15 Nisan 2010 Perşembe

GERÇEMEK SAYI 20





GERÇEMEK
TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ

ISSN: 1307–4881

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: Mart 2010
İki Ayda Bir Yayınlanır.

Yıl: 4
Sayı: 20

Gerçemek,
Kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.

Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.

Posta çeki hesap numarası: 5323892
Sahibi: Mustafa Yalçıner

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon:
(0324) 8412836

E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.



SÜMBÜL (Hyacinthus orientalis)






Sümbül, soğanlı, çok yıllık, otsu bir bitkidir. Nemli, humuslu ve kalkerli topraklarda kendiliğinden yetişir. Parlak yeşil, etli, uzun yaprakları, kalın ama ensizdir. Ucu sivri, kenarları içe doğru bükülmüş olduğu için de bir oluğu andırır. Yapraklarının ortasından yükselen, koparıldığı zaman içinden yapışkan bir sıvı akan 20 ile 30 cm boyundaki silindirik bir sürgününün üzerinde, mart başlarında, cinsine göre mor ya da beyaz, keskin kokulu, çan şeklinde, on ya da on iki kadar çiçek açar. Çiçeklerin ucu altı parçaya ayrılır ve geriye doğru yatar.
Yunan mitolojisine göre de sümbülün şöyle bir hikâyesi vardır: Hyakinthos, çok yakışıklı, ölümlü bir delikanlıdır. Onun güzelliğine hayran kalan Apollon, ona aşkını ilan eder. Hyakinthos da Apollon’un bu isteğini kabul eder. Meltem Tanrısı Zefiros da vurgundur delikanlıya. Ama Hyakinthos, Zefiros’un teklifini reddeder. Deliye dönen Meltem Tanrısı, onun Apollon ile olan sıkı fıkı dostluğuna dayanamaz. Kıskançlığından kudurmak üzeredir.
Bir gün Apollon ile Hyakinthos disk atışı yaparlarken, Zefiros, Apollon’nun fırlattığı diski üfleyerek Hyakinthos’un başına çarptırır. Delikanlı da oracıkta ölür. Apollon, aşkının tamamen yok olmaması, ara sıra da olsa görebilmesi için, onu sümbüle dönüştürür.

EDİTÖRDEN

BU SAYININ GİDERLERİNİ PROF. DR. ALİ KAŞ VE DR. MEHMET NUR KARŞILAMIŞTIR. TEŞEKKÜR EDERİZ.


ŞEYTAN DERESİ
Mustafa B. YALÇINER

Taşeli’nde güneşin insanı terlettiği bir şubat ortası. Kızkalesi’nden kuzeye doğru dar asfalt yolda ilerliyoruz. 5 kilometre sonra sola sapıyor, selin yırttığı taşlı toprak yolda ilerliyor araba, dalgalı denizdeki sandal gibi. Yaklaşık iki kilometre sonra bitiyor yol. Düz çayırlık bir alanda duruyoruz. Mor çiçekli, rozet yapraklı bir adamotu karşılıyor beni ve eşimi. Yeni çiçek açmış azganlar ile üzerinde ADAMKAYALAR yazılı sarı bir tabela selamlıyor bizi.
Düzlüğün güneyine doğru ilerliyoruz. Taşların üzerinde “Buyurun, beni izleyin” dercesine duran kırmızı oklar. “Beyim, dikkatli olun” diyen bir ses geliyor kulağıma. Yaşlıca bir köylü, “Uçurumdur altı. Sırat köprüsü gibi, aşağısı Şeytan Deresi” diyor. Oklar saplanacak gibi oluyor kalbime. Bir ürperti sarıyor bedenimi. Kırmızı, tehlike ve kan. İnmeye devam ediyoruz. Aman, Tanrım! Aşağıda derin bir vadi. Kıvrıla kıvrıla giden bir dere yatağı, köpüklü sular taşırcasına. Ta uzaklarda Kızkalesi görünüyor. Vadinin iki yamacında testereyle kesilmiş gibi yalçın kayalar. Önümde, tarihin izlerini taşıyan ve yan yan basarak inebileceğim doğal merdiven basamakları. Başım dönüyor, gözüm kararıyor gibi. Sinsi bir korku sarıyor bedenimi. Ayağım kayar da bir kanatlanırsam, leşkargalarına yem olurum. “Korkma” diyor Romalı bir asker, “buraya çok inip çıkan oldu.” Bu denli ıssız ve gizemli yer çekiyor beni. Eşime, gelme, burada kal, sen inemezsin diyorum. Dinliyor sözümü.
Asklepios’u arıyor gözlerim, başıma bir iş gelirse beni tedavi eder diye. İnmeye başlıyorum, boynumda içinde fotoğraf makinesi bulunan çantam, üzerimde yün kazak. Güneş vuruyor tepeme. Vücudum ıslanmaya başlıyor. Okları izleyerek yola devam ediyorum. Yaşlı bir harnubun dibine varıyorum, oturup biraz dinleniyorum. Sağımdaki dik kayaya üç beş ömür çiçeği tutunmuş. Giriyorlar makinemin belleğine. Sarı kocaman bir bilgilendirme levhası duruyor karşımda, başlıyorum okumaya:
“Adamkayalar, Kızkalesi’nin 7 km. kuzeyinde bulunan, ölü kültü ile ilişkili kutsal bir alandır. Bu alan, yalnız Kilikya’da değil, tüm dünyada benzerine az rastlanır bir mekandır. Kabartmalar, ölmüş olan önemli kişilerin anısını yaşatmak üzere yakınları tarafından yaptırılmıştır. Bazı kabartmalarda yazıtlar bulunmakta ve bu yazıtlarda kabartmayı yaptıran kişinin adı, kim için yaptırdığı ya da kimin yaptığı şeklinde bilgiler verilmektedir. Uzanmış olan figür, ölmüş olan kişiyi temsil etmektedir.
Stilistik incelemeler, kabartmaların M.Ö. 4.yy’dan Roma’ya kadar uzanan zaman dilimi içinde yapılmış olduğunu göstermektedir. Kabartma sırasının ortasında 5 basamaktan oluşan, oturma kademelerine sahip, niş şeklinde bir sunak bulunmaktadır. Soldaki figür, bir elindeki testiden diğer elindeki kaseye bir sıvı (su ya da şarap) dökerken betimlenmiştir. Bu tasvir, anma törenleri için yapılmış olan bu mekanda, antik dönem gelenekleri arasında bulunan, sıvı sunusunun yapıldığına işaret eden bir ipucudur.
Tablolar içinde en çarpıcı olanı, hüzünlü bir anı yansıtan, askerin karısına ve kızına veda ettiği sahnedir. Geri dönmediği anlaşılan bu asker, bu kabartmayla ölümsüzleştirilmiştir. Dikkatle bakıldığında oturmakta olan karısının önünde duran kız çocuğu ve ailenin bütünlüğünü temsil eden sadakat sembolü küçük bir köpeğin ön ayaklarını kaldırarak asker figürüne doğru yönelmiş olduğunu görmek mümkündür.”
Okları izlemeye devam ediyorum. Yol düzgün sayılır. Kafasını boşluğa uzatmış düzgün bir kayanın üzerindeyim. Yan tarafından yükselen bir piynar çalısına seriyorum, fanilamı, gömleğimi. Bırakıyorum kazağımı da oraya. Yeniden yola koyuluyorum. Dilim damağım kurumuş. Sağda solda sarnıçlar var. Ortaçağ’da değilim ki içsem.
Korkunç bir sessizlik egemen Şeytan Deresi’ne. Çalıların arasından ara sıra kertenkeleler çıkıyor ve tembel tembel ilerliyor. Bir kuş ötüyor, puhuya benzer, yankılanıyor vadide, deliyor sessizliği. Gökyüzü çok uzaklarda, aramızda yalıyarlar var.
Yalnız değilim artık. Sağımdaki kayada yıllara meydan okumuş insanlar var, kadınlı erkekli. Kurşuni çerçeveler içerisinde, on kadar insan fotoğrafı asılmış sanki kocaman taş duvara. “Kuş konmaz, kervan geçmez” bu yere, bu kabartmalar niçin yapılmış olabilir diye soruyorum kendime. Kabartmaların aslını orada bırakarak suretlerini alıyorum.
Kafamda yanıtsız kalan sorularla dönüyorum, çamaşırlarımın yanına. Eşimin sesini duyuyorum. Bakıyorum, en son basamağa gelmiş. Ona eşlik ediyorum. Sarp kayaların üstündeki tarihi kabartmaların önüne varınca, “Şurada bir fotoğrafımı çeker misin” diyor eşim. Savaş kazanmış Romalı komutan gibi de zafer işareti yapıyor. Öyküler kurguluyor, tarihi bir yolculuğa çıkıyoruz.
Daha sonra da o adamların kayalara neden kazındığının gerçek öykülerini öğrenemeden, tarihin tozlu yaprakları arasında bırakarak dönüş yolunu tutuyoruz. Bir kuş ötüyor arkamızdan, çınlatıyor Şeytan Deresi’ni…



ALTINCI DUYU
Osman BOLULU

Yeri ışıkla dolası Nermin (1929-10.01.2010) Bolulu’ya

Görerek, işiterek, koklayarak, dokunarak, tadarak dış dünyayı algılama ve ona göre devinime geçme hem insana hem hayvana özgüdür. Buna beş duyu deniliyor. Hayvanı devinime geçiren, bir canlı türünün bütün bireylerinde us ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz eylem ve davranışıdır.
Sözlüklerdeki tanımlarına ve bize öğrettiklerine göre:
* Gördüklerimizi sevimli ya da sevimsiz; kendimize yakın ya da uzak, korkunç,
* İşittiklerimizi doğru ya da yanlış, inanılır inanılmaz,
* Kokladıklarımızı hoşlanılır hoşlanılmaz,
* Dokunduklarımızı sert yumuşak, soğuk sıcak,
* Tattıklarımızı acı tatlı bularak, bizi edime tutuma yönelten beş duyumuzdur der, orada kalırsak, beş duyunun insan ve hayvandaki işlev ve kaynağını ayırt edemeyiz: Hayvanınki, dış dünyadan gelen etkiye karşı, içgüdüsel tepkidir.
İnsanı ve hayvanı, beş duyu bakımından ayırt eden bilinçtir:
Beş duyunun algıları beynimize ulaşır, beynimizin buyruğuyla karşılaştığımız durumu, olayı değerlendirip ona göre devinime geçmemizi sağlar. Hayvanınki gibi sınırlı değildir. İnsan beyniyle düşünür: Kendisini ve çevresini tanır; algı ve bilgileri anlıkta duru ve aydınlık olarak izler; temel görüş ve bilgiler edinir; çevresinde ve toplumundaki ruhsal etkinleri ve durumları değerlendirir. Buna ‘altıncı duyu’ demek, insanın hayvandan ayırımı olarak değerlendirmek, tanılamak gerekir. Altıncı duyu, insanı hayvandan üstün kıldığı oranda, insanı acıtır, tepkilendirir, atağa geçirir. Diyelim ki beş duyunuzdan gelen bir acıyı çekiyorsunuz, ondan kurtulmanın yollarını arar, önlem alırsınız. Çünkü insan düşünür, algıladıklarını anlar, üstüne yönelen kötülükleri yenmek için belleğine kaydeder. Yaşadıklarından çıkarım yapar, ders çıkarır.
Beş duyudan gelen etki, insanın beynine ulaşır, beynin buyruğu ile organlar devinime geçer. Bütün organlarınızı etkiler, gövdenizin tümüne yayılır, beyninizi tırmalamış, ruhsal dinliğinizi parçalamıştır. Böylesi acı, yalnızca bir tek insanı değil, ulusal ve evrensel bağlamda bütün dünyanızı kuşatmıştır. Bundan büyük acı olabilir mi? İnsanın beş duyudan gelene karşı yapılan davranış, insanda toplumsal tepkiler de yaratır. İnsan, beş duyudan gelen tadı, acıyı, kokuyu, korkuyu, çevresini tanımayı vb. hemcinsiyle bölüşür.
Ondan algıladıklarının düğününü yapar, şenliğini, ağıtını söyler. Ondan üstüne yönelen kötülüklerden kurtulmak için örgütlenmesinde, gelişip dönüşmesinde, beş duyusundan algıların büyük payı vardır.
Bütün organlarınızı etkilemiş, gövdenizin tümüne yayılmış, beyninizi tırmalamış, ruhsal dinliğinizi parçalamıştır. Böylesi acı, yalnızca bir tek insanı değil, ulusal ve evrensel bağlamda bütün dünyanızı kuşatmıştır. Bundan büyük acı olabilir mi?
Hayvansallıktan kurtulamamış, altıncı duyu edinememiş; olanı biteni yazı sayar, ona uyarlanır, susar, özünü korumak için atağa geçemez. Altıncı duyu sahibi, insanlığı yıkıma götüren durum ve olaylar karşısında savaşıma geçer; gerekirse, bu uğurda canını vermekten kaçınmaz. İnsanlığa süreklilik kazandıran, insanlık mimarı, böylesi insanlardır.
‘Beş duyu’ konusunda insan ve havyan arasındaki ayırtı üstüne yazılmış bir yazı var mıdır, bilmiyorum. Ama benim ilkokulda öğrendiğim ‘beş duyu’ tanımına takılıp kaldığımı görüyor, yazıklanıyorum.
‘Beş duyu’ üzerinde beni düşündüren, aklımdan, beynimden silinmeyecek bir acıdır: 1950’nin baharında, Taşova köprüsünde, öğrencileriyle gezinen bir bayan öğretmene bir kırımızı güzel uzatmıştım, kabul edilmişti. Elli dokuz yılı, o gülün aydınlığında, yalnızca sevgili, eş olarak değil; dost, arkadaş olarak, birbirimizi hiç kırmadan, kaş yıkmadan, mutluluk örneği olarak yaşadık. Elli dokuzuncu yılın eylülünde:

“Diken üstüne dizili
Elli dokuz yılın içinden geçip dipdiri
Zehrimi bal dudağına katık eden
Çakır gözlerinde eritip öfkeyi
Benim gibi geçimsiz dağını
Bin tarha bölüp
Gül bahçesine dönüştüren
Anamdan bacımdan öte dostum
Yiğit diye beni el içine salan
Ilımanların en durusunu
Göğsünde bulduğum
Kavgamın slogansız ustası
Ayrıntıları aşmış gerçek insan
Güzelliğin hası
İşte birisi




Sevgilerin omcası” değdim güzelim sayrılandı. O acılarını, organlarında yaşıyordu. Bense beynimde, organlarımda, düşlerimde, düşüncelerimde duyumsuyordum, o acıyı. Ona göstermemek için yüzüme iğreti gülücükler konduruyor, kurtulmasını bekliyordum. Seksen birinci yaşına adım atarken 10 Ocak 2010’da göçtü dünyadan.
İnsanlar anadan baban öksüz, yetim kalır. Ben sevdiğimden, arkadaşımdan, dostumdan, yaşama sevincinden yetim kaldım.
Dünyada tapulu hiçbir şeyim yok. Nermin, Karşıya Gömütlüğü 6. kapı, Ada 19/ 493’te yatıyor. 494’ü kendime ayırttırdım. Beni tapu sahibi eden de, bu yazıyı yazdıran da Nermindir. Kalan ömrümü, onu utandırmayacak biçimde yaşamak boynumun borcudur.


GÖNÜL DOSTU KEMAL ÖĞRETMEN
Celal Necati ÜÇYILDIZ

Malatya-Akçadağ’dan bir genç kalkar ve Ankara’da Hukuk Fakültesini bitirir. Levhasını yazdırır tam avukatlığa başlayacakken, TRT’nin açtığı yapımcılık sınavını kazanır. TRT Çukurova Radyosu’nda göreve başlar. Özgün programlar yapar. “Halk Müziğini Yaşatanlar”, “Karacaoğlan- Dadaloğlu Yurdundan” ve daha niceleri.
Omzunda bilmem kaç teyple köy köy gezer, kâh Karacaoğlan Şenliklerindedir kâh Silifke Türkmen Şenliklerinde. Köyde yaşayan sanatçılara ulaşır. Önce kendi mekânlarında onlarla söyleşiler yapar sonra da TRT stüdyolarında, onlardan aldıklarını dinleyicilerle paylaşır.
İşte Felteş (Ahmet ) Duman, Musa Yıldız, Hüseyin Say, Ali İzzet Özkan ve birçoklarını taşır programlarına. Hep zevkle, severek yapar bunu. 12 Eylül 1980 ile birlikte TRT 101lerinin içinde yer alır. Onu Ankara’da Sağlık Şube Müdürü yaparlar. Sanırım onu doktor sanırlar. O göreve başlamaz. Hukuk mücadelesi başlar. Bir yandan da 5 Ocak İşhanında avukatlığa başlar. Uzun süren bir hukuk mücadelesi ile görevine geri döner.
Ama onun kayıtları kaybolur. Silifke Halk Oyunları Grupları, Felteş, Musa Yıldız vb. programların arşivine ulaşılamaz. Bir ara Hatay Radyosu’nda da Müdür olarak görev yapar.
İşte şimdi emekli, o bizim 40 yıllık gönül dostumuz. Bu dostumuzu penceremizden sizlere tanış etmek istedim.
1974-1975 yıllarında Mut’ta Karacaoğlan ve Kaysı Bayramında birlikte olduk. Ruhi Su, Ümit Kaftancıoğlu, Sadi Yaver Ataman, İrfan Ünver Nasrattınoğlu, Osman Atilla, Müjgan Cumhur, Ihsan Hınçer (Türk Folklor Araştırmaları Dergisi sahibi), Ali Arslan, Belediye Başkanı Yahya İnanıcı, Araştırmacı Sıtkı Soylu, Halk Eğitim Müdürü Hilmi Dulkadir ile söyleşiler yaptı. Tüm çalışmalarını kayıt altına aldı. Kendisi göreve devam ederken kasetler otobüs ile Mersin’e ulaştırıldı. Bir iki saat sonra yayınlandı. Yani canlı yayın gibi bir şeyler oldu.
Silifke’de yapılan Türkmen Şenliklerinde, Uluslararası Silifke Müzik ve Folklor Festivali’nde yapımcılığı yanında komite üyesi olmak gibi katkılar sundu. Halk Müziği ve Sanat Müziği Ses yarışmalarında jüri üyeliği yaptı. Yarışmacılardan biri de Sabahat Akkiraz olunca, onunla ilgili bilgileri sizlere aktarmak istiyorum.
Akşam jüri değerlendirmeyi yaptı. Sabahat Akkiraz üçüncü oldu. Sonuç bir gün sonra, akşam açıklanacak. Kemal Öğretmen TRT Çukurova Radyosu’nda onu birinci ilan etti. Hemen jüri, TRT ile ters düşmemek için karar değiştirdi ve Sabahat Akkiraz da birinci oldu. Yıllar sonra Ankara’da Sanatçı Musa Eroğlu’nun evinde konuktum. Bir kaset çalışmasını dinlerken, sesi tanıdım. “Fötr şapkalı babası var mı,” dedim. “Evet” yanıtını aldım. Bir gün sonra da babası ile birlikte geldiler. Günler geçti Sabahat Akkiraz Türkiye’yi aştı, dünyaca ünlü bir sanatçı oldu.
Toroslar’ın yüce dağlarında Felteş (Ahmet ) Duman’ı köyünde buldu. Saraydın Köyünden Musa Yıldız’ı, Silifke Lisesi Yaylı Sazlar Orkestrasını, Çok Sesli Korosunu ve Silifke Halk Oyunlarını dünyaya tanıtan Hüseyin Say’ı, Özcan Seyhan’ı, Çataklıları, Çukurbağ’ın Deve Bortlamasını, Kız Kaçırmayı, Orta Oyunlarını radyoda dinleyicilerle buluşturdu. Musa Eroğlu’nu Ankara’da buldu. Onunla programlar yaptı. Onu dinleyicileri ile buluşturdu. Ali İzzet Özkan her Mersin’e geldiğinde onunla buluştu.
“ Tahtacı güzeli, orman gelini/ Çek bıçkını, dağlar senindir” dedi, “ şu sazıma bir düzen ver/ Teller de muradını alsın.”
Halk Müziğini Yaşatanlar Programında Felteş Dede’nin, “ Dere dere gidelim/ Kara koyun güdelim” mengisini çaldı, söyledi. Zaman zaman eşi Cennet Ebeye de ağıtlar söyletti.
Felteş Dede kolay kolay kimseye güvenmezdi ama sürekli birlikte olduğu Özcan Seyhan ve Kemal Öğretmen’e çok güvenirdi. Tüm bildiklerini, gizli saklı demeden onlarla paylaştı. Bu güven kolay değildi.
O dönemde arşivinin orasında burasında kalan, Felteş Dede ile ilgili bir çalışmasının kopyasını bize verdi. Verdiği diğer insanlar, hep alıp gitmişler. Ondan yararlanmışlar ama iade etmemişler. Bize de son kopyayı verdi. Ben ona hemen geri vereceğim. Diğerleri gibi yapmayıp, sizlerle paylaşıyorum.
Birinci Kaset 28 dakikalık Söyleşi. İkinci kasette ise, “ YENİ MENGİ, ESKİ MENGİ, BEBEK AĞIDI, GERDEK GECESİNDE ÖLEN GENCE AĞIT, MUHAMMET ALİ SEMAHI, KIRKLAR SAMAHI, MEVLANA AYİNİ ( HÖYKÜRME), YEMEN ELLERİ MAKAMI ( ERKAN SAMAHI), GEYİK AĞIDI var.
Bunlar birer hazinedir. 1975 yılında kayıt altına alınmış. O yıllarda Özcan Seyhan, Arif Şahin de bu nefesleri Felteş Dede’den kayıt altına almışlardı. Bizlerin derme çatma cihazlar ile aldığımız kayıtları sağ olsun dostumuz Yaşar Doruk’a vermiştik. Notaya alıp, yayınlanmasını sağlanacaktı. Sonra da kaybolduğunu söyledi. Ama bunun yanında nisan ayında Kanal Kültür’de Felteş Dede ile ilgili olarak Halil Atılgan’ın yazısını görünce mutlu oldum. Demek ki kayıtları bulunmuş. Emekleri de yerini almış. Kısa bir süre sonra Mersin’de dostumuz Kemal Öğretmen ile buluştuk. 40 yıla varan dostluk günlerini andık. Bir arada olduğumuz günleri anımsadık.
İşte sizlere iki örnek verdim. Birinde emek hiçe sayılıyor. Diğerinde emek verenler yâd ediliyor.
O hep kaynağından bulup çıkardı, bir pınar gibi akıttı yayınlarla. TRT’nin o ünlü sanatçıları zaman zaman geldiler, onun kayıtlarından yararlandılar ama bir gün olsun, onun adını anmadılar. Kıyıda köşede kalmış bir radyo yapımcısı ne olacak dediler…
Avukat Kemal Öğretmen dostumuz şimdi emekli. Avukatlık da yapmıyor. Ama bir şeyi çok iyi yapacağına inanıyorum. Büyük bir kültür hazinesinin üzerinde oturuyor. Onu bizlerle paylaşsın, daha önce radyoda paylaştığı gibi. O zaman duyardık şimdi de okuyalım. Buna ihtiyacımız var. Birçok şey bildiğini sananların çoğundan daha verimli olacağına inanıyoruz. Zira dağarcığı dopdoludur. Ucundan bir açılınca, akıverecek. Bir pınar gibi çağlayacak, ne değirmenler döndürecek. Bu cevheri gördük biz onda. Bizleri bundan mahrum etmez inşallah. Bunun örnekleri var. Yazar Ümit Kaftancıoğlu, gazeteci Adem Yavuz, onun gibi, birer yapımcıydılar. Onlar şimdi aramızda değil ama öyküleri, makaleleri, hâlâ belleğimizde…







ACEM PALAVRASI DEĞİL
Mehmet BABACAN

Ne zaman ki, “Dev gibi”, “Ayı gibi”, ya da benzeri sözlerden birini duysam, çocukluğumun Veli emmisi gelir aklıma. Yüz yüze olduğumuzda emmi desek de, arkasından hep Kör Veli derdik. Herkes öyle derdi zaten. Bir gözü kör müydü, yoksa az mı görüyordu, anımsamıyorum? Hatta “Deli Veli” diyenler bile vardı. Ama deliliği filan yoktu adamcağızın. Belki, saflığı yüzünden öyle diyorlardı. Olsa olsa zararsız bir deli sayılabilirdi… İki metreye yakın boyuyla sırım gibi bir insan azmanıydı o. “Taşı sıksa suyunu çıkarır” derlerdi ya, sıktığı olmuş muydu bilmiyorum? Ama gücüyle ilgili anlatılanlar efsane gibiydi. Bazı yaşlılar, “ Hikmetinden sual olunmaz. Böylesi saf kulların nerden kuvvet aldıkları bilinmez.” gibi söylemlerle, adeta evliya konumuna oturtuverirlerdi.
Ben görmedim ama köyün büyükleri, “Ayı niyetine yaratılmış bir adam bu” diye diye anlatırlardı: Bir gün, köyün uzakça bir mahallesinde düğün varmış.(Hayvancılık nedeniyle yerleşildiğinden, mahalleler epeyce dağınıktır.) Kör Veli’nin delikanlılık dönemi. Muhtar emmisinin evine uğramış. Düğüne birlikte gideceklermiş. Vakit akşam. Evde başka da kimse yokmuş. Muhtar, önden çıkarken “Veli kapıyı çekegel” demiş. (Kapıyı çekip kapatıver anlamına çokça kullanılır.) Muhtar önde, Veli arkada, karanlık yoldan düşe kalka düğün evine varmışlar. İçeri girecekleri sırada “Emmi bunu nereye koyacağım” deyince anlaşılmış ki, Veli, kasasıyla birlikte söküp getirmiş kapıyı.
Şimdi, okurun “Ufak at da kuşlar da yesin” diyeceğini biliyorum. Fazla küçültemem arkadaş. Olsa olsa, o dönemlerde evlerin eğretiliğini; kapıların derme- çatmalığını söyleyebilirim. Başkaca zırnık inmem. Hatta daha bile çıkarım. Anlatacaklarım bitmedi daha. Başkalarının yalancısıyım bile demeyeceğim. Çünkü tanık çok…
Bizim oralar kıraçtır, verimsizdir. Tanrının taşı yarattığı yerdir… Ancak, taşın dağıtımı sırasında işi çıkmış da, Çukurova’nın payı bizde kalmış. O nedenle, öyle boylu-boslu ekin olmaz. Orakla gıdım gıdım biçilecek kadar olur. Orakçı, biçtiği ekini rastgele, demet demet bırakır gider tarlaya. Akşamüstü işi bitince desteleri toplayıp, yük haline getirir ve sırtlayarak uygun yerdeki harmana götürür. (Elbette, Veli’nin götürdüğü yük, diğerlerinkinin, en az, iki katıdır.) Bundan sonrası düven aşamasıdır.
Sahi, yeni kuşak düveni bilmez değil mi? Anımsayalım: Tabanına çok sayıda keskin çakmak taşı çakılmış büyükçe bir tahta, hayvan gücüyle, harmandaki sapın üstünde döne döne çekilerek, ekin saman haline getirilirdi. Buna, düğen sürmek denirdi. Günlerce sürerdi bu iş. Sonra, yaba ile savrularak, samanla tane birbirinden ayrılırdı.
Biçerdöver bizim oralara hiç uğramadı. Patos dedikleri, traktör gücüyle kullanılan, ekini saman haline getirme aygıtı bile, 1960’lı yıllara doğru zor gelebildi.
Orta yaşı geçkin zamanında, harmanımızı sürerken tanıdım Kör Veli’yi. Uysallığıyla cüssesinin yarattığı zıtlık, ilgi çekici bir sempati yaratıyordu.
Gerçekten, şaşılacak derecede güçlüydü. Çok ender görülse de, sinirlendiği bir gün, atın boynunu kıvırarak yere yatırdığını gözlerimle görmüştüm. Bu gücü, hiçbir zararlı davranışta kullanmayışı; hatta saflığıyla alay eden haylaz çocuklara bile safça gülüp geçişi, evliyalaştırmaya yeltenenleri yüreklendirir gibiydi. Yapacağı işe, yüreğinin tüm gücüyle sarılışı, fiziksel gücünü arttırıyordu belki.
Gençliğinde daha da atak, ele avuca sığmayan bir delikanlıymış ama, sempatik saflığı yüzünden çok sevilirmiş.
Gün olmuş, doğanın kuralı işlemiş, Veli de sevdalanmış komşu kızına. Yerinde duramaz olmuş. Neyse ki, köylü önayak olmuş da, kısa sürede evlendirmişler.
Evlendirmişler de, zaman kötü. Tarla tarımıyla hayvancılığın birlikte yürütüldüğü; o nedenle yayla sahil göçüldüğü yıllar. Mevsimse, ekin biçme mevsimi. Yani, yeni güvey Kör Veli, deniz sahilinde ekin tarlasında; üç günlük gelinse, Akova yaylasında hayvanların başında. Arası, yaya gidişiyle altı saatlik yol… Of anam of!
İyi ki, insanoğlu teselli yaratmakta epeyce ustadır. Avunmak için avutup durduğu gönül adlı afacan kuş, ferman dinlemediği gibi, menzili de bilmez. O yüzden, Kör Veli’nin gövdesi ekinliktedir ama beyni- yüreği Akova’dan hiç beri gelmez.
O gün de, güllü gelini hayal ede ede ekini biçmiş, akşam karanlığı basarken, desteleri büyükçe bir yük haline getirerek, harmana götürmek üzere yüklenmiş. Neyleyim ki, yol harmanın yolu değil, yaylanın yoludur Akşam serinliğinde altı saatlik patika yol su gibi akıp gitmiş. Yayladaki Yörük çadırına gireceği sırada, yük kapıya takılınca fark etmiş yanlış harmana gittiğini.
O desteyi, yayla ekini olgunlaşıncaya kadar bekletmişler de, yayla harmanına katmışlar.
Kim ne derse desin, ben, aşk diye, sevda diye buna derim işte…



KIZ VE KİRAZ

Kiraz ağacındaki kız,
Seker daldan dala
Kiraz devşirir.

Dere boyunda ince ılgın
Salınır sağa, sola,
Savrulur etekleri.
Sallanır iki yana,
Kiraz moru memeleri.

Açılır, kapanır,
Öpülse eriyip ağızda kalır,
Kiraz çürüğü dudakları.

Bir şarkıdır söylediği.
Mavi bir sevda şarkısı.
Hayır mavi değil,
Eladır söylediği.

Kız basar,
Dal ırgalanır,
Yel eser kirazlar…
Yelde kız ve kiraz kokusu
Kız değil bre bu!
Yürek üzgüsü…

METİN DEMİRTAŞ



Pazarı
Pazartesiye bağlayan sabah
İşine koşuyordu yalınayak bir çocuk
Yüreğine gömüyordu
Günün alacasını
Kaç kez çiğniyordu
Yorgun yolları
Kesilmişti yolu babanın
Daha erkenden
Bir göçük altında
Kara taban oluyordu gün boyu
Bir lokma ekmek uğruna
El ayak çekilince akşamüstleri
Eline bakıyordu irili ufaklı
Ev horantası

Yıllar mevsimler geçti
Soldu benzi
Kara sular indi dizlerine
Sosyal haklardan yoksun
Hep sokaklarda harmanlandı
Ölümünü, aşamadı yaşamı

Mehmet AYDIN


“BİLLUR BİR AVİZE BURSA’DA ZAMAN”
Hasan AKARSU

Bursa, 1970 yılı başlarında otobüsle içinden geçerek Balıkesir’e gittiğim kent. Otogarında çay içtiğim, yalnız bir kez, o da geceleyin tepelerden ışıklarıyla izlediğim kent. Camilerini, türbelerini, Uludağ’ını gezemediğim için üzüldüğüm, imgelemimden süzülüp gelen yeşil Bursa. 10 Mayıs 2008 sabahı bu kez gezmek için yüz yüze geldiğim, özlediğim kent, merhaba!
Malkara’dan başlayan otobüs yolculuğu, Korudağ üzerinden Gelibolu’dan Çardak’a geçerek sürüyor. Biga yakınlarında Baştur Dinlenme Kuruluşlarında soluklanıp çay içiyoruz. Gönen yakınlarından, Bandırma ve Karacabey’den, Ulubat Gölü kıyısından geçip sabahleyin güneş doğarken Bursa’yla buluşuyoruz. “Tarihi Kentler Birliği” Bursa’da toplanıyor bu yıl. Karagöz Milli Parkı yanından geçerek Ulucami önünde konaklıyoruz. Kahvaltıdan sonra Ulucami’yi gezerek başlıyoruz Bursa’yı tanımaya. Ulucami, 1396-1400 yıllarında Yıldırım Bayezid tarafından, Niğbolu Savaşı’nı kazandığında adak adadığı için yaptırılıyor. Yirmi cami adadığı halde, görkemli bir camide karar kılıyor ve Ulucami’yi yirmi kubbeli yaptırıyor. İç alanı 3.180 metrekareyi bulan cami, Türk camileri içinde en büyükleri sayılıyor. Minberinde gezegen sistemi olan caminin ortasında da şadırvan bulunuyor. Biz gezerken onarımı yapılıyordu. Bu yüzden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiirindeki o sesi duyamadık:”Bursa’da bir eski cami avlusu,/ Küçük şadırvanda şakırdayan su/ Orhan zamanından kalma bir duvar…/ Onunla bir yaşta ihtiyar çınar,/ Eliyor dört yana sakin bir günü…” Devlet büyüklerinin toplandığı bir cami olarak da bilinen Ulucami’nin bahçesinde geziniyor, ulu çınarların serinliğini duyumsuyoruz. Yanında bulunan Koza Han’ın önceleri medrese olarak kullanıldığını anımsıyoruz. Batısında yer alan hamama yukardan bakıyoruz. Orhan Gazi Çarşısı yanındayız şimdi. Orhan Bey’in 1339-1340’ta yaptırdığı, Osmanlı külliyelerinin ilk örneklerinden olan Orhan Camisi ve Külliyesi’ni geziyoruz. Tarihi Belediye Binası’nın etrafında dolaşıyoruz. 1880’de Ahmet Vefik Paşa’nın vali olduğu dönemde yapılan bina, estetik güzelliğiyle gülümsüyor bize.
Otobüse binerek Hüdavendigar Camisi ve Külliyesi’ne doğru giderken, bir zamanlar Atatürk’ün de konakladığı Çelik Palas Otel’in yanından geçiyoruz. Çekirge’de bulunan camiyi, 14. yüzyılda Sultan 1. Murad yaptırıyor. Ayrıca, Osmanlı mimarisinde benzeri olmayan iki katlı 1. Murad Camisi’ne, kapalı olduğu için dışardan bakıyoruz. Alt katı cami, üst katı medrese olan iki katlı caminin 1975-1976’da onarım geçirdiğini öğreniyoruz. Osmanlı padişahlarının üçüncüsü olan 1. Murad’ın türbesini gezip Muradiye Camisine gidiyoruz. Bahçede 270 yaşındaki selvi ağacı tüm görkemiyle yükseliyor. Cami, 2. Murad tarafından 1424-1426 yıllarında yaptırılıyor. Giriş kapısının özgünlüğü, süslemeleriyle ilgimizi çekiyor. İlk dönem padişah camilerinden olup devlet konularının tartışıldığı, mahkemelerin görüldüğü camide, ilk dönem İznik çinilerinin kullanıldığını öğreniyoruz. Külliyesini geziyoruz. Aşevi, medrese, sübyan mektebi ve 17. yüzyıla ait Osmanlı evi yanında, 12 türbe ve 40 mezar yer alıyor. Fatih’in oğlu Cem Sultan Türbesi de ilgimizi çekiyor. Osmanlı’ya ihanet etmediği için İtalya’da zehirlenerek öldürülen Cem Sultan’ın türbesi ağabeyi tarafından en güzel süslemelerle yaptırılıyor. Fatih’in babası 2. Murad’ın türbesinin saçaklarında uzay ve güneş sistemi yer alıyor. Bu sistem bir de Ulucami’nin minberinde bulunuyordu. Türbelerin bahçesinde kesilmiş olarak korumaya alınan 600 yıllık çınar tüm görkemiyle yatıyor. Bursa, Osmanlı’nın ilk başkenti olarak ünlü bir tarih kenti. Caminin duvarındaki “Sadaka Taşı” günümüz için de bir etik örneği. Ortasında büyük bir oyuk, yanlarındaysa 6 küçük oyuk bulunuyor. Varlıklı olanlar para bırakıyor bu oyuklara. Gereksinimi olanlar, gereksinimi kadar alıyorlar, başkalarını da düşünüyorlar. Bu uygulama, şimdi kimi kahvelerimizdeki “askı” geleneğini anımsatıyor.
Tophane’ye çıkıp Orhan Gazi Türbesi’ni geziyoruz (1326-1360). 1855 depreminde yıkılan türbe, Sultan Aziz tarafından 1863’te yeniden yaptırılıyor. Ertuğrul Gazi’nin oğlu Osman Gazi’nin türbesini (1257-1326) geziyoruz. Tophane’deki toplar ve Kurtuluş Savaşı Şehitliği ilgimizi çekiyor. Topların Ramazan’da kullanıldığını öğreniyoruz. 1905’te açılan Saat Kulesi, 35m yüksekliği ve 89 basamağıyla önemli bir yapı. Bursa’ya metrelerce yüksekten bakıyoruz. Diğer camileri ve türbeleri görmek için giderken yolumuz üzerindeki Geruş Sinegogunun onarımda olduğunu gözlüyoruz. Süleyman Çelebi’nin türbesi yanından geçiyoruz. Süleyman Çelebi’nin ( 1351-1422) Ulucami’de imamlık yaparken, “hangi peygamberin daha üstün olduğu” konusunda çıkan bir tartışma sonucunda, Mevlid’i yazdığını, Hz. Muhammed’in üstünlüğünü vurguladığını anımsıyoruz.
Ulucami’nin yapımında öncü olan Üftade’nin (1490-1580) 1572’de yaptırdığı camisini ve Üftade Türbesi’ni görüyoruz. Asıl adı Mehmed Muhiddin olan Üftade, müezzin, imam, sufi ve Tasavvuf şairi olarak biliniyor. Somuncu Baba Dergâhına uzun bir yokuşu yürüyerek gidiyoruz. Haydarhane Hamamı’nın yapımında işçilerin ekmeğini yaptığı için bu adın verildiğini öğreniyoruz. Duvardaki oyuğa girip çile çektiği söyleniyor, Ulucami’de ilk hutbeyi onun verdiği biliniyor. İlmi açığa çıkınca Bursa’dan ayrılıp Aksaray’a gittiği anlatılıyor. Somuncu Baba’nın türbesinden inerken Tezveren Dede’nin türbesine uğruyoruz. Asıl adı Ataullah olan Tezveren Dede, Allah yolunda şehit oluyor. Buraya gömülüyor. Güneş doğmadan istekte bulunanların dileklerinin yerine geldiği söyleniyor. Yatır olarak kullanılması, dine ticaretin karıştırılması düşünüldüğünde, incitici bir durum ortaya çıkıyor ve bunun Bursa’da yoğunlaştığını gözlüyoruz.
Emir Sultan semtine giderek Emir Sultan Camisi’ni ve türbesini geziyoruz. Cami, Emir Sultan adına, Yıldırım Bayezid’in kızı olan Hundi Fatma Hatun tarafından yaptırılıyor. Emir Sultan, 1429’da, 63 yaşındayken ölüyor. Buradan ayrılıp Yeşil Cami’ye gidiyoruz. 1412-1419 yılları arasında 1. Mehmet Çelebi tarafından yaptırılan cami, kesme taş ve mermerleriyle, çini süslemeleriyle ilgi çekiyor. Yeşil Türbe, onarımda olduğu için çevresinde dolaşıyoruz. Çini süslemeleriyle eşsiz bir yapı olduğunu öğreniyoruz.
Bugün gezi programımızda bir de Mudanya ilçesi var. Yaklaşık yarım saat içinde Mudanya’ya ulaşıyoruz (32 km). Antik dönemde, Mirlea, Montanya adlarıyla anılan, İ.Ö. 4. yüzyıla uzanan bir tarihi olduğu bilinen ilçe, bizim için “Mudanya Mütarekesi”yle önem kazanıyor. İzmir ve Bursa Yunanlılardan alındıktan sonra Trakya ve Boğazlar gündeme geliyor. Trakya’nın Yunanlılardan temizlenmesine karşı çıkan İngilizlerle, Fransızlarla 03 Ekim 1922’de Mudanya’da bir konferans düzenleniyor. Konferansta, Türk Heyeti’ne İsmet Paşa başkanlık ediyor. Karşı taraftaysa Fransızların temsilcisi General Charpy, İngilizlerin temsilcisi General Harrington, İtalyan Generali Monbelli ve danışman Franklin-Bouillon bulunuyordu. 10 Ekim 1922’de uzlaşma sağlanıyor ve 11 Ekim 1922’de antlaşma imzalanıyor. Bu antlaşmanın yapıldığı Mudanya Mütareke Evi Müzesi’ni (11 Ekim 1922) geziyoruz. İdari kısımda İnönü’nün çalışma odası, delege odası, dinleyici odası bulunuyor. Fransız, İngiliz, İtalyan delegelerinin ve Türk delegesi İsmet İnönü’nün maketlerinin bulunduğu odayı görüyoruz. Bu antlaşmayla Yunanlıların Trakya’yı boşaltmaya başladıklarını biliyoruz. Mütareke Müze Evi’nin karşısındaki parkta Mütareke Anıtı yükseliyor. Anıtta, Atatürk’ün İsmet Paşa’ya teşekkür yazısı yer alıyor. Mudanya, uzun kıyısıyla, temiz deniziyle, limanıyla içimizi serinletiyor, gözümüzü, gönlümüzü açıyor. Akşam olurken Bursa’ya dönerken Nilüfer Çayı üzerindeki köprüden geçiyoruz. Nilüfer Çayı, Uludağ’ın güney yamaçlarından doğuyor, 87 km uzunluğunda olup batıya doğru akarak Karacabey Ovası’nda Susurluk Çayı ile birleşiyor. Yolumuza devam ederek, Muradiye semtinde bulunan Anadolu Turizm Otelcilik Meslek Lisesi ve Uygulama Oteli’ne yerleşip dinlenmeye çekiliyoruz.
Bugün 11 Mayıs 2008. Anneler Günü olduğu için çarşı-pazar, her yer kalabalık. Camiler, türbeler kenti, yeşilliğin simgesi Bursa’da olup da Uludağ’a çıkmamak olur mu? Tarihi Işık Lisesi’nin yanından geçip teleferik istasyonuna uğruyoruz. Teleferik bakımda olduğu için Uludağ’a otobüsle çıkıyoruz. Uludağ’ı ve Bursa adının kaynağını anlatan söylenceyi anımsıyoruz: “Hazreti Süleyman/ Tahtıyla dolaşmış/ Dört bir yanını dünyanın/ Uludağ’a da çıkmış/ Bir gün alıp yanına/ Sağ ve Sol Vezirleri// Dağ, taş Belkıs diye inlemiş/ Can ile Cin Kavimlerinin/ Bin yıl süren dövüşlerinden/ Tufan gelmiş önceleri// Şehir göl olmuş/ Can Şehri/ Ortaya çıkmış yeniden/ Boşaltınca Su Perileri// Adı bir konuşmadan kalmış/ Sağ Vezir:’Cennet burası’ demiş/ Sol Vezir:’Cennet Bursa’ anlamış/ Bilinirmiş ağır işitmeleri.” Uludağ, geyikleriyle de ünlü. Savaşlarda kılıcıyla büyük yararlılık gösteren Geyikli Baba’nın savaştan sonra Uludağ’da geyiklerle birlikte yaşadığı anlatılıyor.
Uludağ’a tırmanıyoruz. Çekirge’den yaklaşık 30 km yukarılara çıkacağız. Uludağ, 2543 m yüksekliğiyle Bursa’nın kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzanıyor. Yollarda kiraz, yeşil erik, çilek, bal satılıyor. Küçük yerleşim yerleri var. Kestane, kayın, ceviz ağaçları, çınarlar, çamlar ilgimizi çekiyor. Kirazlı Beldesi’nin 3 km yakınından geçiyoruz. Tepelerde karlar görülüyor. Buzlanma olduğu için doruk noktasına çıkamayacağımız söyleniyor. Kartanesi, Uludağ Otelleri yanından geçtikten sonra inişe başlıyoruz. Uludağ Çeşmesi (Veli Çamur Hayratı) önünde konaklayıp su içiyoruz, kartopu yapmaya çalışıyoruz. Karlar donuk, buz gibi. Sarıalan Teleferik İstasyonu’nda durup yemek yiyoruz. 1955’te açılan “Meşhur Palabıyık Cemal Et Lokantası” buranın en gözde “kendin pişir kendin ye” lokantası olarak ünlü. İnkaya Köyü’ndeki, 600 yıllık tarihi çınar ağacını görüyoruz. Altında piknik yapılıyor, her yandan soğuk sular akıyor. Yeşil erik, kiraz vb alıp Bursa’ya iniyoruz. Bu kez, kentin kuzeyindeki tarihi Cumalıkızık Köyü’ne gidiyoruz. Girişte köyün tarihiyle ilgili bilgiler ediniyoruz. Tokat yöresindeki Oğuz Boyundan olan Kızıklar, buralara, Karakeçili Aşiretinin olduğu yere göç ediyor ve Ertuğrul Gazi’den yurt istiyorlar. Ertuğrul Gazi, Uludağ’ın kuzey eteklerinde yer gösteriyor onlara. Kızık Beyinin 7 oğlu, Karakeçili Aşiretinin 7 güzel kızıyla evlendiriliyor. Oğullardan Cumalı Bey, Cumalıkızık’ta yurt kuruyor. Kızık sözcüğü, Yörük Türklerinde, “derbent” anlamına geliyor. 1685 tarihli Vakfiye’de, Cumalıkızık, bir Osmanlı Vakıf Köyü olarak geçiyor. 700 yıllık tarihi olan köy, 15 hektarlık bir alana kurulu ve 270 evden oluşuyor. Şimdi Yıldız Belediyesi’ne bağlı olup özgün evleriyle, dar sokaklarıyla gezilip görülmeye değer bir köy. Kınalıkar dizisinin çekildiği ünlü Bulanlar Konağı’nı geziyoruz. Yerel yiyecekler satılıyor, gözlemeler yapılıyor. Konuklar en iyi biçimde ağırlanıyor. İnsanları güleryüzlü, sevecen, canayakın. Cumalıkızık Etnoğrafya Müzesi’nde, alt katta, köylülerin kullandığı fıçılar, sepetler, tekerlekler, pulluklar vb üst katta, hamur tekneleri, döğenler, sabanlar, saban demirleri, toprak çanaklar, beşikler, şamdanlar vb sergileniyor. Köyün sokakları pazaryeri gibi. Birçok evde gözlemeler, ev yemekleri, köy ekmekleri yapılıp satılıyor. Bursa’ya özgü kestane şekeri, cevizli ekmek en özgün yiyeceklerden.
Tarihi soluduğumuz Cumalıkızık’tan ayrılıp Bursa’nın yakınındaki Kültür Park’a uğruyoruz, bir saat kadar geziniyoruz. Geniş bir alana kurulan parktaki havuzda dans eden suları izlemek büyük bir zevk veriyor. Özdilek mağazalarında alışveriş ediyoruz. Yol boylarında satılan ünlü kestane şekerinden alarak Bursa gezimizi sona erdiriyoruz. Dönüş yolunda, Bursa’da iz bırakan sanatçıları düşünüyorum.
Bursa’nın yazınımızda da önemli bir yeri olduğunu belirtmeliyiz. Cumhuriyet sonrasında, Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanında, Feride’nin Zeyniler Köyü öğretmeni olarak nelerle karşılaştığını anımsıyoruz. Kemal Tahir’in Devlet Ana, Yorgun Savaşçı romanlarında, önemli bir yer tutuyor Bursa. Falih Rıfkı Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Attila İlhan, Nazım Hikmet, Ressam Balaban, Niyazi Akıncıoğlu, Bursa’dan izler taşıyan sanatçılarımızdan birkaçı. Niyazi Akıncıoğlu’nun Bursa Lisesi’nde okuduğunu, Nazım Hikmet’in, Balaban’ın, Orhan Kemal’in Bursa Cezaevi’nde yattığını biliyoruz.
1997-1998’lerde, Bursa’da Nahit Kayabaşı’nın arkadaşlarıyla çıkardığı “Düşlem Dergisi” önemli yer tutuyor. İhsan Üren, Ramis Dara, Hilmi Haşal vb Bursa’da yaşayan önemli ozanlar. Bugün ise 100. sayısına ulaşan “Akatalpa” dergisini anmadan geçemeyiz. Yine aynı adların yer aldığı dergide önemli katkıları olan Metin Elal’i 2008’de ansızın yitiriyoruz. Metin Elal, Tekirdağ’da 1994-1995’lerde çıkardığımız Kiraz Dergisi’ni Akatalpa’da tanıttığı gibi, dergimizin dizin’ini de çıkararak bizi gönendirmişti. Bir kenti, en çok sanatçıları tanıtıyor, sanatçıları güzelleştiriyor. Kentleri güzelleştirenlere binlerce merhaba!


DÖKÜLÜYORSUN AVUÇLARIMA

Bir şarkı dinliyorum
Hüzünlü
Sen söylüyorsun
Deniz hıçkırıklarla
Karaya vuruyor dalgaları
Sen dökülüyorsun göz pınarlarımdan
Yanaklarımdan süzülerek
Avuçlarıma.

Gülizar Söğütçü KURUM


GÜLNARLI OLMAKLA GURUR DUYMAK
Mehmet Ali KILINÇ

Önceki aylarda, Antalya’da Gülnar Kalkınma ve Eğitim Derneği Antalya Şubesini oluşturmak üzere, erişilebildiğimiz Antalya’da yaşayan Gülnarlı veya öyle veya böyle Gülnar’la ilişkisi olan hemşerilerimize, bir yerde toplanmak üzere haber saldık. On yıllar önce toplumumuzda “birimiz hepimiz içindir, toplumun çıkarları daima kişinin çıkarlarından önce gelir” eğilimi geçerliydi. Günümüz toplumuna, birileri amaçlı olarak, özellikle “gemisini kurtaran kaptandır” eğilimini hâkim kıldığı için, toplumsal faaliyetler için insanları bir arya getirebilmek oldukça zorlaştı. Günümüzde insanlar, siyasi parti mitinglerine bile artık köfte ekmek karşılığı gider oldular. Bu nedenle, toplumumuzun bu gün getirildiği noktada, böyle angarya sayılabilecek amaçlar için insanları bir araya toplayabilme konusunda, laf aramızda, endişem vardı. Ama yanılmışım; hemşerilerim bu endişemi boşa çıkardılar. Seksen yaşını aşmış emekli hâkiminden üniversite öğrencisine, emeklisinden göreve yeni başlamış genç öğretmenine, uzman doktorundan nakliyecisine, polisinden emekli askerine, yüz kişiye yakın Gülnarlı hemşerim çağrıya uyarak toplantıya geldiler. Gururlandım. Bu arada, "Gülnarlı olmakla gurur duymak" üzerine yazılacak şeyler öyle iki üç paragrafa sığacak şeyler olamadığı için, yazdıklarım biraz uzun olur, bir köşe yazısı ölçülerini aşarsa, okurken sıkılırsanız, peşin peşin hoş görünüze sığınırım.
Çoğu birbirini ilk defa gören, tek ortak yanları Gülnarlı olmak olan konuklar, geniş bir salonda, “U” biçiminde, herkes birbirinin yüzünü görecek şekilde sandalyelere oturduk. Herkes sırayla ayağa kalkıp, dili döndüğünce kendini tanıtmaya çalıştı. Söz alan herkes, sınıfına müfettiş gelmiş ilkokul öğrencisi veya denetlemede künyesini okuyan acemi er gibi kendisini rapor edip tanıttıktan sonra, çoğu hemşerim sanki sözleşmiş gibi sözlerini “Gülnarlılığımla gurur duyuyorum” veya “Gülnarlı olmak ayrıcalıktır” cümleleriyle bitiriyorlardı. Bu sözlerle ifade edilen duygu bana hiç yabancı değildi. Bu duyguları zaman zaman yeri geldiğinde ben de yaşamıştım ama ilk defa böyle insanlar tarafından arka arkaya seslendirildiğine tanık oluyordum. Takdir edersiniz ki Gülnarlı olmayan biriyle böyle bir duygunun durup dururken paylaşılması anlamsız olacağı gibi aynı şeyin gurbette değil sılada yapılması da anlamsız olurdu. Toplantı bittikten sonra, “Gülnarlı olmakla gurur duymak” türü bir duyguyu ilk defa ne zaman, hangi olay karşısında hissettim diye hafızamı zorladım ve şunları hatırlayabildim.
Yirmili yaşlarımın ikinci yarısında Gölcük Bölgesi’nde görevliydim. Evimiz eşimin görevi nedeniyle, onun görev yaptığı İzmit Körfezi’nin güney kıyılarında, yeşil ile mavinin birleştiği, deniz kıyısında bulunan bir beldedeydi. Bu köyde toplam on yıl oturduk. Yerlisi olmadığımız bu köyde, zamanla köy halkından amcalarımız dayılarımız teyzelerimiz oluştu. Gerek köyün yerlilerinden, gerekse bizim gibi aynı köyde yaşayan meslektaşlarımızdan ailece görüştüğümüz arkadaşlarımız oldu. Ev sahibim dünya iyisi denenen türden bir insandı. İki katlı evimizin üst katında ev sahibim, alt katında biz otururduk. Evimizin arkasında da küçük bir bahçesi vardı. Ev sahibim bu küçük bahçeye, üç karık ondan iki karık bundan, mevsimine göre her çeşit sebzeden eker dikerdi. Ser de toprağa yakın insanı olmak var ya, bahçenin bir ucuna, ben de beş altı kök domates, üç dürt ocak salatalık, beş altı kök patlıcan bir o kadar da biber fidesi diktim. Akşamüstü mesai dönüşü, bahçede, domateslerin, salatalıkların, patlıcanların, arasında şöyle bir dolaşıp, yeni açmış bir çiçeği, büyümekte olan bir salatalığı gözlemlemenin insana verdiği zevki anlatmaya gerek yok. Bu zevki bilen bilir. Aynı iş yerinde mesai arkadaşım da olan meslektaşım bir komşumuz vardı. Bu meslektaşım büyük şehirlerimizin birinde doğmuş büyümüştü. Bir akşamüstü ben yine bahçede sebzelerimin arasında dolaşırken, bu komşum da yanıma geldi. Henüz çiçek aşamasında olan biberleri, patlıcanları izleme zevkini şehirli komşumla paylaşmaya çalışırken, o bana teker teker hangisinin biber hangisinin patlıcan, hangisinin domates fidesi olduğunu soruyordu. Ne diyeceğimi şaşırdım. Anlaşılan akranım olan meslektaşım, o güne kadar sebze meyveyi sadece pazarda manavda satılırken görmüştü. Memleketi Urfa olan başka bir komşu meslektaşımın, bu arkadaşımızın da dâhil olduğu arkadaş gurubumuzla, hep beraber ailece gittiğimiz hafta sonu pikniklerinde çok güzel yaptığı patlıcan kebabını yemeye bayılan bu meslektaşımın, patlıcan bitkisiyle biber bitkisini birbirinden ayırt edememesi çok garibime gitmişti. Biber bitkisiyle patlıcan bitkisini bir birinden ayırt edebilme sorununu daha üç yaşında halledebilmiş olmayı Gülnarlı bir köy çocuğu oluşuma yorumlayıp, içten içe böyle bir yörede doğup büyümüş olmaktan dolayı gururlanmıştım.
Bir akşam aynı köyde, yine akranım olan bir meslektaş arkadaşımızın evinde gece oturmasında misafirlikteydik. Ev sahibi meslektaşım, görünüş olarak iri yarı, boylu postlu, taşı sıksa suyunu çıkarır denilen türden bir arkadaştı. Bu arkadaşım da büyük şehirlerin birinde doğup büyümüştü. Misafirlikte tam çayları içtik sıra meyve faslına gelmişti ki, bulunduğumuz evin salonun duvarının dibinden, küçük bir fındık faresi, koşturarak koltukların arkasına girdi. Fare var dememle, ev sahibi arkadaşımın koşup, salonun diğer tarafında bulunan yemek masasının üzerine zıplayarak çıkması bir oldu. Fareciği bir hayli aradıktan sonra, zor da olsa bulduk. Pencerenin perdesinden, tavana doğru tırmanmış, kornişe yakın bir yerde kendine saklanacak delik arıyordu. Ev sahiplerinin verdiği bir toz beziyle fareciği kuyruğundan yakalayıp, pencereden dışarı fırlattım. Üç yaşından beri kuzularla, oğlaklarla, kedilerle, eniklerle, börtü böcekle haşır neşir olan biri olarak, iri yarı arkadaşımın fare var deyince korkudan zıplayıp masanın üzerine çıkmasını komik bulmuş, bunu arkadaşımın Gülnar gibi bir yörede doğup büyümediğine yorumlamış, Gülnarlı olmaktan dolayı gurura benzer bir duygu yaşamıştım.
Şimdi bu anlattıklarıma dayanarak, aklınızdan, “Buna benzer küçücük şeyler insanın doğup büyüdüğü yerlerle, Gülnarlı olmakla gurur duyması için yeterli mi, bunlar da gurur duyulacak şeyler miymiş” diye geçirebilirsiniz. Haklısınız ama acele etmeyin, hem anlatacaklarım daha bitmedi, hem de başka yerlerde doğup büyüyen kimsenin, kendi doğup büyüdüğü yerlerle gurur duymasını engellemek için, elini, dilini yok. Konya Kululu da, Sivas Divriğili de doğdukları büyüdükleri yerlerle gurur duysunlar. Bir insanın doğup büyüdüğü yerlerle gurur duyması kadar güzel bir şey olmaz.
Gülnar’da Gülnarlıya nerelisin diye sorulma durumu olmayacağına göre, Gülnarlı Gülnar’dan başka bir yerde bulunacak ki “Nerelisin?” sorusuna muhatap olsun. Bana ilk defa nerelisin diye sorulup, ben de “Gülnarlıyım” yanıtını verdiğimde ben on beş yaşındaydım ve tam bundan kırk iki yıl öncesiydi. Yani on beşinci yaşım gurbete çıktığım yaşımdır. O yaşımda bulunduğum ortamda, benimle beraber ülkemizin dört bir yöresinden gelmiş arkadaşlarımın arasında, büyük şehirlerimizden gelen arkadaşlarım da vardı. Bunlarla o günkü bildiklerim yönünden karşılaştırılacak olsam, şüphesiz eksiklerim vardı. Doğrusu ne Fenerbahçe’yi duymuştum, ne de Galatasaray’ı. Can’ın, Lefter’in, Kadri’nin, Kral Metin’in kim olduklarından hiç haberim yoktu. Sinema ile tanışıklığım, sadece ortaokul ikinci sınıfta, kırk iki basamaklı ahşap merdivenle çıkılan ilçemiz halk eğitim merkezi binası salonuna, gezici bir ekibin getirdiği, sekiz milimetrelik seyyar film makinesi ile oynatılan, “İzmir Ateşler İçinde” filmini seyretmiş olmamla sınırlıydı. Ama çocukluk anılarım ve Gülnarlı olmamın o yaşımda bana öğrettikleri, büyük şehir çocuğunun anıları ve bildikleri gibi, köşe başındaki evin sahibi mahallenin ceberut ihtiyarının bahçesinden erik çalarken yakalanmak, yaz geceleri açık hava sinemasının kapısındaki bilet kontrolcüsünün boş bir anını yakalayıp içeri sıvışarak bedava film seyretmek ve yazlık sinemada kovboy filmi seyrederken çekirdek çitlemekle sınırlı değildi.
Gülnarlı olmayan, o ellere bir kaç günlüğüne ilk defa yolu düşen, sadece şöyle etrafa bir bakmış olan birisinin aklına, “Gülnar, doğru dürüst yolu bile olmayan, dağın, taşın arası bir yer, kıraç, kırtıl, engebeli arazi yapısına sahip bir yöre. Buralarda doğup büyümüş olmanın nesinden gurur duyuyorsunuz ki?” diye bir soru gelebilir. Bu soruyu kimsenin sormasına fırsat vermeden, kendi kendime ben sordum. Bakınız işte bu soruya hangi cevapları aldım.
Ortaokulu bitirip gurbete çıktığımda, bana nerelisin diye sorup ben “Gülnarlıyım” cevabını verdiğimde, on beş yaşımda olduğumu yukarıda belirtmiştim. İşte Gülnar’da doğup büyümüş olmamın bana yapmış olduğu katkılar ise şunlardı.
O yaşımda, bir buğday tanesinin son baharda toprağa ekilişinden, sofrada ekmek oluncaya kadarki tüm aşamaları, ekin haline gelişini, yeşil ekinin sarıya dönüşümünü, buğday başağının olgunlaştıkça nasıl boynunun eğildiğini orağı, döveni, malamayı, harmanı, diğreni, yabayı, çeçi, samanı, değirmeni, unu, sacı, senidi, ufrayı, bu konuda her şeyi öğrenmiştim biliyordum.
Bir pamuk çekirdeğinin toprağa ekilip pamuğa dönüşmesini, göneni çapayı, pamuğu, pamuğun kozasını, tamamen el emeğiyle pamuğun ipliğe dönüştürülmesini, yayı kirişi, çarkı, gelemgeni, ılgıdırı, ev dokuma tezgâhları çulfallıklarda pamuk ipliğinden kaba bezin nasıl dokunduğunu, pamuktan dokunan kaba bezlerin, hiç elektriğin ve dikiş makinesinin olmadığı köy evlerinde, tamamen iğne iplik kullanılarak elde günlerce uğraşılarak nasıl iç çamaşıra dönüştürüldüğünü gözlemiştim biliyordum.
Anasını doğumda kaybetmiş öksüz bir taze oğlağa, yavrusunu kaybetmiş bir keçinin, annelik etmesi için, “yakılma işlemi” denilen işlemin nasıl yapıldığını, tavuk yumurtalarının horozlu ve horozsuz olmak üzere iki tür olduğunu, kuluçkaya yatan tavuğun altına koyulacak yumurtalardan civciv çıkabilmesi için, bu yumurtaların mutlaka horozlu yumurta olması gerektiğini öğrenmiştim.
Tuzlu yer fıstığı çerezini herkes bilir, yemesini de sever. Ben de severim. Ama benim yaşımda çoğu çocuk, bu fıstıkların, patates gibi yer fıstığı bitkisinin toprak altındaki bölümünde oluştuğunu belki bilebilir ama patatesten farklı olarak, önce bu bitkinin dallarında çiçeklerinin oluşup, çiçek aşamasından sonra iğne biçimindeki çiçek saplarının toprağa saplanarak fıstık meyvesinin toprak içinde bu iğnelerin ucunda oluştuğunu sanırım bilmezler. Ama ben bu konuyu yakından biliyordum.
Alıç ağacına armut, badem ağacına kayısı, turunca portakal aşısı yapılabileceğini biliyor, dut, murt, incir, portakal ağaçlarına göz aşısı yapabiliyordum.
Benim çocukluğumda bana, zihinsel yeteneğim ve el becerilerim gelişsin diye lego oyuncaklar alınmadı, yapboz türü oyuncaklarla hiç tanıştırılmadım. Ama köy yerinde bulabildiğim eski gazete kâğıtları ve kargıdan yaptığım çıtaları kullanarak, daha yedi sekiz yaşımda kendime uçurtma yapmayı öğrenmiştim. Hiç benim çarşıdan alınan naylon oyuncak arabam olmadı. Ama bir bakışta, yol kenarlarında çam ağacı kütüğü kabuğu mazakların hangisinden çakı bıçağıyla çok güzel oyuncak araba yapılabileceğine karar verebiliyordum. O yaşlarımda, oğlak gütmeye ve ekinliğe giderken içine dut koyduğum sepeti kendim örebiliyor, bu sepetlerin en kolay, hayıt ile eşek sakızlağı çalısı filizlerinden örüldüğünü öğrenmiştim. Dere kenarlarındaki ağı çiçeklerinin ince uzun oklava gibi fışkılarından kavlattığımız kabukları birbirine ekleyerek yaptığımız hortumlarla pınar sularını, engebeli ama seviyesi farklı bir yerden diğer bir yere taşıma oyununu oynarken, ismini çok sonraları fizik dersinde öğreneceğim “birleşik kaplar” kuralını yıllar önce farkında olmadan oyun şeklinde öğrenmiştim.
Kırlarda, ormanlarda, çiğdeminden ebegümecine, en az yirmi kadar değişik yabani otun isimlerini, hangilerinin yenilebileceğini, hangisinden lezzetli yemek, hangisinden tadına doyum olmayan saç böreği yapılabildiğini öğrenmiş durumdaydım. Kuzugöbeğinin, sürmeli gözlü bahar kuzusunun göbeği demek olmadığını, ilkbaharda ormanın çayırlıklarında yetişen bir mantar türü olduğunu biliyor, ormanlarımızda yetişen mantarlardan zehirsiz olan, yenilebilen beş altı türünü, zehirlilerinden ayırt edebiliyordum
Hiç lunaparka gitmişliğim, atlıkarıncaya binmişliğim olmadı. Ama en az beş altı çeşit karınca türünü, yirmiye yakın böcek çeşidini o yaşımda ismen tanıyordum. Hiç bir kataloga, kitaba başvurmadan adlarını sayabileceğim kırkı aşan ağaç türünü öğrenmiş, bir o kadar da kuş çeşidini tanıyordum. Bu kuşların hangilerinin tohumları, hangilerinin kurtçukları, hangilerinin solucanı yemeyi sevdiğini biliyordum.
Keçi, koyun, oğlak, kuzu, inek, öküz, kedi, köpek, at, eşek hepsi sonuçta ağzı birer dili olmayan hayvanlardır deyip geçmeyin. Ben bu hayvanların aynı türlerden olanlarının bile, aynı insanlar gibi, her birinin, kimisinin daha ürkek, kimisinin daha sinirli, kimisinin çok uyumlu, kimisinin daha çok huysuz şeklinde ayrı ayrı karakter yapısına sahip olabileceklerini öğrenmiş durumdaydım.
Palanın, kolanın, kuskunun, zelvenin, semerin ne işe yaradığını biliyor, semer kaşının en iyi çınar ağacından, karasaban diye bilinen kayıtın en iyisinin meşe ağacından, en sağlam balta, çapa sapının piynar çalısından, tahta kaşığın, çomçanın, eğirtmecin en kolay sandal ağacından düzüldüğün biliyordum
Uslu çocukların babalarının verdiği harçlıkları kiralık bisiklete harcamaları doğru olmadığı için, bisiklete sürmeyi ancak otuz sekiz yaşımda, çocuklarımın bisikletinde öğrendim. Çocukluğumda bu günün tüketici zamane çocukları gibi, “benim neden 3G cep telefonum yok” diye hayatı kendime zehir etme kıskançlıklarım, özentilerim olmadı. Hiçbir zaman, oynarken topumu komşu bahçeye kaçması, çarpan toptan karşı evin camının kırılması, gürültüden rahatsız olan komşu sorunu gibi sıkıntıları hiç yaşamadım. Çok özgür ve mutlu bir çocukluk yaşadım. Yeniden doğmak mümkün olsa, tekrar tekrar yine aynı yörede doğmak büyümek isterim.
Yeri gelmişken bir gururlanma nedenimi daha eklemeliyim. Köyümüz içinden ayda yılda bir motorlu araç olarak, sadece orman dairesinin cipinin geçtiği bir köydü. Cipin bıraktığı benzin kokusu, ardından koşan biz köy çocuklarına kolonya kokusu gibi gelirdi. Böyle bir ortamda, o yıllarda niçin böyle yaptığını anlayamadığım, ama bu gün yaptıklarının eğitim öğretimin bir parçası olduğunun farkına vardığım, biz köy çocuklarında gördüğü büyük bir eksikliği tamamlamak için, derslerde matematik Türkçe derslerini kesip, “Büyük şehirlerde…” diye söze başlayıp, saatlerce bize büyük şehirleri yaşatırcasına anlatan, dünyada olup bitenlerden bizi haberdar etmek için, Birinci Kennedy Suikastını kapak yapan Hayat Mecmuasını bile sınıfımıza getirdiğini hatırladığım, beş sınıflı köy ilkokulumuzun tek öğretmeni, öğretmenim Mustafa Rahmi Aydan gibi bir eğitimciye, elli iki pare köyden Gülnar merkeze gelip, başlarında yaşlı bir nine, gaz lambası ışığında inadına okumaya çalışan, derme çatma bekâr evlerinde üç dört kişi birlikte kalan, yeni yetme öğrencileri yanında bir kaç öğretmenle birlikte, geceleri elinde pilli cep feneri ev ev bekâr evlerini dolaşarak kontrol eden ortaokul müdürümüz İbrahim Taşkıran gibi müdüre öğrencilik etmiş olmak, ayrıca kendi adıma gurur veriyor.
Eşimin bir Milli Eğitim mensubu olması nedeniyle, görev yaptığım birçok yerde öğrenci velilerine yakın oldum. Benim yöremin aksine, o yıllarda fabrikaları bol olan bu yörelerde, birçok babanın çocukları için “okuyup da ne olacak, gitsin fabrikanın birinde meydancı olsun daha iyi, devlet memurundan daha çok para alır” yaklaşımı sergilediklerine çok tanık oldum. En hali vakti yerinde olanından, en fakirine, yağmasa da en azından esip, her biri “çocuğum yeter ki okusun, ceketimi satar okuturum” korosunun üyesi olan, Taşelili, Gülnarlı babalara sahip olmak da, biz her Gülnarlının Gülnarlı olmaktan gurur duyduğu bir konudur.
Peki, bunlara sizin ekleyeceğiniz başka neler olabilir?







AKŞAMÜZERİ KOYUN KUZU BEKLEŞİRDİK
Mümtaz BOYACIOĞLU

Bizim mahalleden sığır ve koyun sürüleri toplanır giderdi. Çobanların sesinden tanınır, ona göre koyun veya sığırlar çobanın önüne sürülürdü. Koyunlar önce, sığırlar ise daha sonra giderdi. Akşam da ters sıra sığır önce, koyunlar sonra gelirdi. İlerleyen yıllarda koyunlar azalmaya başladı. Bir ara o kadar azaldı ki çoban bulmakta güçlük çekildi. Bir süre daha bu güçlüğe katlanamayanlar nihayet koyunlarını satmak zorunda kaldılar. Tek tük koyunları olanlar kendileri devam ettirdi bu işleri.
Sığırlar uzun yıllar mahallemizden toplandı gitti, geldi. Tutulan çobanlarla uzun yıllar bu işi götürdüler. Hatta bizim mahallenin sığır çobanı kendince bulduğu bir yeniliği de her gün uygulardı. Eline aldığı bir bekçi düdüğünü öttürür, bu düdüğün sesini duyan sığır sahipleri de hemen sığırlarını alır getirir çobanın önüne katarlardı.
Önceleri 200 civarında olan sığır sürüsü gittikçe azaldı. Sayıları artık çoban tutmaya yetmedi. Bir de baktık ki artık bizim mahalleden sığır da gitmez oldu.
Mahallemizde koyunların kaybolması ile koyunların kuzularla karışımındaki o meleşmeler artık kulaklarımızı tırmalamıyorlar. Zamanla bu sessizliğe alıştık. Alıştık ya, o koyun kuzu seslerinin yerini başka, başka gürültüler aldı. Koyun kuzu seslerini arar olduk. Minicik, ipek tüyü ile yumuşacık o melek yüzlü ve gözlü kuzuların melemesine gürültü kirliliği diyebilir miyiz hiçbir zaman? Hatta kim nerede bir kuzu görse eğilip sevmez mi?
Mahallemizde Sarı isimli bir koyun çobanımız vardı. Sabahları hay huy ile koyunları önüne toplardı. Azık sırası hangi evde ise o evin koyun getireni azık çantasını Sarı’ ya verirdi. Ne çıkarsa bahtına örneği. O gün akşama kadar bu azıkla karnını doyurmak zorundadır. Akşamları ise yine bağırma ve çığlıklarla seçilen koyunlar sayılarak evlere dağıtılır. Eğer bir evde eksik veya fazlalık var ise o sorun çözülmeden çoban evine gidemezdi. Bunların hepsi mahallemizdeki olağan günlük olaylardı. Asıl bizleri ilgilendiren konuya girmek istiyorum.
Bahar günlerinde tüm canlıların içinde en erken uyanan çiğdemi ilk kez Sarı’ dan kim erken alacak diye akşamları koyunların gelmesini beklerdik. Bir demet çiğdemi Sarı’nın elinden kim kaparsa onun elinde kalırdı. Yalvar yakar birer, ikişer paylaştığımız da olurdu.
Yine bu bahar günlerinde diğer önemli bir olay da kuzulardı. Çoban Sarı gün boyu koyunları otlatırken baharın bu günlerinde koyunlar yavrulardı. Günde bir iki üç tane kuzuların doğduğu olurdu. Çoban Sarı bu yavrulayan koyunlara yardımcı olur, kuzuyu anası ile emiştirir, hatta güneşli kuytu bir yerde kuzuyu üşütmemek için orada bekletirdi. Yağmurlu ve soğuk bir hava ise ona göre de önlemini alır kuzuyu sarar sarmalar akşam eve gelirken eşeğinin sırtındaki heybesinin gözlerine koyarak sahibine vermek üzere getirirdi. İşte tam bu sırada bizler devreye girerdik. Koyunların gelme zamanını iple çeker erkenden Elmaoğlu’nda beklemeye başlardık. Çoban Sarı’ nın ta uzaktan gelişinden, davranışından, ses tonundan ve yüz ifadesinden kuzunun varlığını veya yokluğunu anlardık. Bu kez de kuzu kapabilme yarışımız başlardı. Kuzu elimize geçmeden aramızda ortaklık da kurardık daha önceden. Çoban Sarı babamın yeğeni olduğundan beni kollardı çoğu kez. Kuzuyu kaptığımız gibi kimin olduğunu öğrenip o evin yolunu tutardık. Bir sevinç ve telaş ile evin önüne varıp kuzunun sahibini bulurduk. Müjdemizi almadan kuzuyu vermezdik. Bir, iki yumurta veya o günün koşullarında ceviz, iğde, kuru üzüm gibi yiyecekleri almanın mutluluğunu çok yaşadık. Kuzu sahipleri de zaten hazırlıklıdırlar. Gelenleri hiç boş çevirmedikleri gibi, yaşlı teyze ve ebelere denk gelirsek kurban olup, gada almaları da ayrı bir ödüldü bizim için.
Sabahları sığırlar, çobanının önüne katılırken ve akşamları eve gelirken hayvanların bıraktıkları dışkıları daha yere düşer düşmez toplayanlar olurdu. Bu toplanan dışkılar tenekelerle evlere taşınır, evde saman ile karılıp bahçe duvarına yapıştırılarak tezek yapılırdı. Duvara yapışan bu hayvan dışkısı burada kurutulur, zamanı gelince yerlerinden sökülen tezekler kışın yakılmak üzere ahırın uygun yerine özenle kayılırdı.
Zaman geçtikçe mahallede sığırlar azaldı, koyunlardan sonra sığırlarda yok oldu. Sığırların yok olması ile dışkı toplayanlarda ortalıktan yok oldular. Bir kısmı dağ bayır gezerek tezek toplamaya devam ettiler. Bir kısmı da sanayide kavak soyarak kabuklarını evlerine çekmeye başladılar.
Sığır ve koyunlardan söz açılmışken bizim yörelerde çok konuşanlar için örnek teşkil eden bir olayı da anlatmadan geçemeyeceğim.
İki kadın sığırlarını alarak eski mezarlığın arasındaki yolda çobanın önüne katarlar. Şöyle elleri koynunda bir kenara çekilerek, duvara yaslanarak başlarlar konuşmaya. Öyle hararetli ve içten konuşurlar ki, gelenleri gidenleri fark etmezler bile. Konudan konuya geçilir, ahlar, vahlar ile tüm sorunlar mezarlığın duvarına yatırılır. Yatırılır yatırılmasına da daha tüm konuşacakları bitmeden bir de bakarlar ki akşam olmuş, sığırlar geri geliyor. Birden şaşırırlar. Bir tanesi; “Amanın bacım, bu sığır ne çabuk geri geldi. Daha anlatacak bir çift lafım kalmıştı,” diyerek sığırlarını alarak akşam evlerine dönerler.



ÖYKÜ İHTİYAR DENİZCİ
Mustafa B. YALÇINER

Toroslar’ın eteğinde, gökyüzü kapalıydı. Birkaç damla yağmur düştü yer yer. Yol kenarında, altmış beş yetmiş yaşlarında bir adam, iki jandarmanın arasında, ilçeye giden tek otobüsü bekliyordu. Serbest kalan eliyle kirli şapkasını çıkardı; kel başını havalandırdı, alnını sildi.
Onbaşı, adamı dirseğiyle dürterek sordu:
-Söyle bakalım moruk, nasıl oldu bu iş?
-Ne, nasıl oldu, dedi ihtiyar sol eliyle sakalını sıvazlayarak.
-Şey, Balıkçı Ayvaz’ın evinin yakılması.
Derin bir nefes aldıktan sonra, adam konuşmaya başladı:
-Bana o balıkçı serserisinden bahsetme. Koynumda yılan beslemişim meğer. Ona mesleğimi öğrettim. Onu oğlum yerine koydum. Şunun yaptığına bak şimdi.
Onbaşı, sözünü kesti sertçe:
-Taammüden adam öldürmekle suçlanacaksın, bunun ne olduğunu biliyor musun, sen?
-Hiç önemli değil, dedi gururlanarak. Esas benim canımı sıkan şey, o bilmem ne çocuğunun ölmemiş olması. Keşke orada, evinde olsaydı da küle dönseydi. Ama şansı varmış, itin.
Böyle bir yanıt karşısında şaşırıp kalan onbaşı sordu:
-Bu ne öfke, bu ne intikam hırsı böyle?
-Zavallı kızımı, Elifimi, o kirletti. Ölümüne de o sebep oldu. Söylemediler mi size bunu?
-Neden şikâyetçi olmadın da böyle bir yola başvurdun? Hapislerde çürüyeceksin.
-Benim yerimde sen olsan, ne yapardın?
-Şey, kanuni yollara başvururdum.
-Söyle bakalım, kanun benim öfkemi yatıştırabilir mi? Namusumu temizleyebilir mi, dedi deliye dönmüş yaşlı adam. Böyle bir şey senin başına gelseydi, alnında kara bir lekeyle yaşayabilir miydin köyünde?
-Yani, şey… Haklısın belki de ama biliyorsun, kimse kendi kanununu kendisi yapamaz, dedi onbaşı başını öne eğerek.
Adam başını çevirdi, ovanın ta ucuna baktı.
-Aha, geliyor, dedi. Bu arada şu çalıların arasına gidip bir su döksem, olur mu?
Jandarma da alıp onu çalılık bir yere götürdü.
Onbaşı işaret etti şoföre durması için. Otobüs, yolcularını sarsarak durdu. Önce onbaşı bindi, ardından da jandarmaya kelepçelenmiş deniz kurdu. Otobüs tıklım tıklımdı. Bazı yolcular da ayaktaydı. Pencere camları yarıya değin indirilmiş olmasına karşın, boğucuydu içerideki sıcak.
Kapının ağzında bir adam dikiliydi. Balıkçının kayığını tamir eden marangoz İskender’di, bu. Adam ona baktı ama İskender, başını başka tarafa çevirerek, görmezlikten geldi.
İhtiyar balıkçı ve iki asker, kalabalığı yararak geçtiler. Yaşlıca bir kadın, dudağını bükerek, yanındaki kadına, “ Şuna bak. Yaşına bakmadan, kelepçe vurdurmuş koluna. Saçından sakalından da utanmamış,” dedi.
Yanındaki kadınsa yanıtladı komşusunu: “Öyle deme, kız. Belki namusunu belki de canını korumak istemiştir…” Uzatmadı sözlerini.
Koridorun ortasında, iki delikanlı yerlerinden kalktı. Onbaşı, aldı kelepçeyi jandarmadan, sol koluna taktı ve pencere kenarına geçip oturdu.
Yorgundu yaşlı adam. Hemen gözlerini kapadı. Onbaşı adama şöyle bir baktı, “Garibanın ne kötü kaderi varmış” diye geçirdi içinden ve ona bir sigara sundu. Aldı adam. Derince bir nefes çekince, kötü kötü öksürmeye başladı. Sol elini soktu cebine, kenarı işlemeli bir mendil çıkardı. Acısını tazeledi, bu mendil.
-Bunu kızım hediye etmişti bana. Canım yavrum, nur içinde yatasın. Keşke ölseydim de görmeseydim bu günleri!
İrileşen gözyaşları akmaya başladı, zamanın aşındırdığı yanağından aşağıya doğru sonra da uzun pamuk sakalında kayboldu. Utandı yaşlı balıkçı. Mendiliyle sildi yüzünü gözünü. Kızı geldi yeniden aklına.
Titriyordu öfkesinden. Başına gelenler onu bir an bile rahat bırakmıyordu. Uzun süredir onu izleyen onbaşı babasını düşündü. “Onun yerinde olsaydı, babam da aynı şeyi yapardı” dedi kendi kendine. Canı bir sigara daha içmek istedi. Balıkçıya da ikram etti birini.
-Amca, sigara yakar mısın?
“Yok,” dedi başıyla. Büyük bir ağrı hissetti sırtında ve göğsünde. Alnında da birkaç damla ter oluştu.
Otobüs terminale girdi. Bir itişip kakışma başladı. Onbaşı, yaşlı denizciye sevecen bir ses tonuyla seslendi:
-Baba, haydi, kalk geldik.
Baba yanıtlamadı. Onbaşı ıslak gözlerle baktı ona. İhtiyarı uyuyor sanan jandarma ise, onu dirseğiyle dürttü ama Elif’in babası hareketlenmedi. Öfkelendi jandarma, tuttu onu omuzlarından. Ama bal rengi yüzünü, açık ağzını görünce ürperdi birden. Onbaşıysa, yaşlı adamın soğumaya başlayan ellerini tuttu…











23 Ocak 2010 Cumartesi

GERÇEMEK SAYI 19


GERÇEMEK
TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ

ISSN: 1307–4881

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: Ocak-Şubat 2010
İki Ayda Bir Yayınlanır.

Yıl: 4
Sayı: 19

Gerçemek,
Kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.

Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.

Posta çeki hesap numarası: 5323892
Sahibi: Mustafa Yalçıner

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon:
(0324) 8412836

E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.

DAĞLALESİ (Anemone coronaria)


Anemon diye de bilinen dağlalesi, Akdeniz Bölgesi’ne özgü, çok yıllık, soğanlı, otsu, lale görünümlü bir bitkidir. Dağda, ormanda, yol kenarlarında, taşlık arazilerde, güneşli yerlerde ya da hafif gölgede, içinde kum ve kil karışımı bulunan gevşek topraklarda yetişir.
Maydanozunkini andıran yapraklarının ortasından, 30 cm kadar boylanabilen bir çiçek sapı yükselir. Bu tüylü sürgün, yaklaşık 20 cm sonra, gövdesini dairevi şekilde saran her biri saplı üç yapraklı, üç dalın arasından geçip yoluna devam eder ve ucunda çiçek açar. Mavi, mor, beyaz, pembe, eflatun açanlara aralık, kırmızı açanlara da şubat ortalarından itibaren rastlanabilir. Dağlaleleri nisan ayına kadar da açmaya devam eder.
Dağlalelerinin çiçekleri, yalın kat olduğu gibi katmerli de olabilir.
Kırmızı açan dağlalelerinin bazılarında kırmızı taçyaprakları, üreme organının hizasına kadar beyazdır.
Yunan mitolojisine göre, Afrodit, Adonis’e âşık olur ve onunla dağda ormanda gezmeye başlar. Afrodit’in kocası Ares, bu yakışıklı delikanlıyı çok kıskanır. Bir gün, Afrodit şerefine düzenlenen bir av partisinde Ares, bir yabandomuzu salar Adonis’in üzerine. Hayvan yaralar onu. Ölümle pençeleşir Adonis. Afrodit onu kollarına alır ve sağaltmak üzere götürürken damlayan kanlar, kırmızı dağlalesine (anemon) dönüşür.
Yine Yunan mitolojisine göre Anemon, tanrısal dişi bir varlıktır. Rüzgâr Tanrısı Zefir, bu güzel periye vurulur. Kıskançlıktan deliye dönen karısı da periyi bir çiçeğe dönüştürür. Çiçeğin tohumları da rüzgârla çok uzaklara götürüldüğü için bitkiye Yunanca rüzgâr anlamına gelen anemon denmiştir. (EDİTÖRDEN )



OSMAN ŞAHİN’İN 18 ARALIK 2009 GÜNÜ,
MERSİN KENTİ EDEBİYAT ÖDÜLÜ
TÖRENİ İÇİN HAZIRLADIĞI KONUŞMANIN TAM METNİ.


SAYGI DEĞER KONUKLAR, DEĞERLİ MERSİNLİLER, HEMŞERİLERİM,

‘Mersin Kenti Edebiyat Ödülü’nün bu yıl bana değer görülmesi, ben fazlasıyla gönüllemiş, onurlandırmış, yüceltmiştir. Otuz sekiz yıllık yazarlığımda, pek çok değerli ödül, benim yapıtlarıma değer görülmüştür. Ama bir yazarın doğup büyüdüğü, öykülerinde anlattığı öz yurdunda değerlendirilmesi, beğenilmesi ve alkışlanması kadar güzel bir onur yoktur. Bu değerlendirme, bu ödülün ödüllüğünü arttırmıştır. Sevgilerimi, saygılarımı sunuyor, yürekten teşekkürler ediyorum.
Bu ödül, büyük bir sorumluluk yüklemiştir. Yoksul kökenden geldiğim için şımarmaya vaktim olmadı. Ve bu ödül aksine, daha da alçakgönüllü olmayı öğütlüyor bana. Bu yüzden bu ödül, benim yazma şafağımı daha da tutuşturmuştur.
Mersin kenti edebiyat ödülüne ta İstanbul’dan kalkıp gelerek, siz Sayın Mersinlileri onurlandıran, edebiyatımızın cumhurbaşkanı saydığımız Sayın Doğan Hızlan’ a, Sayın Özdemir İnce’ ye, Sayın Atilla Dorsay’a ve Sayın Semih Gümüş’e binlerce saygılar, sevgiler sunuyorum. Ayrıca Mersin kenti edebiyat ödülünün seçici kurulunda görev alan, başta değerli şair, edebiyatçı, gazeteci Sayın Özdemir İnce’ye, Prof. Dr. Dilek Doltaş’a, değerli yazar İpek Ongun’a, değerli şairlerimiz Hüseyin Ferhat ile sevgili Celal Soycan ve Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Sayın Şefaattin Aşut’a bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu yıl kaybettiğimiz iki güzide insanı, Sayın Nevit Kodallı ile Gündüz Altan’ı, geçen yıl kaybettiğimiz değerli ressam Doğan Akçay’ı da burada saygıyla anıyorum.
Ve büyük beyaz bulutlar diyarı Toroslarla Arslanköy. Suyun ve havanın en saf halinin orada görüldüğü, suyun akmayı ilk öğrendiği yerler Toroslar. Suyu bardaktan, tastan içeceğinize, gider kaynağın gözünden içersiniz. Başınızı yukarı verip, bulutları seyredeceğinize, gider bulutları orada içinden seyredersiniz. Parmağınızda bulutun nemini duyumsarsınız. Rüzgârı dorukların, boğazların ağzında tanırsınız.
Çok eski Pagan kültürlerinin yurdu, Luwi ve Hitit tanrıçalarının yüksek kaya yüzlerine resimlerinin oyulduğu, dağ tanrılarının gözü sayılan mağaralar, kaya mezarları ve antik yerleşimler yurdu Arslanköy. Öykülerimin dokusuna sinen arkeolojik doku ve renk oradan geliyor. 1994 yılı Sait Faik hikâye armağanına değer görülen benim “Selam Ateşleri” kitabımda anlattığım dev mağara, köyümün karşısındaki dev Şaymana mağarasıdır. Pagan kültürler döneminde tapım görmüş olan bu dev mağaranın sessiz çığlığı, derin kazılmış ağzının damağında, yüz binlerce yıldan beri donmuş, kalmış gibidir.
Benim kuşağım, Dedem Korkut öykülerine, Yunus Emre ilahilerine, Karacaoğlan’a, Pir Sultan Abdal’a ve Dadaloğlu türkülerine doğmuştur. Öykülerimde kullandığım dil yurdum, dil yatağım oralardır. Bu dil Toros insanlarının ana memesidir. Dil, düşüncenin toprağıdır. Bu dil Yörük ve Türkmen dilidir. Yörüklük ve Türkmenlik özünde çok büyük bir doğa ve insan birikimidir.
Bir Arslanköy ağıtında “Damlaydım, bir akara karıştım, denizden denize savurdu beni” dizeleri gibi, yaşam beni ve benim kuşağımı da savurdu. Kuşkusuz yukarıda anlattıklarım, her yazar için eşsiz bir malzemedir. Ama yine de bunlar bir insanı yazar yapmaya yetmez. Yaşar Kemal de bu kültüre doğmuştur. Bu kültürle Hemite köyünde kalsaydı, çevresinde tanınan sıradan halk âşıklarından biri olurdu. Ne zaman ki, Adana ortaokuluna gitti, Abidin Dino ve çevresiyle, en önemlisi de Adana İl Halk Kütüphanesinde kitaplarla tanıştı. Ve Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal yapan yol böylece açılmış oldu. Benim ikinci doğum yerim saydığım Köy Enstitüsünde de “kitapla ekmeği” bir tutmak anlayışı yaygındı. Ekmek doyururdu, kitap ruhunuzu açar, zenginleştirirdi. Kitap okuma alışkanlığını orada öğrendim. Bir insanın yeryüzünde sahip olabileceği en büyük şanslardan biridir. “En iyi at üstüne binen kadardır” derler. İyi bir insan, iyi bir yazar okuduğu kitaplar kadardır. Çağdaş Portekiz yazarı Fernando Pessoa’nın bir sözünü burada anımsamanın tam zamanıdır. Şöyle diyor Pessoa; “bir insanın gerçek boyu görüp yaşadıklarıdır.” Ben bu güzelim sözü, “Bir insanın gerçek boyu okuduğu kitaplar kadardır” şeklinde değiştirebilirim.
Büyük sessiz birikimlerin, sessiz çığlıkların adıdır kitaplar. Bu yıllık bir yazar olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, en güzel semtlerde, köşklerde yaşamaktansa kitap sayfaları arasında kaybolmayı yeğlerim. Çünkü bir yazar okudukça ve yazdıkça insana ulaşabilir. Sanat, insana ulaşabilmenin biricik yoludur zaten.
Çok çalışarak, çok okuyarak, çocuklarıma olan babalığımdan, eşime olan kocalığımdan, arkadaşlarımdan ve kendi uykularımdan çalarak öyküler yazmaya çalıştım. Geçmişimin acımasız, zalim kabuğunu kırarak, kendi kalemimle kendi yüreğimin iç şimşeğini çaktırmaya çalıştım. Öykülerimdeki insanların çoğu özünde acı çeken, yoksul insanlardır. İşsizlik derdi, geçim, adam hesabına alınmama, eziklik, güvensizlik, hastalık ve ölüm korkusu onların temel yasasıdır. Karakolu, Jandarmayı ve polisi ve Hastaneyi iyi bilirler. Mahkemeleri de.. Yürekleri iyilik ve haset doludur. Haklarının biraz yenildiğine, yaşamlarında hep yanlış yerde olduklarına inanırlar. Yaşadıkları yanlışların kökleri hem geçmişlerinde vardır, hem de bu günkü zaman içinde vardır. Onlar fazlasıyla acı çekerler. Bu insanlar ülkemiz nüfusunun en büyük tabanını oluştururlar. Sözün burasında, şiirimizin büyük ustası Nazım Hikmet’in dizeleri geliyor usuma:
“Boşlukta çürür kelam,
Topraktan gelmemişse,
Toprağa dalmamışsa,
Kökünü salmamışsa,
Acı yazarların temel konularından biri olmuştur. Tolstoy’a: “Kardeşiniz de roman yazıyor” demişler. Tolstoy: “Hayır o roman yazamaz” demiş. “Niçin yazamaz? diye sorduklarında, Tolstoy: “ Çünkü o acı çekmedi” demiş.
Ünlü yazarlardan Elias Canetti: “ Halkın açılmış yaralarını yazmaya çalışmalıdır yazar. Acı insanı edebiyatçı yapar. Kanayan, yarası olmayan bir yazar edebiyatçı değildir” diyor.
Anadolu kökenli ünlü; ABD’li yazar William Saroyan; “ Türkçe acının dilidir, Türkçe kalbin ve ağıtın dilidir” diyor.
Buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz. Kentlerde de acı çeken, karmaşık ilişkiler içinde olan insanlar milyonlarcadır. Ülkemizde işsiz sayısı 6-7 milyonu buluyor. Kutsal kitaplarda anlatılan “Nuh Tufanı” aslında durmuş değildir, bütün gücüyle sürüyor. Böyle bir durumda biz yazarlara, şairlere büyük işler düşüyor.
Yeni yeni yazacağım kitaplarda buluşmak üzere, sevgilerimi, saygılarımı sunuyor, hepinizi kucaklıyorum, hoşça kalınız.



BİR ANI KUŞ DİRİLMİŞ
Mustafa B. YALÇINER

Bir araba durdu önümde. Tanıdık birisiydi inen: Yenikaş Köyü’nden Tufan. “Merhaba Hocam” dedi “bizim çocuklar yaralı bir kuş bulmuş. Onunla sadece sizin ilgileneceğinizi düşündüm ve onu size getirdim.” Nasıl bir kuştu acaba? Merak ediyordum.
Tufan, gidip aracının yüklüğünden boyu bir metrenin üstünde bir kuş indirdi. Açık pembe tüylü, uzun bacaklıydı. Eğri burnunun ucu siyahtı. Ayakta zor duruyordu. İçim burkuldu, sürüden ayrılan bu yaralı kuşu görünce.
Küçük bir sahil kentindeydim, insanlarının zor geçindiği küçük bir ilçede. Hastanesinde operatör doktorun bile bulunmadığı bu küçük yerleşim yerinde, hayvan hastanesi arayamazdım elbette. Serbest çalışan bir baytar bulmak da olanaksızdı. Yoksulluktan çocukları bile kolay kolay doktora götürmeyen insanlar, hayvanlarını mı hekime götürecekti! İlçe Tarım Müdürlüğünde veteriner bulunur diyerek oraya gittim.
Baytar ve ben, kuşun yanına geldik. “Flamingo, bu” dedi ve onu muayene etti. “Nasıl olduysa düşmüş yere, kalkmak için çırpındıkça da kanatları yaralanıp kanamış. Ama kırık yok,” dedi baytar “yalnızca yaraların temizlenip ilaçlanması gerekiyor.”
Yazdığı reçeteyi alıp eczaneye gittim. Dönüşümde ilk tedavisini hekim yaptı. Bana da nasıl yapılacağını öğretti. Yaralı flamingoyu evimin boş duran alt katına bıraktım.
Hemen duyulmuştu böyle bir kuşun benim evde olduğu. Teneffüslerde öğrenciler koşup geliyordu onu görmek için. İlk kez böylesine büyük bir kuş gördüklerinden kendi aralarında devekuşu demişler adına. Düzeltmeye çalıştıysam da olmadı, çocuklar ısrarla devekuşu diyorlardı.
Flamingonun nasıl beslendiği konusunda hiçbir bilgim yoktu. Suyu rahat içebilmesi için odaya bir teneke koydum. Suyun içine de balık parçaları attım. Yiyecek miydi içecek miydi, orası kendi sorunu deyip geçtim.
Akşam sabah tedavisini yapıyordum. Alamadığından mı yoksa üzüntüsünden mi bilmiyorum balık parçalarını yemiyordu. Yakınımızda onu götürüp teslim edebileceğim bir hayvanat bahçesi de yoktu. İki gün sonra Mersin’e gidecektim. Flamingoyu alıp götürmeyi düşünüyordum. Bunun dışında yapabileceğim pek bir şey yoktu. Tek çıkar yol, beklemekti.
Ertesi gün komşum Ali Rıza, “Beslenemezse, bu hayvan ölür” dedi. Flamingoyu dışarı çıkardık. Komşum, bir balık parçası aldı, parmakları arasında ezdi, ayıkladı. Kuşun çenesini açıp içine itti balık ezmesini. Flamingo, yutkundu, yutkundu, boynunu salladı sağa sola. Gözleri belerdi, düşüp öldü.
Balkonda bizi izleyen eşim başladı ağlamaya. “Kendi haline neden bırakmadınız sanki zavallıyı” diyordu. Biz de pişman olmuştuk. Onu öldürmek için değil yaşaması için böyle davranmıştık ama olan oldu bir kere.
Yanımıza gelen bir başka komşu, Mersin’de kuş dolduran bir tanıdığının olduğunu söyledi ve telefon numarasını verdi. Aradım o kişiyi, kuşun karnından küçük bir delik açıp içini boşaltmamı, ardından da buzdolabında saklamamı önerdi. Dedikleri yaptım, ertesi gün de tuttuk Mersin’in yolunu.
Birkaç gün kaldık orada. Döneceğimiz gün uğradık flamingoyu bıraktığımız kişiye. Kuş doldurulmuş, eskisinden de görkemliydi. Arabanın arka koltuğuna zor sığdı. Öğleden sonra döndük Aydıncık’a.
Arabadan flamingoyu indirmemize yardımcı olmak üzere yanımıza Necat geldi. “Sen gittikten sonra Dr. Meriç, senin hakkında bir dedikodu çıkardı. Şimdi herkesin ağzında o var” dedi. Meriç hoşsohbet birisiydi. Konuşmayı, fıkra anlatmayı çok severdi. Hatta kendisinin bilmediği bir fıkrayı anlatana bir kupa rakı ısmarlayacak kadar da iddialıydı bu konuda. Sevdiği insanlarla da şakalaşmaya bayılırdı. Benim hakkımda kötü bir şey söyleyeceğini sanmıyordum ama yine de meraklanmıştım. Hakkımda ne dendiğini sordum Necat’a. Sıkılarak söyledi Meriç’in sözlerini: “ Hocanın kuşu ölmüş, karısı başlamış ağlamaya. O da Mersin’e kuşunu yaptırmaya gitmiş.” Evet, doğru, dedim. Sen gözünle gördün kuşun son durumunu. Arabadan zor indirdik. Eğer Doktor’u benden önce görürsen, anlatıver ona kuşun nasıl göründüğünü.
Ertesi gün Meriç kuşu görmeye geldi. “Vay, be! Muhteşem görünüyor. Bir gün benim kuşum ölürse, ben de onu böyle yaptırırım,” dedi ciddi bir ses tonuyla. Arkasından da başladı kıs kıs gülmeye…


BİR GEZİNİN ARDINDAN
Mustafa SAĞLAM

Hani bir deyiş vardır, “Çok okuyan mı yoksa çok gezen mi bilir?” diye. Çoğunluk, “çok okuyan” olarak yanıtlar bunu tabi. Doğrusu bir soran olsa ben de öyle yapardım. Esasen çok okuyan, okuduğunu anlamıyorsa, çok gezen de gözlem yeteneğinden yoksun da baktığını doğru dürüst göremiyorsa, ikisi de bir şey bilmez. Sadece gezen gezdiğiyle, okuyan da okuduğuyla kalır.
Ama ben, şu son geziden sonra çok gezmenin de kişiye epey şeyler öğrettiğine inanmaya başladım. Kayseri, Sivas, Erzurum üzerinden Artvin’e inerek Sarp Sınır Kapısı’na kadar varıp, oradan geriye Sinop’a dek kıyıyı takip ederek geldiğimiz, sonra da Boyabat, Çorum, Yozgat üzerinden Mersin’e döndüğümüz bir geziydi bu. Anadolu ve Anadolu’daki yaşamla ilgili yeni yeni fikirler edindim bu gezinin bitiminde. Hele ana yollardan çıkıp ara yollara saptıkça, kıyıda köşede kalmış köyleri, kasabaları gördükçe daha iyi tanıyorsunuz memleketi.
Yetmiş milyon nüfusun Türkiye’ye yettiğini, daha fazlasını besleyemeyeceği söylenir durur ya sık sık, ben böyle düşünmüyorum. Bu ülke, bırak yetmiş milyonu, yüz yetmiş milyon insanı bile besler, hatta daha da fazlasını. Ha, ben demek istemiyorum ki durmadan çocuk yapalım, nüfusumuz arttıkça artsın; o, konumuz dışında, ayrı bir mesele tabi.
Toroslar’ı aşıp iç kısımlardaki Niğde, Kayseri, Sivas yönüne doğru ilerleyince görürsünüz ki arazi dümdüz, tarıma engel taşlık, kayalık da yok öyle; toprak işlenmeye böylesine elverişli olduğu halde büyük bir bölümü bomboş. Ne bir fidan dikilmiş ne de ekin veya başka bir şey ekilmiş. Hatta büyük nehirlerin kenarında sadece sığırlar yayılıyor. Oralar işlense, saban yürütülse neler olmaz ki! Gördüğüm kadarıyla su sıkıntısı da yok fazla bir. Çıkarılabilecek yer altı sularını bir yana bırak, dereler göller gördüm bir hayli. Nehirler filan akıp gidiyor zaten ta Karadeniz’e kadar. “Kan düşse can biter” türünden topraklar ama değerlendirilmemiş.
İnsanı üzen başka bir şey, devlet yasakladığı halde anız yakılmasının hâlâ sürdürülmesi, çiftçilerimizin ne kadar bilgisiz, tarım konusunda da ne kadar geri olduğumuzu göstermiyor mu zaten? Anadolu bir gün gerçekten çölleşirse ki bu gidişle kaçınılmaz görünüyor, bunun en önemli sebeplerinden biri anız yakmadır. Her anız yakmada biraz daha fakirleşiyor, çoraklaşıyor toprak. Bunun bilincine bir varabilsek ah.
En fazla dikkatimi çeken şeylerden biri de şu oldu: Erzurum’dan Artvin’e giderken Tortum Çayı’nın kendine açtığı dar bir vadiden, hatta bir kanyondan geçiyorsunuz. İnsanlar yaşıyor; köyler, kasabalar var oralarda. Evlerin yapısına bakılırsa çok eskiden beri oradalar hem de. Dedeleri, ataları da onlar gibi orda yaşamış. Ev yapacak bir karış bile düzlük yer olmadığı halde nehrin kenarını, hatta nehrin içini doldurup ev yapmışlar, içinde yaşıyorlar çocuk çölmek. Bu şekilde geçiriyorlar ömürlerini. “Pekâlâ, bu adamlar neyle besleniyor” diyeceksiniz; asıl benim ilgimi çeken de o oldu işte.
O evleri, o kişileri görünce anladım ki bir insan bulunduğu yeri, kendisini var eden toprağı, taşı, havayı severse, onlara bağlıysa, beslenmenin bir yolunu buluyor. O memlekete sıkı sıkı yapışıp, orayı terk etmiyor.
Onlar da öyle yapmış, her zorluğa katlanıp, orayı terk etmemişler. Karasaban, traktör, makine bir yana, insanın bile ayakta duramayacağı sırtlarda bir avuç toprak buldularsa orayı işlemişler, ekmişler, biçmişler, ağaç dikmişler, ürün kaldırmışlar. Kayaların yüzünde ancak keçilerin bile zor tırmanabileceği yerlerde bir metrekarelik yer bulabildilerse oraya bir duvar çekmişler, toprak doldurup içine fidan dikmişler. O fidanlar da kendilerinden isteneni anlamışçasına ellerinden gelen gayreti gösterip, kayanın yüzünde kocaman kocaman zeytin ağacı olmuşlar; dalları meyve dolu şimdi.
Sonra Mersin, Antalya bölgesinde dağlarda kendi çabasıyla yetişmiş olan zeytinlerin, harnupların, orda yaşayanlar tarafından nasıl kesilip odun yapıldıkları aklıma geldi. Eğer onlar da, bin bir zahmetle kendileri yetiştirmiş olsalardı o ağaçları, bırak odun yapıp satmayı, balta vurmaya elleri varmazdı. Ama bilindiği gibi güneyin kırsal kesimlerindeki halkın çoğu göçer (Yörük) kökenlidir ve yakın zamanlarda yerleşik düzene geçmişlerdir. Bunun için de yaşlı bir zeytin ağacındaki görkemi, asaleti fark edip, ona saygı duymayı bilmezler; kendilerine üç beş kuruş getirecek apartman dairesi karşılığında arazilerini vermekte bir beis yoktur onlara göre.
Demem o ki bölgeler arasındaki tezatlığı, farklı zihniyetleri görme fırsatı buldum bu gezi sırasında. Yalnızca bunlar değil, daha başka çok şey var sözü edilecek; ama bu yazı fazlasıyla uzar o zaman.
Kısacası, geziler öğretiyor insana. Birçok şeyi daha iyi kavramanıza yardımcı oluyor.


BAYRAMDAKİ AŞURE
Özler YALÇINER KELECİOĞLU

Kurban Bayramı öncesiydi. Bayramı sevdiklerinden uzakta geçirecek insanları düşününce içime bir hüzün çökmüştü. Kimin içindi acaba bu hüzün, kendim için mi yoksa diğerleri için mi? Doğrusunu söylemek gerekirse, onu da bilmiyordum.
Başkaları içinse, yapabileceğim bir şey yoktu ki benim. Kendim içinse, neden?
Eşim yanımdaydı ve onun akrabaları benim de akrabam. İş nedeniyle sıkça görüşemiyorsak, işte önümüzde kocaman bir bayram tatili var. Onlarla birlikte olacağız.
Annem ve babamı özledim desem, bu da gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Çünkü bu yaz sonu üç aya yakın bir süre onlar da Ankara’daki evlerinde kalmışlardı.
Yıllar sonra bayramı annem ve babamla birlikte kutlayacağımızın hayaline kapılmıştım. Onlar burada diye ablamın da İstanbul’dan geleceğini düşünmüştüm. Hepimizin sorumlusu sensin, diye takıldığımız anneannemin evinde toplanacaktık cümbür cemaat. Ama hayallerim suya düştü.
Geçen sene Kurban Bayramı’ndan hemen önce kaybetmiştik amcam Veysel Kaptan’ı. Seneyi devriyesinde Aydıncık’ta olmak istedikleri için önce babamlar ayrıldı Ankara’dan. Ardından “Bayramda kocamın ışığını yakacağım” diyerek anneannem çekip gitti.
Dolayısıyla hasret değildi beni üzen. Onlarsız bir bayram geçirecektim, birlikte kavurma da yiyemeyecektik ama bu da değildi beni hüzünlendiren. Anladım galiba, ben çocukluğumdaki bayramları özlemiştim de ondan hüzünlenmiştim. Anamın babamın ve de anneannemin Ankara’da olmayışları bahaneydi.
Ah, neydi o günler! Bayrama bir hafta kala başlardı bir telaş. Babam arabamızı bakıma sokmadan yola çıkmazdı. “Bakın çocuklar! Öyle, ulu orta bir şeyler istemek yok, ha” deyince anlardık bütçemizde ilk deliğin açıldığını. Ardından annem, tutardı ablamla ikimizin elinden, gider bayramlıklarımızı alırdık. Sonra hediyeler. Ayrıca kutu kutu şeker ya da lokum.
Vardığımızda babaanneme, amcama ve kuzenlerime kavuşmanın, onlara sarılmanın mutluluğunu yaşardık doya doya. Babam kurbanlık peşinde koşardı, sabahtan akşama kadar. Arabanın bagajında gelirdi keçi, eli ayağı bağlı. Sevinirdim kurbanlığı almışlar diye ama ardından da üzülürdüm kesilecek diye. O taş senin bu taş benim diye zıplayıp duran özgür keçinin boynuna bir ip geçirilir bağlanırdı bir ağaca, önüne de birkaç dal atılırdı. Keçiceğiz ise “ Mee, meee!” der dururdu.
Bayramın ilk günü, kesilirdi hayvancağız. Bir sürü çocuk toplanır bakardı nasıl kesip yüzüyorlar diye. Bahçemizde bir dut ağacı vardı; onun dibinde keserler, dalına da asarlardı. Bu arada ateş yakılırdı, dumanlar yükselirdi bahçeden.
O dut ağacının dibinde, koçyumurtası için kuzenlerimle kapıştığım, yer yer küle belenmiş ya da kömür yapışmış pirzoladan kim daha çok yiyecek diye yarıştığımız günleri anımsadım.
Kurban etinden kimlere verileceği tartışılır sonra da o evlere gidilirdi. Daha sonra sacda kavurma yapılır cümbür cemaat yenilirdi, yoldan geçenler bile çağrılırdı sofraya.
Büyük kentlerde nerede bulacaksınız bunları.
Bayramda babamlarla birlikte olamayacağımıza göre, ruhen bari yanlarında olayım dedim. İçimden geldi ve aşure yaptım bayramda gelen olursa ikram eder, biraz da komşulara dağıtırım, hem de amcamın ruhuna yollarım diye. Bir taraftan da bir endişe vardı içimde: Ya kimsecikler gelmezse, koskoca bir tencere aşureyi tek başımıza nasıl bitirirdik?
Amcam için yaptığımdan mıdır, bayramlık olduğundan mıdır bilmem, çok da güzel olmuştu, aşurem. Dökülmesine gönlüm razı gelmezdi doğrusu. Neyse ki gelen giden çok oldu bu bayramda evimize. Kavurmadan çok da aşure beğeniyle yenildi. Sonra misafirlerimizin “Eline sağlık, Allah kabul etsin, ölmüşlerinizin ruhuna değsin” sözleri mutlu etti beni.
İşte bir bayram da böyle geçti ama ben de tekrarlamaya başladım, “Ah, neydi o eski bayramlar” sözünü.
Aslında bayramlar değişmedi, biz değiştik, biz. Ama olsun, bayram yine de bayramdır. Sevdiklerimizin yanında olamasak da onları düşünmek, kendimizi onların yanında duyumsamak da haz veriyor insana.


TEK VE TEK BAŞINA TÜRKAN (*)
Hasan AKARSU

Ayşe Kulin, üretken, yirmi yapıtıyla çok ödüllü bir yazarımız. Şimdi de yakında yitirdiğimiz doktor, aydınlanmacı insan Türkan Saylan’ın yaşamöyküsünü yazdı:”Tek ve Tek Başına Türkan.” Yapıtı okurken bir insanın kısacık yaşamına sığdıracağı ne çok şey olabiliyor demeden edemiyor ve bu yurda özveriyle katkıda bulunan Sıdıka Avar’ı, Nene Hatun’u, Halide Edip Adıvar’ı vb anımsıyorsunuz.
Yazar Ayşe Kulin, Türkan Saylan’ın yaşamöyküsünü yazarken, onun ölünceye değin arkadaşı olan Gökşin Sanal’a yazdığı mektuplarından yararlanıyor. 1949’da başlayan mektuplaşmaları 1990’lara değin sürüyor. Kandilli Kız Lisesi’nde başlayan dostlukları hiç bitmiyor. Yazar, Türkan Saylan’ı konuşturarak anlatıyor yaşamöyküsünü. Ay ile iletişim kuran bir insan Türkan. Kanser tedavisi görürken hiçbir şey yemek istemezken yanından ayrılmıyor arkadaşları. Halime kadın Tunceli’den koşuyor yardımına. Çünkü donduğunda bacakları kesilecekken, parmak uçlarını keserek kurtarıyor onu Doktor Türkan. Sonra da evlenmesine yardımcı oluyor. Türkan’ın çocukluk ve gençlik dönemini mektuplardan öğreniyoruz. Babası tutucu, annesi Avrupalı, sonradan Müslüman oluyor. Türkan, keman öğretmenine platonik aşkla tutuluyor, Ali’ye de âşık oluyor. Ali Ankara Siyasal’da okurken onunla da mektuplaşıyorlar. İlerde Ali evlenmek istiyor; ama Türkan kabul etmiyor. Lise yıllarında dine bağlı, oruç tutan, teravih kılan bir kız. Türkçe Öğretmeni Hafız Ahmet Bey’den özel din dersi alıyor, Tanrı sevgisiyle büyüyor. Bakmayın ölüm döşeğinde bile ona “gavur” diyen din tüccarlarına.
İstanbul Tıp Fakültesi, Türkan için bir “hayat okulu” gibi. Aşk arayışları sürüyor bu okulda. Ali, başkasıyla evleniyor bu sırada. Türkan, “aşkın hallerine âşık” bir kız. Okuldaki asistanı Doktor Atilla’ya ilgi duyuyor ve evleniyorlar. Çağlayan ve Çınar adlarında iki oğulları oluyor. Dokuz yıl sürüyor evlilikleri. İlk doktorluğu Kağıthane Köyü’nde. Muayenehane açıyor; ama hastalarına yanlış tanı koymaktan çekiniyor ve uzman olmaya karar veriyor. Stajda, Bakırköy Akıl Hastanesi’ndeki cüzamlı hastaları görünce dünyası değişiyor. Kendi insanına, kendi bilim adamlarına güvenen bir tutum içinde olup Doğu’da cüzam taramalarına katılıyor, cüzam hastalarıyla dost olmaktan çekinmiyor. Etem Utku Hoca’nın cüzamla ilgili kitaplarını okuyunca hastalığın tedavisinin olduğunu anlıyor ve yaşamını cüzamlıların tedavisine adıyor. Uzmanlığını cildiye alanında yapıyor. Cildiye Doktoru olarak Bursa’da çalışıyor, çocukları için İstanbul’a dönüyor ve Dermatoloji Bölümü Başasistanı oluyor Osman Hoca’nın önerisiyle. O yıllarda hemşire olarak yanına aldığı Sultan ve Ayşe Yüksel hemşireler her zaman yanında bulunuyorlar, özveriyle çalışıyorlar. Osman Hoca, Türkan’ı Londra’ya gönderiyor burs için. Arkadaşı Özden’i ve iki oğlunu alıp gidiyor ve bir yıl kalıyorlar. Orada Doktor Jopling’le tanışıyor ve cüzam tedavisinde onu örnek alıyor. Tezini verip doçent oluyor. Profesör olması için iki dil gerektiğinden, Fransızca öğrenmek için de Dr. Grupper ile eşinin çağrılısı olarak Fransa’ya gidip dört ay kalıyor. Ekonomik yönden eli rahatladığında, yazları Ege kıyılarına geziye çıkıyorlar. Bundan sonra on yıl boyunca, her yıl “Mavi Yolculuk” yapıyorlar tekneyle (1969-1979 arası). Gezilerde Leyla Özbay, Azra Erhat da bulunuyor. Cevat Şakir, S. Eyüboğlu, Ruhu Su ilgi alanlarında olup aydınlanma ve bilgilenme gezileri sürüyor. Bir yolculukta, heykeltıraş Cevdet’le tanışıp aşk yaşıyor ve kısa sürede evleniyorlar. Bu yine, “Âşık olunmaya âşık olma hali” Türkan’ın. Sonunda “denedim ve öğrendim” diyor. Kısa sürede Türkan’ı kıskanıp baskı kurmak istediğinde, ayrılmaya karar veriyor ve boşanıyorlar. Birkaç yıl sonra Elazığ’dan ölüm haberi geliyor Cevdet’in. Oğullarından Çağlayan, Güzel Sanatlar’da, Çınar ise Tıp’ta okuyorlar. Her şeyin güzel olacağı umuduyla sürüyor yaşamı Türkan’ın. Cüzam üzerine makaleler yazıyor, Uğur Dündar’la yaptığı program büyük yankı uyandırıyor ve 1976’da Cüzamla Savaş Derneği kuruluyor. İst. Tıp’ta Dekan Güngör Ertem’in önerisiyle Lepra (cüzam) Araştırma ve Uygulama Merkezi kuruyorlar. Frengiyle, fuhuş sektörüyle de uğraşıyor. Elazığ Cüzam Hastanesi’yle ilgileniyor, beş bin kayıtlı hastaya bakılıyor. Cüzamlıların toplum dışına itilmişliklerini de göz ardı etmiyor. Bakırköy Akıl Hastanesi’nde 21 yıl başhekimlik yapıyor, Bakırköy İmamına bile cüzamlı hastalara yardım edilmesi için vaaz verdiriyor. Hastanede atölyeler kurduruyor, hastalara güven aşılıyor. 1980’e doğru olaylı yıllar, 12 Eylül Darbesi’ni getiriyor. İdil Projesini uyguluyor. Okula yollanmayan yoksul kız çocuklarının eğitim işi de giriyor yaşamına. Van-Bahçeşehir köylerinde cüzam taramalarına katılıyor. Yardımsever oluşu, tek mutluluk nedeni. Yurt sevgisi her şeyden, aşkından da üstün. Yaşamını hastalarına, mesleğine adayan bir kimlikle görüyoruz onu. Kanser tanısı konduğu için sağ göğsünü aldırıyor. 2002’de yeniden karaciğer metastazıyla tanışıyor.
13 Nisan 2009’da, kemoterapi sürerken, Arnavutköy’deki evine polisçe baskın yapılıyor. “Hastalarını ve öğrencilerini hep sevgiyle kucaklayan” kolları, serumdan ve kan vermekten, “iğne yastığı gibi” şimdi. Evde, Ümraniye’deki silahlarla ilgili arama yapılıyor, silah aranıyor, Ergenekon’la buluşturuyorlar Türkan Saylan’ı. Arama için gelen polislerden birisi Van-Bahçesaraylı. Türkan Saylan’ın, Bahçesaray’da cüzam taramasına katıldığını dinleyince şaşırıyor, kendi memleketini bildiği için ona saygıyla yaklaşıyor. Saylan, Muradiye-Çaldıran’da da cüzam taramasına katılıyor, üstelik terör ortamında. Binlerce insanı muayene edip cüzamlıları kayıt altına alıyorlar. Kardelen Projesi’nde, beş bin kızı okuttuklarını anlatıyor polise. Avukatı Hüseyin Bey gelince, beş saat sürecek arama başlatılıyor evde. ÇYDD’nin şubeleri de aranıyor, Türkan’ı darbe girişimiyle suçluyorlar. Oysa “Ne şeriat, ne darbe” diyenlerden Türkan Saylan. Yaşamıyla hesaplaşıyor artık:”Evet, dersimi verdin hayat! Teşekkür ederim”(s.309) diyor. Evinde, kediyle köpek bile insan yerine konulurken, polislerin silah araması ne ilginç! Üstelik dönülmez akşamın ufkundayken. Halk, evinin önünde gösteri yaparken son dileklerini söylüyor pencereden:”…Sade ve sakin bir yaşam biçimini seçtim kendime, hırstan, lüksten uzak, sadece memleketimin kedersiz insanlarına ve çocuklarına hizmet etmeye adanmış! Şimdi şu hale bakın, halk dağılmıyor, bir şeyler bekliyor benden. Oysa ben, son günlerini yaşayan, çalışkan, özverili bir hekimim sadece, sokaktaki kalabalığın tepkisinin bayrağı hiç değilim. Pencereden çekildim, perdeyi örttüm, gidip yerime oturdum ve içimden, bu vatanın çocuklarının sonsuza kadar hep haksızlığa ve cehalete karşı, cesaretle bayrak kaldırmalarını diledim. Tıpkı bir ömür benim yapmış olduğum gibi!”(s.313). Türkan Saylan, ÇYDD’nin 20. Yıl Kutlamalarını görmek istiyor ölmeden önce. “Geminin limandan” ayrılış zamanının geldiğini bilse de, Nazım Hikmet’in söylediği gibi “Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak” ilkesiyle hareket ediyor. Doping alarak Lütfi Kırdar Salonuna gidiyor, gördüğü ilgiden, kalabalıktan, Kardelenler’den mutlu oluyor. Görüyor ki bir ömrü boşa harcamamış, darbeci yerine konulmasını umursamıyor; çünkü o, yüreği insan sevgisiyle dolu bir doktor. “Hayat geçiyor önümden. Hayat sana teşekkür ederim” diyerek ayrılıyor aramızdan ve bu dünyadan bir de Türkan Saylan geçiyor.
Yazar Ayşe Kulin, büyük emek vererek yazdığı “Tek ve Tek Başına Türkan” adlı yaşamöyküsü yapıtıyla da gönüllerimizi kuşatıyor.

(*) Tek ve Tek Başına Türkan- Ayşe Kulin, Yaşamöyküsü, Everest Yayınları, 1. Basım, Kasım 2009, 332 s.



REMZİ RAŞA İLE PARİS’TE: O KAFELER, O KADINLAR
M. ŞEHMUS GÜZEL


Paris kafelerinde kadınlar çoğunluktadır, garsonlar ve erkekler azınlıkta. Paris tarihi böyle yazıyor ve bunun nedeni niçini de sorulmaz, sorulamaz. Şimdiye kadar da sorulmadı.
Paris deyince ilk akla gelen Eyfel Kulesi ise ikincisi veya üçüncüsü kafeleri ve teraslarında sereserpe yayılmış bir içim su kadınlarıdır.
“Güzel bacaklı” kadınların devam ettiği kafelerin adreslerini hiç sormayın, asla söylemem çünkü. Ama hafızalarımızda yer alan kadınlarla bugünküler aynı mı? Akan zaman duran zaman, gel zaman git zaman Paris ve kadınları da değişmedi mi? Bana kalırsa değişti. Ama hangi yönde? İşte bunu ve buna bağlı birçok şeyi konuşmak için ressam Remzi Raşa ile kısa bir sohbet yapmak istedim. Sohbetimizi sunmadan önce şunu da yazmak lazım:
Aslına bakarsanız o tür kafeler de kalmadı artık.
O güzelim kafeler neredeler şimdi? Montparnasse’daki Le Select, La Dôme artık turistlerin “işgali altında”. Les Halles’deki kafelerin yerinde ise yeller esiyor: Ressam Remzi Raşa’nın, veya kısaca ve eserlerini imzaladığı ismiyle Remzi’nin, bir zamanlar devam ettiği ve mezbahalara et taşıyan, mezbahalardan et taşıyan kasapları çizdiği kafeler artık yok. Hani Remzi’nin resim defteri elinde çizgilerini kâğıt üstüne döktüğü 1950’lerdeki anlar: Bir emekçi görmesin, hemen yanındaki yoldaşına seslenirdi: “Michel, t’es sur le papier ha!”: “Mişel kâğıda resmedildin artık!” O zamanlar artık geçmiş oldu. Ama yine de arşivlerde yerlerini saklı tutan zamanlardır onlar: Arşivlerde ve Remzi’nin tablolarında. İşte bu kısa söyleşimizde Remzi’yle biraz da o zamanlardan bu zamanlara akan ve durmayan anların ve anıların dökümünü çıkarmaya çalıştım:
MŞG: Remzi, Paris’e geldiğin 1950’lerin başından bugüne bakınca neler değişti, neler aynı?
Remzi Raşa: Bugün gözüme en çok çarpan kadınların yalnızlığı. Yalnız kadınların sanki sayısı daha da arttı. Hem o kadar güzel ve hem o kadar yalnız. Neden böyle diye sordum. Ve kadınlar konusunda daha derinlemesine düşünmek ve çizmek istedim. Ayrıca bir gün kadınlar tarafından yanlış anlaşılmak istemem. Öteden beri feministim. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki öğrencilik yıllarımdan beri: Yani kadın sanatçı arkadaşlarla orada alay edildiğinde kadın sanatçıları savunurdum. Onları desteklerdim. Kadın sanatçı arkadaşlarımla eşit eşite ilişkilerim vardı ve bu hep böyle sürdü. Elbette kadın bir sanatçı erkek sanatçıyla eşit olmalıydı. Eşittir. Kadın sanatçıların farklı gösterilmesine çok üzülürdüm. Bunu çok saçma ve son derece yersiz bulurdum.
Paris’e ilk geldiğim günlerde kadın ve erkekler, çiftler, sokak, cadde ve meydanlarda sevişir, öpüşür, koklaşırlardı: Hele kafelerde. Kafe teraslarında evlerinin salonlarındaymışçasına oturur, konuşur, güler ve kimi zaman ağlarlardı... Oysa şimdi sokakta elele tutuşan çift görmek bile mümkün değil. Âşıklar nerede diyesim geliyor. Onları arıyorum. Bulduğumda da üzülüyorum: Çünkü bugün o güzelim kadınlar sokaklarda, parklarda, kafelerde yapayalnızlar. Resimlerimde biraz erotik bir taraf bırakıyorum ki insanlar birbirlerine yeniden bakmayı anımsasınlar. Birbirlerine baksınlar evet. Yani sadece resimlere ve afişlere değil. Bilhassa birbirlerine baksınlar. Çünkü bugünlerde yalnızlık feci biçimde arttı. İnsanlar arası iletişim azaldı.
MŞG: Resminde “masum erotizm” adını taktığım ince bir yön bulunuyor. Bu arada çizdiğin kadınların hemen hemen tümü tek başına. Yalnız kadınları artık bizzat ressam olarak sen çiziyor ve saklıyorsun, bir anlamda arşivliyorsun bile denebilir. Aslında haksız da sayılmazsın: Çünkü Paris’te her iki kişiden biri yalnız yaşıyor. Kadınlar arasında ise yalnız yaşayanların sayısı çok daha yüksek. Onca söylenip yazılmasına rağmen, cep telefonu, bilgisayar veya bilgisaymaz, yalnızlığın üstesinden gelemiyor. Bu aletler yalnızlığın çaresi değil. Bilgisayar ve cep telefonu ile iletişim her türlü insani boyutunu yitirdi: İletişim karşılıklı olmaktan çıktı, neredeyse tamamen makineleşti. Son derece garip. Bugün yalnızlık yeniden ve sanki kalıcı bir biçimde gündemde. İnsanlar sadece tek başlarına olduklarında yalnız değiller. Evet tek başlarınayken yalnızlar ve nereye giderlerse gitsinler, kafede, metroda, sokakta, meydanlarda, sinemada, yalnızlıklarıyla etraflarına bir tür duvar örüyorlar, bir tür zırh takıyorlar: Gözle görülmeyen ama bir koku gibi duyumsanan ve insanı fena halde sarsan bir yalnızlık duvarı. Bazen bu zırh, bu duvar başka biçimler alabiliyor: Örneğin kulaklıkla dolaşanlar ve dolaşırken güya cep telefonuyla konuşanlar, konuşuyor gibi yapanlar, bir yerde “iletişime kapalıyız” diyorlar. Eskiden kitap okurdu yalnız bir erkek veya yalnız bir kadın: Ve bu, sohbete, konuşmaya, alışverişe, “çıkmaya” hazırım anlamına gelirdi. Oysa bugün son derece “gelişmiş” aletler bunu yok ediyorlar. Öte yandan bugün insanların oturuşu, kalkışı, bakışı daha doğrusu BAKMAYIŞI değişti. Bugün taşralarla Paris arasında fark ettiğim bir nokta şudur: Taşrada hâlâ bakış var, bakmayı bilenler var, Paris’te bakış bitmiş. Paris’te artık kimse kimseye bakmıyor. Daha komiği de var: Bir bakışı üstünde hissedip sen de o yöne bakınca, bakan gözler hemen başka tarafa çevrilmiş oluyor. Haydi geçmiş olsun. Sanki sana hiç bakmıyormuş gibi.
Remzi Raşa: Hepimiz aynı durumdayız. Ben de sık sık aynı şeyleri yaşıyorum. Tablolarımda amaçladığım da zaten budur. İnsanların birbirlerine yeniden bakmalarını teşvik etmek. Bazen başardığım oluyor. İşte bir örnek: Ressam bir arkadaşım var: Alain. Geçenlerde bir sabah erkenden telefon etti, epeyce heyecanlı bir biçimde aynen şunları söyledi: “Remzi, sokakta bir kadın gördüm, müthiş etkiledi beni. Tabloların sayesinde kadın(lar)a bakmayı yeniden öğrendim.” İşte resimlerim bir yerde bir işe yaradı. Boşandıktan sonra o kadar yalnız ve o kadar kadın beğenmez hale gelen Alain nihayet bir kadına bakmayı başarabilmiş ve mest olmuştu. Kadınla ilgilenmeye yeniden başlıyordu. Sıkı sıkıya kapadığı, kapı ve pencerelerini içeriden sürgülediği dünyasını güneşe ve yaşama açıyordu. İşte yaşam bu. Alain yapayalnızlığını kırdı nihayet. Ya öbürleri? Paris’te herkes kendi yalnızlığında mahkûm.
Söyleşimiz bitiyor. Remzi Raşa ile atölyesinden çıkıyoruz. Paris kalabalığı bizi yutmadan önce, sokak başında şöyle bir soluklanıyoruz: Birdenbire Yılmaz Güney çıkıyor karşımıza. “İşte yaşam bu” diyor. Ellerini omuzlarımıza koyuyor: Yılmaz, Remzi ve ben yürüyoruz: İŞTE YAŞAM BU. YALNIZLIKLARA VE ÖLÜM(LER)E NANİK! TAMAM MI?



OKUL ÖNCESİ YILLARIM
Mümtaz BOYACIOĞLU

1949-1950’li yıllarmış o yıllar. Sonradan çıkardım o tarihleri. Şehrimizin tam merkezinde büyükçe iki kapılı bir kahve vardı. Şimdiki Eroğlu tuhafiye, Foto Seyfi ve saatçi Nazım’ın dükkânlarının olduğu tek katlı bir yer. Eroğlu tuhafiyenin en arka köşesinde ocaklık, bu ocaklığın hemen yanında büyükçe tahta masa, masanın üzerinde de bir radyo, radyonun yanında ise pil ile bataryası vardı. Ulus, Karagöz gibi gazeteler ve Akbaba Dergisi bulunurdu çoğu zaman. Nerede o yıllarda elektrik, nerede elektronik cihazlar. Babam bu kahveyi çalıştırırdı. Meğer bu kahve, o yıllarda yurdumuzun her köşesinde açılmış olan halkeviymiş.
Meşe odunu ile ısıtılan halkevinin gelen gidenleri eksik olmazdı. Babamın meşe közünde demlediği çayları zevkle içerlerdi yaşlılar.
Halkevine, öğleyin güzel giyimli ve kravatlı biri gelir bu radyoyu yalnız o açar, çevresini saranlarla dinlerdi. Bu gelen kişi haberleri dinlerken babamın meşe közü üzerinde yaptığı, köpüğü üzerinde demir paranın durabileceği kahvesini içer, bir saat kadar oturur, giderken de radyoyu kapatır giderdi. Radyoyu açıp kapatan kişinin hâkim olduğunu çok sonra öğrendim. Hâkim Bey gidedursun, memleketin ahvalini kalanlar tartışırlardı.
Öğleye yakın, radyonun açılış saatinde genelde orada olurdum. Güzel giyimli radyoyu açan kişinin araştırması sırasında bir müzik parçası duyar mıyım hevesi ile. Dili hiç de önemli olmayan bir müzik parçası gelince biraz dursun dercesine gözüne bakardım bu adamın. Daha sonraları yanıma bir iki de arkadaş alır gelirdim, radyo dinletmek için. Babam kızardı ama bir kıyıda veya dışarı gizlenerek olanları izler, dinlerdik her tür müziği.
Yine o yıllarda akşamları sinema gösterilecek diye tellal ile duyuru yapılırdı. Akşama bizim bu kahvenin önüne seyyar bir perde kurulurdu. Şimdi kaldırılan heykelin batısına ve dükkânların hemen yanında bir motor çalışırdı. Meğer bu makine elektrik üretir, sinema makinesine elektrik verirmiş. Halk o akşam gelerek ayakta bu eğitici filmleri izlerlerdi. Ülkenin kalkınması için köylüye yönelik, tarım ve hayvancılığın o günlere göre moderni anlatılırdı bu filmlerle.
O yıllarda ben altı yaşları civarındayım. Yiyecek getirme bahanesi ile halkevine çok geldiğimi anlatmıştım. Ara sıra babamın verdiği 5 kuruş ile aldığım leblebi cebimi doldururdu. Yemekle bitiremezdim. Halkevindeki radyodan müzik duyma ve leblebinin hatırına arkadaşım da eksik olmazdı.
1950’ye kadar CHP hükümette iken babamın yeğeni dava vekili Yakup Gök (Gözlüklü Yakup) uzun yıllar CHP’nin nahiye başkanıdır. Yine o tarihlerde Nahiyemizde Belediye başkanıdır.
O yıllarda Ankara, Kırşehir, Kayseri karayolu Kaman’dan geçmektedir. İlçemizden geçen bu yolun ekonomik ve kültürel kalkınmamıza sayısız faydaları olmuştur. Fakat ileri yıllarda bazı siyasi nedenlerle, bu yol Keskin Akpınar üzerinden ve Kaman’a 15 km uzaklıkta Hamit kasabasından geçirildi.
1944 Yılının Mayıs ayında, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Kırşehir istikametine geçerken Kaman’a uğrar. Belediye başkanı Yakup Gök başta olmak üzere, meclis üyeleri, nahiyemizin esnaf, sanatkârları ve halkımız Cumhurbaşkanını coşku ile karşılarlar. Belediye başkanımız Nahiyemizin sorunlarını anlatır. Bir bir dinleyen Cumhurbaşkanı, “Başka bir isteğiniz var mı,” diye sorar. Başkanımız Yakup Gök; “Halkımız, Kaman’ın ilçe olmasını istiyor paşam,” der. Halk bu sözleri daha çok alkışlar. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu isteği de not aldırır, teşekkür ederek Kırşehir istikametine doğru hareket eder.
4-5 ay sonra ilçe olma kararı gelir ve 1 Eylül 1944 de Kaman İlçe olur. İdari yönden gelen hizmetlerle de ilçemiz gelişmeye başlar.
1924 Yılından beri Belediyelik olan ilçemiz her geçen gün biraz daha gelişir
Akşamları babam, yeğeni Yakup Gök’ün oraya sık sık oturmaya giderdi. Ben de bazen izinli bazen de kaçamaklı olarak babamın peşine takılırdım. Babamla birlikte çevre komşulardan gelenlerde olurdu. Burada hem radyodan acans (haberleri) dinlerler, hem de Yakup Gök’ün anlattığı memleket meselelerini dinlerlerdi.
Oturdukları odanın duvarında İsmet İnönü, kalabalık devlet adamları ve içlerinde Yakup Gök’ün de bulunduğu resimleri takılıydı. Bunlar kim, nerede çekildiniz gibi soruları elbette soracak yaşta ve bilinçte değilim o zamanlar. Ama yıllar sonra öğrendim ki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yanındakiler hükümet üyeleri ve parti ileri gelenleriymiş. Yakup Gök’ de bu kişilerle tanışır görüşürmüş.
1950 yılında DP’nin iktidara gelmesiyle, Türkiye’deki rollerin değişmesinden biz de nasibimizi aldık. Halkevlerinin kapatılması ile babam işsiz kaldı, ben de leblebisiz.

NE OLCAK BU SARIKEÇİLİLİLERİN HALİ?
Celal Necati ÜÇYILDIZ


Bölgemizde, özellikle Taşeli bölgesinde son konargöçer Sarıkeçili Yörükleri kaldı. Son yirmi yıl içinde Boynuinceliler de vardı. Onlar Narlıkuyu / Kız Kalesi gibi belediyelerin katkıları ile maki, taşlık alanlara önce çadırlarını kurdular. Daha sonra da evlerini yaptılar.
Yavaş, yavaş konargöçerliği bırakarak besi ve tarıma dayalı çalışmaları ile yaşamlarını devam ettirdiler.
Geçtiğimiz yıllarda birlikte çalıştığımız Tarsus Orman Araştırma Enstitüsü Müdürü Ersin Yılmaz bana, “Boynuinceli Yörüklerinin yerleşik yaşama uyum sağladıklarını, üzerinde çalışılan YÖRÜK VE TAHTACI KÜLTÜRÜNÜ TURİZME KAZANADIRMA projesine çok sıcak baktıklarını çünkü turizmin kazanımlarını gördüklerini, çok heyecanlandıklarını bildirmişti.
Bu konu ile ilgili Aydıncık, Karaman gibi yerlerde birçok toplantı yapıldı. Bu toplantılara Ersin Yılmaz da katıldı. Ama bir sonuç alınamadı ki bu yıl Sarıkeçili Yörükleri Cılbayır belinde kaldılar. Bu kış zor geçeceğe benzer. Onlar kışın ılık deniz kenarında çadırlarını kurup, yerleştirdikleri yerlere kiralarını da ödeyerek kışı geçiriyorlar, nisan geldiğinde Toroslar’a gidiyorlardı.
Ekim sahalarının çoğalması onların yollarını zorlaştırdı. Artık sürülerini çoğu yerden traktör ya da kamyonlarla geçirye başladılar. Ama en zoru çamaşırlarını çalıların üzerinde unutmaları üzerine o sevdikleri orman ile onun işletmesini üstlenen Orman İşletmeleri ile aralarına kara kedi girdi. O çalılardaki çamaşırlardan rahatsız olanlar yasaları hatırlattılar. Hem de ısrarla. Ne yapalım dediler. Kanun kıldan ince. Kaldılar Toroslar’ın bir belinde.
Burada sorun çözülmez. Yarın birileri de oradan çıkın deyiverir. Derler mi, derler. Yasalar tüm ülke için geçerli değil mi?
O zaman toplantıları geçelim, karar verelim. Bu Sarıkeçili Yörüklerimizi ne yapalım?
Mülki amirlerimiz genişletilmiş bir toplantı düzenlesin, Orman İşletmesi, Özel İdare, Belediyeler ve Kamu Kuruluşları. Ulugöz, Burunucu, Gülümpaşalı, Bolacalı Koyuncu gibi.
Köylerde ucu ormana bağlantılı ne kadar Hazine’ye ait mülklerin envanterini çıkarıp, bunları iskân edecek bir sahanın tahsisini yapıverelim. Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan gelen göçmenlere nasıl yer verdiysek, onlara da yer tahsisi yapılsın. Önce çadırlarını kursunlar. Nisanda Toroslar’a yol görününce inşaatlara başlansın. Ekim ayı geldiğinde onlar sıcak yuvalarında, yanlarında ahırları ile yeni mutlu yaşamlarına adım atsınlar.
Bir daha da Sarıkeçili Yörükleri sorun olmaktan çıksın. İstiyor musunuz?
O zaman bir somut öneri daha:
Yer tahsisi yapıldıktan sonra Anadolu Kalkınma Vakfı gibi kuruluşlar, Dünyanın değişik yerlerinde ortaklaşa çalıştıkları Sivil Kuruluşlar aracılığıyla bu bizim Yörüklerimize konutlarını yapıp, teslim edebilirler.
Ya da Toki aracılığıyla bunların konut ve ahırları yaptırılıp, uzun vadede bedelleri talep edilebilir.
Ama bunun için kalkın ayağa. Türk kültürüne hizmet mi etmek istiyorsunuz, yöremizde tek yaşayan Yörüklere sahip çıkmak en güzeli olacak. Bundan hayırlı bir iş olur mu?
Egelilerin dediği gibi “ HADİN GARİ” el verin şu Sarıkeçili Yörüklerimize. El verin ki bir sıcak el elinize değsin.



BİLGİSAYARIN GÖZÜ
Mehmet BABACAN

Emeklilik yıllarını epeyce çoğaltmış bir abi, yorgun argın, söylene söylene geldi yanımıza.
“Arkadaş, bu bilgisayar dedikleri alet var ya, acaip bişey yahu… Bal gibi kıyamet alâmeti… Gâvurun oğlu gâvur, tüm gâvurluğunu yüklemiş üstüne.”
Kim bilir daha neler söyleyecekti de bir arkadaş lâfı kısa kestirdi:
“Abi, eli öpülesi abi, hele bir otur da anlat, nedir seni bu kadar şaşırtan şey? Anlatıver de biz de kurtulalım bu kıyamet gibi meraktan.”
Derin bir of çekerek oturdu. Arka cebinden çıkardığı çarşaf gibi mendille, evire çevire yüzünü silerken, büyük bir güç harcıyor gibiydi. Yılların yorgunluğunun üstüne, belli ki ayrı yorgunluklar da eklenmişti. Temmuzun kavurucu sıcağı da cabası.
Bilgisayarın, yaşamımıza yeni girdiği yıllardı. Cihazın marifetleri öyle çoktu ki hayatına bir daktilo bile girmemiş olanlar, şaşmaktan başka ne yapabilirdi?
“Hele bir soluklan, bir çay iç de öyle anlat derdini,” dedi, arkadaşlardan bir başkası. Herkes iştahlanmıştı. Adam, konuşkan biriydi. Hem de hafiften saflığa yatan bir nükte sezinleniyordu sözlerinde. Yani, tatlı bir söyleşinin eli kulağındaydı.
“Anlatacağım, anlatacağım da hele bir soğuk su içeyim, motorum biraz soğusun. Sonra, zor susturursunuz beni.”
Nerden başlasam der gibi, şöyle bir göz gezdirdi çevresine.
“Nelere şaşacağımı da şaşırdım gardaşlar. Bizim çocukluğumuzda, ‘iğnenin ucunda kuran okunacak’ derlerdi de ‘Allahın hikmeti’ der, geçerdik. Sonra gördük ki pikap iğnesinin ucunda okunuyor gerçekten… Ağzımız bir karış açıldı; gramofonu icat eden herifin marifetine de şaştık kaldık.”
Kerbelâ’dan yeni çıkmış gibi içti, iki bardak suyu.
“Su gibi aziz ol çocuğum” diyerek, garsonun gönlünü almayı da unutmadı.
Bir başka arkadaş karıştı söyleşiye.
“Bunu da anlarsınız be amca. Allah uzun ömürler versin. Siz eski topraksınız. Daha neler görürsünüz, neler…”
“Yok yok yeğenim. Beni süründürecek dilekte bulunma sakın. Bakarsın tutuverir. Görmeye görmem de gördük göreceğiz derken, kafayı üşütmeyelim yeter. Şaka değil vallahi, şaşırmaktan bıktım uşaklar. Torunlarım bile, gülüp duruyorlar. Amaan, varsın gülsünler. Gülücüklerine bile katkıda bulunabiliyorsam, ne mutlu bana. Onların yürecikleri sevgi dolu. Alaycı olmadıklarını bilirim ben. Bilgisayarın gözünden daha iyi görür benim yüreğim.”
Birbirimizin yüzüne baktık. Yaşlılık, yorgunluk anlaşılır şeylerdi de bu bilgisayarın gözü ne oluyordu? Söyleşi içinde, kendiliğinden açıklanır diye bekledik, olmadı. “Ah”ların, “of”ların arkası kesilmedi bir türlü…
Bir arkadaş, dayanamadı.
“Abi, bağışla bizi. Bu bilgisayar konusunu anlayamadık. Merakımızdan, dibimiz düşecek. Hele, şunu bir anlatıver de kurtulalım meraktan. O kıyamet, bize torpil geçecek değil ya. Anlat ki önlemi neyse alalım.”
Gelen açık çaydan, höpürtülü bir yudum çektikten sonra, çok önemli bir sır verircesine anlattı olayı:
“İlâç almak için, nöbetçi eczaneye gittim. Bir saate yakın da sıra bekledim. Sıram geldiğinde, görevli karnemi aldı; bilgisayarın tuşlarını biraz şıkırdattıktan sonra, ‘Amca, sana ilâç veremeyeceğiz’ demez mi?
Tepem attı.
‘Veremeyiz de ne demek? Ben kırk yıl hizmet vermişim. Bana ilâç vermeyecek olanın alnını karışlarım.’ diye, kükredim. Aşağıdan aldı uyanık. “Amcacığım, istediğin ilâç evinde var. Önceden almış olduğun daha bitmemiş.”
Daha da sert çıktım.
“Hayır kardeşim. İlâçlarım tamamen bitti. Hatta bu sabah içemedim bile.”
‘Yapma amca. Bilgisayar yalan söylemez. Bilgisayarın gözünden hiçbir şey kaçmaz. Senin evinde ilâç var. O yüzden, sana ilâç veremeyiz.’
“Ne dedimse inandıramadım. Giderek, benim de aklım karışmaya başladı. Bu sıcakta, tepine tepine eve kadar gittim. Canım burnumda. Çoluk çocuk bir hata yapmış olsa da onlara bağırıp çağırsam, rahatlayacağım. Ama benim dolaba karışmazlar ki. Daha doğrusu, dokunamazlar bile. O hırsla, dolapta ne varsa, saçtım yerlere. Bir de ne göreyim; bir kutu ilâç, bana bakıp durmuyor mu? Ne zaman koydumsa koymuşum. Diğer eşyaların arasına karışmış. Bir utandım, bir utandım ki hiç sormayın. Bakın arkadaşlar, bilgisayara karşı utanmak, başka şeye benzemiyor. İnsan çok kötü oluyor. Kafasızlığımızı tüm dünya görüyor çünkü…
Mahcup mahcup vardım eczaneye; bilgisayardan özür diledim. Tuşları yeniden şıkırdatıp, baktılar; özrümü kabul etmiş. Yalnız, bir hafta kadar kafasını dinleyip, sonra verecekmiş ilâcımı. İnanın, çocuk gibi sevindim. ‘Vermiyorum be. İlâca kurban ol. Kafasızlığın yetmiyormuş gibi; bir de beni yalancı çıkarmaya çalıştın’ dese, ne diyecektim? İyi ki olgun davrandı. Ne de olsa, çağdaş bir âlet canım…”

TERİMİZ KURUMADAN

Bu taşları biz getirdik
Sırtımızla uzak dağlardan
Bir ördük ne umutlarla
Ev oldular okul oldular
Hastane dam kışla

Terimiz kurumadan daha
Bide baktık
Pencerelerde parmaklık
Kapılarda kilit
Dışarıda kalmış kırlar
Dışarda
Gökyüzü deniz özgürlük
Kuşatılmışız duvarlarla

MEHMET BAŞARAN
(PİR SULTAN ÖLÜR ÖLÜR DİRİLİR)


BAHARIN GÜCÜ

Yeni dostlarla donandı sofra
Yemyeşil bir çimenin üstünde
Hışırdıyor ağaç yaprakları tepemizde
Kuşlar cıvıldaşıyor çitler boyunca
Kadehler kaldırılırken birer birer sağlığa
Bir çocuk sevinci yayıldı ortalığa
Kırıldı tekdüze yaşamın beli
Unutuldu günlük yaşayışın tasaları
Gölgelendi geçmişteki
Sürüp giden tartışma sayfaları
Herkes yekinip kendine döndü kurtuldu
Kaskatı kurallar ve söylemlerden
Yenilip içilip eğlenildi
Felekten tatlı bir gün çalınmış oldu
Buğulu özlemler girdi araya
Sınırsız büyüsüne mutluluğun
Götürüyordu bizi

Mehmet AYDIN


toroslar avucumda

yeni bir yolculuk geçmişe
ne günün ağır yükü
ne kaygı, ince hesap
nereye götürürse yüreğim

dingin bir güz sabahı
gün ağarırken
ölüm kadar uzak
doğduğum yere

toroslar avucumda
çaltı dikeni
dokununca kanıyor
çocukluk anılarım
pelit ağacında takılı
mazı torbam
kızıl mazaktan oyduğum
su değirmeni
kişneyen küheylanım
bir söğüt dalı
doldurup terkime
çocukluk düşlerimi
nereye götürürse yüreğim

ALİ F. BİLİR
(GÜZ ANIMSAMALARI)

U-MUT-LAR-I-MIZ

Öyle çok koptular ki umutlarımız
ince yerlerinden
Yer kalmadı düğümlere bile

Öyle çok kar yağdı ki
Güvendiğimiz dağlara

Bundan böyle

Ne umut dokuyacağız boş yere
Ne de kar yağdıracağız
Dağlarımıza

Müslim ÇELİK
(Kızbes)


ÖYKÜ TELEFON
Mustafa B. YALÇINER

Çarpan pencere kanadı çekip çıkardı onu uykusundan. Esneyerek gerindi, terliklerini ve sabahlığını giydi. Banyoya giderken boş bir şişeye çarpınca, bastı küfrü. Elektrik düğmesine çöktü, darmadağınık odaya sarı solgun bir ışık yayıldı. Sallanarak vardı kapıya. Banyonun lambasını da yaktı ve kapıyı açar açmaz, küf kokusuyla karışık kirli çamaşır kokusu üşüştü üstüne. Adam suratını buruşturdu. Girince, aynaya baktı, alt dudağını dişleri arasına aldı, başını salladı ve tükürdü aynaya.
Orta yaşlardaydı, suratı buruş buruş, gözlerinin altı torbalanmıştı. Ağzını çalkaladı, suyu tükürdü, yüzüne şöyle bir su çarptı. Havluyu almak için elini uzattığı sırada, tavanın köşesinde bir örümcek gördü, düşürdü onu ve ezdi ayağıyla.
Odaya dönünce, pencereye yöneldi, perdeleri açtı. İçeri dalan ışık, az da olsa kovdu odaya egemen olan karanlığı. Bakışları birden çakılıp kaldı karşı evin penceresine. Tül perdelerinin beyazlığı tutsak etti adamın dikkatini. Kendi perdeleri ayakkabı boyacısının bezine dönmüştü.
Giyinirken, gözleri duvardaki fotoğrafa takılıp kaldı. Karısının fotoğrafıydı, kavgalarını anımsattı. “ Beni bir eş olarak değil de hizmetçi olarak görüyorsun” dediği zaman haklıydı diye söylendi.
Giyinmişti. Canı çıkıp biraz hava almak istedi. Atkısını dolarken boynuna, yerde sürünen ucu, pamukçukları da alıp geliyordu. Telefon çaldı tam çıkacağı sırada.
- Alo, buyurun, ben Mete. Nasıl? Anam iyi değil mi? O zaman hemen yola çıkıyorum. Haber verdiğiniz için teşekkürler.
Kapıyı kilitledi, merdivenleri koşarak indi. Sokağa çıktığında, göğe baktı. Güneş yatmaya hazırlanıyordu. Az ilerideki okuldan çıkan çocukların sesleri duyuluyordu. Bu gürültüde Mete bir an dikilip kaldı. Yedi yaşındaki oğlu geldi gözünün önüne. “Ona adını verdim ama sevgimi asla veremedim” dedi. Yürümeye başladı yeniden.
Çok sürmedi durağa varması. Otobüs görününce de korkunç bir itişme kakışma başladı. Bindi. Yolcular yeni binenlere sadece bakıyor, yerlerinden bile kıpırdamıyorlardı. Mete meşin tutaklardan birine yapıştı, gözlerini yumdu ve annesini düşünmeye başladı.
Kadıncağız yalnız yaşıyor, aldığı yaşlılık aylığıyla zar zor geçiniyordu. İki günde bir komşu kadınlarından biri geliyor, yemeğini yapıveriyor ve etrafı derleyip topluyordu. İki yıldır da Mete annesini görmüyordu. Son olarak karısını kayınbabasının evine getiriverdiği zaman görmüştü onu. Annesi boşanmalarına çok kızmış ve oğlunu kovmuştu evinden. O zamandan beri de konuşmuyorlardı.
Otobüs sarsılarak durdu. Mete açtı gözlerini. Otogara gelmişti bile. Garajın dumanlı ve kirli havasında koşuşturan insanların arasından geçerek bir otobüs yazıhanesine vardı. Köylerine tek otobüs kalkardı her gün saat yarımda. Onu da kaçırdığı için, köyün yakınından geçen bir başkasına binecek, yolda inecek ve oradan da yaya gidecekti.
Şafak sökmeden, otobüs yol kenarında durdu. Elinde şeker kutusuyla indi Mete. Bir sigara yaktı, paltosunun yakasını kaldırdı, yürümeye başladı.
“Oğlum şekeri severdi ama ben sık alamazdım. Görünce çok şaşıracak. Öğretmeni bayanmış, gidip onu da göreceğim. Eğitimiyle ilgileneceğim artık, onu da alıp götüreceğim evime. Onu doktor edeceğim. Karım da isterse, bizimle gelebilir elbette. Söz, alkole paydos, dayak da yok. Sevecen ve uysal bir koca olacağım. İyi de bakalım karım kabul edecek mi benimle gelmeyi?!.”
Mete iniyordu bir vadiye doğru, arkasından da iteliyordu poyraz. Bir süre sonra köyüne vardı, ılımandı burası. Sis de yavaş yavaş dağılıyordu. Gömütlükten geçerken yıllardır uğramadığı babasının mezarını ilk kez ziyaret etmek geçti içinden. Yarısı yıkılmıştı gömütün, Mete’ye “Utan” der gibiydi. Mete, babasının başucunda çömeldi, önce babasına bir Fatiha gönderdi sonra da “Sana layık bir evlat olamadım, beni bağışla, baba” diye mırıldandı.
Hemen uzaklaştı mezarlıktan. Kayınbabasının evi yolun üzerindeydi. Uzun süre baktı ona. Pencerenin kepenkleri kapalıydı. Sessizliğe gömülmüştü ev. Pişmanlık gözyaşları içinde, yoluna devam etti. Eve varınca kapıyı çaldı. Karısı açınca da Mete’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Baktı karısına, sarıp öpmek istedi ama ona çektirdiği cehennem azabını düşününce cesaret edemedi. Ona yalnızca merhaba diyebildi ve şeker kutusunu uzattı.
Karısı da şaşırmıştı onu görünce, birkaç adım geri çekildi. “Hoş geldin, geç” dedi titrek bir sesle.
Mete, kızarmış ekmek kokusunun kuşattığı odaya girdi. Annesiyle oğlu kahvaltı yapıyordu. Oğlan şaşkın şaşkın bakıyordu babasına. Yaşlı kadınsa ayağa kalkmaya çalışıyordu.
-Anacığım, canım anam! Geldim işte, nasıl oldun?
Sıkıca kucakladı anasını.
- Şimdi çok daha iyiyim, oğlum.
Mete eğildi ve kollarını uzattı oğluna. Ne yapacağını bilemeyen çocuk, annesine baktı. O da başını salladı oğluna. Sevinçten kuşa dönen çocuk uçup atladı babasının kollarına.
-Seni çok özledim baba, ne olur bir daha bırakma bizi.
- Tamam, canım ciğerim, merak etme sen. Bundan sonra iyi bir baba olacağım ve hep beraber olacağız.
Sonra da karısına baktı.
Karısı, ailesinin mutlu olması için bulunduğu özverileri geçirdi birer birer kafasından. Yalnızlığını, can sıkıntılarını ve kocasının ona çektirdiklerini anımsadı. Dayanamayıp sordu kocasına:
- Şimdi, bu barışalım demek mi, yani?
- Seni evimizde yeniden görmek, bana büyük mutluluk verir.
Onları büyük bir heyecanla izleyen yaşlı anne, ellerini havaya açtı ve mutluluktan uçarcasına, “Şükürler olsun Tanrım” dedi. Gözleri pırıl pırıldı oğluna seslenirken de:
- Bana bak, oğlum, sana söylüyorum. Şimdi huzur içinde ölebilirim. Vicdanım rahat artık. İki yıldır hep bu anı bekliyordum. Sana telefon etmesini de postacıdan ben istedim. Bunun için bana kızmıyorsun, değil mi?
- Yok, anam, yok. Olur mu öyle şey! Telefon ettirdiğin için de teşekkür ederim sana.
Mete’nin karısı, oğluna baktı. Çocuk okula gitme hazırlığı içindeydi. Ona kutuyu gösterdi, açmasını istedi. Gözlerinden yaş boşandı, boğazı düğümlendi kadının:
-Baban şeker getirmiş. Haydi, al birazını…

GERÇEMEK’E SON GELEN KİTAPLAR

1- KEPİRTEPE GÜNEŞLERİ, öğretmen dünyası, Hasan Akarsu
2- KAR YAĞIYOR ŞİİRDEN, öğretmen dünyası, Hasan Akarsu
3- GÖRDÜKLERİM SİZİN OLSUN, Gerçek Sanat Yayınları, Hasan Akarsu
4- BİR UZAK BİR YAKIN, Gerçek Sanat Yayınları, Hasan Akarsu
5- YAŞAM LİRİKLERİ, Karınca Yayıncılık, Mehmet Aydın
6- AŞKA DOST FELEĞE İSYAN, Can matbaacılık ve Yayıncılık, Kerim Hanedan
7- ANAMI DA ALDIM GELDİM, Bilgi Yayınevi, Muzaffer İzgü
8- YÜREĞİMİN GÖLGESİNDE, Gerçek Sanat Yayınları, Sabahattin Kurtoğlu
9- GÜNAYDIN KOKULU YAZILAR, Mut’un Sesi Gazetesi, Nihat Mustul
10- SEDEF SAPLI BIÇAK MİÇO, Çalı, Zeki Oğuz


DERGİLER

1- İçel Sanat Kulübü Aylık Bülteni
2- Çağdaş Türk Dili
3- Afrodisias-sanat
4- Maki Kültür Sanat-Edebiyat Dergisi
5- İDAkörfez fanzin
6- Mut/ Çıtlık
7- Çalı