardı şöyle böyle ellisinde. Güzel yurdunu bırakıp da ne diye gelmişti sanki buralara?...” (s.19) Kiralık ev arama sırasında, aracıların dolandırma öyküleri de saptanıyor. Damı akan ahır gibi bir eve istenen kira ederi de caydırıcı oluyor. Öykülerin çoğu birbirinin süreği. Kimi kez başka bir olayla birlikte başka öykülere geçiyor yazar. Sözgelimi; Abanoz Sokağı’ndan çıkan köylü kılıklı üç adamla tanışıp onların yaşam öykülerini dinleyip anlatıyor. Biri pehlivan, biri kara kuru, diğeri sarı benizli üç adamı Beyoğlu’nda gezdiriyor. Başka bir öyküde anlatıcı, yıllar sonra karşılaştığı ortaokul yıllarından arkadaşını, onun şoförünü tanıtıyor, Beyoğlu gecelerindeki yaşantıyı anlatıyor. 27 Mayıs Devrimi yeni yapılmış, halkın beklentileri çok; ama istenilenler yapılamıyor. Geçim sıkıntıları halkı zor durumda bırakıyor.

Öykülerin çoğunda, kırsal kesimden İstanbul’a gelip gecekondularda yaşayan insanları tanıyoruz.

Yapıtın ikinci bölümünde Taşlıtarla öyküleri ağırlıkta. Anlatıcı, bir gazeteci olarak gidiyor semte. Kahvelerde söyleşi yaparak insanların elektrik, su, kanalizasyon vb. sorunlarını dinliyor. Beş kişilik ekibiyle üç kez gidiyor Taşlıtarla’ya. DP’nin seçim öncesi yaptırdığı gecekonduların çöktüğünü gözlüyor. Romanların derme çatma gecekondulardaki yaşantılarını sergiliyor. Beştelsizler, Yeşiltepe semtleri, Dereiçi 12. Sokak vb. gezdikleri yerler. Anlatıcı, iktidarların halka verdiği sözleri yerine getirmediğini vurguluyor:”İktidarlar vaat ederler, bizler yazarız, birtakım insanlar da vaatlerin gerçekleşmesini beklerler. Günler, haftalar, aylar geçer. Oylar verilip alınır, yeni iktidarlar yıpranır, yıpranan iktidarlar yıkılıp gider. Yenileri yeni vaatlerle gelirler…Bu böylece sürer.” (s.135) Bugün de öyle değil mi? Türkiye’de yarım yüzyıldır yaşananların tanıklığını yapıyor anlatıcı.

Üçüncü bölümde “Kısa…Kısa” anlatılan çarpıcı olaylara tanık oluyoruz. Dinsel bir bayramda, mantar tabancası olmayan yoksul çocuğun oyuna alınmayışı, anlatıcı o çocuğa tabanca alsa da onuruna yediremeyip oyuncak tabancayı almaması. Sabahleyin işine giden güzel bir kıza, iki delikanlının sarkıntılık etmesi, polis gelince de sıvışmaları. Anlatıcının delik ayakkabısını onarttıktan sonra, ayakkabıcıya 75 kuruş yerine, 2,5 lira vermesini kınayan varlıklı birisiyle tartışması. Yazar, bu yoksul düşmanına tepkisini gösterirken, yoksulların daha çok istemesini savunuyor:”İsteyin! Buzdolabı, elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi, apartman isteyin, kuştüyü yatak, canfesten yorgan, tereyağı, bal, kaymak isteyin. Yeni elbiseler, ayakkabılar, trenler, otobüsler, uçaklar isteyin, dünyayı gezmek, bütün dünyayı dolaşmak isteyin, ne bileyim isteyin oğlu isteyin. İstemesini bilip istediklerine ulaşanlar kadar isteyin, her şey ama her şey isteyin. Dünya sizin, hepinizin, hepimizin…” (s.149) Anlatıcı, İstanbul’un göbeğinde çarşaflı kadınların çok olduğu bir semti tanıtırken, güzel kadınların çarşaftan kurtulmak için nasıl can attıklarını anlatıyor. Sokakta kovboyculuk oynayan çocukların dünyasını, işsiz kalmış lahımcının iş bulma sevincini, Mısırçarşısındaki satıcıların mallarını satmak için çevirdikleri dümenleri, dilencilerin dümenlerini, dolmuşlarda yaşananları, parası olmayıp yaşama becerisi gösterenleri, zina halinde yakaladığı karısını usturayla kesenleri, işyerinden alacağını alamayanların sıkıntılarını, belediye otobüslerinde yaşanan olayları, ikiyüzlü, tutarsız kişileri, gece hayatı yaşayan kadınları vb. başarıyla anlatıyor.

Yazar Orhan Kemal’in akıcı, yalın diliyle, başarılı gözlemleriyle yansıttığı İstanbul’u, kırsal kesim insanlarını tanırken kimi kez gülümsüyorsunuz, kimi kez de içiniz burkuluyor. Ferit Öngören’in çizgileriyle zenginleştirdiği “İstanbul’dan Çizgiler” bir solukta okunuyor.


(*) İstanbul’dan Çizgiler- Orhan Kemal, Everest Yayınları, 6. Basım, Ağustos 2008

****

KORKU

Senle şenlendi yaşam
Senle çiçek açtım
Güz ortasında
Senle soludum nefes aldım
Yüreğim kanatlandı
Uçtu uçacak
Bir tadımlık yaşarken
Korkuyorum
Bir düş gibi rüyalarımdan
Çıkıp gitmenden düşlerimden.


GÜLÜZAR SÖĞÜTÇÜ KURUM; 24.1.2003 Edirne

HAVLU
Mehmet ÖNDER

Arkadaşlarda sohbet bol; biraz da fazla kaçırdılar mı; kimi eskiden futbolcuymuş da ne çetin bir oyuncu olduğunu anlatır, kimi belediye başkanı olan babasıyla yaptığı yurt dışı gezilerinde gördüklerini anlatır, kimi de parapsikolojiye meraklı, önceki yaşamında hangi padişah olarak yedi cihanı titrettiğini anlatır.

Bu tür zırvaları gazozuna dinlerken vakit geçiyor da, hızlarını alamayıp bana baktıklarında zorlanıyorum. Aralarında beleşçi gibi kalıyorum. Üstelik biri de kalkıp sormuyor mu?
- Sen! Sende yok mu ilginç bir anı?
- Yok.

Arkadaşlarda teklif de var, ısrar da. Öteki kalkıyor:

- Olmaz mı canım. Bu yaşa gelmişsin, hiç mi bir şey yaşamadın?

Vardı yoktu, yaşadım yaşamadım, derken “Ben havluyken” lafı kaçıvermiş ağzımdan. Kaçırır mısın sen o lakırdıyı? Başladılar alaya almaya. Sorular yağmur gibi yağıyor: “Küçük peşkir türü müydün?”, “Plaj havlusu olarak mı görev yapıyordun?”, “Hamamda merze miydin?”
Bu düzeysiz sorulara karşılık bile vermedim. Ama bir soru çok anlamlı geldi.

- Genel havlu muydun, özel hizmete mi tahsis edilmiştin?

***
Bölümde altı kişi çalışmamıza rağmen şef Abidin beyin en gözde adamı bendim. En çok beni sever, çalışma arkadaşlarımız bir yana kendi yakınlarından bile çok değer verirdi. Bunu gerek içtenlikli duruşundan gerekse açık açık söyleyişinden biliyordum.

Şefim Abidin Bey iriyarıydı. Boyu benden en az otuz kırk santim uzundu.

***
Aslında hoşuma gitmeyen kimi davranışları da yok değildi. Örneğin istemediğim halde omuzlarımı ovmayı çok severdi. Sık sık iki omzumu kavrar, “Ovayım Mehmetçim” der başlardı.
Omuzlarım ağrımadığı halde ses çıkarmazdım. Adam adam gelmiş emrindeki memurun omzunu ovuyor, “ovma, gerek yok” denir mi? Ben de demezdim. Belki kendi omuzları ağrıyor da, beni de kendisi gibi omzu ağrıyor sanıp ovmak istiyor, diye de düşünürdüm.

O da hem omuzlarımı ovar, hem de sevgisini dile getirirdi:

- Canım kardeşim. Gerçek kardeşlerimden üstünsün.

Hatta nedenini anlayamadığım bir biçimde, önce ellerinin içiyle ovar, sonra ellerini çevirir dışıyla da bastıra bastıra bir daha ovardı.

Şefimin samimiyeti kimi vakit bununla da kalmazdı. Yanıma oturup yanağını koluma yapıştırır “Canım kardeşim” deyip sevgisini gösterdikten sonra, o sırada arka taraftan bir ses mi duyardı ne, o yanağını çekip öteki yanağını yapıştırır arka tarafa bakardı.
Sevgisi çok derindi.

***
Şef-memur yıllarca, bu sevgi seli içinde verimli çalışmalar yaptık. Tek engelimiz benim sık sık hastalanmamdı. Kimi zaman yataklara düşer, şefime yollarımı gözletirdim.

Bir gün hastalanıp yine doktora çıktım. Doktor çektiğim hastalıkların hep üşütmeden olduğunu, söyledi. Bir de soru sordu:

- Sen niye hep böyle sırılsıklam dolaşıyorsun? Seni sık sık havuza mı atıyorlar?

Bu sorulara hiçbir anlam veremedim. Üstüme başıma baktım, özellikle omuzlarım sırılsıklamdı.

***
Niye ıslak diye düşünürken, şefim Abidin beyin sevgisi aklıma geldi. Bir kez kurt düştü ya, ondan sonra şefin hareketlerini izlemeye başladım.

Ertesi gün öğle yemeğinden sonra şef karşıdan göründü. Elleri kukla oynatır gibi havada, sularını akıta akıta geliyor:

- Mehmetçim kardeşlerimden ilerisin.

İleriyim ileri olmasına da, sağlığa zararlı. Artık bütün şüpheler şef üzerinde toplanıyordu. Hemen kalkıp sırtımı duvara yasladım. Ben “Vallahi ovdurmam!” duruşu alınca, omuzlarıma ulaşamadı. Bu kez sözlü iknaya yöneldi.

- Kardeşim omuzlarını ovayım mı?
- Olmaz.
- Kollarını ovayım.
- İstemem.
Adam açık açık saldırgan kurulayıcı. İlle de ellerimi üstümde silip beni hasta edecek. Yüz bulamayınca sitem ede ede yerine geçti.
- İyilik de yaramıyor ki!

***

Ben havlu görevi gördüğümü anlayınca şefin neşesi kaçtı. Ama yapacağından da geri durmuyor. Bu kez vur kaç benzeri bir yöntem geliştirdi. Silip kaçıyor. Açıkça ‘Silkaç’ yapıyor. Bu da kapkaça benzer bir şey. Aniden olup bitiveriyor.

Yanından olağan olarak geçtiğini sanıyorum, ani bir refleksle dokunup geçiyor. Elimi koluma götürüyorum, yaş.

Tokalaşmada yenden kavrayıp kola silme, sık sık kumaş kalitesi kontrol etme, başvurduğu değişik yöntemler. Tokalaşmayı reddedip, duvarlara gömlek şuradan, pantolon buradan diye açıklamalar assam da, adamın yaratıcılık ruhuyla baş edemiyorum.

Bir gün odadan çıktım, koridorda odaya doğru, ellerinin sularını savura savura geliyor. Çevik bir hareketle müdür beyin odasına daldım. Karşısındaki iki kişilik koltuğa oturdum. O da peşimden geldi. Sağdaki soldaki tekli koltuklar dururken geldi yanıma oturdu. Sanki günlerdir beni arıyormuş da sonunda bulmuş gibi “Canım kardeşim nerdesin, sana baktım, burada mıydın?” gibi sorular sıralıyor. Müdürün yanında çek ellerini de diyemiyorum. Sanki mıncıklanarak çalışan bir cihaz gibiyim.

Müdür bey benim havluluğumun farkında değil. Çok iyi anlaştığımızı düşünmüştür. Kurulama işi bitince izin istedik.

***
Malum bizim kısımda altı kişi çalışıyoruz. Ama şef hep beni onurlandırıyor. Nedeni de, öteki arkadaşlar ya bayan ya da şeften daha uzunlar. Adamları otururlarken sevse, ayakta eli ıslak kalacak. Haklı olarak “Alçak eşeğe binmesi kolay olur” felsefesini benimseyip beni onurlandırıyor.
Üstelik benden azami verimi de alınca, vazgeçemiyor.

***

Bir gün içime korku düştü. Bu adam bir gün ayaklarını da yıkamaya kalkar mı, yoktan bir kavga çıkarıp, elini ayağını tekme tokat üstümde siler mi? Siler.

Bu korkuyla çarşıya çıkıp bir tane havlu aldım. Büyükçe ve kırmızı bir havlu. O günden sonra, ne zaman kuklacı gibi, ellerinin sularını savura savura üstüme yürüse, havluyu çıkarıveriyorum ortaya; bir sağa bir sola.
- Oleee …


Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği Şiir Yarışması Şair Abdülkadir Bulut adına yapılan şiir yarışması :

Genel Merkezi Ankara’da bulunan Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği, Türk Şiirinde kendine özgü sesleri ile önemli bir yer tutmuş şairleri onurlandırma ve genç nesillere tanıtarak yaşatmak adına, ilk 2 yıl Ergin Günçe ile başlattığı geleneksel ödüllü şiir yarışması ve anma etkinliğini 2011 ve 2012 yıllarında Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önemli adlarından olan Şair Abdülkadir BULUT adına yapacaktır.
Yaşarken 7 şiir kitabı, 2 çocuk romanı ve 2 şiir dosyasına imza atan şair Abdülkadir BULUT’un ölümünden sonra; “Ülkemin Şiir Atlası” adıyla önce Can yayınlarından (1. baskı) daha sonra da E yayınları tarafından (2. baskı) toplu şiirleri yayımlanmıştır. Daha önce kitaplaşmamış şiir, yazı, söyleşi ve mektupları F. Saadet Bilir ve Ali F. Bilir’in ortak hazırladığı, Abdülkadir BULUT, “Kasabalı Lorca” adlı yapıtta toplanmıştır. Şiirimizde unutulmayacak bir yer edinen, yerel kültür öğelerini, yerel dil ve özgün imgelerle yansıtan Akdenizli şair Abdülkadir BULUT adına yapılacak şiir yarışmasına katılım koşulları aşağıdaki gibidir.

YARIŞMAYA KATILMA KOŞULLARI:

- Yarışmaya, 1 Ocak 2009’dan - 31 Aralık 2010 tarihine kadar yayımlanmış şiir kitabı ya da kitap oylumunda dosya ile katılınabilir. Kitap ya da dosyanın daha önce herhangi bir ödül almamış olması gerekir.

- Kitap ya da dosyaların değerlendirilmesinde merhum Şair Abdülkadir BULUT ’un şiirine paralel olarak özgün bir anlatım, imge yapısı, sözcük ve düş gücü zenginliği ile Türkçe’nin doğru kullanımına dikkat edilecektir.

-Yarışmada “Birinci” gelen yapıtın sahibine 1000 TL para ödülü + ÇAĞŞAD üyelerimizden Ressam Sn. Sinan Itır’ın özel çalışacağı bir tablosu + plaket verilecektir.

- Ayrıca 1 adet dosya veya kitap da ’Övgüye Değer Eser’ ödülü alacaktır. Övgüye Değer Eser ödülü 250 TL+ plaket olarak belirlenmiştir.

- Yarışmaya son katılım tarihi, 15 Nisan 2011’dir. Yarışmaya katılmak isteyenler, kitap ya da dosyadan yedi nüsha olarak aşağıda belirtilen adrese, posta ya da kargo yoluyla ulaştıracaklardır.

- Yarışmaya dosya ile katılanlar, dosyayı bilgisayar çıktısı ya da daktilo ile yazılmış olarak gönderecektir.

- Ödül alan şairler 1 Haziran 2011 tarihinde açıklanacaktır.

- Ödül töreni, Haziran (2011) ayında, Ankara’da yapılacak olup, yer ve zaman ileriki bir tarihte duyurulacaktır.

- Yarışmada birinci seçilen kitap ya da dosyanın şairi, 2012 yılındaki yarışmada seçici kurul üyesi olacaktır.

- Seçici Kurul: Fadıl Oktay, Metin Demirtaş, Ali F. Bilir, M.Mahzun Doğan, Çiğdem Sezer, Zeynep Sevda Karadağ, Aydan Yalçın

- Yarışmaya katılım için kargo adresi:
Aydan YALÇIN
Cebeci Çamlıtepe Mahallesi Taşkent Sokak Ebru Apt. No: 29/2
Kurtuluş/ANKARAÇAĞŞAD

25 Aralık 2010 Cumartesi

GERÇEMEK SAYI 24

GERÇEMEK
TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ

ISSN: 1307–4881

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: Kasım 2010
İki Ayda Bir Yayınlanır.

Yıl: 4
Sayı: 24

Gerçemek,
kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.

Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.

Posta çeki hesap numarası: 5323892
Sahibi: Mustafa Yalçıner

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon:
(0324) 8412836

E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.

FRENKİNCİRİ (Opuntia ficus-indica)

Yöremizde frenk yemişi ya da dikenli incir olarak bilinen bitkinin bilimsel adı frenkinciridir. Kaktüsgillerden olup yaprakları etli ve yayvan, dikenli bir bitkidir. Boyu iki metreyi aşar. Susuzluğa karşı dayanaklıdır. Genellikle kendiliğinden yetişir. Baharda sarı çiçek açar. Ağustos ayından itibaren yaprak uçlarında yeşil yemişler meydana gelir. Eylülde meyveler kızarır ve yumuşamaya başlar. Üzerinde siyah lekeleri, onların da içinde beyazımtırak dikenleri olur. Batarsa, fena acıtır. Zor çıkar battığı yerden. Dikenlerin kolay çıkması için çoğu kez zeytinyağı sürülür.

Anavatanı, Meksika olan frenkinciri, bu ülkede soğuk meyve olarak yenir, sıkıp suyu içilir, Tequila adındaki alkollü içki bundan imal edilir, hatta iri çekirdekleri kavrulduktan sonra kahve değirmeninde çekilerek kahvesi yapılır. Meksikalılar bu yemişi öylesine sevmişler ki yaprakları bayraklarına bile koymuşlar.

Frenkinciri meyvesinin kabuğu soyulduktan sonra içinde yüzlerce küçük tohum bulunan etli kısmı, buzdolabında bir süre bekletildikten sonra yenir.

C vitamini, magnezyum ve demir bakımından zengindir. Şeker ve kolesterol düşürücü özelliği vardır. İdrar söktürücüdür. Sindirim sistemine iyi gelir. Ayrıca cinsel gücü arttırdığı söylenir.

EDİTÖRDEN



TAŞ ÜSTÜNE
Mustafa B. YALÇINER

Kocaman yontma taşlardan yapılmış, Dörtayak Anıtmezarı’nın yanındaki taş evimde, Osman Bolulu’nun, imzalayıp gönderdiği Taşın İyisi’ni okuyorum.

Taş sözcüğü, Taşeli’nde, bir taş evde doğuşumdan mı, yoksa babamın Taşoluk köyünden oluşundan mı bilemiyorum, çıkardı beni uzun bir yolculuğa. Düşürdü, ayağımı taş kakan yollara.
“İlimon ektim taşa/ Bitmedi kaldı kışa” ya da “Anamur yolları gayrak da çakıllı/ Bir yar sevdim uyar akıllı” türkülerinin yalan yanlış söylendiği yıllara gittim önce.

Uyar akıllı bir çocuktum. Arkadaşlarla deniz kenarından çakıl taşı toplar, elimizde kuş lastiği, telefon direklerinin fincanlarını taş yağmuruna tutardık. Sonra da “ben çok kırdım, sen az kırdın” tartışması kavgaya dönüşürdü. Dövüleceğini anlayan eline bir taş alır, yarardı diğerinin kafasını. Akşam eve gelince de büyüklerimiz, “Yaramazlık yapanı Allah taş eder,” derdi de çok korkardık.
Sığır güttüğüm yıllardı, o yıllar. Hayvanları sulayıp, gölgeye yatırdığımız zaman başlardık beştaş ardından da kapma taş oynamaya. Ütülen, ertesi gün badem ya da ceviz getirirdi. Üten de taşla kırıp yerdi onları, ötekine zırnık bile koklatmadan.

Ben orta sondayken, taş gibiydi babam ama bir araba kazası sonucu ayrılıverdi aramızdan. Onu gömerlerken, yaşlıca bir adam cebinden çakıl taşı çıkarıyor, okuyup üflüyor ve atıyordu babamın kefeni üzerine. Rahmetliye taş vuruyor diye nasıl da kızmıştım adama. O ise, babam saptırmaya yüzü kıbleye gelecek şekilde yatırılıncaya dek sürdürdü taşlarından atmayı. Kocaman saylar saptırmanın ağzını kapatıp, çukur toprakla doldurulmaya başlayınca da hüngür hüngür ağlamıştım.

İşte, o yıllarda gelmeye başlamıştı kasabamıza, Avrupalı turistler, kadınlı erkekli, şortlu tişörtlü. Bikiniyle denize girerlerdi; kumsalda ele ele dolaşırlar, çekinmezlerdi de öpüşmekten. “Başımıza taş yağacak” sözleri dolaşmaya başlamıştı ortalıkta.

Lise yıllarımda en sevdiğim köşe yazısı Taş’tı. Taşlıyorduk biz de düzeni ve onu savunanları. Bu yüzden ben ve yoldaşlarım şeytan taşlanır gibi taşlanmıştık. Son sınıftayken de, Silifke’deki Taşköprü’de taşbebek gibi bir kıza laf atmıştım da, “Git işine, taş arabası” yanıtını almıştım. Nedense taşı gediğine koyamamıştım bir türlü. Üstelik taşı sıksam suyunu çıkaracak yaştaydım ama taşlaşıp kalmıştım.

Lise bitmiş, tenceremde taş kaynattığım yıllar geride kalmıştı artık. Taşı toprağı altın denilen İstanbul’da, Eğitim Enstitüsü’nde yatılı öğrenciydim. Hamamla da Çemberlitaş’ta tanışmış, ilk kez bir göbek taşına uzanıvermiştim.

İşte o yıllarda öğrendim, okuduğum kitaplardan, taş atıp da kolu yorulmadan varlığına varlık katanların, taş kalpli patronların olduğunu.

Yükseköğrenimimi tamamladıktan sonra taşlar yerine oturmaya başladı yaşamımda. Öğretmenliğe başladım. Sakal tıraşı için berbere gidiyordum artık. Kan taşını da tanıdım bu arada. Ayda, taş çatlasa beş yüz lira alırken nasıl birikimim olurdu ki! Borç harç evlendim ertesi yıl.

Daha sonra yoluma taş koyan olmadı, yurtdışı sınavını kazandım ve Fransa’ya gittim. Gördüklerim, öğrendiklerim karşısında, fal taşı gibi açıldı gözlerim.

Dönüşte, Gazi Eğitim’e atandım. Nevzat Yalçıntaş, Şaban Karataş, Cengiz Taşer gibi muhteremlerin TRT’de hüküm sürdüğü yıllardı. TRT’de “Taş Devri” vardı. Fred Çakmaktaş ile Barny Molostaş da dizinin en sevilen karakterleriydi.

Gençlerin birbirlerine taşlı sopalı saldırdığı yıllar gelip çattı. Ardından da kayaya çarptı, demokrasimiz. Fidanların başucunda taş, yakınlarının gözlerindeyse yaş. Bağrımıza taş bastık. Taşı yutsa öğütür dediğimiz, taş gibi midelerimiz rahatsızlandı. Mide kanaması geçirdik.

Arkamızdan sapan taşı yetişmezdi, el yakan kirayı ödeyebilmek, eve bir lokma ekmek götürebilmek için.

Taş günler, taş yıllar yormuştu beni. Artık doğduğum topraklara, bir nebze olsun, vefa borcumu ödemek istiyordum. Ve taş yerinde ağırdır diyerek emekli olup, baba ocağına döndüm. Dağlar, taşlar benim oldu. Elimi taşın altına koymaya da hazırdım ama derdimi ancak taşlara anlatabildim.

Taşların, tüm ülkede, yerinden oynamaya başladığı günleri yaşıyoruz şimdi de. Askere, polise taş atanlar çoğaldı. Yoksulluksa oturdu üstümüze, taş gibi. Taş üstüne taş koyan olmadı. Satıp savurdular ne varsa.

İnsani duygularımız taşlaştı. Yardımlaşmanın, dostluğun yerinde yeller esiyor şimdi. Benim de en yakın arkadaşım, dert ortağım Taşmasa oldu. Dün oradaydım. Eteğimdeki tüm taşları döktüm oraya. Ta uzaklarda, iki mavi arasındaki Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları’na el salladım.

“Bir of çeksem, karşıki dağlar yıkılır” türküsünü mırıldanırken, bir de taş alıp fırlattım solumdaki kayaya. Tanıdık bir ses, yankılanarak geldi kulağıma.
“...
Atınca taşın iyisini / Devireceksin / Herifin birisini” diyordu, ağzının iki yanında iki şirin gamzeyle Osman Bolulu…


GERÇEMEK İÇİN GEÇ KALMIŞ BİR YAZI...
F. Saadet BİLİR

Gilindire (Aydıncık), Gülnar’ın Akdeniz’e açılan kapısıdır. Gülnar’da yaşayanlar fırsat buldukça denizle buluşmak için oraya gider.

Gittiğimizde, oradaki Pecheur Restoran’ın (neden balıkçı lokantası değil) sahibi Veysel Abi’nin (ışıklar içinde yatsın) tuttuğu, taze ve değişik cins balıklarla damak tadımızı zenginleştirirdik. Çocuklarımız onun balıklarıyla büyüdü nerdeyse. Biz, hazırladığı değişik lezzet ve tatları yerken o, bir yandan bardağındaki rakısını yudumlar; diğer yandan ilginç balıkçılık anılarını paylaşırdı bizimle. Sohbetimiz arasında Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan kardeşinden de söz ederdi.

1997 yılıydı sanırım. Yine bir hafta sonu eşim Ali ile Aydıncık’a gitmiş; Veysel Abi’nin lokantasında balık yiyorduk. Kardeşinin emekli olduğunu oraya yerleşmek üzere geldiğini söyledi. Tanışmamız için de ona haber yollayıp çağırttı. Biz yemeğimizi bitirirken sözü edilen Mustafa B. Yalçıner geldi. Tanıştıktan sonra yaptıklarımızı, yapacaklarımızı anlatmaya başladık. Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan eşi Canan Hanım, henüz emekli olmamıştı o sıralar aklımda kaldığına göre.

O sıralar ben, ‘Merv’den Anaypazarı’na Gülnar ’ adlı yapıtımın hazırlığı nedeniyle yoğun bir çalışma içindeydim. Mustafa B. Yalçıner de ‘Aydıncık Günaydın Kelenderis ’ adlı yapıtı için bilgi toplamaya başlamıştı bile. Konularımız ortak olunca hemen kaynaşıp derin bir sohbete dalmıştık.

Aydıncık’a geldiği o zamandan bu yana ilçesi, yöresi için ‘ne yapabilirim?’
sorusunu kendine soran ve yanıtlayan bir aydın, sorumlu yurttaştır o.

‘Aydıncık, Günaydın Kelenderis’, ilçenin geçmişine ışık tutan, sözlü kültürü gelecek kuşaklara aktaran belge niteliğinde bir yapıt.

Mustafa B. Yalçıner, ayrıca yayımladığı iki öykü kitabında da, ‘Toroslar’da Yaşam Erken Başlar ’, ve ‘Sümbül Gölü’ işlediği konuların büyük bir bölümü, o yörede yaşanmış, tanık olunan olaylar. Bunları yöresellikten uzak bir anlatımla evrensele taşımaya özen gösteren bir yazar .

--------------------------------------
[1] Etik Yayınevi,İstanbul, 2003.
[1] Fıra Ofset, nkara, 2004.
[1] Etik Yayınevi, İstanbul, 2008.
[1] Etik Yayıevi, İstanbul, 2009.
Bu yapıtlarla Aydıncık, tarihi, coğrafyası, kültürü, bitki örtüsü, yaşanan olaylarıyla, kısaca her yönüyle yazın dünyasına tanıtıldı.

Bu arada ‘Gerçemek’ adlı Taşeli yöresi kültür ve düşün dergisini de yayımlamaya başladı Mustafa B. Yalçıner.

Bir yerde okumuştum. Anadolu’da bir yerde, bir süredir yayımlanan aylık dergiyi tanıtmak için bir toplantıda karşılaştığı Çetin Altan’a veren yazara Çetin Altan, ‘Kutlarım, ne zaman kapatıyorsunuz?’ diye sorunca karşısındaki birden ne sorulduğunu algılayamaz. Çetin Altan da, ‘Özellikle Anadolu dergiciliği bizde birkaç sayıdan öteye gidemez, onu söylemek istedim,’ der.

Yukarıdaki anekdot (kısa anlatı), bizdeki dergiciliğin zorluğunu anlatıyor. Buna karşın heyecan ve istekle bu işi sürdürenler de yok değil. Mut’ta Nihat Mustul’un ‘Çıtlık’ı, Konya’da Zeki Oğuz’un “Çalı’’sı gibi. Bunlar, Anadolu’nun gözü, kulağı, sesi. Yaşayan, yaşanan olayların belleği, kültür koruyucuları bir bakıma. Bu dergilerde yazılanlar, onlardan süzülenler, damıtılanlar önemli bana göre. İsterdim ki, yurdumuzun her köşesinde böyle dergiler yayımlansa. Bunlar çoban ateşleri. Düşünsenize, her yöredeki çoban ateşlerinin yanışını. Özellikle gençlerin bunlardan etkilenişini, ilgili olanların yazın dünyasında çıraklığını yaşamasını...

‘Gerçemek’ dergisi dört yıldır yayımlanıyor. 23. sayıya ulaştı. Bilirsiniz, böylesi dergilerin yazı kurulunda birilerinin adı olsa da; dergi genelde bir kişinin özverili çabası ile yayımlanır.

Dergi zaman içinde reklamlardan kurtarıldı. İlk sayılarda belki de bilerek Aydıncık yöresinin kültürel öğelerine fazlaca yer verilmişti. Sonra ülkemizin birçok yerinden, hatta yurtdışından yazılarla beslenmeye başlandı. Kısaca ‘Gerçemek’ rüştünü ispat etti artık. Dergi ayrıca Aydıncık Belediyesi’nin desteğiyle geçtiğimiz yaz, 42 yazarın, 56 öyküyle katıldığı bir de öykü yarışması düzenledi.

Yerel yönetimler aslında, dünya görüşlerine bakmaksızın böyle özveriyle çalışan kültür adamlarını danışman olarak almalı, almalı ki; o yerleşimin sosyal, kültürel, turistik tanıtımı yapılsın. Tabii böyle dergileri de belediyeler, siyasi kimliklerini yansıtmadan, kültür adına desteklemeli.

Elinde fotoğraf makinesi yöresinin dağını taşını, börtü böceğini, bütün yönleriyle tanıtmaya çabalayan, bunları kendine dert edinen ‘Gerçemek’ dergisi sahibi ve genel yayın yönetmeni Mustafa B. Yalçıner, tek kişilik bir ordu aslında. Eşi Canan Hanım da onun gönülden destekçisi.


TOROSLARDA BİR YER: SÖĞÜT ÖZÜ
Celal Necati ÜÇYILDIZ

1978 Temmuz ayında Mut’tan Galip Usta’nın cipi ile yola çıktık. Köşk, Kozlar ve Söğüt Özü Yaylasına ulaştık. Kanimini’nin evinin yakınında indim. Katran, iledin ormanının altında bir bahçe kurulmuş. İçinde şırıl, şırıl su akmada. “TAHTACILARDA GELENEKLER” konusundaki bir bildirimin kaynak kişisi Kanimini (baba Musa Eroğlu) idi. Onunla söyleşi yaptım. Gece beni çardağın içinde konuk ettiler.

Sabah kalktım yola çıktım. Her adım başında bir su. Pınarlardan su içe içe Kozlar’a kadar yayan olarak geldim. Oradan da Mut’a dolmuş ile geldim.

Aradan 42 yıl sonra aynı yerleri görmek için eşim ile birlikte 26 ağustos 2010’da Sartavul’dan yola çıktık. Şifalı Su, Dandı yoluna saptık. 10 km. stabilize yol. Etrafı Toros sediri, var 30-40 yaşlarında. Bu koruluğun ekiminde emeği geçen Hüseyin Özbakır’a ve ekim dikim ekibinin emeklerine sağlık. Göklere yükseliyor. Birbirleri ile yarış ediyorlar.

Alt tarafta koruluk, üstte boz ardıçlar kaynaşmışlar.

Boncuk Çeşmesi’nden su içip, hem yola devam edip, hem koruluğun güzel kokusunu ala, ala Dağpazarı yoluna ulaşıyoruz. Tüneller kazılmış, borular döşenmiş Dağpazarı, Çivi suları kış aylarında Yapıntı Köyü’ne ulaşıyor. Orada hidroelektrik üretimi var. Orman işletmesinin gölet projesi devam ediyor. Dağpazarı’nda, Kilise’nin yanından Söğüt Özü yoluna sapıyoruz. Tozlu yolları aşarak Söğüt Özü’ne vardık. Bakkal, yörenin tek bakkalı. Taze balık bile satıyor. Biraz dinlenip, Kanimini, Musalı yurdunu soruyoruz. Vadiyi gösteriyorlar. “ Ilgın ılgın görünen servi ağaçlarını gördünüz mü? İşte orası.”

Yolları tozutarak vadiden devam ettik. Bir Yörük çadırına ulaştık. Bir kızımız var. Musa Demir’in evini sorduk. “ Onlar Mut’a gitti.” Biz de ağır ağır bahçelerin içine doğru gittik. Baktık bir kesim sahası. Tahtacı çardağı var. Onlara konuk olduk. Bozyazı ilçesinden Hasan Mülayim eşi ve çocukları. Kesim bitmiş. Orman işletmesinin adamları ölçüp, teslim alacaklar. Bu yıl yaz çalışması bitmiş. Bulurlarsa, bir yere daha göçecekler. Yoksa Bozyazı’nın yolunu tutacaklar. Oğlu Mehmet Eskişehir’de Muhasebe bölümünde, diğer oğlu Ercan ise Taşucu’nda Tarım bölümünde okuyor. Diğer çocukları küçük. O da babasının yaptığı tahta kamyon ve satın alınmış naylon oyuncaklarla oynuyor.

Oraya Fahri Kiraz Amca geldi. 1978 gelişimi anlattım.

“Bura Musalılar Yurdu . Burasını ben satın aldım, emanet sayılır. Onun için iyi bakıyorum. Erik, armut, ceviz, elma ağaçları var. Aşı yapmasını biliyorum. Kanimini Goca’nın ağaçlarına ek ağaçlar diktim, aşı yaptım. Onlar adeta yarışıyor. Şu elmalara bak. Ya armuda. Şu gördüğün yer, eski evin yıkığı. Şurası sonra yapılmış. 1985 yazıyor.”

Bize armut, erik koparıyor. Birlikte ağaçlar içinde resim çektiriyoruz. Söyleşimiz devam ediyor.
“Kanimini ile benim babam Ali Kiraz avcıydılar. Sabah erken kalkarlar, şu vadiye, dağlara giderlerdi; sabah çorbası keklik etinden olurdu. Şu karşıda görünen inlerde domuzlar olurdu. Onları ininde vururlardı. Geçenlerde beş artı bir tüfek aldım. O inlerde üç domuz da ben öldürdüm. Sanatçı Musa Eroğlu’nun çocukluğu hep buralarda geçti. Bir gün Zeynel diye birisi, onları sıkıştırmış, dövecekmiş. Babam yetişip kurtarmış onları.

Şu karşı vadinin bitiminde bir yurt vardı. Oraya Tahtacı Yurdu derlerdi. En güzel DERİM EVLERİ (*) orada yapılırmış. Goca Musa ve akrabaları çok derim evi yapmışlar. Yörükler bu derim evlerini kapış kapış ederlerdi.”

Fahri Kiraz amca Çatalharman köyünden, kış aylarında Mut’ta, yazınsa Söğüt Özü’nde Musalılar yurdunda oturuyor. Eşi ile birlikte elma, armut, erik ve ektikleri, avarlara bakıyor. Su sıkıntısı yok. Kendi suları var. Mehmet Yaşar diye biri hayrat bir pınar yaptırmış. Buz gibi su içiyoruz.

Oradan ayrılırken bir mutluluk duyuyorum. 42 yıl önce gördüklerimi yaşıyorum. Pınarlar, bahçeler. Tepelerde görünen Toros servileri, köknarları azalmış; orman kesim yaptırmış. Ama yenileri ekilip dikiliyor. Onlar da gıdım gıdım büyümeye devam ediyorlar.

7 ya da 8 köy, Söğüt Özü yaylasına göçüyor. Hâlâ elektrik yok. Yolları tozlu. Muhtarlar dilekçe üstüne, dilekçe vermişler sonuç alamıyorlar. Elektrik gelmesi halinde, sulanacak alan artacak, üretim artacak. Birilerinin bir çalışma yapıp 2011 programına bunu aldırması lazım. Ama her şeye rağmen, onlar mutlu. Elektriksiz, televizyonsuz yaşamaya devam ediyorlar.

13 km. aşağıda Kozlar yaylarına ulaştığımızda, asfalt yol görüyoruz. Elektrik direkleri dikilmiş. Elektrikli yaşam devam ediyor. Mut’u yönetenler burada yaşıyor. Üretenler ise yukarıda. Onları da bir düşünseler!

Uzun süredir görmediğimiz dostumuz Dr. Rasim Tunca’nın Kozlar’da olduğunu öğreniyoruz. Özlem gidermek için evlerine uğradık. Ama Silifke’ye gitmiş. Bizi yaşlı teyzeler konuk ediyor. Bir kahve içip, oradan ayrılıyoruz. Mavga Kalesi’ni gezip, fotoğraf çekiyoruz. Poyraz deli deli esiyor. Asfalt yoldan kıvrıla kıvrıla iniyoruz. Kara Ekşi yolundan, Yeşilyurt Köyü’nden Mut-Sartavul yoluna ulaşıyoruz. Sıcak yüzümüze vurmaya başlıyor. Son hızla tırmanıyoruz. Sartavul’a ulaştığımızda bizi soğuk esen poyraz karşılıyor.

Gün dolup, akşam olduğunda Musa Eroğlu’nun sobasının bacasından dumanın tüttüğünü görüyoruz. Yaz günü sıcaktan bunalanlar. Üşüyüp sobayı ateşleyenler. İşte Toroslar’ın günlüğü böyle.

(*) Derim Evi, Yörük çadırının iskeleti tahtalardan olur, üzerine dokuma keçeler koyarlar. Genellikle yuvarlak çadırlar. Bunların, göçerken söküp takması kolay olur. (Bektiklerin topak çadırları bu yörede en ünlü çadırlardır.)

SABRİ DAYI
Mehmet BABACAN

Sabri Dayı bir gurbet kuşuydu. Onu her gördüğünde, “ Bu adam kim? Nerde doğmuş? Buraya neden gelmiş” gibi sorular, çengel gibi, takılırdı aklına.

Gerçi, “ İnsan doğduğu yerli değil, doyduğu yerlidir.” denmişse de, tabiatın genlerimiz üzerinde oynadığı oyunu ve yörelere göre yarattığı tiplemeleri görmezden gelebilir miyiz?

Sabri Dayı, her şeyiyle bu diyarın insanı değildi. Uzunca bir süredir burada yaşasa da, kaynaşamadığı apaçık belliydi. Olsa olsa, Güney’den ya da Orta Anadolu’dan olabilirdi. Öyleyse, Karadeniz’in bu uç noktasında, Kaçkarların dibinde işi neydi?

Sabri Dayı, yapayalnız biriydi. Soyadını bile bilen yoktu. Herkesin dilinde Sabri Dayı söylemi sürüp gidiyordu. Küçücük kulübesinde ölse, kimsenin haberi olmayacaktı.

Onun huyları da, kaderi gibi, saplantı sınırına dayanmıştı. Gün doğmadan kalkar, kulübesinin önünü, en az on metre uzaklığa kadar süpürürdü. Sonra, kuşların kısmeti saydığı ekmek kırıntılarını, her zamanki yere, kuşları okşar gibi bir özenle serpiştirirdi. Kahvaltı ettiğini gören yoktu. Davranışın üçüncü sırasında, heybe yarımı torbasını omuzlayıp, kıyı boyunca yürümek yer alırdı. Geçtiği yerlerde, işe yarar, sahipsiz ne bulursa torbasına atardı. Sadaka vermeye kalkmak küfür gibi gelirdi ona. Zaten, herkes tanıdığı için, böyle bir davranış da görülmez olmuştu.

Gücünü zorlamayacak işleri seçerdi. Sıva, badana, bağ bahçe işleri gibi hafif şeyler olurdu. Çay, fındık işleri ağır geliyordu ona. İş sahipleriyle asla pazarlık etmez, ne verirlerse onu alırdı. Kalıcı bir saygınlık kazanmış olmalı ki, ücretini ödemede asla haksızlık etmezlerdi.

Vaktini ne ile geçirmiş olursa olsun, akşamüstü mahalle kahvesinin bir köşesine oturur, torbasında kalan son ekmek kırıntılarını, bir bardak çay yardımıyla yer ve kulübesinin yolunu tutardı. Zorunlu kalmadıkça kimsenin yanına oturmaz; sorulmadan bir şey söylemezdi. Söylemesi gerektiğinde de, konunun can alıcı ana hatlarını, umulmadık netlikte, ortaya koyuverirdi. Sözün kısacası, kişilikli bir garibandı Sabri Dayı. Ama bir kapalı kutuydu o. Nerde doğmuş, nerde yaşamış, buraya neden gelmiş, bilen yoktu? Onu, adeta saklanır gibi yaşamaya zorlayan bir sır olmalıydı. Zihinlerde kümelenen merak, gittikçe büyüyordu. Gidip, açık açık sormalı mıydı? Belki bir fırsat çıkar da öğrenirim diye bekledi uzun süre. Ama gittikçe sabrı tükeniyordu. Zaten, aklına bir şey takıldı mı, rüyalarına bile girecek kadar, kıvrandırırdı onu. O yüzden mi nedir, Sabri Dayı, sık sık konuk oluyordu düş dünyasına.

Ne ilginç ki, öyle bir gecenin sabahında, ansızın karşılaştılar. Rüyanın etkisinden olacak, “Merhaba!” deyiverdi Sabri Dayı’ya. Sabri Dayı ise, hiç beklemiyor olmalı ki, şaşmaya bile vakit bulamadan, cansızca karşılık verebildi. Aslında ikisi de şaşkındı. Dokuz on adım sonra, merakla dönüp bakınca, o da bakıyormuş ki, göz göze geliverdiler. Bu kez, büyülenmiş gibi, “Merhaba” sözü, iki ağızdan birden çıktı. Yollarına devam ederlerken, tatlı bir gülümseme, gelip oturmuştu yüzlerine.

Bu selâmlaşma, Sabri Dayı’nın gönül kapısını ardına kadar açmıştı; yüzü daha bir aydınlık, bakışları daha bir canlıydı artık.

Bir dost bulabilmiş, ya da birine dostluk elini uzatabilmiş olmaktan ötürü öğretmen çok mutluydu. Çok geçmeden, aralarında sımsıcak bir dostluk doğdu. Artık, çok şey sorulabilir; çok dert paylaşılabilirdi. Öğretmenin durumu belliydi. O, devlet zoruyla gelmişti buraya. Ekmek kavgasıydı yaptığı. Geçim derdi olmasa buralarda işi neydi? Ömrünün de, mesleğinin de ilkbaharındaydı daha. Gurbet şarkılarının gözleri buğulandırdığı dönemleri yaşıyordu. Bakışları ufuklara dalıp gittiğinde, bir yanda annesinin şefkatli eli saçlarını sıvazlıyor; diğer yanda, yavuklusunun hayali, yüreğine ıpılık bir pınar akıtıyordu. Sabri Dayı’da bulduğu baba şefkati, ona sunulmuş eşsiz bir şanstı. Buluşmaları gittikçe sıklaşıyordu. Çünkü bir gün görüşemeseler, özlemleri çığ gibi büyüyordu.

Bir söyleşi sırasında, kullandığı şivesel bir sözcük yüzünden, öğretmene, nereli olduğunu sordu Sabri Dayı. Sevindi öğretmen. Soru kanalı açılıyor olmalıydı. Sorana sorulabilirdi elbet. Hiç acele etmeden, doğup büyüdüğü yöreyi; eğitim gördüğü okulları; gezip gördüğü yerleri, geniş geniş anlattı. Bazı konularda yüreği kabardı, sesi gırcılandı, gözleri doldu. Alın damarlarını ovalayarak önleyebildi gözyaşlarını. Sabri Dayı’nın duygularını da kabartarak, anlatma isteğini uyandırmaktı amacı. Böylece, o gizem kutusunu açabileceğini umuyordu.

Çayları tazelediler. Anlatma sırası Sabri Dayı’ya gelmiş olmalıydı, ama o, bir türlü başlamıyordu. Dayanamadı, korka korka sordu öğretmen:

“ Ya sen? Sen nerelisin Dayı?

“ Buralıyım.”

“ Değilsin Dayı, değilsin. Senin, buralarla ortaklığın hava ile su.”

“ Uzun hikâye çocuk, boş ver ” dedi.

Karadeniz’in mor ufuklarına dalıp gitmişti gözleri. Öylece kaldı bir süre. Bekleyen için bir dakika, bir saatti belki. Dalıp giden için bir ömürdü zaman. Ufkun tüllerine serdiği bakışlarını toplamadan ısırdı dudaklarını. Tanıdık kimsenin çıkmayacağını umduğu bu yerde, “Hiç açmamak üzere kapattım” dediği sır kutusu açılıyor muydu ne? Öksürdü. Çaydan bir yudum aldı. Sandalyesinin yerini hafifçe değiştirdi, başladı anlatmaya:

“Babayiğit bir Sabri vardı bir zamanlar. Bir evin bir oğluydu. Kuşlar, izinsiz geçemezlerdi üstünden. Ona selâm verebilmek için yarış ederdi rüzgârlar. Tanrı bile, Sabri’yi yarattığı için gurur duyuyor olmalıydı. Dere boyunda söğüt gibi büyüdü. Vaktinde askerliğini yaptı; çift çubuk sahibi oldu. Vaktinde de evlendi, bir kızı dünyaya geldi.

Sabri’nin en büyük kusuru, bileğinin gücüne fazla güvenmesiydi. Çünkü kimseden yumruk yememişti daha. Kendi yumruğunu balyoz sanması doğaldı. Balyoz da ne kelime; yan bakanın vay halineydi.

Ne hikmetse, bir gün, bir deli çıktı karşısına. Köylüsü, akranı Müslim’di bu. Köye yarım saat uzaklıktaki tarlada dalaştılar. Sorun tarla sınırıydı. Karşılıklı sözlerle atıştılar, yetmedi. İtiştiler, yetmedi. Hiç biri geri adım atmıyordu. Çevrede, ayıracak kimse de yoktu. Vuruştular. Alt alta üst üste saatlerce cebelleştiler. Ne var ki, Sabri’nin gücü tükeniyor gibiydi. Sonunda, Müslim galip gelmiş, Sabri’yi epeyce hırpalamıştı. Ama hırsı dinmiyordu bir türlü. İnsan evlâdı demeden; Allah yaratmış demeden vuruyordu. Kırk yıllık intikam alıyordu sanki. Sabri, yattığı yerden bağırdı:

“Tamam, sen galipsin. Şayet sağ bırakırsan, silâhımı getirip, seni vuracağım. Erkeksen kaçma, burada bekle beni.”

Müslim, aşağılayıcı bir kahkaha ile yanıtladı:

“Haydi lan! Sen kargayı bile vuramazsın. Senin her yerin silâh olsa ne yazar, düdük?” deyip, salıverdi Sabri’yi.

Sabri, kararını ve önerisini bir kez daha yineledi, oturduğu yerden:

“Bak, köye gidip gelişim, nerdeyse, bir saati bulur. Kaçıp gideceksen, boşuna yorma beni.”

“Ulan oğlum, silâh getirmezsen, yedi sülaleni topla gel. İşte buradayım. Bu söz erkek sözüdür, anladın mı?”

Sabri, köye doğru koşarken, bir yandan da söyleniyordu: “ Elimi çabuk tutmalıyım, kaçar gider bu ödlek.”

Zaman geçtikçe siniri yatışıyordu Sabri’nin. Köye yaklaştıkça sorumluluğu daha bir bilince çıkıyor gibiydi. Yapacağı işi daha net düşünmeye başladı. Silâhı götürüp, Müslim’i “dan” diye vuracaktı. Sonra ne olacaktı? Kendisi hapse düşecek, eşi ve çocuğu perme perişan olacaktı. Ya vurmazsa ne olacaktı? El âleme rezil olacak; dövülmüş horoz gibi. Her yerde pusup oturacaktı. Köyü terk etmedikçe, yaşamanın haram olacağı anlamına gelirdi bu.

Hışımla girdi eve. Silâhı alırken, eşi görmeliydi. Asla bırakmazdı. Belki, komşular da duyar, hep birlikte engel olurlardı. “ Ama ben epeyce direnmeliyim” diye geçirdi aklından. Ne var ki, eşi evde değildi. Komşularda da kimse yoktu. Biraz oyalanarak aldı silâhı; gizlemeden, sallaya sallaya yürüdü yola. Nasıl olsa, köyden birisi görüp, “ Ne o len, tavşan avına tabancayla mı gidilir oldu?” deyince; kükreyerek anlatacak; onlarda “ Sen deli misin?” deyip, silâhı elinden alacaklardı.

Neyleyim ki, köyü bir baştan bir başa geçtiği halde, kimsecikler yoktu. Sanki yer yarılmış da içine girmişlerdi. Yolun uzununu seçti. Hem de ağır ağır gidiyordu. Belki, bir yerlerden birileri çıkardı. Çıkmadı. İnsanoğluna kıran girmişti. Çevreyi sürekli tarıyordu gözleri. Birini görse, çağıracaktı nerdeyse.

Silâhı mermisiz götürmek olmazdı, alay konusu olurdu. Acaba, ateşlemez hale getirebilir miydi? Baktı, kurcaladı, beceremedi. Son bir umut kalmıştı: “ Belki, kaçıp gitmiştir. Ya da beklemekten bıkıp, çekip gitmiştir.”

Bir yandan yürüyor, bir yandan da, “ Allahım, gitmiş olsun, ne olur gitmiş olsun” diye, yalvarıyordu içinden.

Tarlayı görebileceği son tepeyi de tırmanıp, korka korka baktı; Müslim, bıraktığı yerde, heykel gibi, dikilip duruyordu. Yapacak bir şey kalmamıştı. Ağır ağır yaklaşırken, gene başladı Müslim:
“Haydi bakalım yiğit, neremden vuracaksın?”

“Uygun bir duruş ister misin?”

“Oğlum, senin elin titrer, yatarak ateş et bari.”

“Daha yaklaş, daha yaklaş, uzaktan vuramazsın sen.”

Onun sözlerini duymaz olmuştu Sabri. Başı dönüyor, kulakları uğulduyordu. Tüm dünya kararmış, yalnızca Müslim’in göğsü görünüyordu, nişan tahtası gibi.

Sonrasını anımsamıyordu. Kendine geldiğinde, Müslim kan gölünün içinde; kendisi de otların arasında sırt üstü yatıyordu. Bayılmış olmalıydı. Hiç kimse yoktu çevrelerinde. Silâh sesini bile duyan olmamıştı Olmamış ama, ölümü böyle yiğitçe bekleyene verilecek yanıt da yiğitçe olmalıydı, değil mi? Öyle yaptı Sabri. Silâhını gene eline alıp, sallaya sallaya, karakolun yolunu tuttu. Bu kez, insan çoktu ortalıkta. Akıl veren de çoktu:

“ Kaç, suçüstü olma” dediler.

“ Nasıl olsa tanık yol; silâhı sakla, inkâr et” dediler.

Hiç birine kulak asmadı Sabri. Kimseye yalvarıp yakarmadan teslim oldu. Mahkemede, tüm duygularını ve yaptıklarını bir bir anlattı. On sekiz yıl ceza verdiler. Epeycesini yattı. Kalanıysa affa uğradı. “ Haydi, serbestsin,” dediler bir gün.

Tahliye sözü anlamsız gelmişti Sabri’ye. O eski Sabri ölmüştü artık. Eşi ve çocuğu, o günahsız insanlar, soysuzların eline düşmüştü. Yalnız kendi ailesi mi? Her iki aileyi de viran etmiş biriydi aynada gördüğü. Bir kör gurur uğruna; lânet olası bencillik uğruna değer miydi bunlar? Bir küçücük hoşgörünün; bir tutam sevginin güllük gülistanlık edebileceği bir yaşamı, böylesine zehir edenlere, insan denebilir miydi? Yalnız insanların mı, taşın toprağın bile yüzüne bakacak hali kalmamıştı Sabri’nin.

Günahını ne kadar çekti; ya da üstüne ne kadar eklendi, hiçbir zaman bilemedi?

Şu torba, o gün, Sabri’nin omzuna takıp çıktığı torbadır. Çekilen cümle kahırlar; cümle hasret ve özlemler, o torbanın içinde.

O, yiğit Sabri’nin enkazıysa, benim içimde…


BİR DARBE MASALI
Mehmet ÖNDER


Yıllar yıllar önceydi. Belki anımsayan bile çıkmaz. Bizim köyde yakacak meşe odununun parayla satıldığı, muhtarlık seçimlerinde oyların hediyesiz verildiği ilkellik yıllarından bahsediyorum.
Kimi komşu köy muhtarları köyümüzün huzurunu, zenginliğini kıskanmış olmalılar; bozmak için sinsi planlar yapmaya başlamışlar.

O yıllar okulun önünde gevrekçiler, macuncular olurdu. Bir gün satıcıların arasında mantar tabancası, kızkaçıran, çatpat gibi patlayıcı oyuncaklar satan satıcılar türedi. İlkokul çağı ya, bayram seyran olmasa da çocuklar başladı harçlıklarını böyle şeylere vermeye, gürültü yapmaya. Hatta okul çıkışı köy meydanından geçerkenki patlamalardan bütün hayvanat ipini koparıp sağa sola kaçışır oldu.

Köyün sözü dinlenen yaşlılarının bu patlayıcı oyuncak satıcılarının köye sokulmaması için muhtarı defalarca uyarmalarına, muhtarın da önlem alacağını söylemesine karşın satıcı sayısı gitgide arttı.

Artık öğlen araları, akşam paydosu saatleri sıkıntıya dönüşmüş, köylü ipini koparacak diye hayvanlarını uzak yerlere bağlamaya başlamıştı.

Çocuklar oyun olsun diye yapıyorlardı ama komşu köy muhtarlarının ve özellikle Erikli köyü muhtarının amacı başkaydı.

Köyün yaşlıları muhtarla bir daha görüştüler, hatta eski muhtarla, muhtarlığa aday olmuş köylülerle de görüştüler. Hepsini bir araya getirmeye, çare bulmaya uğraştılar; olmadı.

***

Bu arada olayları izleyen birileri daha vardı. Köyün birinci bekçisi Kani efe ile kır bekçisi ve gece bekçisi.

Bunlar sık sık toplantılar yapıyorlar, önlemler düşünüyorlar, hatta muhtarı da uyarıyorlardı. Ama çözüm bulunamıyordu.

Bir gece Kani efeyi uyku tutmadı; kalktı köy kahvesine gitti. Kır bekçisini de uyku tutmamış, gece bekçisinin yanına gelmiş çay içiyorlardı:

-Arkıdeşla! dedi, Kani efe; hayvan haşat ipini koparıyo, her bir şey telef oluyo. Bu muhtar Süloman satıcıları bile kovamadı, yönetimi ele alalım. Başka çare yok.

Nasıl nasıl? derken “Önce muhtarı etkisiz hale getirelim” dediler. Keza, eski muhtarı da yine üyeleriyle birlikte etkisiz kılmak uygun olurdu. Başladılar kapı kapı adam toplamaya. Bu muhtardı, bu üyesiydi; bu eski muhtardı, bunlar da onun ihtiyar meclisi üyeleriydi; aha bu da aday olduydu da seçilemediydi, derken; kim var kim yok toplandı, muhtarlık konukevine yerleştirildi.

Kilidi bozup dışarı çıkamasınlar, diye de kapının üstünden zincirle bağlandı.

Artık yönetim yetkisi ellerindeydi. Malum eski başbekçi Kani efe, sabaha karşı kendi sesinden bir duyuru yaptı:

-Diyerli Ekmekçi köylüleri, sevgili hemşerilem; gulanızı açın, dinlen! Pamık topluma, haman savırma, susam silkme işlerini böyünkü gün arı verilmiştir. Bundan sonu yollara çıkman, eenizde oturun.

Bu duyuru, olağanüstü hal ilanı ile sokağa çıkma yasağı getirildiği anlamına geliyordu. Köy önemli günlere gebeydi.

O gün patlayıcı oyuncak satıcılarının hiçbiri gelmemişti.

Yine aynı gün, elinde mantar, mantar tabancası, kızkaçıran olan ve olabilecek bütün çocuklar arandı. Bu çocukların ıslahı için köyün en dövüşken adamlarından şaplak ve kamçı ekipleri kuruldu.

Kani efe kendini genişletilmiş muhtarlık yetkileriyle donattı. Her geçen gün, yumuşak görünen kişiliğinin altında sert bir adam saklandığını belli etti. Hatta o denli insafsız davrandı ki, “Efe dövme şu çocukları diye” çağrıda bulunanlara:

- Dövmeyem de macun mu ikram edem gadeşim? diye çıkıştı.

***

Yeni muhtar Kani efenin getirdiği yenilikler bununla sınırlı kalmadı:

“Yüreğim yufka, dayanamıyorum” deyip birinci ve ikinci sınıf öğrencilerini dövenlere büyük cezalar getirdi. Ardından bütün birinci ve ikinci sınıfı üçüncü sınıfa yükseltti.

Çocuklar bir şeyler öğrenir de büyüyünce muhtarlığı elinden alırlar diye ellerindeki tüm tarih, masal, şiir ve öykü kitaplarını toplattı, köy meydanındaki havuza attırdı.

Yasaklar çocuklara getirilenlerle sınırlı kalmadı; köye okunacak gazete sokulmasını da yasakladı. Daha çok, hamamdan yeni çıkmış da esvabını sırtına geçirmeye fırsat bulamamış bayan resimleri basan gazetelerin girmesine izin verdi. Kahvelerde oturanlar birbirlerinden gazete isterken “Okudun mu?” yerine “Baktın mı?” diye sormaya başladılar.

Bu durum bilinmeyen kimi şeylerin ortaya çıkmasına da sebep oldu. Bakkal Bayram efe, dükkânın önüne sandalyesini atar, boş kaldıkça gazetesini okurdu. Bir gün baktık ki, sarışın bayanın ayakkabıları yukarda, saçları aşağıda.

***

Bunlar yaşanırken darbeci muhtar Kani efenin getirdiği yenilikler kültürel alanla da sınırlı kalmadı, siyasal ve ekonomik alanlara taştı:

Erikli muhtarı ile çok yakın arkadaşlık kurdu. Onun hiç bir ricasını kırmadı; köye ait terzi ve berber dükkânı ile has ekmek fırınının işletmesini, ticari yetenekleri çok deyip, mantar tabancası ve kızkaçıran satıcılarına verdi.

Köy arazilerinin Erikli köylülerine kiralanmasına, hayvanlarının başıboş ve sürüler halinde köy meydanından geçmesine, bizim köyün meralarında serbestçe yayılmalarına karşılıksız izin verdi.
Eriklililer, bizim bir kuzumuz sınırı geçse ceza kestiği halde, onların başıboş eşek sıpalarının ve taylarının köyün en yaylımlı meralarında yayılıp karın doyurmalarına da izin verdi.

Artık köy bizim köyümüz değildi; Erikli Köyü’nün bir parçasıydı.

Hatta Erikli muhtarının bacanağının köyü olan ufacık İzmeilköylüler bile çamışlarını bizim çayın kıyısında gütmeye, bizim çayda serinletmeye başladılar.

***

Kani efe kendi muhtarlığını tam güvence altına aldıktan sonra, konukevinin kapısını açtı. Ancak, içindekilere kahveden eve evden kahveye gidecek kadar serbestlik tanıdı.

IRGATLAR

Emekçiler akıyor sabah sabah
Beşer onar
Kentin alanlarına
Yürekleri tedirgin
Belirsiz bir bekleyiş içinde
Bakışları bulanık
Elleri şakaklarında
Ayakları çağrıya hazır
Kadınlı erkekli
Bir yanları üryan
Bir yanları yamalıklı
Güvenceden yoksun
Dünden bugüne
Sigortaları ise
Büyükten küçüğe
Hak getire

Mehmet AYDIN

ACININ GÖLGESİ

Kendi gölgesiyle sevişiyordu temmuz
Ay yok
Bulut yok
Gökyüzü yok

Acının pençesinde sevişiyordu gün
Baskının
Sömürünün rahminden
Sökün ediyordu gün

Aydınlanıyordu bir bahar dalı
Solgun yüzlerde
Ve acının gölgesinde parlıyordu
Özgürlük ateşi

Ahmet Yılmaz TUNCER



GİLİNDİRE DENİNCE
Arif YILMAZ

Gilindire, şimdiki adıyla Aydıncık, Toros dağların eteğinde, bir sahil kasabasıydı. Berrak havalarda, gündüz Kıbrıs’ın dağları, gece ise Girne’nin ışıkları görünürdü.

1940 ortalarında, Gilindire’de yüz kırk ya da yüz elli kadar ev vardı. Evlerde elektrik yoktu, su yoktu. Geceleri gaz lambası, fener, bazı ev ve işyerlerindeyse lüks kullanılırdı. Yemekler odun ateşinde, ekmekler de sacda pişirilirdi. Kullanma suyu ise ya kuyu ya da pınarlardan sağlanırdı.

Gilindire halkı çiftçilikle geçinirdi. Balıkçılıkla uğraşanlar da vardı. Balık, sallama ya da kamışla, yasak olmasına rağmen dinamitle de avlanırdı. Aslında balıkçılık yapabilmek için balık avlama karnesi, ilkbahar ve sonbaharda gece avlanabilmek için de izin almak gerekirdi. Yalnız Ömer Yılmaz’ın, karnesi vardı.

Tutulan balıkları satmak oldukça zordu çünkü herkes kendi ihtiyacını kendisi gideriyordu. Bir keresinde, Küçükalan’da, gündoğusunun etkisiyle birkaç metre yükseklikte dalgalar oluşmuştu. Karaya balık atıyordu. Çırpınıp duran balıklar çekilen dalgayla yeniden denizine kavuşuyordu. İşte böyle bir zamanda, ben de yarım sepet çupra ve kefal toplamıştım.

Yol, Gilindire çarşısını ikiye bölerdi. Denize bakan kısmında da kuzeyinde kalan kısmında da dükkânlar ve mağazalar vardı. Çarşının içinde, yol ikiye ayrılarak, biri iskele diğeri Anamur istikametinde devam ederdi. İki yolun arasında kalan üçgen biçimindeki yer, Cumhuriyet alanı olarak düzenlenmişti. Ortasında Atatürk büstü vardı. Milli bayramlarda, davullu zurnalı eğlenceler, geceleri fener alayı tertiplenir, havaların iyi olduğu zamanlar geç vakitlere kadar halk burada eğlenirdi.

İskele denize doğru, on metre kadar, bir taş yapı olarak uzanırdı. Beş altı tonluk mavnalar, bu iskeleye yanaşıp doldurulur ya da boşaltılırdı. Hepsi de insan gücüyle, kürekle gider gelirdi. Mavna ve kayıklar vapura ya da iskeleye sırayla yaklaşırlardı. Yükler on beş kadar hamal tarafından yüklenir ya da boşaltılırdı.

O yıllarda denizden Gümrük ve Tekel görevlileri sorumluydu. İskelenin güneyindeki iki katlı bina, İnhisar (Tekel) müdürlüğüne aitti. Gilindirelilerin, yayla köylerinin, Gülnar, Mut, Karaman ve Ermenek bölgelerinin tuz, sigara, kibrit, rakı ve ispirto ihtiyaçları Gilindire İnhisar Müdürlüğünce karşılanırdı. Gemiyle gelen mallar, Tekel ambarlarında depolanır daha sonra da develerle sevkiyatı yapılırdı. Yine Gülnar ve çevresinden İnhisarın görevli kişileri tarafından halktan kuru üzüm satın alınır, vapura yüklenmek üzere Gilindire’de ambarlarda bekletilirdi.

Liman Müdürlüğü olarak örgütlenen bu kurum, mıntıkası dâhilinde olan deniz ve karanın gözetimini yapardı. Liman Müdürünün görevleri arasında, limana gelen vapurların demir atma yerlerini belirlemek ve kalkış saatini ayarlamak da vardı. Gemi limana gireceği sırada müdür, ön kısmında denizcilik flaması, arkasındaysa Türk bayrağı takılı bir sandalda hazır bulunurdu. Müdürün düdüğünü çalmasıyla vapur demirini atardı. Yine müdürün işaretiyle gemi demirini toplardı. Ticaret vapuru ile Denizcilik İşletmesi vapuru bazen limanda karşılaşırdı.

Denizcilik İşletmesi vapurları, İstanbul yönünden on beş günde bir, Mersin tarafındansa haftada bir Gilindire limanına uğrardı. Bir aralık İstanbul tarafından gelen vapurlar önce Anamur limanına uğrar, oradan da Girne’ye geçerek Gilindire’ye gelirdi. Buradan da Mersin yönüne giderdi. Mersin yönünden gelenler ise, Gilindire’den Girne’ye gider, oradan Anamur’a gelirdi.

Gilindire’de bir de vapur acentesi vardı. Karadan yolculuk çok güç olduğundan vapurla yolculuk tercih edilirdi. Gemi limana girmeden önce yolcular biletlerini acenteden alırdı. Ben gerek öğrencilik gerekse öğretmenlik yaptığım yıllarda hep vapurla yolculuk yapardım. Acente aynı zamanda vapura yüklenecek ya da oradan indirilecek yüklerin işlemini de yapardı.

Gilindireliler hem kendi ihtiyaçlarını gidermek hem de ticareti yapmak için deniz tuzu toplardı. Oysa yasaktı denizden tuz toplamak. Tuzu toplatmamak için, İnhisar İdaresine bağlı korucular (bekçiler) sürekli kıyıları kontrol ederdi. Yakaladıklarını da jandarmaya teslim ederdi.

Çataltaş’ın güneyinde bir in vardı, adı da Koyunini. Buradan Küçükalan’a kadar olan bölgeye Tuzyalısı adı verilmişti. Gilindirelilerin büyük bir çoğunluğu işte bu yalıdan tuz toplardı. Kayalık ve denize düz olarak uzanan kıyı şeridindeki yalaklara dolan deniz suyu yaz sıcağında buharlaşarak tuza dönüşürdü. Halk bu tuzu keselere doldurup evlerine götürürdü. Boşalan yalaklar tekrar doldurulurdu. Serilip kurutulan tuz ise, daha sonra kullanılmak ya da satılmak üzere çuvallarda saklanırdı.

Yasak olmasına rağmen, tuz toplayanlardan biri de bendim…

EDEBİYATIMIZIN KEKİK KOKULU ŞAİRİ: ABDÜLKADİR BULUT

Mehmet ŞAHİNCİLEROĞLU

Mersin’in Anamur ilçesinin Akine Köyü’nde 1943 yılında dünyaya gözlerini açmıştı Abdülkadir Bulut. Sıkıntıyla dolu yaşamında merdivenleri yavaş yavaş çıkarken, kim derdi bir gün Milliyet Sanat Dergisi’nin düzenlediği “1974’ün En Başarılı Genç Şairi” yarışmasında “Övgüye Değer Genç Şairler”den biri seçileceğini. Ama bazen hayatın sürprizlerle dolu olduğunu unutmamak gerekti. Belki, bu onun içinde bir sürpriz olmuştu. Kim bilir…

O, 42 yıllık hayatına 7 şiir, 2 çocuk romanı kitabı sığdırmış, Cemal Süreya’nın deyimiyle tam bir “Kasabalı Lorca”dır. Kullandığı halk motifleri, kendine özgün şiir dili, O’nun toplumcu bir şair kimliği kazanmasını sağlar. Şiirlerinde kullandığı yerel söyleyişlere evrensel bir boyut kazandırmıştır. Yani, yerel dili evrensele taşımış bir şairdir Abdülkadir Bulut.

Onun hayatında İstanbul’un önemli bir yerinin olduğunu vurgulamadan geçemeyeceğim. Çünkü İstanbul’da bulunduğu süre içinde birçok ek iş yapmıştır. O, hem öğretmen, hem yayınevlerinde düzeltmen, hem de dergilere eleştiri, söyleşi, kitap tanıtma yazıları yazan biridir. Ek işler yaparken birçok edebiyatçı tarafından tanınmaya başlar. Şunu ta belirtmekte yarar var, İstanbul gibi bir şehirde yaşaması O’nun edebiyat çevresinde daha çok tanınmasını sağlar.

Halk kültürünü çok iyi bilen ve yazdığı şiirlerde halk kültüründeki yerel deyişleri çok iyi kullanan şair, toplumcu şiir anlayışına yeni bir soluk getirerek yerelden evrensele ulaşmış bir toplumcu şair kimliği kazanır. Doğa ve insan sevgisini, şiirlerinde Yörük motifli kilimler gibi dokuyarak, Toroslar’dan Akdeniz’e uzanan Taşeli kültürünü, toplumsal bir duyarlılıkla bir bir işlemiştir. O’nun şiirlerinde umutsuzluğa yer yoktur. Derin bir doğa ve insan sevgisi, yurt sevgisi, vatan-millet sevgisi, memleket sevgisi kokar Toroslar’ın eteklerindeki kekikler gibi O’nun şiirleri.

“Nasıl tanırsa bebek/Kokusundan anasını, babasını/Şairin hası da işte öyle tanımalıdır yurdunu.” dizeleriyle dile getirdiği şair duyarlılığını, “Tılsımı her an bozulacakmış gibi/Sarmalıyız hayatı.” dizeleriyle yaşam sevgisi, “Yolum düşünce Anamur’a/Göğüs kılları yenice büyümüş/Mısır sulayan delikanlılarla/Ayaküstü bir şeyler konuşmalıyım/Tarlalara akan sulara bakarak./Yolum düşünce Anamur’a/Kökleri dahi sökülerek yakılan/Ilgın ağaçlarının duruşundan/Bir şeyler katmalıyım hayatıma.” dizeleriyle memleket sevgisini, “Mayıs 77 Taksim alanında/Hayatımıza sıkılan kurşunları/Ve yaşlı akrepler gibi/Üstümüze yürüyen panzerleri/Vakit çok dar demenden/Arkamı soğuk taşlara vererek/Ve hiçbir sözcüğü yutmadan/Anlatmalıyım köylülerime.” dizeleriyle toplumsal duyarlılığı vurgulamıştır. O, çocukları hiç ihmal etmez. “Yeniden dönersem Mersin’e/Yine böyle bir Temmuz günü/Uçurtmalar almalıyım mutlaka/Çocukların oyunlarındaki güzelliğe/Karıştırmak gökyüzünü.” diyerek çocuklara olan sevgisini anlatır.

Toroslar’ın eteklerindeki yarpuzların, kekiklerin kokusudur Abdülkadir Bulut şiirleri. İnsanla doğanın geleceğe umutla bakarak kucaklaşan ölümsüz dizeleridir Abdülkadir Bulut’un şiirleri.
“Sen Tek Başına Değilsin” den “Acılar Yurdumdur”a, “Yakımlar”dan “Gözyaşları da Çiçek Açar”a kadar birçok yapıta imza atmıştır Abdülkadir Bulut. “Varlık”, “Türk Dili”, “Doğrultu”, “Soyut”,“Forum”, “Milliyet Sanat Dergisi”, “Gösteri”, “Çocukça”, “Öykü” gibi dönemin önemli dergilerinde yazıları, şiirleri yayımlanan Abdülkadir Bulut, edebiyatımızın en önemli isimlerinden birisidir şüphesiz.

9 Ağustos 1985 yılında, hayatının en verimli çağında, “Heder ettin beni bu yaşta/Sen ey güzel İstanbul/Çekip gidiyorum işte.” dizeleriyle, sevenlerine saçma denebilecek bir kazayla veda ediyordu Abdülkadir Bulut.

Edebiyatımızda hak ettiği yere, yeteri derecede sahip çıkılmadığından henüz ulaşamayan Abdülkadir Bulut’u, hak ettiği yere ulaştırmak bizlerin elinde. Ne büyük bir değer yetiştiğinin farkına varılsın yeter! Daha 16 yaşında iken ünlü şairler ile adı birlikte anılan, geride bıraktığı eserlerle sevenlerinin gönlünde taht kuran, bu değerli şair ve yazarımızın eserlerini ve mirasını yaşatmanın artık vakti gelmiştir.

Ona sahip çıkmak, onu edebiyatımızda unutulmazlar arasına sokmak, yeteri kadar tanıtmak, sadece bir şair değil, onun yazarlık kimliğiyle de tanınmasını sağlamak, bunu genç nesillere aktarmak bizlerin elinde! Artık, bunca zaman yeteri kadar sahip çıkılmayan Toroslar’ın Kekik Kokulu Şairi-Yazarı Abdülkadir Bulut’a sahip çıkma zamanı!..

Sonsöz olarak şunu belirtmekte yarar var. Değerli yazarlar Saadet Bilir ve Ali Bilir, “Abdülkadir Bulut “Kasabalı Lorca” Yaşamöyküsü, Şiir, Söyleşi ve Mektupları…” adlı, Abdülkadir Bulut’un biyografisini anlatan bir esere imza atarak, Abdülkadir’i daha yakından tanımamızı, onun eserlerine sahip çıkmamızı, gelecek kuşaklara tanıtılmasını, edebiyatımızda hak ettiği yere ulaşmasını sağlamak için kapsamlı bir çalışma hazırlamışlar.

Saadet Bilir ve Ali Bilir’e böyle bir eseri bizlere kazandırdıkları için ne kadar teşekkür etsek azdır.

Yazımı Abdülkadir Bulut için yazmış olduğum bir şiirim ile noktalamak istiyorum.


BÖYLE DE ÖLÜNÜR MÜ?
Abdülkadir Bulut’a,

Elinden tutarak büyüttün sözcükleri
Kök salmış koca bir çınar gibi toprağa.
İlmek ilmek dokuyarak hayat verdin
Unutulmaya yüz tutmuş yurdumun geçmişine.
***
Sık sık dokuduğun kilimlerin
Rengârenk motifleriydi yüreğin.
Taşeli’nde umman bir denizdin
Ulaşılması zor, koca bir dünya.
***
Seninle dile geldi Toroslar’da kekik kokusu,
Anamur’da hayat buldu Akdeniz’in dokusu,
Edebiyat dünyamızın düşünce okyanusu,
Anadolu’mun Taşelili Abdülkadir Bulut’u.
***
Öyle sessizce çekip gitmek yakıştı mı sana?
Kim anlatacak Toroslar’dan Akdeniz’e Taşeli’ni bana?
Kızıyorum, en verimli çağında elvedâna!
Böyle de ölünür mü zamansız USTAM?


“CUMHURİYET TÜRK MUCİZESİ” (*)
Hasan AKARSU


Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, Diriliş adlı iki romanından sonra, “Cumhuriyet/Türk Mucizesi” adlı belgesel romanını yazdı. Romanı bitirdiğimizde, Cumhuriyet’in ne değin zor koşullar altında gerçekleştirildiğini daha iyi anlıyoruz.

Kuvayı Milliye ruhunu, özgürlüğü, toplumsal uyanışı, yokluk ve yoksulluk içinde başarıya giden yolu, bilimselliği, karşıcı yazarların “sahte tarih” yaratma çalışmalarını, akıl ve yurtseverlikle yola çıkanların başarılarını buluyoruz Cumhuriyet’te. Müslüman ülkeler, dünya ülkeleri de şaşırıyorlar bu mucize karşısında. Emperyalizmin kuklası olan Yunanlıların geri çekilirken yakıp yıktıkları Anadolu, karşıcı yazarlardan Refik Halit, Ali Kemal, Kurtuluş’u destekleyen yazarlardan Halide Edip, Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Asım Us geliyor gözlerimizin önüne. Meclis’teki gelenekçilerin Mustafa Kemal’den kurtulma savaşımları, öte yandan, Mudanya Antlaşması’nı başarıyla gerçekleştiren, Trakya’yı savaşsız kurtaran İsmet İnönü daha çok büyüyor gözümüzde.

İsmet İnönü, Lozan Antlaşması’nın önderi olarak, Batı’yla yüzyılların hesabını görüşüyor. Türkiye’nin yıkıma uğratıldığını, özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımızı istediğimizi vurguluyor. Lord Curzon’a şu sözleri söyletirken düşünüyoruz İnönü’yü:”…En nihayet şu kanaate vardık ki ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nerden bulacaksınız?...İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz…”. Lozan’da kapitülasyonlar kaldırılıyor, Osmanlı’nın borçları için ödeme planı kabul ediliyor, İstanbul ve Çanakkale Boğazları boşaltılıyor. Meclis’te Padişahlık kaldırılırken, Vahidettin İngilizlere sığınıyor. Ali kemal yakalanıp linç ediliyor. Türkiye, “haklı bir savaştan güzel barışa” doğru yol alıyor, “Duru güzel, kültürlü sesiyle” Mustafa Kemal’in. O ki, gerçek kurtuluş için bilim ve eğitimi göstererek, kadın haklarını, karma ekonomiyi savunarak başarıyı yakalıyor. Çünkü aldığı mirası iyi biliyor:”Devraldığımız maddi miras yazık ki yoksulluk, gerilik, ilkellik, bilgisizlik. Bunları da yeneceğiz” diyor. İstanbul’da gösterilen “Ateşten Gömlek” filminde, ilk kez iki Türk kadını rol alıyor. 1. Meclis, yurdumuzun kurtarıcısı. 2. seçimler yapılıyor ve 2. Meclis, devleti düzenleme görevini üstleniyor. Kurtuluş kutlamaları başlıyor illerimizde. Ankara, başkent oluyor. Cumhuriyet ilan ediliyor. Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı seçildikten sonra söyledikleri, ulusumuzun önünü açıyor, umudunu tazeliyor:”…Milletimiz liyakatini, yeni rejim sayesinde, uygarlık alemine daha kolaylıkla gösterecektir. Hep beraber ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır…”

Mustafa Kemal, yurtsever Türk Ulusunun yoksulluğu, bilgisizliği yeneceğine inanıyor. Önünde uzun ve yorucu bir yol olduğunu biliyor. Bugünümüzü anlamak için okumalıyız Cumhuriyet romanını. Yüzyıl öncesinde de ülkeyi bölmek için aynı oyunların oynandığını görmek için okumalıyız.

(*) Cumhuriyet/ Türk Mucizesi- Turgut Özakman, Belgesel Roman, Bilgi Yayınevi, 34. Basım, Ekim 2009, 436 s.


ÖYKÜ UMUDA YOLCULUK
Mustafa B. YALÇINER

Bastonuyla vuruyordu adam, derme çatma kapıya. “Oğlum, iki aydır sadece yaşlılık aylığına kaldım. Onunla da geçinemiyorum. Ödeyemediğin kira nedir ki! Öte başı on lira. Valla, bak talebe falan demem, atarım dışarıya. Sana bir hafta süre. Ya kirayı ödersin ya da çeker gidersin” diye bağırıyordu.

Kapı açıldı. Uzun boylu, zayıf bir delikanlıydı yaşlı adamı yanıtlayan. “Tamam, dayı. Bugün kasabaya, amcamlara gideceğim. Dönüşte ödemeye çalışırım, kiranı.”

Ev sahibi,“Fesüphanallah” diyerek uzaklaştı oradan.

Yaşlı adamın istediği, arabacılık yaptığı yıllarda atını bağladığı ahırdan bozma odanın kirasıydı. Helâsı dışarıda; banyosuysa odanın bir köşesindeydi, yerden azıcık yüksekte, üzeri şaplanmış. Bir de kurşun boru yerleştirilmiş, duvardan açılan deliğe.

Delikanlı, “Hey Tanrım, ne biçim çile bu böyle! Elleri bağlı, bir kör gibiyim. Nasıl ilerleyeceğim bu yolda,” diye söyleniyordu.

İki yıl önce kaybetmişti babasını. Ağabeyi de askerdeydi. Birkaç kez okulu bırakıp, köyüne dönmeyi bile düşündü. Terk etse ne yapacaktı? Tarlası yoktu ekip dikecek, sandalı yoktu balıkçılık yapacak! Yoksulluk batağında çırpınıyordu köylüleri de. Kim tutacaktı onu elinden!
Tek dostu, sabrıydı delikanlının. “Her gecenin bir sabahı vardır” diyordu sürekli. “Ama ileride kesinlikle acısını çıkaracağım bu günlerin.”

Tek umudu amcasıydı şimdi. “Belki” diyordu “belki amcam biraz para verir. Yengemin yemeklerini de çok özledim. Ne zamandır doğru dürüst bir şey girmedi kursağıma. İki gün adam gibi yemek yerim. Çamaşırlarımı yıkatır, sıcacık bir evde ödevlerimi yaparım. Amcam cebime bir de yirmilik sokuverirse, değme keyfime! Bakkala borcumu, ev sahibine de kirayı öder, kalanla idare ederim. Ne kaldı ki şunun şurasında sömestr tatiline! Birkaç gün erken gider, birkaç gün de geç dönerim, çalışırım yine kahvede.”

Bavulu elinde çıktı odadan. Okul yolu üzerinde tanıdığı bir bakkal vardı; ona uğradı, tedirgin bir kuş gibi. Müşterilerin gitmesini bekledi bir süre.

“Sadık Amca, şey, bana beş lira borç verebilir misin? Pazartesi okul dönüşü öderim,” dedi delikanlı, boynu bükük.

Bakkal, gözlüğünün üzerinden baktı. “Bana bak, Oğlum Nevzat” dedi “sinemaya gideceksen vermem, ona göre.” Yalvaran gözlerle baktı, liseli. “Valla, sinemaya falan gitmeyeceğim. Bak, bavulum da elimde. Hafta sonunu amcamlarda geçirmek istiyorum. Yol parası gerek de” dedi utangaç bir ses tonuyla.

Bakkala teşekkür ederken pırıl pırıldı gözleri Nevzat’ın. Tuttu garajın yolunu. Kebapçının önünden geçerken, durdu bir an. Tükürüğünü yuttu ve hızla uzaklaştı oradan.

Garaja yaklaşıyordu, ev sahibini gördüğünde. Bir an, yatağı ve tahta bavulunun evin önüne konulduğunu düşündü, içi sızladı. Hemen yolunu değiştirdi.

Bindi otobüse. Yaşlıca bir adamın yanına oturdu, selam vererek. Uzattı kâğıt beşliği şoföre. Aldığı bozuk parayı saydı. Dört lirası kalmıştı.

-Yolculuk nereye, delikanlı?
- Kızılkaya’ya.
- Güzel kasabadır. Oralı mısın?
- Hayır. Amcam var orada, ilkokul öğretmeni. Yanına gidiyorum.
-Peki, sen ne iş yaparsın?
- Lisede okuyorum, son sınıfta.
- Ne olacaksın ileride?
- Kazanabilirsem, yatılı bir yüksekokulda okumak ve öğretmen olmak istiyorum.

Otobüs, portakal bahçelerini geride bıraktı, artık girmek üzereydi kasabaya. Şimşek çaktı uzaklarda. Kızılkaya’nın üzerinde kara bulutlar dolaşıyordu. Palmiyeler, okaliptüsler sallanıp duruyordu lodosla. Hemen aşağıda, denizin dibi oynamıştı sanki. Dev dalgalar dövüp duruyordu kayalıkları.

Nevzat indi otobüsten; ceketini ilikledi, yakasını da kaldırdı. Fırtınayla boş karton kutular sürükleniyordu sokakta, naylon torbalar ise kanatlanmıştı.

Liseli, girdi bir bakkala. İlkokulun yerini sordu.

- Okul az önce dağıldı. Ne yapacaksın ki?
- Amcam, orada öğretmen de.
- Adı ne amcanın?
- Umut Solak.
- Tanırım onu. Dün göçtü buradan; solcuymuş, sürdüler Doğu’da bir yere.
- Şaka yapıyorsunuz, değil mi?
- Bu işin şakası mı olur? Gitmeden önce bana uğradı; borcu vardı, gittiği yerden göndereceğini söyledi. İnanmazsan, adresini vereyim, şuraya çekmeceye koymuştum. Buldum işte. Al, bak.

Gök gürledi. İri damlalar düşmeye başladı. Nevzat’ın içinde bir deprem oldu, göçüverdi dünyası. Gözlerindense sicim gibi yaş dökülüyordu sessiz sessiz.

- Ne oldu, delikanlı, her memurun başına gelir böyle şey. Neden ağlıyorsun ki?

Yanıtlayamadı, Nevzat. Çıktı dükkândan. Yolun karşısına geçti. Durakta, mendilini çıkardı, kurulamaya çalıştı saçını. “Kara gün kararıp da kalmaz ya” dedi.
Baktı ıslak gözlerle, otobüs geliyor mu diye…