23 Ocak 2010 Cumartesi

GERÇEMEK SAYI 19


GERÇEMEK
TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ

ISSN: 1307–4881

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: Ocak-Şubat 2010
İki Ayda Bir Yayınlanır.

Yıl: 4
Sayı: 19

Gerçemek,
Kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.

Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.

Posta çeki hesap numarası: 5323892
Sahibi: Mustafa Yalçıner

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon:
(0324) 8412836

E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.

DAĞLALESİ (Anemone coronaria)


Anemon diye de bilinen dağlalesi, Akdeniz Bölgesi’ne özgü, çok yıllık, soğanlı, otsu, lale görünümlü bir bitkidir. Dağda, ormanda, yol kenarlarında, taşlık arazilerde, güneşli yerlerde ya da hafif gölgede, içinde kum ve kil karışımı bulunan gevşek topraklarda yetişir.
Maydanozunkini andıran yapraklarının ortasından, 30 cm kadar boylanabilen bir çiçek sapı yükselir. Bu tüylü sürgün, yaklaşık 20 cm sonra, gövdesini dairevi şekilde saran her biri saplı üç yapraklı, üç dalın arasından geçip yoluna devam eder ve ucunda çiçek açar. Mavi, mor, beyaz, pembe, eflatun açanlara aralık, kırmızı açanlara da şubat ortalarından itibaren rastlanabilir. Dağlaleleri nisan ayına kadar da açmaya devam eder.
Dağlalelerinin çiçekleri, yalın kat olduğu gibi katmerli de olabilir.
Kırmızı açan dağlalelerinin bazılarında kırmızı taçyaprakları, üreme organının hizasına kadar beyazdır.
Yunan mitolojisine göre, Afrodit, Adonis’e âşık olur ve onunla dağda ormanda gezmeye başlar. Afrodit’in kocası Ares, bu yakışıklı delikanlıyı çok kıskanır. Bir gün, Afrodit şerefine düzenlenen bir av partisinde Ares, bir yabandomuzu salar Adonis’in üzerine. Hayvan yaralar onu. Ölümle pençeleşir Adonis. Afrodit onu kollarına alır ve sağaltmak üzere götürürken damlayan kanlar, kırmızı dağlalesine (anemon) dönüşür.
Yine Yunan mitolojisine göre Anemon, tanrısal dişi bir varlıktır. Rüzgâr Tanrısı Zefir, bu güzel periye vurulur. Kıskançlıktan deliye dönen karısı da periyi bir çiçeğe dönüştürür. Çiçeğin tohumları da rüzgârla çok uzaklara götürüldüğü için bitkiye Yunanca rüzgâr anlamına gelen anemon denmiştir. (EDİTÖRDEN )



OSMAN ŞAHİN’İN 18 ARALIK 2009 GÜNÜ,
MERSİN KENTİ EDEBİYAT ÖDÜLÜ
TÖRENİ İÇİN HAZIRLADIĞI KONUŞMANIN TAM METNİ.


SAYGI DEĞER KONUKLAR, DEĞERLİ MERSİNLİLER, HEMŞERİLERİM,

‘Mersin Kenti Edebiyat Ödülü’nün bu yıl bana değer görülmesi, ben fazlasıyla gönüllemiş, onurlandırmış, yüceltmiştir. Otuz sekiz yıllık yazarlığımda, pek çok değerli ödül, benim yapıtlarıma değer görülmüştür. Ama bir yazarın doğup büyüdüğü, öykülerinde anlattığı öz yurdunda değerlendirilmesi, beğenilmesi ve alkışlanması kadar güzel bir onur yoktur. Bu değerlendirme, bu ödülün ödüllüğünü arttırmıştır. Sevgilerimi, saygılarımı sunuyor, yürekten teşekkürler ediyorum.
Bu ödül, büyük bir sorumluluk yüklemiştir. Yoksul kökenden geldiğim için şımarmaya vaktim olmadı. Ve bu ödül aksine, daha da alçakgönüllü olmayı öğütlüyor bana. Bu yüzden bu ödül, benim yazma şafağımı daha da tutuşturmuştur.
Mersin kenti edebiyat ödülüne ta İstanbul’dan kalkıp gelerek, siz Sayın Mersinlileri onurlandıran, edebiyatımızın cumhurbaşkanı saydığımız Sayın Doğan Hızlan’ a, Sayın Özdemir İnce’ ye, Sayın Atilla Dorsay’a ve Sayın Semih Gümüş’e binlerce saygılar, sevgiler sunuyorum. Ayrıca Mersin kenti edebiyat ödülünün seçici kurulunda görev alan, başta değerli şair, edebiyatçı, gazeteci Sayın Özdemir İnce’ye, Prof. Dr. Dilek Doltaş’a, değerli yazar İpek Ongun’a, değerli şairlerimiz Hüseyin Ferhat ile sevgili Celal Soycan ve Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Sayın Şefaattin Aşut’a bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu yıl kaybettiğimiz iki güzide insanı, Sayın Nevit Kodallı ile Gündüz Altan’ı, geçen yıl kaybettiğimiz değerli ressam Doğan Akçay’ı da burada saygıyla anıyorum.
Ve büyük beyaz bulutlar diyarı Toroslarla Arslanköy. Suyun ve havanın en saf halinin orada görüldüğü, suyun akmayı ilk öğrendiği yerler Toroslar. Suyu bardaktan, tastan içeceğinize, gider kaynağın gözünden içersiniz. Başınızı yukarı verip, bulutları seyredeceğinize, gider bulutları orada içinden seyredersiniz. Parmağınızda bulutun nemini duyumsarsınız. Rüzgârı dorukların, boğazların ağzında tanırsınız.
Çok eski Pagan kültürlerinin yurdu, Luwi ve Hitit tanrıçalarının yüksek kaya yüzlerine resimlerinin oyulduğu, dağ tanrılarının gözü sayılan mağaralar, kaya mezarları ve antik yerleşimler yurdu Arslanköy. Öykülerimin dokusuna sinen arkeolojik doku ve renk oradan geliyor. 1994 yılı Sait Faik hikâye armağanına değer görülen benim “Selam Ateşleri” kitabımda anlattığım dev mağara, köyümün karşısındaki dev Şaymana mağarasıdır. Pagan kültürler döneminde tapım görmüş olan bu dev mağaranın sessiz çığlığı, derin kazılmış ağzının damağında, yüz binlerce yıldan beri donmuş, kalmış gibidir.
Benim kuşağım, Dedem Korkut öykülerine, Yunus Emre ilahilerine, Karacaoğlan’a, Pir Sultan Abdal’a ve Dadaloğlu türkülerine doğmuştur. Öykülerimde kullandığım dil yurdum, dil yatağım oralardır. Bu dil Toros insanlarının ana memesidir. Dil, düşüncenin toprağıdır. Bu dil Yörük ve Türkmen dilidir. Yörüklük ve Türkmenlik özünde çok büyük bir doğa ve insan birikimidir.
Bir Arslanköy ağıtında “Damlaydım, bir akara karıştım, denizden denize savurdu beni” dizeleri gibi, yaşam beni ve benim kuşağımı da savurdu. Kuşkusuz yukarıda anlattıklarım, her yazar için eşsiz bir malzemedir. Ama yine de bunlar bir insanı yazar yapmaya yetmez. Yaşar Kemal de bu kültüre doğmuştur. Bu kültürle Hemite köyünde kalsaydı, çevresinde tanınan sıradan halk âşıklarından biri olurdu. Ne zaman ki, Adana ortaokuluna gitti, Abidin Dino ve çevresiyle, en önemlisi de Adana İl Halk Kütüphanesinde kitaplarla tanıştı. Ve Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal yapan yol böylece açılmış oldu. Benim ikinci doğum yerim saydığım Köy Enstitüsünde de “kitapla ekmeği” bir tutmak anlayışı yaygındı. Ekmek doyururdu, kitap ruhunuzu açar, zenginleştirirdi. Kitap okuma alışkanlığını orada öğrendim. Bir insanın yeryüzünde sahip olabileceği en büyük şanslardan biridir. “En iyi at üstüne binen kadardır” derler. İyi bir insan, iyi bir yazar okuduğu kitaplar kadardır. Çağdaş Portekiz yazarı Fernando Pessoa’nın bir sözünü burada anımsamanın tam zamanıdır. Şöyle diyor Pessoa; “bir insanın gerçek boyu görüp yaşadıklarıdır.” Ben bu güzelim sözü, “Bir insanın gerçek boyu okuduğu kitaplar kadardır” şeklinde değiştirebilirim.
Büyük sessiz birikimlerin, sessiz çığlıkların adıdır kitaplar. Bu yıllık bir yazar olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, en güzel semtlerde, köşklerde yaşamaktansa kitap sayfaları arasında kaybolmayı yeğlerim. Çünkü bir yazar okudukça ve yazdıkça insana ulaşabilir. Sanat, insana ulaşabilmenin biricik yoludur zaten.
Çok çalışarak, çok okuyarak, çocuklarıma olan babalığımdan, eşime olan kocalığımdan, arkadaşlarımdan ve kendi uykularımdan çalarak öyküler yazmaya çalıştım. Geçmişimin acımasız, zalim kabuğunu kırarak, kendi kalemimle kendi yüreğimin iç şimşeğini çaktırmaya çalıştım. Öykülerimdeki insanların çoğu özünde acı çeken, yoksul insanlardır. İşsizlik derdi, geçim, adam hesabına alınmama, eziklik, güvensizlik, hastalık ve ölüm korkusu onların temel yasasıdır. Karakolu, Jandarmayı ve polisi ve Hastaneyi iyi bilirler. Mahkemeleri de.. Yürekleri iyilik ve haset doludur. Haklarının biraz yenildiğine, yaşamlarında hep yanlış yerde olduklarına inanırlar. Yaşadıkları yanlışların kökleri hem geçmişlerinde vardır, hem de bu günkü zaman içinde vardır. Onlar fazlasıyla acı çekerler. Bu insanlar ülkemiz nüfusunun en büyük tabanını oluştururlar. Sözün burasında, şiirimizin büyük ustası Nazım Hikmet’in dizeleri geliyor usuma:
“Boşlukta çürür kelam,
Topraktan gelmemişse,
Toprağa dalmamışsa,
Kökünü salmamışsa,
Acı yazarların temel konularından biri olmuştur. Tolstoy’a: “Kardeşiniz de roman yazıyor” demişler. Tolstoy: “Hayır o roman yazamaz” demiş. “Niçin yazamaz? diye sorduklarında, Tolstoy: “ Çünkü o acı çekmedi” demiş.
Ünlü yazarlardan Elias Canetti: “ Halkın açılmış yaralarını yazmaya çalışmalıdır yazar. Acı insanı edebiyatçı yapar. Kanayan, yarası olmayan bir yazar edebiyatçı değildir” diyor.
Anadolu kökenli ünlü; ABD’li yazar William Saroyan; “ Türkçe acının dilidir, Türkçe kalbin ve ağıtın dilidir” diyor.
Buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz. Kentlerde de acı çeken, karmaşık ilişkiler içinde olan insanlar milyonlarcadır. Ülkemizde işsiz sayısı 6-7 milyonu buluyor. Kutsal kitaplarda anlatılan “Nuh Tufanı” aslında durmuş değildir, bütün gücüyle sürüyor. Böyle bir durumda biz yazarlara, şairlere büyük işler düşüyor.
Yeni yeni yazacağım kitaplarda buluşmak üzere, sevgilerimi, saygılarımı sunuyor, hepinizi kucaklıyorum, hoşça kalınız.



BİR ANI KUŞ DİRİLMİŞ
Mustafa B. YALÇINER

Bir araba durdu önümde. Tanıdık birisiydi inen: Yenikaş Köyü’nden Tufan. “Merhaba Hocam” dedi “bizim çocuklar yaralı bir kuş bulmuş. Onunla sadece sizin ilgileneceğinizi düşündüm ve onu size getirdim.” Nasıl bir kuştu acaba? Merak ediyordum.
Tufan, gidip aracının yüklüğünden boyu bir metrenin üstünde bir kuş indirdi. Açık pembe tüylü, uzun bacaklıydı. Eğri burnunun ucu siyahtı. Ayakta zor duruyordu. İçim burkuldu, sürüden ayrılan bu yaralı kuşu görünce.
Küçük bir sahil kentindeydim, insanlarının zor geçindiği küçük bir ilçede. Hastanesinde operatör doktorun bile bulunmadığı bu küçük yerleşim yerinde, hayvan hastanesi arayamazdım elbette. Serbest çalışan bir baytar bulmak da olanaksızdı. Yoksulluktan çocukları bile kolay kolay doktora götürmeyen insanlar, hayvanlarını mı hekime götürecekti! İlçe Tarım Müdürlüğünde veteriner bulunur diyerek oraya gittim.
Baytar ve ben, kuşun yanına geldik. “Flamingo, bu” dedi ve onu muayene etti. “Nasıl olduysa düşmüş yere, kalkmak için çırpındıkça da kanatları yaralanıp kanamış. Ama kırık yok,” dedi baytar “yalnızca yaraların temizlenip ilaçlanması gerekiyor.”
Yazdığı reçeteyi alıp eczaneye gittim. Dönüşümde ilk tedavisini hekim yaptı. Bana da nasıl yapılacağını öğretti. Yaralı flamingoyu evimin boş duran alt katına bıraktım.
Hemen duyulmuştu böyle bir kuşun benim evde olduğu. Teneffüslerde öğrenciler koşup geliyordu onu görmek için. İlk kez böylesine büyük bir kuş gördüklerinden kendi aralarında devekuşu demişler adına. Düzeltmeye çalıştıysam da olmadı, çocuklar ısrarla devekuşu diyorlardı.
Flamingonun nasıl beslendiği konusunda hiçbir bilgim yoktu. Suyu rahat içebilmesi için odaya bir teneke koydum. Suyun içine de balık parçaları attım. Yiyecek miydi içecek miydi, orası kendi sorunu deyip geçtim.
Akşam sabah tedavisini yapıyordum. Alamadığından mı yoksa üzüntüsünden mi bilmiyorum balık parçalarını yemiyordu. Yakınımızda onu götürüp teslim edebileceğim bir hayvanat bahçesi de yoktu. İki gün sonra Mersin’e gidecektim. Flamingoyu alıp götürmeyi düşünüyordum. Bunun dışında yapabileceğim pek bir şey yoktu. Tek çıkar yol, beklemekti.
Ertesi gün komşum Ali Rıza, “Beslenemezse, bu hayvan ölür” dedi. Flamingoyu dışarı çıkardık. Komşum, bir balık parçası aldı, parmakları arasında ezdi, ayıkladı. Kuşun çenesini açıp içine itti balık ezmesini. Flamingo, yutkundu, yutkundu, boynunu salladı sağa sola. Gözleri belerdi, düşüp öldü.
Balkonda bizi izleyen eşim başladı ağlamaya. “Kendi haline neden bırakmadınız sanki zavallıyı” diyordu. Biz de pişman olmuştuk. Onu öldürmek için değil yaşaması için böyle davranmıştık ama olan oldu bir kere.
Yanımıza gelen bir başka komşu, Mersin’de kuş dolduran bir tanıdığının olduğunu söyledi ve telefon numarasını verdi. Aradım o kişiyi, kuşun karnından küçük bir delik açıp içini boşaltmamı, ardından da buzdolabında saklamamı önerdi. Dedikleri yaptım, ertesi gün de tuttuk Mersin’in yolunu.
Birkaç gün kaldık orada. Döneceğimiz gün uğradık flamingoyu bıraktığımız kişiye. Kuş doldurulmuş, eskisinden de görkemliydi. Arabanın arka koltuğuna zor sığdı. Öğleden sonra döndük Aydıncık’a.
Arabadan flamingoyu indirmemize yardımcı olmak üzere yanımıza Necat geldi. “Sen gittikten sonra Dr. Meriç, senin hakkında bir dedikodu çıkardı. Şimdi herkesin ağzında o var” dedi. Meriç hoşsohbet birisiydi. Konuşmayı, fıkra anlatmayı çok severdi. Hatta kendisinin bilmediği bir fıkrayı anlatana bir kupa rakı ısmarlayacak kadar da iddialıydı bu konuda. Sevdiği insanlarla da şakalaşmaya bayılırdı. Benim hakkımda kötü bir şey söyleyeceğini sanmıyordum ama yine de meraklanmıştım. Hakkımda ne dendiğini sordum Necat’a. Sıkılarak söyledi Meriç’in sözlerini: “ Hocanın kuşu ölmüş, karısı başlamış ağlamaya. O da Mersin’e kuşunu yaptırmaya gitmiş.” Evet, doğru, dedim. Sen gözünle gördün kuşun son durumunu. Arabadan zor indirdik. Eğer Doktor’u benden önce görürsen, anlatıver ona kuşun nasıl göründüğünü.
Ertesi gün Meriç kuşu görmeye geldi. “Vay, be! Muhteşem görünüyor. Bir gün benim kuşum ölürse, ben de onu böyle yaptırırım,” dedi ciddi bir ses tonuyla. Arkasından da başladı kıs kıs gülmeye…


BİR GEZİNİN ARDINDAN
Mustafa SAĞLAM

Hani bir deyiş vardır, “Çok okuyan mı yoksa çok gezen mi bilir?” diye. Çoğunluk, “çok okuyan” olarak yanıtlar bunu tabi. Doğrusu bir soran olsa ben de öyle yapardım. Esasen çok okuyan, okuduğunu anlamıyorsa, çok gezen de gözlem yeteneğinden yoksun da baktığını doğru dürüst göremiyorsa, ikisi de bir şey bilmez. Sadece gezen gezdiğiyle, okuyan da okuduğuyla kalır.
Ama ben, şu son geziden sonra çok gezmenin de kişiye epey şeyler öğrettiğine inanmaya başladım. Kayseri, Sivas, Erzurum üzerinden Artvin’e inerek Sarp Sınır Kapısı’na kadar varıp, oradan geriye Sinop’a dek kıyıyı takip ederek geldiğimiz, sonra da Boyabat, Çorum, Yozgat üzerinden Mersin’e döndüğümüz bir geziydi bu. Anadolu ve Anadolu’daki yaşamla ilgili yeni yeni fikirler edindim bu gezinin bitiminde. Hele ana yollardan çıkıp ara yollara saptıkça, kıyıda köşede kalmış köyleri, kasabaları gördükçe daha iyi tanıyorsunuz memleketi.
Yetmiş milyon nüfusun Türkiye’ye yettiğini, daha fazlasını besleyemeyeceği söylenir durur ya sık sık, ben böyle düşünmüyorum. Bu ülke, bırak yetmiş milyonu, yüz yetmiş milyon insanı bile besler, hatta daha da fazlasını. Ha, ben demek istemiyorum ki durmadan çocuk yapalım, nüfusumuz arttıkça artsın; o, konumuz dışında, ayrı bir mesele tabi.
Toroslar’ı aşıp iç kısımlardaki Niğde, Kayseri, Sivas yönüne doğru ilerleyince görürsünüz ki arazi dümdüz, tarıma engel taşlık, kayalık da yok öyle; toprak işlenmeye böylesine elverişli olduğu halde büyük bir bölümü bomboş. Ne bir fidan dikilmiş ne de ekin veya başka bir şey ekilmiş. Hatta büyük nehirlerin kenarında sadece sığırlar yayılıyor. Oralar işlense, saban yürütülse neler olmaz ki! Gördüğüm kadarıyla su sıkıntısı da yok fazla bir. Çıkarılabilecek yer altı sularını bir yana bırak, dereler göller gördüm bir hayli. Nehirler filan akıp gidiyor zaten ta Karadeniz’e kadar. “Kan düşse can biter” türünden topraklar ama değerlendirilmemiş.
İnsanı üzen başka bir şey, devlet yasakladığı halde anız yakılmasının hâlâ sürdürülmesi, çiftçilerimizin ne kadar bilgisiz, tarım konusunda da ne kadar geri olduğumuzu göstermiyor mu zaten? Anadolu bir gün gerçekten çölleşirse ki bu gidişle kaçınılmaz görünüyor, bunun en önemli sebeplerinden biri anız yakmadır. Her anız yakmada biraz daha fakirleşiyor, çoraklaşıyor toprak. Bunun bilincine bir varabilsek ah.
En fazla dikkatimi çeken şeylerden biri de şu oldu: Erzurum’dan Artvin’e giderken Tortum Çayı’nın kendine açtığı dar bir vadiden, hatta bir kanyondan geçiyorsunuz. İnsanlar yaşıyor; köyler, kasabalar var oralarda. Evlerin yapısına bakılırsa çok eskiden beri oradalar hem de. Dedeleri, ataları da onlar gibi orda yaşamış. Ev yapacak bir karış bile düzlük yer olmadığı halde nehrin kenarını, hatta nehrin içini doldurup ev yapmışlar, içinde yaşıyorlar çocuk çölmek. Bu şekilde geçiriyorlar ömürlerini. “Pekâlâ, bu adamlar neyle besleniyor” diyeceksiniz; asıl benim ilgimi çeken de o oldu işte.
O evleri, o kişileri görünce anladım ki bir insan bulunduğu yeri, kendisini var eden toprağı, taşı, havayı severse, onlara bağlıysa, beslenmenin bir yolunu buluyor. O memlekete sıkı sıkı yapışıp, orayı terk etmiyor.
Onlar da öyle yapmış, her zorluğa katlanıp, orayı terk etmemişler. Karasaban, traktör, makine bir yana, insanın bile ayakta duramayacağı sırtlarda bir avuç toprak buldularsa orayı işlemişler, ekmişler, biçmişler, ağaç dikmişler, ürün kaldırmışlar. Kayaların yüzünde ancak keçilerin bile zor tırmanabileceği yerlerde bir metrekarelik yer bulabildilerse oraya bir duvar çekmişler, toprak doldurup içine fidan dikmişler. O fidanlar da kendilerinden isteneni anlamışçasına ellerinden gelen gayreti gösterip, kayanın yüzünde kocaman kocaman zeytin ağacı olmuşlar; dalları meyve dolu şimdi.
Sonra Mersin, Antalya bölgesinde dağlarda kendi çabasıyla yetişmiş olan zeytinlerin, harnupların, orda yaşayanlar tarafından nasıl kesilip odun yapıldıkları aklıma geldi. Eğer onlar da, bin bir zahmetle kendileri yetiştirmiş olsalardı o ağaçları, bırak odun yapıp satmayı, balta vurmaya elleri varmazdı. Ama bilindiği gibi güneyin kırsal kesimlerindeki halkın çoğu göçer (Yörük) kökenlidir ve yakın zamanlarda yerleşik düzene geçmişlerdir. Bunun için de yaşlı bir zeytin ağacındaki görkemi, asaleti fark edip, ona saygı duymayı bilmezler; kendilerine üç beş kuruş getirecek apartman dairesi karşılığında arazilerini vermekte bir beis yoktur onlara göre.
Demem o ki bölgeler arasındaki tezatlığı, farklı zihniyetleri görme fırsatı buldum bu gezi sırasında. Yalnızca bunlar değil, daha başka çok şey var sözü edilecek; ama bu yazı fazlasıyla uzar o zaman.
Kısacası, geziler öğretiyor insana. Birçok şeyi daha iyi kavramanıza yardımcı oluyor.


BAYRAMDAKİ AŞURE
Özler YALÇINER KELECİOĞLU

Kurban Bayramı öncesiydi. Bayramı sevdiklerinden uzakta geçirecek insanları düşününce içime bir hüzün çökmüştü. Kimin içindi acaba bu hüzün, kendim için mi yoksa diğerleri için mi? Doğrusunu söylemek gerekirse, onu da bilmiyordum.
Başkaları içinse, yapabileceğim bir şey yoktu ki benim. Kendim içinse, neden?
Eşim yanımdaydı ve onun akrabaları benim de akrabam. İş nedeniyle sıkça görüşemiyorsak, işte önümüzde kocaman bir bayram tatili var. Onlarla birlikte olacağız.
Annem ve babamı özledim desem, bu da gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Çünkü bu yaz sonu üç aya yakın bir süre onlar da Ankara’daki evlerinde kalmışlardı.
Yıllar sonra bayramı annem ve babamla birlikte kutlayacağımızın hayaline kapılmıştım. Onlar burada diye ablamın da İstanbul’dan geleceğini düşünmüştüm. Hepimizin sorumlusu sensin, diye takıldığımız anneannemin evinde toplanacaktık cümbür cemaat. Ama hayallerim suya düştü.
Geçen sene Kurban Bayramı’ndan hemen önce kaybetmiştik amcam Veysel Kaptan’ı. Seneyi devriyesinde Aydıncık’ta olmak istedikleri için önce babamlar ayrıldı Ankara’dan. Ardından “Bayramda kocamın ışığını yakacağım” diyerek anneannem çekip gitti.
Dolayısıyla hasret değildi beni üzen. Onlarsız bir bayram geçirecektim, birlikte kavurma da yiyemeyecektik ama bu da değildi beni hüzünlendiren. Anladım galiba, ben çocukluğumdaki bayramları özlemiştim de ondan hüzünlenmiştim. Anamın babamın ve de anneannemin Ankara’da olmayışları bahaneydi.
Ah, neydi o günler! Bayrama bir hafta kala başlardı bir telaş. Babam arabamızı bakıma sokmadan yola çıkmazdı. “Bakın çocuklar! Öyle, ulu orta bir şeyler istemek yok, ha” deyince anlardık bütçemizde ilk deliğin açıldığını. Ardından annem, tutardı ablamla ikimizin elinden, gider bayramlıklarımızı alırdık. Sonra hediyeler. Ayrıca kutu kutu şeker ya da lokum.
Vardığımızda babaanneme, amcama ve kuzenlerime kavuşmanın, onlara sarılmanın mutluluğunu yaşardık doya doya. Babam kurbanlık peşinde koşardı, sabahtan akşama kadar. Arabanın bagajında gelirdi keçi, eli ayağı bağlı. Sevinirdim kurbanlığı almışlar diye ama ardından da üzülürdüm kesilecek diye. O taş senin bu taş benim diye zıplayıp duran özgür keçinin boynuna bir ip geçirilir bağlanırdı bir ağaca, önüne de birkaç dal atılırdı. Keçiceğiz ise “ Mee, meee!” der dururdu.
Bayramın ilk günü, kesilirdi hayvancağız. Bir sürü çocuk toplanır bakardı nasıl kesip yüzüyorlar diye. Bahçemizde bir dut ağacı vardı; onun dibinde keserler, dalına da asarlardı. Bu arada ateş yakılırdı, dumanlar yükselirdi bahçeden.
O dut ağacının dibinde, koçyumurtası için kuzenlerimle kapıştığım, yer yer küle belenmiş ya da kömür yapışmış pirzoladan kim daha çok yiyecek diye yarıştığımız günleri anımsadım.
Kurban etinden kimlere verileceği tartışılır sonra da o evlere gidilirdi. Daha sonra sacda kavurma yapılır cümbür cemaat yenilirdi, yoldan geçenler bile çağrılırdı sofraya.
Büyük kentlerde nerede bulacaksınız bunları.
Bayramda babamlarla birlikte olamayacağımıza göre, ruhen bari yanlarında olayım dedim. İçimden geldi ve aşure yaptım bayramda gelen olursa ikram eder, biraz da komşulara dağıtırım, hem de amcamın ruhuna yollarım diye. Bir taraftan da bir endişe vardı içimde: Ya kimsecikler gelmezse, koskoca bir tencere aşureyi tek başımıza nasıl bitirirdik?
Amcam için yaptığımdan mıdır, bayramlık olduğundan mıdır bilmem, çok da güzel olmuştu, aşurem. Dökülmesine gönlüm razı gelmezdi doğrusu. Neyse ki gelen giden çok oldu bu bayramda evimize. Kavurmadan çok da aşure beğeniyle yenildi. Sonra misafirlerimizin “Eline sağlık, Allah kabul etsin, ölmüşlerinizin ruhuna değsin” sözleri mutlu etti beni.
İşte bir bayram da böyle geçti ama ben de tekrarlamaya başladım, “Ah, neydi o eski bayramlar” sözünü.
Aslında bayramlar değişmedi, biz değiştik, biz. Ama olsun, bayram yine de bayramdır. Sevdiklerimizin yanında olamasak da onları düşünmek, kendimizi onların yanında duyumsamak da haz veriyor insana.


TEK VE TEK BAŞINA TÜRKAN (*)
Hasan AKARSU

Ayşe Kulin, üretken, yirmi yapıtıyla çok ödüllü bir yazarımız. Şimdi de yakında yitirdiğimiz doktor, aydınlanmacı insan Türkan Saylan’ın yaşamöyküsünü yazdı:”Tek ve Tek Başına Türkan.” Yapıtı okurken bir insanın kısacık yaşamına sığdıracağı ne çok şey olabiliyor demeden edemiyor ve bu yurda özveriyle katkıda bulunan Sıdıka Avar’ı, Nene Hatun’u, Halide Edip Adıvar’ı vb anımsıyorsunuz.
Yazar Ayşe Kulin, Türkan Saylan’ın yaşamöyküsünü yazarken, onun ölünceye değin arkadaşı olan Gökşin Sanal’a yazdığı mektuplarından yararlanıyor. 1949’da başlayan mektuplaşmaları 1990’lara değin sürüyor. Kandilli Kız Lisesi’nde başlayan dostlukları hiç bitmiyor. Yazar, Türkan Saylan’ı konuşturarak anlatıyor yaşamöyküsünü. Ay ile iletişim kuran bir insan Türkan. Kanser tedavisi görürken hiçbir şey yemek istemezken yanından ayrılmıyor arkadaşları. Halime kadın Tunceli’den koşuyor yardımına. Çünkü donduğunda bacakları kesilecekken, parmak uçlarını keserek kurtarıyor onu Doktor Türkan. Sonra da evlenmesine yardımcı oluyor. Türkan’ın çocukluk ve gençlik dönemini mektuplardan öğreniyoruz. Babası tutucu, annesi Avrupalı, sonradan Müslüman oluyor. Türkan, keman öğretmenine platonik aşkla tutuluyor, Ali’ye de âşık oluyor. Ali Ankara Siyasal’da okurken onunla da mektuplaşıyorlar. İlerde Ali evlenmek istiyor; ama Türkan kabul etmiyor. Lise yıllarında dine bağlı, oruç tutan, teravih kılan bir kız. Türkçe Öğretmeni Hafız Ahmet Bey’den özel din dersi alıyor, Tanrı sevgisiyle büyüyor. Bakmayın ölüm döşeğinde bile ona “gavur” diyen din tüccarlarına.
İstanbul Tıp Fakültesi, Türkan için bir “hayat okulu” gibi. Aşk arayışları sürüyor bu okulda. Ali, başkasıyla evleniyor bu sırada. Türkan, “aşkın hallerine âşık” bir kız. Okuldaki asistanı Doktor Atilla’ya ilgi duyuyor ve evleniyorlar. Çağlayan ve Çınar adlarında iki oğulları oluyor. Dokuz yıl sürüyor evlilikleri. İlk doktorluğu Kağıthane Köyü’nde. Muayenehane açıyor; ama hastalarına yanlış tanı koymaktan çekiniyor ve uzman olmaya karar veriyor. Stajda, Bakırköy Akıl Hastanesi’ndeki cüzamlı hastaları görünce dünyası değişiyor. Kendi insanına, kendi bilim adamlarına güvenen bir tutum içinde olup Doğu’da cüzam taramalarına katılıyor, cüzam hastalarıyla dost olmaktan çekinmiyor. Etem Utku Hoca’nın cüzamla ilgili kitaplarını okuyunca hastalığın tedavisinin olduğunu anlıyor ve yaşamını cüzamlıların tedavisine adıyor. Uzmanlığını cildiye alanında yapıyor. Cildiye Doktoru olarak Bursa’da çalışıyor, çocukları için İstanbul’a dönüyor ve Dermatoloji Bölümü Başasistanı oluyor Osman Hoca’nın önerisiyle. O yıllarda hemşire olarak yanına aldığı Sultan ve Ayşe Yüksel hemşireler her zaman yanında bulunuyorlar, özveriyle çalışıyorlar. Osman Hoca, Türkan’ı Londra’ya gönderiyor burs için. Arkadaşı Özden’i ve iki oğlunu alıp gidiyor ve bir yıl kalıyorlar. Orada Doktor Jopling’le tanışıyor ve cüzam tedavisinde onu örnek alıyor. Tezini verip doçent oluyor. Profesör olması için iki dil gerektiğinden, Fransızca öğrenmek için de Dr. Grupper ile eşinin çağrılısı olarak Fransa’ya gidip dört ay kalıyor. Ekonomik yönden eli rahatladığında, yazları Ege kıyılarına geziye çıkıyorlar. Bundan sonra on yıl boyunca, her yıl “Mavi Yolculuk” yapıyorlar tekneyle (1969-1979 arası). Gezilerde Leyla Özbay, Azra Erhat da bulunuyor. Cevat Şakir, S. Eyüboğlu, Ruhu Su ilgi alanlarında olup aydınlanma ve bilgilenme gezileri sürüyor. Bir yolculukta, heykeltıraş Cevdet’le tanışıp aşk yaşıyor ve kısa sürede evleniyorlar. Bu yine, “Âşık olunmaya âşık olma hali” Türkan’ın. Sonunda “denedim ve öğrendim” diyor. Kısa sürede Türkan’ı kıskanıp baskı kurmak istediğinde, ayrılmaya karar veriyor ve boşanıyorlar. Birkaç yıl sonra Elazığ’dan ölüm haberi geliyor Cevdet’in. Oğullarından Çağlayan, Güzel Sanatlar’da, Çınar ise Tıp’ta okuyorlar. Her şeyin güzel olacağı umuduyla sürüyor yaşamı Türkan’ın. Cüzam üzerine makaleler yazıyor, Uğur Dündar’la yaptığı program büyük yankı uyandırıyor ve 1976’da Cüzamla Savaş Derneği kuruluyor. İst. Tıp’ta Dekan Güngör Ertem’in önerisiyle Lepra (cüzam) Araştırma ve Uygulama Merkezi kuruyorlar. Frengiyle, fuhuş sektörüyle de uğraşıyor. Elazığ Cüzam Hastanesi’yle ilgileniyor, beş bin kayıtlı hastaya bakılıyor. Cüzamlıların toplum dışına itilmişliklerini de göz ardı etmiyor. Bakırköy Akıl Hastanesi’nde 21 yıl başhekimlik yapıyor, Bakırköy İmamına bile cüzamlı hastalara yardım edilmesi için vaaz verdiriyor. Hastanede atölyeler kurduruyor, hastalara güven aşılıyor. 1980’e doğru olaylı yıllar, 12 Eylül Darbesi’ni getiriyor. İdil Projesini uyguluyor. Okula yollanmayan yoksul kız çocuklarının eğitim işi de giriyor yaşamına. Van-Bahçeşehir köylerinde cüzam taramalarına katılıyor. Yardımsever oluşu, tek mutluluk nedeni. Yurt sevgisi her şeyden, aşkından da üstün. Yaşamını hastalarına, mesleğine adayan bir kimlikle görüyoruz onu. Kanser tanısı konduğu için sağ göğsünü aldırıyor. 2002’de yeniden karaciğer metastazıyla tanışıyor.
13 Nisan 2009’da, kemoterapi sürerken, Arnavutköy’deki evine polisçe baskın yapılıyor. “Hastalarını ve öğrencilerini hep sevgiyle kucaklayan” kolları, serumdan ve kan vermekten, “iğne yastığı gibi” şimdi. Evde, Ümraniye’deki silahlarla ilgili arama yapılıyor, silah aranıyor, Ergenekon’la buluşturuyorlar Türkan Saylan’ı. Arama için gelen polislerden birisi Van-Bahçesaraylı. Türkan Saylan’ın, Bahçesaray’da cüzam taramasına katıldığını dinleyince şaşırıyor, kendi memleketini bildiği için ona saygıyla yaklaşıyor. Saylan, Muradiye-Çaldıran’da da cüzam taramasına katılıyor, üstelik terör ortamında. Binlerce insanı muayene edip cüzamlıları kayıt altına alıyorlar. Kardelen Projesi’nde, beş bin kızı okuttuklarını anlatıyor polise. Avukatı Hüseyin Bey gelince, beş saat sürecek arama başlatılıyor evde. ÇYDD’nin şubeleri de aranıyor, Türkan’ı darbe girişimiyle suçluyorlar. Oysa “Ne şeriat, ne darbe” diyenlerden Türkan Saylan. Yaşamıyla hesaplaşıyor artık:”Evet, dersimi verdin hayat! Teşekkür ederim”(s.309) diyor. Evinde, kediyle köpek bile insan yerine konulurken, polislerin silah araması ne ilginç! Üstelik dönülmez akşamın ufkundayken. Halk, evinin önünde gösteri yaparken son dileklerini söylüyor pencereden:”…Sade ve sakin bir yaşam biçimini seçtim kendime, hırstan, lüksten uzak, sadece memleketimin kedersiz insanlarına ve çocuklarına hizmet etmeye adanmış! Şimdi şu hale bakın, halk dağılmıyor, bir şeyler bekliyor benden. Oysa ben, son günlerini yaşayan, çalışkan, özverili bir hekimim sadece, sokaktaki kalabalığın tepkisinin bayrağı hiç değilim. Pencereden çekildim, perdeyi örttüm, gidip yerime oturdum ve içimden, bu vatanın çocuklarının sonsuza kadar hep haksızlığa ve cehalete karşı, cesaretle bayrak kaldırmalarını diledim. Tıpkı bir ömür benim yapmış olduğum gibi!”(s.313). Türkan Saylan, ÇYDD’nin 20. Yıl Kutlamalarını görmek istiyor ölmeden önce. “Geminin limandan” ayrılış zamanının geldiğini bilse de, Nazım Hikmet’in söylediği gibi “Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak” ilkesiyle hareket ediyor. Doping alarak Lütfi Kırdar Salonuna gidiyor, gördüğü ilgiden, kalabalıktan, Kardelenler’den mutlu oluyor. Görüyor ki bir ömrü boşa harcamamış, darbeci yerine konulmasını umursamıyor; çünkü o, yüreği insan sevgisiyle dolu bir doktor. “Hayat geçiyor önümden. Hayat sana teşekkür ederim” diyerek ayrılıyor aramızdan ve bu dünyadan bir de Türkan Saylan geçiyor.
Yazar Ayşe Kulin, büyük emek vererek yazdığı “Tek ve Tek Başına Türkan” adlı yaşamöyküsü yapıtıyla da gönüllerimizi kuşatıyor.

(*) Tek ve Tek Başına Türkan- Ayşe Kulin, Yaşamöyküsü, Everest Yayınları, 1. Basım, Kasım 2009, 332 s.



REMZİ RAŞA İLE PARİS’TE: O KAFELER, O KADINLAR
M. ŞEHMUS GÜZEL


Paris kafelerinde kadınlar çoğunluktadır, garsonlar ve erkekler azınlıkta. Paris tarihi böyle yazıyor ve bunun nedeni niçini de sorulmaz, sorulamaz. Şimdiye kadar da sorulmadı.
Paris deyince ilk akla gelen Eyfel Kulesi ise ikincisi veya üçüncüsü kafeleri ve teraslarında sereserpe yayılmış bir içim su kadınlarıdır.
“Güzel bacaklı” kadınların devam ettiği kafelerin adreslerini hiç sormayın, asla söylemem çünkü. Ama hafızalarımızda yer alan kadınlarla bugünküler aynı mı? Akan zaman duran zaman, gel zaman git zaman Paris ve kadınları da değişmedi mi? Bana kalırsa değişti. Ama hangi yönde? İşte bunu ve buna bağlı birçok şeyi konuşmak için ressam Remzi Raşa ile kısa bir sohbet yapmak istedim. Sohbetimizi sunmadan önce şunu da yazmak lazım:
Aslına bakarsanız o tür kafeler de kalmadı artık.
O güzelim kafeler neredeler şimdi? Montparnasse’daki Le Select, La Dôme artık turistlerin “işgali altında”. Les Halles’deki kafelerin yerinde ise yeller esiyor: Ressam Remzi Raşa’nın, veya kısaca ve eserlerini imzaladığı ismiyle Remzi’nin, bir zamanlar devam ettiği ve mezbahalara et taşıyan, mezbahalardan et taşıyan kasapları çizdiği kafeler artık yok. Hani Remzi’nin resim defteri elinde çizgilerini kâğıt üstüne döktüğü 1950’lerdeki anlar: Bir emekçi görmesin, hemen yanındaki yoldaşına seslenirdi: “Michel, t’es sur le papier ha!”: “Mişel kâğıda resmedildin artık!” O zamanlar artık geçmiş oldu. Ama yine de arşivlerde yerlerini saklı tutan zamanlardır onlar: Arşivlerde ve Remzi’nin tablolarında. İşte bu kısa söyleşimizde Remzi’yle biraz da o zamanlardan bu zamanlara akan ve durmayan anların ve anıların dökümünü çıkarmaya çalıştım:
MŞG: Remzi, Paris’e geldiğin 1950’lerin başından bugüne bakınca neler değişti, neler aynı?
Remzi Raşa: Bugün gözüme en çok çarpan kadınların yalnızlığı. Yalnız kadınların sanki sayısı daha da arttı. Hem o kadar güzel ve hem o kadar yalnız. Neden böyle diye sordum. Ve kadınlar konusunda daha derinlemesine düşünmek ve çizmek istedim. Ayrıca bir gün kadınlar tarafından yanlış anlaşılmak istemem. Öteden beri feministim. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki öğrencilik yıllarımdan beri: Yani kadın sanatçı arkadaşlarla orada alay edildiğinde kadın sanatçıları savunurdum. Onları desteklerdim. Kadın sanatçı arkadaşlarımla eşit eşite ilişkilerim vardı ve bu hep böyle sürdü. Elbette kadın bir sanatçı erkek sanatçıyla eşit olmalıydı. Eşittir. Kadın sanatçıların farklı gösterilmesine çok üzülürdüm. Bunu çok saçma ve son derece yersiz bulurdum.
Paris’e ilk geldiğim günlerde kadın ve erkekler, çiftler, sokak, cadde ve meydanlarda sevişir, öpüşür, koklaşırlardı: Hele kafelerde. Kafe teraslarında evlerinin salonlarındaymışçasına oturur, konuşur, güler ve kimi zaman ağlarlardı... Oysa şimdi sokakta elele tutuşan çift görmek bile mümkün değil. Âşıklar nerede diyesim geliyor. Onları arıyorum. Bulduğumda da üzülüyorum: Çünkü bugün o güzelim kadınlar sokaklarda, parklarda, kafelerde yapayalnızlar. Resimlerimde biraz erotik bir taraf bırakıyorum ki insanlar birbirlerine yeniden bakmayı anımsasınlar. Birbirlerine baksınlar evet. Yani sadece resimlere ve afişlere değil. Bilhassa birbirlerine baksınlar. Çünkü bugünlerde yalnızlık feci biçimde arttı. İnsanlar arası iletişim azaldı.
MŞG: Resminde “masum erotizm” adını taktığım ince bir yön bulunuyor. Bu arada çizdiğin kadınların hemen hemen tümü tek başına. Yalnız kadınları artık bizzat ressam olarak sen çiziyor ve saklıyorsun, bir anlamda arşivliyorsun bile denebilir. Aslında haksız da sayılmazsın: Çünkü Paris’te her iki kişiden biri yalnız yaşıyor. Kadınlar arasında ise yalnız yaşayanların sayısı çok daha yüksek. Onca söylenip yazılmasına rağmen, cep telefonu, bilgisayar veya bilgisaymaz, yalnızlığın üstesinden gelemiyor. Bu aletler yalnızlığın çaresi değil. Bilgisayar ve cep telefonu ile iletişim her türlü insani boyutunu yitirdi: İletişim karşılıklı olmaktan çıktı, neredeyse tamamen makineleşti. Son derece garip. Bugün yalnızlık yeniden ve sanki kalıcı bir biçimde gündemde. İnsanlar sadece tek başlarına olduklarında yalnız değiller. Evet tek başlarınayken yalnızlar ve nereye giderlerse gitsinler, kafede, metroda, sokakta, meydanlarda, sinemada, yalnızlıklarıyla etraflarına bir tür duvar örüyorlar, bir tür zırh takıyorlar: Gözle görülmeyen ama bir koku gibi duyumsanan ve insanı fena halde sarsan bir yalnızlık duvarı. Bazen bu zırh, bu duvar başka biçimler alabiliyor: Örneğin kulaklıkla dolaşanlar ve dolaşırken güya cep telefonuyla konuşanlar, konuşuyor gibi yapanlar, bir yerde “iletişime kapalıyız” diyorlar. Eskiden kitap okurdu yalnız bir erkek veya yalnız bir kadın: Ve bu, sohbete, konuşmaya, alışverişe, “çıkmaya” hazırım anlamına gelirdi. Oysa bugün son derece “gelişmiş” aletler bunu yok ediyorlar. Öte yandan bugün insanların oturuşu, kalkışı, bakışı daha doğrusu BAKMAYIŞI değişti. Bugün taşralarla Paris arasında fark ettiğim bir nokta şudur: Taşrada hâlâ bakış var, bakmayı bilenler var, Paris’te bakış bitmiş. Paris’te artık kimse kimseye bakmıyor. Daha komiği de var: Bir bakışı üstünde hissedip sen de o yöne bakınca, bakan gözler hemen başka tarafa çevrilmiş oluyor. Haydi geçmiş olsun. Sanki sana hiç bakmıyormuş gibi.
Remzi Raşa: Hepimiz aynı durumdayız. Ben de sık sık aynı şeyleri yaşıyorum. Tablolarımda amaçladığım da zaten budur. İnsanların birbirlerine yeniden bakmalarını teşvik etmek. Bazen başardığım oluyor. İşte bir örnek: Ressam bir arkadaşım var: Alain. Geçenlerde bir sabah erkenden telefon etti, epeyce heyecanlı bir biçimde aynen şunları söyledi: “Remzi, sokakta bir kadın gördüm, müthiş etkiledi beni. Tabloların sayesinde kadın(lar)a bakmayı yeniden öğrendim.” İşte resimlerim bir yerde bir işe yaradı. Boşandıktan sonra o kadar yalnız ve o kadar kadın beğenmez hale gelen Alain nihayet bir kadına bakmayı başarabilmiş ve mest olmuştu. Kadınla ilgilenmeye yeniden başlıyordu. Sıkı sıkıya kapadığı, kapı ve pencerelerini içeriden sürgülediği dünyasını güneşe ve yaşama açıyordu. İşte yaşam bu. Alain yapayalnızlığını kırdı nihayet. Ya öbürleri? Paris’te herkes kendi yalnızlığında mahkûm.
Söyleşimiz bitiyor. Remzi Raşa ile atölyesinden çıkıyoruz. Paris kalabalığı bizi yutmadan önce, sokak başında şöyle bir soluklanıyoruz: Birdenbire Yılmaz Güney çıkıyor karşımıza. “İşte yaşam bu” diyor. Ellerini omuzlarımıza koyuyor: Yılmaz, Remzi ve ben yürüyoruz: İŞTE YAŞAM BU. YALNIZLIKLARA VE ÖLÜM(LER)E NANİK! TAMAM MI?



OKUL ÖNCESİ YILLARIM
Mümtaz BOYACIOĞLU

1949-1950’li yıllarmış o yıllar. Sonradan çıkardım o tarihleri. Şehrimizin tam merkezinde büyükçe iki kapılı bir kahve vardı. Şimdiki Eroğlu tuhafiye, Foto Seyfi ve saatçi Nazım’ın dükkânlarının olduğu tek katlı bir yer. Eroğlu tuhafiyenin en arka köşesinde ocaklık, bu ocaklığın hemen yanında büyükçe tahta masa, masanın üzerinde de bir radyo, radyonun yanında ise pil ile bataryası vardı. Ulus, Karagöz gibi gazeteler ve Akbaba Dergisi bulunurdu çoğu zaman. Nerede o yıllarda elektrik, nerede elektronik cihazlar. Babam bu kahveyi çalıştırırdı. Meğer bu kahve, o yıllarda yurdumuzun her köşesinde açılmış olan halkeviymiş.
Meşe odunu ile ısıtılan halkevinin gelen gidenleri eksik olmazdı. Babamın meşe közünde demlediği çayları zevkle içerlerdi yaşlılar.
Halkevine, öğleyin güzel giyimli ve kravatlı biri gelir bu radyoyu yalnız o açar, çevresini saranlarla dinlerdi. Bu gelen kişi haberleri dinlerken babamın meşe közü üzerinde yaptığı, köpüğü üzerinde demir paranın durabileceği kahvesini içer, bir saat kadar oturur, giderken de radyoyu kapatır giderdi. Radyoyu açıp kapatan kişinin hâkim olduğunu çok sonra öğrendim. Hâkim Bey gidedursun, memleketin ahvalini kalanlar tartışırlardı.
Öğleye yakın, radyonun açılış saatinde genelde orada olurdum. Güzel giyimli radyoyu açan kişinin araştırması sırasında bir müzik parçası duyar mıyım hevesi ile. Dili hiç de önemli olmayan bir müzik parçası gelince biraz dursun dercesine gözüne bakardım bu adamın. Daha sonraları yanıma bir iki de arkadaş alır gelirdim, radyo dinletmek için. Babam kızardı ama bir kıyıda veya dışarı gizlenerek olanları izler, dinlerdik her tür müziği.
Yine o yıllarda akşamları sinema gösterilecek diye tellal ile duyuru yapılırdı. Akşama bizim bu kahvenin önüne seyyar bir perde kurulurdu. Şimdi kaldırılan heykelin batısına ve dükkânların hemen yanında bir motor çalışırdı. Meğer bu makine elektrik üretir, sinema makinesine elektrik verirmiş. Halk o akşam gelerek ayakta bu eğitici filmleri izlerlerdi. Ülkenin kalkınması için köylüye yönelik, tarım ve hayvancılığın o günlere göre moderni anlatılırdı bu filmlerle.
O yıllarda ben altı yaşları civarındayım. Yiyecek getirme bahanesi ile halkevine çok geldiğimi anlatmıştım. Ara sıra babamın verdiği 5 kuruş ile aldığım leblebi cebimi doldururdu. Yemekle bitiremezdim. Halkevindeki radyodan müzik duyma ve leblebinin hatırına arkadaşım da eksik olmazdı.
1950’ye kadar CHP hükümette iken babamın yeğeni dava vekili Yakup Gök (Gözlüklü Yakup) uzun yıllar CHP’nin nahiye başkanıdır. Yine o tarihlerde Nahiyemizde Belediye başkanıdır.
O yıllarda Ankara, Kırşehir, Kayseri karayolu Kaman’dan geçmektedir. İlçemizden geçen bu yolun ekonomik ve kültürel kalkınmamıza sayısız faydaları olmuştur. Fakat ileri yıllarda bazı siyasi nedenlerle, bu yol Keskin Akpınar üzerinden ve Kaman’a 15 km uzaklıkta Hamit kasabasından geçirildi.
1944 Yılının Mayıs ayında, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Kırşehir istikametine geçerken Kaman’a uğrar. Belediye başkanı Yakup Gök başta olmak üzere, meclis üyeleri, nahiyemizin esnaf, sanatkârları ve halkımız Cumhurbaşkanını coşku ile karşılarlar. Belediye başkanımız Nahiyemizin sorunlarını anlatır. Bir bir dinleyen Cumhurbaşkanı, “Başka bir isteğiniz var mı,” diye sorar. Başkanımız Yakup Gök; “Halkımız, Kaman’ın ilçe olmasını istiyor paşam,” der. Halk bu sözleri daha çok alkışlar. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu isteği de not aldırır, teşekkür ederek Kırşehir istikametine doğru hareket eder.
4-5 ay sonra ilçe olma kararı gelir ve 1 Eylül 1944 de Kaman İlçe olur. İdari yönden gelen hizmetlerle de ilçemiz gelişmeye başlar.
1924 Yılından beri Belediyelik olan ilçemiz her geçen gün biraz daha gelişir
Akşamları babam, yeğeni Yakup Gök’ün oraya sık sık oturmaya giderdi. Ben de bazen izinli bazen de kaçamaklı olarak babamın peşine takılırdım. Babamla birlikte çevre komşulardan gelenlerde olurdu. Burada hem radyodan acans (haberleri) dinlerler, hem de Yakup Gök’ün anlattığı memleket meselelerini dinlerlerdi.
Oturdukları odanın duvarında İsmet İnönü, kalabalık devlet adamları ve içlerinde Yakup Gök’ün de bulunduğu resimleri takılıydı. Bunlar kim, nerede çekildiniz gibi soruları elbette soracak yaşta ve bilinçte değilim o zamanlar. Ama yıllar sonra öğrendim ki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yanındakiler hükümet üyeleri ve parti ileri gelenleriymiş. Yakup Gök’ de bu kişilerle tanışır görüşürmüş.
1950 yılında DP’nin iktidara gelmesiyle, Türkiye’deki rollerin değişmesinden biz de nasibimizi aldık. Halkevlerinin kapatılması ile babam işsiz kaldı, ben de leblebisiz.

NE OLCAK BU SARIKEÇİLİLİLERİN HALİ?
Celal Necati ÜÇYILDIZ


Bölgemizde, özellikle Taşeli bölgesinde son konargöçer Sarıkeçili Yörükleri kaldı. Son yirmi yıl içinde Boynuinceliler de vardı. Onlar Narlıkuyu / Kız Kalesi gibi belediyelerin katkıları ile maki, taşlık alanlara önce çadırlarını kurdular. Daha sonra da evlerini yaptılar.
Yavaş, yavaş konargöçerliği bırakarak besi ve tarıma dayalı çalışmaları ile yaşamlarını devam ettirdiler.
Geçtiğimiz yıllarda birlikte çalıştığımız Tarsus Orman Araştırma Enstitüsü Müdürü Ersin Yılmaz bana, “Boynuinceli Yörüklerinin yerleşik yaşama uyum sağladıklarını, üzerinde çalışılan YÖRÜK VE TAHTACI KÜLTÜRÜNÜ TURİZME KAZANADIRMA projesine çok sıcak baktıklarını çünkü turizmin kazanımlarını gördüklerini, çok heyecanlandıklarını bildirmişti.
Bu konu ile ilgili Aydıncık, Karaman gibi yerlerde birçok toplantı yapıldı. Bu toplantılara Ersin Yılmaz da katıldı. Ama bir sonuç alınamadı ki bu yıl Sarıkeçili Yörükleri Cılbayır belinde kaldılar. Bu kış zor geçeceğe benzer. Onlar kışın ılık deniz kenarında çadırlarını kurup, yerleştirdikleri yerlere kiralarını da ödeyerek kışı geçiriyorlar, nisan geldiğinde Toroslar’a gidiyorlardı.
Ekim sahalarının çoğalması onların yollarını zorlaştırdı. Artık sürülerini çoğu yerden traktör ya da kamyonlarla geçirye başladılar. Ama en zoru çamaşırlarını çalıların üzerinde unutmaları üzerine o sevdikleri orman ile onun işletmesini üstlenen Orman İşletmeleri ile aralarına kara kedi girdi. O çalılardaki çamaşırlardan rahatsız olanlar yasaları hatırlattılar. Hem de ısrarla. Ne yapalım dediler. Kanun kıldan ince. Kaldılar Toroslar’ın bir belinde.
Burada sorun çözülmez. Yarın birileri de oradan çıkın deyiverir. Derler mi, derler. Yasalar tüm ülke için geçerli değil mi?
O zaman toplantıları geçelim, karar verelim. Bu Sarıkeçili Yörüklerimizi ne yapalım?
Mülki amirlerimiz genişletilmiş bir toplantı düzenlesin, Orman İşletmesi, Özel İdare, Belediyeler ve Kamu Kuruluşları. Ulugöz, Burunucu, Gülümpaşalı, Bolacalı Koyuncu gibi.
Köylerde ucu ormana bağlantılı ne kadar Hazine’ye ait mülklerin envanterini çıkarıp, bunları iskân edecek bir sahanın tahsisini yapıverelim. Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan gelen göçmenlere nasıl yer verdiysek, onlara da yer tahsisi yapılsın. Önce çadırlarını kursunlar. Nisanda Toroslar’a yol görününce inşaatlara başlansın. Ekim ayı geldiğinde onlar sıcak yuvalarında, yanlarında ahırları ile yeni mutlu yaşamlarına adım atsınlar.
Bir daha da Sarıkeçili Yörükleri sorun olmaktan çıksın. İstiyor musunuz?
O zaman bir somut öneri daha:
Yer tahsisi yapıldıktan sonra Anadolu Kalkınma Vakfı gibi kuruluşlar, Dünyanın değişik yerlerinde ortaklaşa çalıştıkları Sivil Kuruluşlar aracılığıyla bu bizim Yörüklerimize konutlarını yapıp, teslim edebilirler.
Ya da Toki aracılığıyla bunların konut ve ahırları yaptırılıp, uzun vadede bedelleri talep edilebilir.
Ama bunun için kalkın ayağa. Türk kültürüne hizmet mi etmek istiyorsunuz, yöremizde tek yaşayan Yörüklere sahip çıkmak en güzeli olacak. Bundan hayırlı bir iş olur mu?
Egelilerin dediği gibi “ HADİN GARİ” el verin şu Sarıkeçili Yörüklerimize. El verin ki bir sıcak el elinize değsin.



BİLGİSAYARIN GÖZÜ
Mehmet BABACAN

Emeklilik yıllarını epeyce çoğaltmış bir abi, yorgun argın, söylene söylene geldi yanımıza.
“Arkadaş, bu bilgisayar dedikleri alet var ya, acaip bişey yahu… Bal gibi kıyamet alâmeti… Gâvurun oğlu gâvur, tüm gâvurluğunu yüklemiş üstüne.”
Kim bilir daha neler söyleyecekti de bir arkadaş lâfı kısa kestirdi:
“Abi, eli öpülesi abi, hele bir otur da anlat, nedir seni bu kadar şaşırtan şey? Anlatıver de biz de kurtulalım bu kıyamet gibi meraktan.”
Derin bir of çekerek oturdu. Arka cebinden çıkardığı çarşaf gibi mendille, evire çevire yüzünü silerken, büyük bir güç harcıyor gibiydi. Yılların yorgunluğunun üstüne, belli ki ayrı yorgunluklar da eklenmişti. Temmuzun kavurucu sıcağı da cabası.
Bilgisayarın, yaşamımıza yeni girdiği yıllardı. Cihazın marifetleri öyle çoktu ki hayatına bir daktilo bile girmemiş olanlar, şaşmaktan başka ne yapabilirdi?
“Hele bir soluklan, bir çay iç de öyle anlat derdini,” dedi, arkadaşlardan bir başkası. Herkes iştahlanmıştı. Adam, konuşkan biriydi. Hem de hafiften saflığa yatan bir nükte sezinleniyordu sözlerinde. Yani, tatlı bir söyleşinin eli kulağındaydı.
“Anlatacağım, anlatacağım da hele bir soğuk su içeyim, motorum biraz soğusun. Sonra, zor susturursunuz beni.”
Nerden başlasam der gibi, şöyle bir göz gezdirdi çevresine.
“Nelere şaşacağımı da şaşırdım gardaşlar. Bizim çocukluğumuzda, ‘iğnenin ucunda kuran okunacak’ derlerdi de ‘Allahın hikmeti’ der, geçerdik. Sonra gördük ki pikap iğnesinin ucunda okunuyor gerçekten… Ağzımız bir karış açıldı; gramofonu icat eden herifin marifetine de şaştık kaldık.”
Kerbelâ’dan yeni çıkmış gibi içti, iki bardak suyu.
“Su gibi aziz ol çocuğum” diyerek, garsonun gönlünü almayı da unutmadı.
Bir başka arkadaş karıştı söyleşiye.
“Bunu da anlarsınız be amca. Allah uzun ömürler versin. Siz eski topraksınız. Daha neler görürsünüz, neler…”
“Yok yok yeğenim. Beni süründürecek dilekte bulunma sakın. Bakarsın tutuverir. Görmeye görmem de gördük göreceğiz derken, kafayı üşütmeyelim yeter. Şaka değil vallahi, şaşırmaktan bıktım uşaklar. Torunlarım bile, gülüp duruyorlar. Amaan, varsın gülsünler. Gülücüklerine bile katkıda bulunabiliyorsam, ne mutlu bana. Onların yürecikleri sevgi dolu. Alaycı olmadıklarını bilirim ben. Bilgisayarın gözünden daha iyi görür benim yüreğim.”
Birbirimizin yüzüne baktık. Yaşlılık, yorgunluk anlaşılır şeylerdi de bu bilgisayarın gözü ne oluyordu? Söyleşi içinde, kendiliğinden açıklanır diye bekledik, olmadı. “Ah”ların, “of”ların arkası kesilmedi bir türlü…
Bir arkadaş, dayanamadı.
“Abi, bağışla bizi. Bu bilgisayar konusunu anlayamadık. Merakımızdan, dibimiz düşecek. Hele, şunu bir anlatıver de kurtulalım meraktan. O kıyamet, bize torpil geçecek değil ya. Anlat ki önlemi neyse alalım.”
Gelen açık çaydan, höpürtülü bir yudum çektikten sonra, çok önemli bir sır verircesine anlattı olayı:
“İlâç almak için, nöbetçi eczaneye gittim. Bir saate yakın da sıra bekledim. Sıram geldiğinde, görevli karnemi aldı; bilgisayarın tuşlarını biraz şıkırdattıktan sonra, ‘Amca, sana ilâç veremeyeceğiz’ demez mi?
Tepem attı.
‘Veremeyiz de ne demek? Ben kırk yıl hizmet vermişim. Bana ilâç vermeyecek olanın alnını karışlarım.’ diye, kükredim. Aşağıdan aldı uyanık. “Amcacığım, istediğin ilâç evinde var. Önceden almış olduğun daha bitmemiş.”
Daha da sert çıktım.
“Hayır kardeşim. İlâçlarım tamamen bitti. Hatta bu sabah içemedim bile.”
‘Yapma amca. Bilgisayar yalan söylemez. Bilgisayarın gözünden hiçbir şey kaçmaz. Senin evinde ilâç var. O yüzden, sana ilâç veremeyiz.’
“Ne dedimse inandıramadım. Giderek, benim de aklım karışmaya başladı. Bu sıcakta, tepine tepine eve kadar gittim. Canım burnumda. Çoluk çocuk bir hata yapmış olsa da onlara bağırıp çağırsam, rahatlayacağım. Ama benim dolaba karışmazlar ki. Daha doğrusu, dokunamazlar bile. O hırsla, dolapta ne varsa, saçtım yerlere. Bir de ne göreyim; bir kutu ilâç, bana bakıp durmuyor mu? Ne zaman koydumsa koymuşum. Diğer eşyaların arasına karışmış. Bir utandım, bir utandım ki hiç sormayın. Bakın arkadaşlar, bilgisayara karşı utanmak, başka şeye benzemiyor. İnsan çok kötü oluyor. Kafasızlığımızı tüm dünya görüyor çünkü…
Mahcup mahcup vardım eczaneye; bilgisayardan özür diledim. Tuşları yeniden şıkırdatıp, baktılar; özrümü kabul etmiş. Yalnız, bir hafta kadar kafasını dinleyip, sonra verecekmiş ilâcımı. İnanın, çocuk gibi sevindim. ‘Vermiyorum be. İlâca kurban ol. Kafasızlığın yetmiyormuş gibi; bir de beni yalancı çıkarmaya çalıştın’ dese, ne diyecektim? İyi ki olgun davrandı. Ne de olsa, çağdaş bir âlet canım…”

TERİMİZ KURUMADAN

Bu taşları biz getirdik
Sırtımızla uzak dağlardan
Bir ördük ne umutlarla
Ev oldular okul oldular
Hastane dam kışla

Terimiz kurumadan daha
Bide baktık
Pencerelerde parmaklık
Kapılarda kilit
Dışarıda kalmış kırlar
Dışarda
Gökyüzü deniz özgürlük
Kuşatılmışız duvarlarla

MEHMET BAŞARAN
(PİR SULTAN ÖLÜR ÖLÜR DİRİLİR)


BAHARIN GÜCÜ

Yeni dostlarla donandı sofra
Yemyeşil bir çimenin üstünde
Hışırdıyor ağaç yaprakları tepemizde
Kuşlar cıvıldaşıyor çitler boyunca
Kadehler kaldırılırken birer birer sağlığa
Bir çocuk sevinci yayıldı ortalığa
Kırıldı tekdüze yaşamın beli
Unutuldu günlük yaşayışın tasaları
Gölgelendi geçmişteki
Sürüp giden tartışma sayfaları
Herkes yekinip kendine döndü kurtuldu
Kaskatı kurallar ve söylemlerden
Yenilip içilip eğlenildi
Felekten tatlı bir gün çalınmış oldu
Buğulu özlemler girdi araya
Sınırsız büyüsüne mutluluğun
Götürüyordu bizi

Mehmet AYDIN


toroslar avucumda

yeni bir yolculuk geçmişe
ne günün ağır yükü
ne kaygı, ince hesap
nereye götürürse yüreğim

dingin bir güz sabahı
gün ağarırken
ölüm kadar uzak
doğduğum yere

toroslar avucumda
çaltı dikeni
dokununca kanıyor
çocukluk anılarım
pelit ağacında takılı
mazı torbam
kızıl mazaktan oyduğum
su değirmeni
kişneyen küheylanım
bir söğüt dalı
doldurup terkime
çocukluk düşlerimi
nereye götürürse yüreğim

ALİ F. BİLİR
(GÜZ ANIMSAMALARI)

U-MUT-LAR-I-MIZ

Öyle çok koptular ki umutlarımız
ince yerlerinden
Yer kalmadı düğümlere bile

Öyle çok kar yağdı ki
Güvendiğimiz dağlara

Bundan böyle

Ne umut dokuyacağız boş yere
Ne de kar yağdıracağız
Dağlarımıza

Müslim ÇELİK
(Kızbes)


ÖYKÜ TELEFON
Mustafa B. YALÇINER

Çarpan pencere kanadı çekip çıkardı onu uykusundan. Esneyerek gerindi, terliklerini ve sabahlığını giydi. Banyoya giderken boş bir şişeye çarpınca, bastı küfrü. Elektrik düğmesine çöktü, darmadağınık odaya sarı solgun bir ışık yayıldı. Sallanarak vardı kapıya. Banyonun lambasını da yaktı ve kapıyı açar açmaz, küf kokusuyla karışık kirli çamaşır kokusu üşüştü üstüne. Adam suratını buruşturdu. Girince, aynaya baktı, alt dudağını dişleri arasına aldı, başını salladı ve tükürdü aynaya.
Orta yaşlardaydı, suratı buruş buruş, gözlerinin altı torbalanmıştı. Ağzını çalkaladı, suyu tükürdü, yüzüne şöyle bir su çarptı. Havluyu almak için elini uzattığı sırada, tavanın köşesinde bir örümcek gördü, düşürdü onu ve ezdi ayağıyla.
Odaya dönünce, pencereye yöneldi, perdeleri açtı. İçeri dalan ışık, az da olsa kovdu odaya egemen olan karanlığı. Bakışları birden çakılıp kaldı karşı evin penceresine. Tül perdelerinin beyazlığı tutsak etti adamın dikkatini. Kendi perdeleri ayakkabı boyacısının bezine dönmüştü.
Giyinirken, gözleri duvardaki fotoğrafa takılıp kaldı. Karısının fotoğrafıydı, kavgalarını anımsattı. “ Beni bir eş olarak değil de hizmetçi olarak görüyorsun” dediği zaman haklıydı diye söylendi.
Giyinmişti. Canı çıkıp biraz hava almak istedi. Atkısını dolarken boynuna, yerde sürünen ucu, pamukçukları da alıp geliyordu. Telefon çaldı tam çıkacağı sırada.
- Alo, buyurun, ben Mete. Nasıl? Anam iyi değil mi? O zaman hemen yola çıkıyorum. Haber verdiğiniz için teşekkürler.
Kapıyı kilitledi, merdivenleri koşarak indi. Sokağa çıktığında, göğe baktı. Güneş yatmaya hazırlanıyordu. Az ilerideki okuldan çıkan çocukların sesleri duyuluyordu. Bu gürültüde Mete bir an dikilip kaldı. Yedi yaşındaki oğlu geldi gözünün önüne. “Ona adını verdim ama sevgimi asla veremedim” dedi. Yürümeye başladı yeniden.
Çok sürmedi durağa varması. Otobüs görününce de korkunç bir itişme kakışma başladı. Bindi. Yolcular yeni binenlere sadece bakıyor, yerlerinden bile kıpırdamıyorlardı. Mete meşin tutaklardan birine yapıştı, gözlerini yumdu ve annesini düşünmeye başladı.
Kadıncağız yalnız yaşıyor, aldığı yaşlılık aylığıyla zar zor geçiniyordu. İki günde bir komşu kadınlarından biri geliyor, yemeğini yapıveriyor ve etrafı derleyip topluyordu. İki yıldır da Mete annesini görmüyordu. Son olarak karısını kayınbabasının evine getiriverdiği zaman görmüştü onu. Annesi boşanmalarına çok kızmış ve oğlunu kovmuştu evinden. O zamandan beri de konuşmuyorlardı.
Otobüs sarsılarak durdu. Mete açtı gözlerini. Otogara gelmişti bile. Garajın dumanlı ve kirli havasında koşuşturan insanların arasından geçerek bir otobüs yazıhanesine vardı. Köylerine tek otobüs kalkardı her gün saat yarımda. Onu da kaçırdığı için, köyün yakınından geçen bir başkasına binecek, yolda inecek ve oradan da yaya gidecekti.
Şafak sökmeden, otobüs yol kenarında durdu. Elinde şeker kutusuyla indi Mete. Bir sigara yaktı, paltosunun yakasını kaldırdı, yürümeye başladı.
“Oğlum şekeri severdi ama ben sık alamazdım. Görünce çok şaşıracak. Öğretmeni bayanmış, gidip onu da göreceğim. Eğitimiyle ilgileneceğim artık, onu da alıp götüreceğim evime. Onu doktor edeceğim. Karım da isterse, bizimle gelebilir elbette. Söz, alkole paydos, dayak da yok. Sevecen ve uysal bir koca olacağım. İyi de bakalım karım kabul edecek mi benimle gelmeyi?!.”
Mete iniyordu bir vadiye doğru, arkasından da iteliyordu poyraz. Bir süre sonra köyüne vardı, ılımandı burası. Sis de yavaş yavaş dağılıyordu. Gömütlükten geçerken yıllardır uğramadığı babasının mezarını ilk kez ziyaret etmek geçti içinden. Yarısı yıkılmıştı gömütün, Mete’ye “Utan” der gibiydi. Mete, babasının başucunda çömeldi, önce babasına bir Fatiha gönderdi sonra da “Sana layık bir evlat olamadım, beni bağışla, baba” diye mırıldandı.
Hemen uzaklaştı mezarlıktan. Kayınbabasının evi yolun üzerindeydi. Uzun süre baktı ona. Pencerenin kepenkleri kapalıydı. Sessizliğe gömülmüştü ev. Pişmanlık gözyaşları içinde, yoluna devam etti. Eve varınca kapıyı çaldı. Karısı açınca da Mete’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Baktı karısına, sarıp öpmek istedi ama ona çektirdiği cehennem azabını düşününce cesaret edemedi. Ona yalnızca merhaba diyebildi ve şeker kutusunu uzattı.
Karısı da şaşırmıştı onu görünce, birkaç adım geri çekildi. “Hoş geldin, geç” dedi titrek bir sesle.
Mete, kızarmış ekmek kokusunun kuşattığı odaya girdi. Annesiyle oğlu kahvaltı yapıyordu. Oğlan şaşkın şaşkın bakıyordu babasına. Yaşlı kadınsa ayağa kalkmaya çalışıyordu.
-Anacığım, canım anam! Geldim işte, nasıl oldun?
Sıkıca kucakladı anasını.
- Şimdi çok daha iyiyim, oğlum.
Mete eğildi ve kollarını uzattı oğluna. Ne yapacağını bilemeyen çocuk, annesine baktı. O da başını salladı oğluna. Sevinçten kuşa dönen çocuk uçup atladı babasının kollarına.
-Seni çok özledim baba, ne olur bir daha bırakma bizi.
- Tamam, canım ciğerim, merak etme sen. Bundan sonra iyi bir baba olacağım ve hep beraber olacağız.
Sonra da karısına baktı.
Karısı, ailesinin mutlu olması için bulunduğu özverileri geçirdi birer birer kafasından. Yalnızlığını, can sıkıntılarını ve kocasının ona çektirdiklerini anımsadı. Dayanamayıp sordu kocasına:
- Şimdi, bu barışalım demek mi, yani?
- Seni evimizde yeniden görmek, bana büyük mutluluk verir.
Onları büyük bir heyecanla izleyen yaşlı anne, ellerini havaya açtı ve mutluluktan uçarcasına, “Şükürler olsun Tanrım” dedi. Gözleri pırıl pırıldı oğluna seslenirken de:
- Bana bak, oğlum, sana söylüyorum. Şimdi huzur içinde ölebilirim. Vicdanım rahat artık. İki yıldır hep bu anı bekliyordum. Sana telefon etmesini de postacıdan ben istedim. Bunun için bana kızmıyorsun, değil mi?
- Yok, anam, yok. Olur mu öyle şey! Telefon ettirdiğin için de teşekkür ederim sana.
Mete’nin karısı, oğluna baktı. Çocuk okula gitme hazırlığı içindeydi. Ona kutuyu gösterdi, açmasını istedi. Gözlerinden yaş boşandı, boğazı düğümlendi kadının:
-Baban şeker getirmiş. Haydi, al birazını…

GERÇEMEK’E SON GELEN KİTAPLAR

1- KEPİRTEPE GÜNEŞLERİ, öğretmen dünyası, Hasan Akarsu
2- KAR YAĞIYOR ŞİİRDEN, öğretmen dünyası, Hasan Akarsu
3- GÖRDÜKLERİM SİZİN OLSUN, Gerçek Sanat Yayınları, Hasan Akarsu
4- BİR UZAK BİR YAKIN, Gerçek Sanat Yayınları, Hasan Akarsu
5- YAŞAM LİRİKLERİ, Karınca Yayıncılık, Mehmet Aydın
6- AŞKA DOST FELEĞE İSYAN, Can matbaacılık ve Yayıncılık, Kerim Hanedan
7- ANAMI DA ALDIM GELDİM, Bilgi Yayınevi, Muzaffer İzgü
8- YÜREĞİMİN GÖLGESİNDE, Gerçek Sanat Yayınları, Sabahattin Kurtoğlu
9- GÜNAYDIN KOKULU YAZILAR, Mut’un Sesi Gazetesi, Nihat Mustul
10- SEDEF SAPLI BIÇAK MİÇO, Çalı, Zeki Oğuz


DERGİLER

1- İçel Sanat Kulübü Aylık Bülteni
2- Çağdaş Türk Dili
3- Afrodisias-sanat
4- Maki Kültür Sanat-Edebiyat Dergisi
5- İDAkörfez fanzin
6- Mut/ Çıtlık
7- Çalı

26 Kasım 2009 Perşembe

GERÇEMEK SAYI 18


GERÇEMEK
TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ

ISSN: 1307–4881

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: Kasım 2009

İki Ayda Bir Yayınlanır.

Yıl: 3
Sayı: 18

Gerçemek,
Kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.

Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.

Posta çeki hesap numarası: 5323892
Sahibi: Mustafa Yalçıner

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon:
(0324) 8412836

E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.

DEVETABANI (cyclamen)

Toroslar’da 500 metreden sonraki rakımlarda kendiliğinden yetişen, Aydıncık yöresinde devetabanı olarak bilinen bitkinin bilimsel adı siklamendir. Seyrek çam ve meşe ormanlarında, taşlık ya da çalılık alanlarda, özellikle de pinar adı verilen kermes meşesi, çıtlık, tespih çalısı diplerinde kendini gösteren, çok yıllık, yumrulu otsu bir bitkidir.
Toprak yüzeyinden 10 cm kadar aşağıda bulunan koyu kahverengi yumruları düzgündür. Saçak kökleri, yumrunun alt kısmının ortasından çıkarak toprağa gömülür. Yumruların üst kısmının ortasındaki bir gözden ise, yorgan iğnesi kalınlığında, kahverengi yaprak sapları ile sarmal biçimde, daha ince ve daha açık renkli çiçek sapları çıkar. İri yumrularda bu gözden iki bazen de üç adet kurşun kalem kalınlığında, 3 ya da 4 cm uzunluğunda boru şeklinde saplar çıkar. Bunların ucundan da yaprak ve çiçek sapları fışkırır.
Bitkinin yaprakları, kalp şeklinde, uzun saplı, etli, kenarları düz olup çok az da olsa dalgalıdır. Yaprakların altı mor, üstüyse koyu yeşildir ancak üzerinde çeşitli şekil ve uzunlukta açık yeşil ya da gri desenler vardır.
Kasım başlarında, 15 cm civarındaki silindirik çiçek sapın ucunda, yere doğru eğilen kısmında, geriye doğru kıvrık beş parçadan oluşan, alt kısmı eflatun, üstü soluk pembe çiçek açar.
Siklamen tohumdan ya da yumrulardan üretilir.
Kurutulan devetabanı yumrularından elde edilen tozun yara üzerine serpilmesiyle yaranın iyileştiği, ayrıca eskiden yumruların sığırlarda ishal kesici olarak kullanıldığı söylenir. (EDİTÖRDEN)


İSTANBUL’DA YAŞAM
Mustafa B. YALÇINER

Bir zamanlar köyden kente göçün simgesi olan, iş, aş ve umut içeren “İstanbul’un taşı toprağı altındır,” diye bir söz vardı. Buna inanarak binlerce aile yollara düşmüş ve gelip yerleşmiş bu kente. Bunun sonucu olarak da İstanbul devasa bir kente dönüşmüş.
İnsanlarını da “İstanbul’u yaşayanlar” ve “İstanbul’da yaşayanlar” olmak üzere iki gruba ayırmak olası. İstanbul’u yaşayanlar, onun sunduğu nimetlerden yararlanan sosyoekonomik düzeyi yüksek kişilerdir. Bir de, Orhan Veli’nin “İstanbul’da Boğaziçi’nde/ Bir fakir Orhan Veli’yim./ Veli’nin oğluyum,/ Tarifsiz kederler içinde...” dediği türden İstanbul’da yaşayanlar var. Günümüzün İstanbul’u, birileri için tozpembe, diğerleri için gemi bacasından çıkan duman gibi kapkara.
Bin bir umutla gelip umutsuzluğa, yalnızlığa düşen, yaşam kavgası veren insanlar yaşıyor birkaç Avrupa ülkesinden daha büyük olan bu kentte. İşe geç kalmamak için sabah ezanıyla yollara düşen kadınlar, erkekler. Ana babalar evden daha erken çıktığı için, çocuklarının karnını doyuracak ve onları okul taşıtlarına bindirecek olan gündelikçi kadınlar. Otobüslerde, minibüslerde, servis araçlarında, uykulu gözler, asık suratlar.
Çalışanlar için burada zaman çok değerli. Ne yazık ki onun da büyük bir bölümü yollarda geçiyor. İnsanlar yürümüyor, koşuyor adeta; arkalarından sapan taşı yetişmiyor. Yok vapuru kaçıracağım, yok otobüsü kaçıracağım paranoyasına kapılmış insanlar. Ayrı semtlerde oturan iki kişinin bir saatçik görüşebilmesi için en az yarım gününü ayırması gerekiyor. Bu yüzden de insanlar, genellikle görüşemiyor.
Gelir çok gibi görünüyor ama gideri ancak karşılıyor. İstanbul’da yaşayabilmek için insanın çok çalışması ve adeta para makinesi olması gerekiyor. Yorgun argın eve dönen insanlar da yemekten sonra, sabah erken kalkabilmek için, hemen yatıyor.
Büyük kent yaşamı işte böyle! Parislilerin çok büyük bir kısmı da yaşantılarını “ İş, metro, uyku” olarak tanımlar. İstanbulluların da onlardan kalır yanı yok; tek fark, bizimkiler “İş, dolmuş, uyku” diyor.
Vaktiyle, Parisli bir arkadaşım bana şu soruyu sormuştu: “Paris’te metroya bindin. Çevrene şöyle bir baktığında, bayanlardan hangilerinin gerçek Parisli olduğunu nasıl anlarsın?” Yanıtlayamamıştım. Bunun üzerine, o da bana “Çantasını boynuna asıp, onu göbeğinin üstünde taşıyanlar gerçek Parislidir, çünkü burada kapkaççılık aldı başını gidiyor,” demişti. İstanbullu kadınlar da Parisli kadınlar gibi taşır olmuş çantalarını.
Trafik ayrı bir dert bu koca İstanbul’da. Araçlar güçlükle ilerliyor. Gemisini kurtaran kaptan misali, sağlayanlar, sollayanlar, makas atanlar, emniyet şeridinde gidenler... Sürücünün sürücüye saygısını yitirdiği bir kent olmuş İstanbul. Gelecek düşünülmeden bırakılmış cadde ve sokaklara artık sığmıyor arabalar. Bazı yerlerde, aynı kaldırımda, iki kişi bile yan yana zor yürürken, bazı yerlerde arabalar kaldırımda, yayalar yolda!
Yeni yerleşim yerlerinde, köy ile kent iç içe. Etrafı Çin setiyle çevrili sitelerin yanı başında birkaç manar ve önlerinde plastik seralar. Yıllar önce, bir gecede dikiliverilen gecekonduların oluşturduğu semtlerde, şimdi dört beş katlı bina ya da villalarla gecekondular beraber yaşıyor. Plansız programsız bir kentleşme var buralarda da. Yollar, sokaklar ve caddeler yine dar. Gelecek kuşak yine düşünülmemiş. Açgözlülük ile köşe dönmecilik, bu semtlerde de ön plana geçmiş.
Bir zamanların İstanbul’unu öve öve bitiremeyen şairlerimiz dünyaya yeniden gelseler, bu kente aynı gözle mi bakarlar acaba? Yoksa Abdülkadir Bulut’a hak mı verirler?

“Heder ettin beni bu yaşta
Sen ey güzel İstanbul
Çekip gidiyorum işte
Allahından bul”


DEVRİMCİ APARTMAN
Mehmet BABACAN

Apartmanın da devrimcisi mi olur demeyin sakın? Olur mu olur. Mimarlık tarihinde “Tarz”dı; “Stil”di; “Biçim”di diye diye, onca değişim oynayarak mı geldi? Hepsi de çatır çatır devrimin ürünü…
Ama bizim sözünü ettiğimiz devrim biraz farklı. Bu yaklaşımda ne yapının payı var ne de plan projenin. Sadece, bir ruh var belki…
Hoppala! Şimdi de apartmanın ruhu mu var diyeceğiz? Desek ne olur? Doğup, yaşayıp, ölüyorsa, canı da vardır, ruhu da… Şiddetli fırtınalarda ya da depremlerde, can havliyle, çıkardığı sesler, canlı olduğunu göstermiyor mu?
Neyse, fazla kurcalamayalım. Sözün kısacası, devrimci apartman olur. Zaten, bir şeyin temeline devrimcilik girmişse, o nesne devrimci olur arkadaş. Kurtuluşu yok…
12 Eylül faşist balyozu, kafamıza ustaca inince, feleğimiz şaşmıştı. Çünkü antrenörleri çok yetkindi; oyunu yaman oynuyorlardı. Bir çırpıda, ne kadar devrimci, aydın, demokrat varsa, bir bir toplayıp, içeri tıktılar. Faşist gericilik, sözlüklerin içine kadar giriyor; sözcüklerin altında farklı anlamlar arıyordu. “Devrim” sözcüğünün yerine, “ İnkılâp” sözcüğünü zorunlu kıldıkları gibi. Sosyal Bilgiler ders kitabındaki “Sosyal” sözcüğünden ötürü, kovuşturma açtıkları gibi.
En büyük suç aracı, elbette kitaptı. Tarihin tanık olduğu onca kitap ve kütüphane yangınına karşın, bir türlü tüketilemeyen o baş belası.
Ama yeni buldukları yöntem çok harikaydı doğrusu. Suç nedeni olan kitaplar, suçlunun sırtına yükletilip, sokak sokak gezdiriliyordu.
Bu yöntem, neden mi harikaydı? Yahu, bir düşünsenize, sırtında kitap yüküyle varlığı belgelenmiş bir adamdan, daha onurlu kim olabilir? Heykelini dikmeye gerek var mı o adamın?
Şu devrimciler çok şanslı be. Sanki onur kazanmaktan bıkmamışlar gibi, bir de faşistlerin geri zekâlılığı yüzünden onur kazanıyorlar.
Ne yazık ki ben bu onura erişemedim. Böyle yöntemler bulunacağını nerden bileyim. Saklamayı yeğledim ben. Yakacak değildim ya. Vallahi, ellerim yanardı. Kitaplarımın en vazgeçilmezlerini seçerek, yüz ellişer kitaplık iki koli yaptım. Sonra, dostum, meslektaşım Ali Yağız’ı buldum. Babası inşaatçıydı ve birkaç yerde inşaat temelleri vardı. O yapılardan birine, geçici olarak, saklayıvermesini rica ettim. Tehlike geçince, ya da fırsat bulduğumda, daha uygun bir yere taşıyacaktım.
Neyleyim, ecel vadeyi beklemedi, gözaltına alıverdiler. Sakıncasız diye evde bıraktıklarımın tümünü de çuvallara doldurup götürdüler. Odun, kömür yerine, sobalarda yaktılar. Kitap ve dergilerde adım yazılı olduğu için, görevli polis, arada bir, sırıtarak gelip, “Bugün, senin kitaplarla ısındık hoca. İyi de ısıtıyor ha” diyerek, üç kuruşluk aklıyla, dalga geçtiğini sanıyordu. Boş bırakmıyordum ben de;
“ Benim olduğunu nasıl anladınız?”
“ Adın yazılı ya.”
“ Yahu, senin okuma-yazman da mı vardı?”
Küfrü basıp gidiyordu tabii. Ne derse desin, önemli değildi. Asıl hazineyi kurtarmıştım ya, gerisi vız gelirdi…

Cezaevinden çıkar çıkmaz, ilk işim kitaplarımı aramak oldu. Nereye saklandığını bilmiyordum. Ali Bey de ortalarda yoktu. Tutuklanma korkusuyla, il dışına kaçmış. Onunla bağlantı kuramadığım sürece, defineyi bulmam olanaksızdı.
Aylar sonra buluştuk Ali öğretmenle. Ne var ki, kitapların saklandığı yerin üstünde, beş katlı bir apartman vardı. Oğlunun da kaçak olduğu sırada; baba inşaata devam etmiş; işçiler de, temeli iyice araştırmadan, betonu döküvermişler…
Yani, apartmanın temelinde devrimci kitaplar vardı.
Yani, apartmanın genlerinde devrimcilik yatıyordu.
O sokaktan her geçişimde, bir süre durur, sempatiyle bakarım o apartmana. Hiç olmazsa, bir köşesini, bir tuğlasını tutup, öpmek gelir içimden… O balkonların, o saçakların beni tanıdığını, bana gülümsediğini düşlerim hep. Devrimci dostlarımla olduğu gibi.




DÜĞÜN GÜNLÜĞÜ
Hasan AKARSU

Düğün, Türkçe Sözlük’te, evlenme veya sünnet dolayısıyla yapılan eğlenti olarak açıklanıyor. Bizim eğlentimiz oğlumuzu evlendirme dolayısıyla yapılıyor. 02 Ağustos 2008’de Silifke’de yaptığımız nişanın üstünden on dört ay geçti ve düğün günü geldi.
22 Eylül 2009’da, 12.00 otobüsüyle Tekirdağ’dan İstanbul’a hareket ediyoruz. Hava bulutlu, serin ve yağmur yağacak gibi. Çekirdek aileyiz. Anne, baba, bir oğul, bir de kız. İstanbul yolculuğu rahat geçiyor.
Saat 21.00’de Kontur otobüsüyle Silifke yolculuğu başlıyor. Şeker Bayramı’nın üçüncü günü olduğundan İstanbul’a dönüş trafiği yoğun. Mut’lu olduğunu öğrendiğim yaşlı adam, torunu ve geliniyle yolcu salonunda oturuyor. Onu uğurlamaya gelmişler. Abdest alıp namaza duruyor bekleme salonunda.
Elli dakika sonra Harem’deyiz. Diyarbakır, Siirt, Cizre yolcularının çağrıldığını duyuyoruz. On dakikalık bir moladan sonra yola çıkıyoruz. 1970’li yılların Harem’ini anımsıyorum,
Balıkesir yolculuklarımı. Oralarda bıraktığım dostlarımı anımsıyorum, İlhan Berk’in sevgilisine seslenişini:”Sevgilim, işte eylül/ Ve işte senin usul usul seğiren yüzün// Zaman ki sonsuzdur/ Bitmemiş şiirler gibidir…” Eylül’de, zamanın sonsuzluğunda Silifke’ye yolculuğumuz heyecan verici. İzmit otogarından yolcu alıyor otobüsümüz. Otogar eski olup büyük bir yapı izlenimini veriyor. Yağmur çiseliyor, su birikintilerinden geçiyoruz. Adapazarı’ndan yolcu alırken Orhan Veli’nin “Yol Türküleri” adlı şiiri düşüyor aklımıza:”Hereke’den çıktım yola/Selam verdim sağa sola/ Haydi, benim bu dünyaya garip gelmiş şairim/ Yolun açık ola!/…Arifiye!/ Şoför durdu, Enstitü mektebi, dedi./ Süleyman Edip Bey müdürün adı./ Bir yol da burada duralım;/ Ellerinde nasır, yüzlerinde nur,/ Yarına ümitle yürüyenlere/ Bir selam uçuralım…” . Yarına ümitle yürüyenlerin yolu kesildi ne yazık ki. Köy Enstitülerinin kapanışı yürek dağlıyor.
İzmit’te oturup uzun yıllar Özgür Kocaeli gazetesinde yazılar yazarak, genç ozanlara ve yazarlara destek olan bir ozan, yazar ağabeyimiz var: Ruşen Hakkı. “Elini Hünerle Kuşlara Yelek Giydir” diyen ozanımız, ölümle her şey bitse de, bir hüzün kalacağını anımsatıyor:”…Adı ölümdür!/ Kapanır bir perde, bir perde açılır/ İstenmese de çıkılır yola/Biter her şey/Gene de bir hüzün kalır!”. Zamanla hesaplaşırken de hüzünleniyor:”…Uyuruz, uyanırız/ Islanırız, kurulanırız/ Atar bir çizik daha/ Alnımıza zaman” diyor.
Adapazarlı ozan, yazar Faik Baysal geliyor gözümün önüne. Şarköy’ün yazlarını zenginleştiren Baysal, 09 Aralık 2002’de ayrılmıştı aramızdan:”Bana bir dünya söyle, bir dünya/ Ellerimiz kan kokmasın içinde” diyerek dünyanın kardeşliğini özlüyordu. Ne yazık ki dünyamızda kavgalar, savaşlar acımasızca sürüyor.
Otobüsümüz, Bolu-Kaynaşlı’da mola verdikten sonra Bolu dağlarını aşarak yola devam ediyor. Bolu Beyi’ne karşı duran Köroğlu’nu anımsıyoruz. İlhan Berk, “Şimdi bir orman bir yerlerde şiirlere girmiştir” derken kim bilir hangi ormanları şiirlerine alıyor?
On saat süren yolculuktan sonra, sabaha karşı Konya’ya varıyoruz. Koltuklarımızda oturarak uyumanın zorluğunu yaşıyoruz. Dümdüz ovada ilerlerken Cemal Süreya’yı anımsamamak olur mu:”…Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani/Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;//…Tanrım, gerçekten çocukluk günlerinizde mi?” Cemal Süreya, Tanrı’ya, Anadolu’yu çocukluk günlerinde mi yarattığını sorarken neyi anımsatmak istiyordu acaba? Elbette Anadolu’nun yoksulluğunu. Zenginliği de düşünülmeli değil mi? İşte Konya’dan geçiyoruz, Mevlana’nın, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Konya’sından. Ne diyordu Mevlana?”Ya olduğun gibi görün/ Ya göründüğün gibi ol!” Başka ne mi diyordu:”Güneş gibi ol! Toprak gibi ol! Akarsu gibi ol! Dünyayı ayakta tutan varlıkları örnek gösteriyordu.
Çumra-Karaman yolunda ilerliyoruz. Türk dilini canı gibi sevip koruyan Karamanoğlu Mehmet Bey’i anarak geçiyoruz kavun-karpuz tarlalarının kıyısından. “Türkçenin Başkenti Karaman’da beş dakika kalabiliyoruz. Mut ilçesi bizi bekliyor. Yollar kıvrılıyor, dağlara tırmanıyoruz, dağlardan iniyoruz. Sertavul Geçidini geçiyoruz. Alahan (Alacahan) Manastırı’na giden yolu gösteren tabela ilgimizi çekiyor. Mut’a 20 km yolumuz var daha. Manastırın 5. yüzyıl yapıtı olduğunu öğreniyoruz. Şimşek Turistik Tesislerinde dinleniyoruz. Mut’ta, Karaca Kız Anıt Mezarı’nın ve Karacaoğlan Anıtı’nın bulunduğunu anlıyoruz. Kara Kız’ın Anıt Mezarı yazısındaki dörtlük ilgi çekici: “Gökyüzünde tüten olsam/ Yeryüzünde biten olsam/ Al benekli keten olsam/ Yar boynuna sarsa beni”. Karacaoğlan Anıtı’ndaki dörtlük de öğüt verici:”Meclis’te arif ol kelamı dinle/ El iki söylerse sen birin söyle/ Elinden geldikçe sen iyilik eyle/ Hatıra dokunup yıkıcı olma”. Usta ozan Ruhi Su’nun sesi yankılanıyor şimdi bu dağlarda. Mut, palmiyeleriyle, kayısı ağaçlarıyla karşılıyor bizi. Adı gibi, umut verici, alçakgönüllü ilçe. Mut’tan geçerken, buralarda köy öğretmenliği yapmış olan ozan, yazar arkadaşım Ramazan Teknikel’i anımsıyorum. Coşkulu, duygusal şiirlerin ozanı Teknikel, “Göçebe Türküleri”nde bu yörelerden mi sesleniyordu: “…dallardan el ediyor güz kuşları/ göçebeliğimizi vurdular yüzümüze/ binek taylarında unuttuk suçumuzu/ söylerim dilim yetmez/ sorun/ uğramadığımız dağlardan sorun bizi”. Teknikel, Uçkaya Köyü’nde öğretmenlik yaparken, mektupları getiren postacı Selim’i anlatıyor bir yazısında. Yirmi beş yıl sonra aynı köye gittiğinde Selim’i sorduğunda, Değirmenci, karlı bir kış gününde köye mektup getirirken donarak öldüğünü, cesedinin birkaç gün sonra bulunduğunu, eliyle iç cebindeki mektupları tutarken donduğunu söylüyor. Teknikel, “Şimdi postacının getirdiği her dergide Selim’i görür gibi oluyorum” derken yarım yüzyıl öncesi köy yaşantısına götürüyor bizi.
Selim’i düşünürken Silifke’ye yaklaşıyoruz. Gülnar ilçesine giden yol sapağı ilgimizi çekiyor. Gülnar’da yaşayan ozan Ali F. Bilir ile eşi yazar F. Saadet Bilir’i anımsıyoruz. İkisinin birlikte hazırladığı “Orta Asya’dan Toroslar’a Gülnar” adlı kitabı anmamak olur mu? Çevrenin dili, kültürü ve toplumsal yapısı ayrıntılarıyla anlatılıyor bu yapıtta. Aydıncık ilçesindeyse, yazar Mustafa B. Yalçıner’in çıkardığı “Gerçemek” adlı dergi, yazınımıza ayrı bir renk katıyor. Yörenin sanatını ve kültürünü soluyan dergiyle göneniyoruz. Derginin Eylül-Ekim 2009 sayısı da yörenin ekiniyle dolu dolu. Mustafa B. Yalçıner’in Gündüz Artan öğretmenini anlattığı yazısı değerbilirlik örneği. Yoksul köy çocuklarının okuma tutkusunu ateşleyen, “Gülnar poyrazı” olabilen Türkçe Öğretmeni Gündüz Artan’ı eğitim ışıkları içinde saygıyla anıyoruz. Gülnar, Aydıncık yöresine gidilir de Anamur 1943 doğumlu ozan Abdülkadir Bulut unutulur mu? Sen Tek Başına Değilsin, Acılar Yurdumdur, Yakımlar adlı şiir yapıtları bulunan ozanımızı, yolculuk sırasında taşıtın kapısı açılıp düşünce, genç yaşta yitirmiştik. Çukurova, Toroslar deyince, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Osman Şahin, Behzat Ay da düşüyor aklımıza. Yöreyi, halkımızın dilini, ekinini yapıtlarında yaşatan yazarlarımız onlar. Göksu Nehri bize yol boyunca eşlik ederken, Kargıcak Köyü’nü geçiyoruz. Her yer uçurum. Göksu koyağında ilerliyoruz. “Göksu ormanla güzeldir” sözü ilgimizi çekiyor. Burada da Değirmendere var. Uzun süre Göksu’nun sol kıyısından giderken köprüden geçerek sağ kıyısında yola devam ediyoruz. Silifke Kalesi’nin yanından geçerek Silifke’ye ulaşıyoruz. Dünürlerimiz güler yüzle karşılıyor bizi, evlerine götürüyorlar, kısa bir söyleşiden sonra öğle yemeğini yiyip çaylarımızı içiyoruz. Yörenin Yüksük (kulak) çorbasını çok beğeniyoruz. Bizim mantımıza benzediğini söyleyebiliriz. Silifke’ye on yedi km uzaklıkta olan Susanoğlu’na gidip bize ayrılan eve yerleşiyoruz. Susanaoğlu, yörenin turistik yerleşim yeri olup büyük bir koyda kurulmuş. Denize girip sıcak, tuzlu, temiz sularında serinliyoruz. Üç metreden başlayan derinlik hemen beş-on metreye ulaşıyor. Akşama kına gecesine katılmak üzere gelin evine gidiyoruz. Gelin tarafının akrabaları, gelinin arkadaşları, oğlan tarafını sevinçle karşılıyor, hal-hatır sorulduktan sonra erkekler ayrı bir odaya alınıyor. Kadınlar, kızlar ve gelinin arkadaşları bir arada gece boyunca eğeleniyorlar. Oyun havalarından ve türkülerden sonra geline kına yakmaya geliyor sıra. Kına türküsü eşliğinde, yakılan mumlar bir tepsi içinde, gelin ile damadın etrafında dolaştırılırken, önce gelinin eline, sonra da yakınlarının eline kına yakılıyor. Kına yakan kadın, “gelinin eli açılmıyor” diyerek damadın annesinden bahşiş istiyor. Kına yakılıp gelin ve damat için uğurlu olması dileğinden sonra yeniden oyunlara başlanıyor. Yörenin kına gecesi ağıtından bir örnek:”Çamura taş atmayın batar gider/ Gurbete kız vermeyin yiter gider/ Anayı babayı terk eder gider/ Gız anası gız anası gınan gutlu olsun/ Vardığın yerde dilin datlı olsun…”
Gece yarısı Susanoğlu’na dönüp yatıyoruz. 24.09. 2009 Perşembe günü saat 08.00’de kalkıp yürüyüş yapıyorum ve denize giriyorum. Akdeniz’in tuzlu suyu gözlerimi yakıyor. Beş-on metre derinlikte denizin dibi görünüyor. Akvaryum gibi bir denizde yüzmenin tadına doyulmuyor. Öğleden sonra dünürler ve yakınları geliyor. Neriman Hanım, yayladaki bahçeden gül koparıp getirmiş. Birkaç kırmızı gül bırakıyorlar bize. Sıkma böreği yapıyorlar birlikte. Hamuru açıp tavada ya da sac üzerinde az pişirip içine peynir, çökelek, maydanoz koyarak sarıp sunuyorlar. Ayrıca helvayla, patatesle de yapılıyor.
Akşamüstü, kız babası Osman Bey’in önceden aldığı barbun balıklarını pişirtmek için balıkçıya götürüyoruz. O sırada, nişanda tanıştığımız emekli öğretmen Abdullah Bey’le karşılaşıyoruz. Balıklar pişirilirken birer bira içiyoruz, birkaç balığı da meze yapıyoruz. Yörenin en güzel balığı lagosmuş. Ondan sonra yediğimiz barbun balığı geliyormuş. Gelinin ağabeyi eczacı Kemal de Silifke’den geliyor. Evde akşam yemeğinde uzun bir söyleşiye dalıyoruz.
25.09.2009 Cuma günü de sabahleyin yürüyüş yaptıktan sonra denize giriyoruz. Bu kez kızım Özge Pınar ile ağabeyi Özger de denize giriyorlar. Yörede inşaat yapan bir yükleniciyle tanışıyorum denizde. Erzincanlı olup İstanbul’da oturuyormuş ve her yaz buraya tatile geliyormuş. İnşaat işini bıraktığını söylüyor. Denizden çıkıp kahvaltı ediyoruz. Öğleden sonra düğün sahibinin ağabeyi Salih Bey’lere çağrılıyız. Eşi Neriman Hanım bu kez yörenin yemeği olan “batırık” yapıyor. Batırık, kısırın sulandırılmışı; ancak içinde öylesine çok malzeme var ki insan şaşırıyor. İnce bulgur, susam, ezilmiş yer fıstığı, onlarca çeşit baharat, domates, marul, lahana ve domates turşusu da katılanlar arasında. Salih Oğuz’un evinden ayrılıp düğün evine gidiyoruz. Gelinin Trabzon’dan arkadaşı Banu, Ankara’dan arkadaşı Aslı geliyorlar. Düğün sahibi Osman Oğuz’un limon bahçesine iki arabayla gidiyoruz. Silifke’nin 5 km batısında olup on dönümlük bir bahçe ve içinde beş yüze yakın limon ağacı bulunuyor. Önceden olan limonlardan topluyoruz. Bu limonlara “şataf” deniliyor. Limon ağaçları damlama sistemiyle ve yer altı suyuyla sulanıyor. Ayrıca, Göksu’dan sulama kanallarına verilen su da kullanılıyor. Her yan limon ve çilek bahçesiyle dolu. Düğün evine dönerken Saray Pastanesi’nde künefeyle dondurma yiyoruz. Düğün evindeyse içli köfte sunuluyor özel olarak. Bu değin güzel içli köfteyi otuz yıl önce Besni’de yediğimi söyleyebilirim. Saat 23.00’te Susanoğlu’na dönüp uyuyoruz.
Bugün 26 Eylül 2009 Cumartesi ve düğün günü. Öğleye doğru hazırlıklarımızı yaparak Silifke’ye gidiyoruz. Düğün saat 19.30’da, Silifke Kalesi’ndeki lokantada başlayacak. Bu saate değin epeyce zamanımız var. Silifke’de gezintiye çıkıyorum. İki yerel gazete ilgimi çekiyor. Birisi haftalık çıkan “Sesimiz” gazetesi, diğeri günlük çıkan Göksu Gazetesi. Göksu Gazetesi 5 yaşında olup önemli yerel haberlerle ilgi çekiyor. Sözgelimi; üzüm pekmezi yapılışı, çulfallıkla dokunan kilimler, Uluslararası Karacaoğlan Şelale Şiir Akşamları haber olarak veriliyor. Tarsus’ta yapılan şiir etkinliği 28 Eylül 2009’da başlıyor ve dört gün sürüyor. 18 ülkeden ozan ve yazar katılıyor.
Düğün evi, her yerden gelen konuklarla doluyor. Silifkeli Hasan Öğretmen, Afyon’dan gelen Ercan Öğretmen ve eşleriyle tanıştırılıyoruz. Gelinimiz Emel’in Cerrahpaşa Tıp’tan arkadaşı İpek ile eşi Oğuzhan’ı tanıyoruz. Bir ara Göksu kıyısında gezintiye çıkıyorum. Üzerinde bulunan üç köprüden de geçiyorum. Kuzeydeki köprü, Roma Köprüsü olup taştan yapılmış. M.S. 77-78 yıllarının köprüsü. İmparator Vespasianus zamanında, oğulları Titus ve Domitianus tarafından Kilikya Valisi Memor’a yaptırılmış. Osmanlı döneminde onarılmış ve Cumhuriyet döneminde de genişletilmiş. Diğer köprüler sonradan yapılmış olmalı. Göksu Nehri 250 km uzunluğunda olup Silifke’den Akdeniz’e dökülüyor. Silifke’nin iki lagün gölü var. Biri Paradeniz Gölü olup denizle bağlantılı. Akdeniz’in suları kabardığında, Paradeniz’in suları da kabarıyor ve bir boğaz ile Akgöl’e geçiyor. Bu göllerin kuş cenneti olarak bilindiğini de belirtmeliyiz.
Saat 18.30’da Silifke Kalesi’ne çıkıyoruz. Masalar düzenli, herkesin yeri belli. 19.30’da düğüne gelenleri karşılamaya başlıyoruz. Herkes yerini aldığında gelin ile damat geliyor, ışıklarla, müzikle karşılanıyor ve dansa başlıyorlar. Saat ilerledikçe oyunlar hızlanıyor, oyuncular çoğalıyor. Gelin ile damat masaları dolaşarak kutlamaları ve takıları kabul ediyorlar. Düğünde çok oynandığını söylediğimde, yörede geçerli şu söz ilgimi çekiyor:”Düğüne oynamaya, mezarlığa ağlamaya gidilir.”
Düğün bitince, sembolik olarak gelin ile damat kaynana evine götürülüyor. Eve girerken gelin su testisini deviriyor. Gelinin kaynanasına ve kaynatasına, gelin için ne bağışlayacağı soruluyor. Biz de bir altın bilezik sözü veriyoruz. Gelin eve alınırken, evlilikleri sağlam olsun diye kapıya asma yaprağı yapıştırıyor ve çiviyle de çakıyor. Düğün burada sona eriyor. Biz de yatmak üzere Susanoğlu’na gidiyoruz.
27 Eylül 2009 Pazar günü erken kalkıp yürüyüş yapıyor ve denize giriyoruz. Kahvaltıdan sonra gazetelerimizi okuyup dinleniyoruz. Öğleye doğru Silifke’den, düğün evinden getirilen kabak böreğini ve burada yapılan mantıyı, Silifke yoğurduyla yiyoruz. Yoğurdu, düğün sahibi Emine Hanım’ın annesi Adile Teyze yapmış. İşte Silifke yoğurdu diyorum ve Adile Teyze’nin ellerine sağlık diyorum. Gelinimiz Emel’in arkadaşı Aslı, Mersin üzerinden Ankara’ya uğurlanıyor. Banu, yarın uğurlanacak. Biz de Silifke’den 15.00 otobüsüyle İstanbul’a doğru yola çıkıp geldiğimiz yerlerden geçerek, 28 Eylül 2009 Pazartesi günü saat 07.30’da evimize ulaşıyoruz.
Oğlan evindeki düğünü, 03 Ekim 2009’da Tekirdağ Öğretmenevi’nde yapıyoruz. Düğün telaşını yaşadıkça, Ozan Cemal Süreya’nın şu sözünü anımsıyorum:”Her aşkta en az on kişi vardır/ Bunlar en yakınlar ve tanıklardır”. Bir yıl öncesinden atılan adımın sonuna yaklaşıyoruz. Bu süre içinde, nişan yapılıyor, ev eşyaları seçilip alınıyor, ev kiralanıyor, eşyalar geldikçe yerleştiriliyor. Kısaca yeni bir ev açılıyor. Gelin tarafındaki düğün telaşından sonra, damat tarafının düğün telaşı başlıyor. Düğün davetiyeleri dağıtılıyor, gelecek olan konuklar belirleniyor, tüm hazırlıklar tamamlanıyor.
Silifke’den gelen on konuğumuzu ağırlıyoruz. Düğün salonundaki hazırlıkları izliyoruz. Gelin-damat masası süsleniyor, sandalyeler örtüyle kaplanıyor, garsonların özel ilgisi isteniyor. Kamera ve fotoğraf çekimi için hazırlık yapılıyor. Konuklar gelmeye başladığında karşılanıp yerleştirilmeleri sağlanıyor. Takıların aksamadan takılması için uğraş veriliyor. Nikâh işleminden sonra düğün başlıyor. Nikâh şahidimiz, Haseki Hastanesi Dahiliye Klinik Şefi Fuat Şar, Tekirdağ- Çiftlikönü doğumlu. Eşiyle gelip düğünümüzü şenlendiriyor. Gelin tarafının nikâh şahidi ise halası Hayriye Hanım oluyor. Namık Kemal Lisesi ile Tekirdağ ADD çelenkleri düğünümüze ayrı bir güzellik katıyor. Şişli Etfal Hastanesi KBB Asistanı Cem Erdurak ile Haseki Hastanesi Nefroloji Klinik Şefi Rumeyza Kazancıoğlu’nun kutlama telgrafları okunuyor. Oyunlar, eğlenceler saat 24.00 değin sürüyor. Konuklar gittiğinde, gelenek gereği gelin babası, kızının kırmızı kuşağını bağlıyor. Bundan böyle kızlarının kendi ailelerinden çıktığı simgeleniyor. Ağlamaklı, hüzünlü bir görünüm sergileniyor. Gelin ile damat gelin arabasıyla uğurlanırken düğün de sona ermiş oluyor. 06.10.2009 Salı günü Tekirdağ Yeni İnan Gazetesi’nde çıkan haber düğünümüzün özeti niteliğinde:”AKARSU AİLESİ’NİN MUTLU GÜNÜ: Gazetemiz yazarlarından, ozan-yazar Hasan Akarsu’nun doktor oğlu Özger Akarsu, 03 Ekim 2009 Cumartesi günü, Tekirdağ Öğretmenevi’nde yapılan nikah ve düğün töreninde, doktor Emel Oğuz’la evlendi. Cumartesi günü gecesi, akrabalar, öğretmen arkadaşlar, coşkulu eğlenceleriyle düğün sahiplerinin mutluluğunu paylaştılar. Düğün salonu, Saraylı, Silifkeli, Malkaralı, Şarköylü, İstanbullu, Tekirdağlı konuklarla doldu. Yazarlarımızdan Hasan Akarsu ve eşi Aynur Akarsu, düğüne katılan, mutluluklarını paylaşan konuklara teşekkür etti. Biz de evli çifti kutlar, ömür boyu mutluluklar dileriz”.



KARAMAN İLİNDEN KALKAN KERVAN
Celal Necati ÜÇYILDIZ


Toroslar’da Aladağ eteklerinde 18 ve 19. yüzyılda, yüz binlerce insan yaşıyordu. Kavgasız dövüşsüz, hümanist bir yaşam biçimiydi bu. Burada yaşayan Bulgar, Rum, Türkmen, inanan, inanmayan hepsi birbirlerine saygılıydı. Karamanlı Mehmet Beyin çizdiği rotada, Yunus Emre felsefesi hüküm sürüyordu.
Toros dağlarında o beldeden, o beldeye dolaşıp duruyorlar, birbirlerine de destek oluyorlardı. Hayvancılıkla uğraşanların yanında, demirciler, çalgıcılar, tarımla uğraşanlar da vardı. Demir yollarında, orman kesimlerinde de çalışıyorlardı. Sanayi de gelişiyordu. Suyla çalışan hızarlar. Orman işçiliği. Yeni yeni meslekler ortaya çıkıyordu. Hep ama hep yardımlaşıyorlardı. İnançlar yerine dostluk ve dayanışma ön plana çıkıyordu.
Ama bu davranış biçimi, yönetenlerin hiç hoşuna gitmiyordu. Zaten Osmanlılar da Karamanlıları pek sevmiyordu. Ters düşüyorlardı birbirlerine. Onlar Farsçayı, Arapçayı ön plana çıkarmak için uğraş verirken, Karaman’da yaşayanlar kendi öz benliği ile yazıp, konuşuyorlardı. İşte Karaman bu yüzden sevilmeyen illerin başında yer alıyordu. Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi birçok ozan da obadan obaya gidiyor, çalıp, çığırıyorlardı. Ağıtları, uzun havaları, koşmaları çadırlarda, çeşme başlarında ya da koyaktan koyağa seslendiriyorlardı. Yürekli insanlar vardı Karaman ilinde.
1826’da ferman buyruldu: Karaman ilindeki ne idiğü belirsiz topluluklar, oradan sürüle. Sıcağa, sivrisineğe, sıtmanın içine gönderile. Akılları başlarına gele. Bir ağustos sıcağında da zorunlu iskân başladı, Karaman’dan Çukurova’ya, Erdemli ve Göksu ovalarına. Askerler geldi gitmek istemeyenlerin üstüne. Bir kısmı zorla gemilere bindirildi, Kıbrıs’a, Girit’e gönderildi. O yıl binlerce insan kırıldı. Kimileri azılı çıktı, ele geçirdi gemiyi de Alanya’da karaya çıktı.
Yeni yurtlar, ovalar, otlaklar verilecekti kendilerine. Pir Sultansız, Yunus Emresiz, Karacaoğlansız, Dadaloğlusuz bir inanca kendilerini bırakma ve Karaman ilini unutmaları kaydı ile.
Yani bilimsel olarak asimilasyon başladı. Sarıcalar, Tosmurlu, Kabasakallı, Boynu İnceli, Bolacalı, Elbeyli, Evciler, Sarıkeçililer, Işıklılar, Abdallar, Avşarlar, Karaman ilinde kardeş kardeş yaşarken, yeni enjekte edilen inanç yumağı ile birbirlerine düşman oldu. Cuma Akşamları, yerini Cuma Hutbeleri’ne bıraktı. İçine sindirenler güzel güzel yaşamaya devam ettiler. Bir kısmıysa içine sindiremeyip dağlara çıktılar. Dağların doruklarında yaşamaya devam ettiler. Çobanlık bitti yeni meslekler öğrendiler.
Böylece orman işçiliği, tahtacılık ortaya çıkar. Süveyş Kanalı yapımı da bunların imdadına yetişir. Hacı Paşalar bunlara sahip çıkar, iş verir. Adana Yumurtalık, Karataş ve Taşucu’ndan gemilerle kereste gider Mısır’a doğru. Demir yolları için latalar hazırlanır. Melemencilerin bir kısmı Taşucu’nda kalır, Hamalist olurlar. Bir kısmı Çamalanı’na gider orada orman işçisi olur. Evciler’in bir kısmı yeni köyler kurar. Ovada kalanlara Yörük, dağlara gidenlere Türkmen, Tahtacı, Abdal denir.
150 ile 200 yıl öncesine dönüldüğünde her şey başkaydı. Tek yürek, tek ses. İnsancıl bir yaşam süreci. Türkmeni, Rumu, Bulgarı hepsi kardeşçe yaşıyordu. Bu zorunlu iskânla Karaman’da yer alan Alevi ocağı Ermenek’e gider. O günün zor ulaşılan yerine sığınır. Bu ocağın bu günde sahipleri Fikret Ünlüler, Ali Müfit Gürtunalar kendine özgü felsefesini sürdürürler.
Peki, 200 yıl geçmesine rağmen başarmışlar mı? Hayır. Bugün Toroslar’da ve Toroslar’ın eteklerinde, Taşeli yurdunda Yörük’ü, Türkmen’i geleneklerini sürdürmeye çalışıyorlar. Vahabiler ise hâlâ kendilerine benzetmeye devam ediyor. Kin nefret aşılasalar da tutmuyor. Fetvalar kâğıt üzerinde kalıyor.
Karaman’dan Balıkesir yöresine gidenler bu gün Karaman, Karamanlı gibi yerleşim yerleri kurmuşlar. Bunlar hâlâ Çepni Türkmen geleneklerini sürdürüyorlar. Muğla’ya gidenlerse her ne kadar Vahabilere benzemeye çalışsalar da kendi öz benliklerini korumaya devam ediyorlar.
İşte Toroslar’da Tünelin iki ucunda; Belemedik ve Karaisalı’da yaşayan Tahtacılar, bugün Kozan’dan Çanakkale’ye kadar uzanmışlar.
Sorduğumuzda TÜNELİN UCUNDAN GELMİŞİZ diyorlar. Gelmişler, gitmişler, konargöçer yaşamlarını sürmüşler. Cumhuriyetle birlikte Karaman’a tekrar dönememişler ama. Satın aldıkları yeri, tüm benlikleriyle yurt edinmişler. Balkanlar’dan gelenlere verilen topraklardan bunlara hiç ama hiç verilmemiş. Çünkü bunlar, ötekileşmiş. Ama emeklerini birleştirmişler Rum çiftliklerini satın almışlar. Onu aralarında paylaşıp tarımla uğraşmaya başlamışlar. Fethiye’de Günlük Başı, Antalya Finike’de Hızır Kahya, Gökbük. Serik’te, Merkeze yakın Koyunlar, Ortaca Fevziye Köyü, Ekşiliyurt, Aydın Alamut, Balıkesir Türkali, Mehmetler, Anamur da Kaş Dişlen, Bozyazı Bahçekoyağı, Silifke Bahçe Obası (Kırtıl) Mut Köprübaşı, Kumaçukuru, Sinamış (Yeşilyurt) gibi köyler, bu şekilde kurulmuş. Buna kavuşamayanlar da Karadeniz’de, Ege’de, Marmara’da orman işçiliğine devam ediyor.
Bir şeyi unutmamışlar hâlâ: Cuma Akşamları’nı yerine getirmeye çalışıyorlar. Bir Dede bulurlarsa, musahip olup, içeri kurbanlarını kesiyorlar. Toroslar’daki geleneklerini sürdürüyorlar.
Bugün Moldavya’da, Gagavuzlar kilometrelerce uzaklıkta buradaki geleneklerini sürdürüyorlar. Hem de KARAMAN lehçesiyle. Ama Hıristiyan olmuşlar, olsun!
Yıllarca, Türkmen’i, Yörük’ü, Tahtacı’yı, Çepni’yi ayırmaya, birbirlerine düşürmeye çalışmışlar ama ömürleri vefa etmemiş. Boşuna uğraşılmasın bölüp parçalama zihniyetini diriltmek için. Beceremezler.
“Ferman padişahın, dağlar bizimdir,” diyen Dadaloğlu, “Tahtacı gelini, orman güzeli çek bıçkını dağlar senindir” diyen Âşık Ali İZZET Özkan bu duruşu haykırmıştır. Karacaoğlan’ın dilindedir Mengileri; Pir Sultan’ın, Can Hatayi’nin, Kul Himmet’in nefesleri dillerde. Söylenmeye de devam ediliyor.



KAYBOLAN BİR KÜLTÜR
Mustafa SAĞLAM

Ben, Ermenek’e bağlı Zeyve’de doğdum, çocukluğum da orada geçti. Adının değiştiriliş tarihini pek bilmiyorum ama benim hatırladığım altmışların başından bu yana Yaylapazarı olarak geçer resmiyette. Ama köylüler arasında da hâlâ Zeyve olarak bilinir, öyle söylenir hep. Zeyve, kendisi küçük bir köy ama sulak, yeşillik ve pazarıyla ünlü bir yer; yeni adını da bu yüzden “Yaylapazarı” koydukları kesin.
Yalnızca bir köy, bir pazaryeri de değildir Zeyve. Toroslar’daki en eski kültür merkezlerinden biridir bana kalırsa. Kültür merkezi demişsem öyle sanat evleri, tiyatroları, okulları, medreseleri olan bir yer değil tabi. “Bu durumda nasıl bir kültür merkezi olsun,” denebilir şüphesiz. Şöyle ki: Zeyve, yabancıların çok gelip gittiği bir yer. Yalnızca çevre il ve ilçelerden de değil, yabancı turistlerin de eskiden beri geldiği yer aynı zamanda. Anımsıyorum, ta benim aklımın yeni ermekte olduğu 1960 yıllarında bile ki doğru dürüst araba yolu filan da yoktu, yabancı turistler gelirdi oraya. Sırtları çantalı çantalı görürdüm onları. Hem de kadınlı erkekli. “Demek gavur dedikleri böyle olurmuş,” diye ilgiyle bakardık. Onun için diyorum Zeyve Pazarı, o yörede dışarıyla ilişkisi olan tek yer, kültürel yönden dışarıya açılan tek kapıydı diye. Bu yüzden, o çevre için çölde bir vaha gibiydi Zeyve.
Toroslar’ın o bölgesinin, coğrafi özelliğinden dolayı dışarıya ulaşımı zordur, orası bayağı bir kapalı havzadır yani. Bu yüzden de, “Taşı ağır bir memleket,” derler bizim Ermenek’ten söz edilince. Bahsettiğim, yirminci yüzyılın o dönemleri, bizim o çevreden dışarıya göçlerin henüz başlamadığı dönemlerdi aynı zamanda. Köy halkının, kendi tarlasını ekip, kendi ekinini biçtiği tarihler.
Hal böyleyken, gazetenin ulaşmadığı, televizyonun henüz icat edilmediği, bir de ortaokulda, lisede okuyan sayısının üçü dördü geçmediği bir zamanda, kültür ve uygarlık başka nasıl gelecek bir memlekete? Yolu düşen yabancılar yoluyla elbette ki. Bizim oraya da onlarla ulaşırdı, orada görülürdü bilgi, görgü, nezaket ve düzgün bir Türkçeyle konuşabilme becerisi.
Her şey, tabi başta da zanaat, usta-çırak eğitimi yoluyla öğrenilirdi Zeyve’de. Başlı başına bir okuldu demirci, bakırcı, terzi, ayakkabıcı ve berber dükkânları. Su değirmenleri dersen ona keza. Okumanın az olduğu yerde, çıraklık bir umut kapısıydı gençlerin geleceği açısından. Özellikle ayakkabıcı, bakırcı ve demirci dükkânlarında dört çıraktan aşağı olmazdı hiç.
Herkesçe iyi bilinen bir şey vardı ki, kötü bir usta, beceriksiz bir çırak, ham bir kalfa, ekmek kazanamazdı Zeyve’de. Zanaat erbabı olmak isteyenler, ustaya dikkat etmeli, onun maharetlerini kapıp, işin püf noktalarını öğrenmeliydiler kendilerine ayrı dükkân açabilmeleri için. Zanaat eğitimi uzun sürerdi bu yüzden de. Örneğin, yenekli bir pide, kolayca bayatlamayan bir somun çıkarabilmek için birkaç yaz iyi bir fırıncının yanında çalışmalıydınız. Çayın demini iyi tutturmak, iyi bir kahve yapabilmek için de ustadan epeyce bir azar ve tokat yemeniz gerekirdi.
Bir onlarda değil, hepsinde öyleydi zanaatın. Birkaç gün ustanın yanında görünüp de sonra, “Ben bu mesleği kavradım,” diye çıkıp gelme yoktu. Çeliğe iyi bir su verebilme derecesinde bilgiye erişmek için ta küçük yaştan başlayıp, askere gidinceye kadar çekiç sallamak zorundaydı bir kişi. Ki, yaptığı sağlam olsun, müşterisi ona güvenebilsin.
Çevre köylerde pek çok kalfalar vardı Zeyve’de yetişip de dükkân açan, ekmeğini o işten kazanan. Bu yüzden de çevrenin en önemli meslek edinme yerlerinden biriydi Zeyve.
Ayrıca bütün çıraklar, kalfalar, kendi mesleğinden olsun, olmasın, oradaki her ustaya saygı gösterirlerdi ve kendi ustası sayarlardı onları. Elbette böyle bir zorunluluk yoktu ama usul, gelenek vardı. Yani ustalar da, çıraklar da, kalfalar da ortaktı orada. Ve o Zeyve Pazarı esnafı ile oranın müdavimleri, birlikte koca bir aile gibiydiler. Hem de öyle bir aile ki, bütün dertler, acılar ve sevinçler paylaşılırdı aralarında. Birlenilerek aşılırdı zorluklar. Birbirlerine duydukları kendilerine has bir sevgileri saygıları vardı hep. Öyle bir birliktelikti onlarınki.
Ve en önemlisi, emek çeken, emeğe değer veren, üretken bir toplumdu Zeyve’dekiler. Öyle gün boyu boş boş oturup, çene çalmazlardı. Yaşlı ustalar dışında boşa zaman harcayan olmazdı hiç. En çok çalışanı da değirmenlerdi herhalde. Takırtılar, gece gündüz kesilmezdi. Benim aklımın erip geldiği sıralarda, en az on değirmen taşı vardı dönen. Önceleri daha fazlaymış ama nedendir bilmiyorum bir kısmı işlemez olmuş, yıkılmış. Oluklara gelen suyun kemerleri dururdu yalnızca, hâlâ da duruyor. Her gün çevre köylerden bir hayli at, eşek, deve yükü buğday gelir; un, bulgur olarak geri giderdi. Her kış başlangıcı, bir iki hafta darıya dönerdi değirmenlerin taşları. Bazen de değirmende ekmek yapılırdı o taze darı unundan ve gelen giden sıcak sıcak yerdi. Lezzetine doyamazdı o yeni öğütülmüş unun ekmeğini yerken.
Hurda demir parçaları gelir; oradan balta, keser, tahra ve saban demiri olarak giderdi evlere. Top top kumaşlar gelir, insanların üstünde giysi olarak çıkardı. Erkekler, saçlı sakallı gelirler, tıraşlı ve temiz olarak dönerlerdi ailelerinin yanlarına. Demek istediğim, en iyisinden mal üreten, hizmet veren bir yerdi Zeyve Pazarı.
Her yerde olduğu gibi zamanla orası da değişti tabi. O ünlü ustalar öldü, yerlerine onların gibileri gelmez oldu bir daha. Gelenler de teknolojiye yenik düştüler; her şeyin fabrikada yapılanı çıktı, daha ucuza hem de. Önce bakırcı dükkânları kapandı, alüminyum, çinko ve plastik kaplar çıkınca. Arkasından demirci dükkânları kapandı bir bir. Kimse ayakkabı yaptırmaz oldu ve ayakkabıcılar yanlarına çırak bulamayıverdiler o mesleği devam ettirecek. Toroslar’ın başlarında bile motorlu veya elektrikli değirmenler çalışmaya başladı, ihtiyaç kalmadı bizim oradaki su değirmenlerine.
Yirminci asrın son çeyreğine girerken o eski ustalar da, çıraklar da, kahveler de, kahveciler de piyasadan çekilmişti tek tek. Bizim o güzelim Zeyvemiz, zamanın getirdiği makineleşmeye yenik düşmüştü sonunda; bir çağ kapanmıştı.
O Zeyve Çayı, yine eskisi gibi şarıl şarıl akıyor. Her biri beş altı asırlık olan çınar ağaçları yine ordalar ve diplerini koyu bir gölgeyle gölgelendiriyorlar yazları. Pazaryeri, hafta sonları iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık oluyor yine. Kahvehaneler, lokantalar açık. Fırınlar çalışıyor. Su değirmenlerindense ancak biri, ikisi dönüyor. Onlar da günün büyük bir kısmında istirahattalar zaten.
Günümüzde de, ihtiyaç olabilecek hepsi fazlasıyla var orada, her aradığını bulursun; ama hiçbir şeyin eski tadını bulamazsın. Oraya her varışımda bir şeylerin eksik olduğunu hissederim. Kahvecinin verdiği çay, eski çay ama Kamil Koca’nınkini tutmuyor, ondaki koku, ondaki tat yok. Fırınlarda yine saç kebabı pişiyor, pideler çıkıyor fakat Hamza Ahmet’in pişirdiklerinin lezzeti yok hiçbirinde. Değirmen takırtıları, demircinin çekiç sesleri, bakırcının “Tan! Tan!”ları, ustalar arasındaki o şakalaşmalar, gülüşmeler yok. Yaşayanlar için anısı var yalnızca.
Kısacası, zamanın altında kalan, bir döneme gömülen altın bir çağdı Zeyve’nin o günleri. Kaybolan ama anılmaya değer bir kültürdü o. Keşke sürdürülebilseydi ama olmadı. Boşuna dememişler, “Başlangıcı olan her şeyin bir de sonu vardır,” diye.



GÜLGEZ
Gülizar Söğütçü Kurum

Zemheri soğuğuydu
Morun menekşeye küstüğü
Bir dağın yamacında
Ölüm sessizliğine bürünmüş
Kış uykusundaki dalları
Uyutmayan köy çeşmesinden
Suyu doldurdu
Nasır tutmuş omzundaki
Boyunduruk izlerinde derin bir sızı
Yürüdü döke saça sularla
Sabahın alaca karanlığına
Kış yanığı teninde
Soğuk etini yüzüyordu
Yarı donuk bir halde
Tahta kapıdan girince içeriye
Zılgıtı yedi
Elinde kürekle bekleyen eltiden
Şaşkınlığı geçmeden, geçemeden
Az daha tandıra düşecekti
Anadolu’da gelin olmak işte böyle bir şeydi
Ona bu hakkı veren erine
Bir kat daha arttı

Özlemle karışık kırgınlığı
Koca Almancı olunca
Senenin bir ayı evli
On bir ayı dul sanki
Gurbetten daha gurbet
Almanya acı vatan
Daha ne kadar sürse hasret
Gelse de bitse çile
Üç çocuk bir de töre
Yakışır mı yüzündeki gülüşe sevinç
Gülmez,
Niçin almaz yanına
Güzeller güzeli Gülgez’ini
Sığmaz mı ki yamacına
Er kişinin namusu
Öyle yabanda olur muydu?
Töre masalında
Birilerinin emrine uşak
Cebine gelir demekti
Gülgez’in ezilişi
Ermez aklı bir türlü niçin götürmez yanına
Çolunu çocuğunu
Böyle kendi evinde sığıntı
Kendi aşına açtı
Yolunu gözlediği erinden
Senede bir gün olsun
Güzel bir söz yerine dayaktı gördüğü
Avrupa görmüş adamdı nasıl aldanırdı da
Bu oyunu anlamazdı
Kan kustu da anlatamadı
Bu hüzne dayanamadı yüreği
Kan kusan Gülgez’e
Sukut lal oldu, vefa sağır
Dediler haber verin tez gelsin
Kadın elden gidiyor yetişsin
Köyden yürüyerek çıktı haberce
Kar kış kıyamet kurt sesleri duyulurken
Daha tan ağarmadan
Köye dönüşü akşamın geç saati
Çekmişti telgrafı
Haberci kendinden geçmiş
Buz taneli kirpikleriyle müjdeyi verdi
Geldiğinde kocası
Çoktan kapatmıştı kar
Beyaz bir örtüyle
Gülgez’in kara toprağını.



YAĞMUR DUASI
Nihat MUSTUL

Yine kurak bir yıl… Yine sayısız yağmur duaları…
Aslında bu, insanların doğaya yaptıklarını, doğanın insanlara geri ödemesiydi.
Düşüncesizlik, acımasızlık, sevgisizlik, bugüncülük, bencillik, bilgisizlik doğal dengeyi hızla bozmuştu. Su kaynakları bir bir kurumuş, dağlar yeşilsiz, hayvansız, kuşsuz kalmıştı. Eski karlar, eski yağmurlar yoktu artık.
Kuraklık korkusu arttıkça yağmur duaları da artıyordu. Televizyon haberlerinde sık sık bunun görüntüleri de veriliyordu.
Çaresizlik ve inanç karışımıydı bu. Ama bundan da öte, doğayı tanımamaktı, doğanın dilini bilmemekti. Oysa doğayla en iç içe yaşayan, doğayla en çok haşır neşir olan köylüydü, doğanın dilini en iyi onun anlaması gerekirdi. Gerçi doğa dili bilmeyen çoktu bu ülkede. Ama en bilgisiz, en çaresiz köylüydü, bu yüzden yağmur duasını da onlar yapıyordu.
Duaya katılanlar içinde gencecik insanlar, çocuklar da vardı. Okulda, soba üstünde yapılan tencereli deneylerin hiçbir yararı olmamıştı anlaşılan onlara.
Yine bir haber saati işte, yine yağmur duası görüntüleri… Her seferindeki gibi bu görüntüler de elli yıl öncesi köyüme götürdü beni.
O yıl köyde korkunç bir kuraklık yaşandı. Güzün bütün ekinler ekildi ama bahar gelince damla yağmur yağmadı.
Bilirsiniz köyde bütün umut topraktadır. Ama o yıl toprak yanıp kavruldu, kurudu. Ekinler bir karış ancak büyüdü, sonra sararıp soldu, cansız, cılız kaldı.
Bütün köylü gibi babamın gözü de gökyüzündeydi. Sabahları kenarda, köşede gözüken küçük bulut kümelerinin büyüyerek bütün gökyüzünü kaplamasının umuduyla yanıp tutuşuyordu. Her gökyüzüne bakışında da “Sen bilirsin Allah’ım, sen büyüksün..!” diyordu.
Herkes kara kara düşünüyordu. Otların kuruması hayvanları yiyeceksiz, sütsüz koymuştu, bir deri bir kemik kalmıştı hepsi.
Her şey yağmurun yağmasına bağlıydı. Değilse ne buğday, ne arpa, ne saman, ne ot olacaktı. Açlıktan ilikleri kopacaktı.
Günlerce, aylarca bir damla yağmur düşmedi.
Komşumuz Güdük Musa ikide bir “Ne yaptık biz sana Allah’ım!” diyordu.
Ekinleri gibi içleri de yanıyordu köylülerin. Kimsenin yüzü gülmüyordu. Birkaç gün daha böyle giderse kimse kurtaramazdı artık ekinleri.
Yağmur duasını ilk Güdük Musa dile getirdi. Öyle çaresizdi ki köylüler, kimse “hayır” demedi bile.
Artık herkesin ağzında, aklında, düşünde yağmur duası vardı.
Babam, Güdük Musa, bir de Muhtar, imamla görüştüler bu konuyu. İmam, “yaparız, tamam” dedi ama, “yarın”, ya da “öbürsü gün” demedi hiç. Acelesi yokmuş gibi davrandı hep. Oysa köylüler için gün değil, saat bile önemliydi. Ama bu iş imamsız olmazdı, her şey ona bağlıydı. Dil döküp yalvardıkça da “Az daha bekleyelim, her şeyin vakti saati var” diyordu. Beklemekten başka yapacak bir şey yoktu.
Bir iki gün sonra imamın şehre gittiğini gördük. Şehirden düğmeli bir kutu getirdi. Sonradan öğrendik ki adı radyoymuş bunun. Köyümüzün ilk radyosu buydu. Çok merak ediyorduk. Türkü söylüyordu, haber, hava raporu veriyordu.
Köylüler durmadan sıkıştırıyordu imamı, yalvarıyordu.
Bundan bir hafta sonraydı… İmama göre vakit gelmişti artık, tamamdı, yarın bu çevreye yağmur yağacaktı. Geceden bütün köylüye duyurdu bunu, “Yarın yağmur duasına çıkıyoruz” dedi.
Kimse işe gitmedi o gün. Herkes heyecanlıydı, umut yüklüydü. Havada da hafif bir serinlik vardı. Ufukta yer yer bulutlar görünmüştü bile. Giderek serinlik arttı, bulutlar köyün üstüne doğru gelmeye başladılar.
Öğle namazından sonra bütün köylü köyün beş yüz metre uzağındaki tepede toplandı. Köylüler durmadan imama “Yağacak mı hoca?” diyordu. İmam değişmişti, emindi. “Yağacak yağacak, ben yağacak diyorsam yağacak” diyordu.
Dualar okundu, eller gökyüzüne açıldı, “Bir kötülük yaptıysak bizi bağışla, bizi rahmetinden esirgeme, bize acı…” denildi.
Herkesin gözü de, eli de havadaydı.
Yavaş yavaş bütün bulutlar gökyüzünü doldurdu. Güneş görünmez oldu, hava karardı. Birden uzaklarda bir şimşek çaktı, gök gürledi… Tıp, tıp, tıp… Ve gökyüzü boşandı… Arkasından doyumsuz bir toprak kokusu geldi.
Dua, yağmur sesi, yağmur kokusu, çığlık, sevinç birbirine karıştı. İşte işe yaramıştı yağmur duası. Allah Allah’lığını göstermişti, duymuştu köylülerin feryadını. Hele şu imam, büyük adamdı doğrusu, yedi aydır yağmayan yağmuru yağdırmıştı. Hiç kimse yapamazdı onun yaptığını.
İşte tam o anda bir karışıklık oldu. Bir anda kimse kavrayamadı bu karışıklığı. Az önceki coşku, çığlık… Birden kesildi. Yumruklar havada uçuştu. Herkes merakla o tarafa yöneldi.
Olamazdı bu..! Babamın da, Güdük Musa’nın da içinde olduğu beş on kişi imamı dövüyorlardı.
Tekme, tokat, yumruk… Öyle bir dayak attılar ki imama… Kimse ses bile çıkarmadı, ayırmadı. Ama herkes şaşkındı. “Madem böyle bir marifetin, böyle bir gücün vardı da, ekinlerimizi neden kuruttun…” diyordu dayağı atanlar.
Karışıklık anlaşılmıştı… Oysa çok yalvarmıştı köylüler, yürekleri yanmıştı hepsinin. Ah imam, ah..!
Ortalardan, kenarlardan “oh olsun!” , “ellerinize sağlık!” sesleri yükseldi bir süre.
Ağır yaralanmıştı imam. Gözleri mosmor şişmişti, dişi kanamıştı, burnundan kan akıyordu. Böyle bir şey nasıl olabilirdi, o da şaşkındı. Nankördü bu köylüler. Her yeri yanıyordu, acıyordu. Zor kurtardı kendini köylülerin elinden. Bir eli burnunda, sendeleyerek köye doğru koşup gitti.
Bu olaydan iki gün sonra öğrendik ki, bu bölgeye yağmur yağacağını o akşamki radyo haberlerinden öğrenmiş imam. Bunu duyan herkes de, “Vay namussuz vay..!” dedi imama.
O gece de köyü terk ettiğini duyduk imamın.





ÖYKÜ

ZORUNLU GEZİ
Mustafa B. YALÇINER

Azgın dalgalarla boğuşup durduk bütün gece. Islak kamçılarıyla dövdü, küçücük sandalımızı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de yabancı sahile sürükledi bizi. Cami ve kilise görünüyordu uzakta. Yer yer kayalık yer yerse açık kumluktu kıyı. Sandalımız param parça olmadan, deniz canavarlarının pençesinden bir an önce kurtulabileceğimizi düşündüğümüz bir koya sığınıyorduk sonunda. Arkamızdan hışımla gelen dalga, suda kaydırılan taş gibi uçurdu sandalımızı ve oturttu onu kuma.
Çamaşırlarımızı kurutmak için ateş yakacaktık. Ali, çalı çırpı topladı. Şapkamın içindeki kibriti çıkardım ama ıslanmıştı. “Git, kibrit bul gel,” dedi Ali.
Tırmanmaya başladım. Yola varınca, bir adam gördüm. Seslendim ardından. Dönüp baktı. Yağmurda ıslanmış tavuk gibiydim. Titreyerek vardım yanına ve kibrit istedim. Verdi.
-Bu haliniz ne böyle! Nereden geliyorsunuz?

-Balıkçıyız. Poyraz bizi Türkiye’den ta buralara sürükledi.
-Orada ısınamazsınız. Çağır arkadaşını da sizi eve götüreyim.

-Biz nereye geldik, böyle?
-Kıbrıs’ta, Lapta’dasınız.
Ali'yi de alıp geldim.
-Buyurun, gidelim, dedi adam.
Kibritin üzerindeki Altı Ok, rahatlatmıştı beni. Bu adam, Rum olup Türkçe de konuşabilirdi. Ama Halk Partili olması, onun Türk olduğunun kanıtıydı.
Evine geldik. Yerler bembeyaz taş kaplıydı. Islak çorapla bastığım yere ayaklarımın izi çıkıyordu. Çoraplarımı çıkarıp cebime soktum. Azıcık yürüdüm, dönüp baktım. Simsiyah izler peşimden geliyordu. Durdum. Adam bana baktı sonra da bir odanın kapısını açıverdi. Böylesini hiç görmemiştim. Duvarları boydan boya renkli taşlarla kaplıydı. Musluktan da sıcak su akıyordu. Neredeyse bizim sandal kadar bir de teknesi vardı. Bizim köyde böylesi ne gezerdi, su bile yoktu evlerde. Hava güzel olursa, anam kuyunun başına kazan kurar, çamaşırı da bizi de orada yıkardı.
Bizi odaya aldı. Yer sergisi, ne yolluktu ne de çul. O daha başka bir şeydi. Bir teneke kutu getirdi, kuyruğunun çatalını soktu duvardaki iki deliğe. İçindeki teller kızarmaya ve etrafa sıcaklık saçmaya başladı. Bizim köyde elektrik dediklerinden de yoktu. Çok şaşırmıştım. Bu güne kadar ben hiç dışarı çıkmamıştım ki!
Adam tedirgindi. Hem bizimle ilgileniyor hem de dışarıyı gözetliyordu.
-Burada, jandarma var mı? Ne de olsa biz kaçak sayılırız.
Adam hemen sarıldı telefona.
-Şansınız varmış. Nöbetçi polis amiri, Türk çıktı.
Kulplu, kocaman bir bardakta çay getirdi bize. Daha çayımızı bitirmeden, bir görevli geldi. Onun kıyafeti farklıydı bizim askerlerden.
Bir çay da ona ikram edildi. Küçücük bir sandalla geldiğimizi duyunca çok şaşırdı, adam. Çaylarımızı bitirdik ve sandalın yanına gittik. Kontrolünü yaptı. Balık sepetini alıp yola koyulduk.
Polis Karakolu yazılıydı duvarın alnında. Bizi sıcacık bir oda aldılar. Yaklaşık on altı saatlik ölüm kalım savaşından sonra böyle bir yerde olmak, bulunmaz bir nimetti bizim için. Sıcağı görünce üzerimizdeki ıslak elbiselerden buharlar çıkmaya başladı.
Yiyecek getirttiler bizim için. Karnımızı doyurmuştuk ama çamaşırlarımız hâlâ ıslaktı. On beş yirmi dakika sonra karakol mahşer yerine döndü. Gelen, “Geçmiş olsun” diyordu. Bizi getiren memur onlara seslendi:
-Görmüyor musunuz? Adamların üstü başı ıslak, hasta olacaklar. Çabuk muhtarı bulun, giyecek getirsin!
Kalabalık dağıldı. Biraz sonra elleri kolları dolu döndüler. Sanki bizim köydeki düğünlerde gibiydik: “Bir ceket, bir gömlek ve bir çift çorap Mustafa Mehmet'ten.” “Bu çamaşırlar da Hasan Hüseyin'den” gibi sözlerle bir yığın elbise toplandı. Elinde asker elbisesi ve iç çamaşırlarıyla muhtar da geldi. Çamaşırlarımızı değiştik.
Yaşlıca bir adam sokuldu yanıma. Elimi sıkarken avucuma para kıstırdı.
Gelenler gitmiş, Ali ile ikimiz kalmıştık.
-Ali, bana para verdiler.

-Bana da.
Bir karakol memuru içeri girdi.”Buyurun, ifadenizi alacağız” dedi.
Önce ben gittim ifade vermeye. Çıktığımda, gözlerime inanamadım. Bizim Ali damat gibi, iki dirhem bir çekirdekti. Berber gelip tıraş etmiş onu. Ali içeri girince, aynı berber beni de tıraş etti.
Akşam oldu. Evlerindeki yemeklerden alan gelmiş. Etlisinden sütlüsüne her şey önümüzdeydi. Padişah sofrası donatılmıştı adeta.
Yemekten sonra bir memur, bize bir oda gösterdi. İki yatak hazırlanmış, biri somya öteki tahta sedir.
-Yorgunsunuz. İstirahat edin. Başka bir ihtiyacınız var mı, dedi.
-Ayağımız karada, karnımız tok, yatacak yatağımız da var. Daha neye ihtiyacımız olsun. Sağ olun, dedim.
Ali'ye somyayı verdim. Yatağa şöyle bir uzandı.
-Burası benim harcım değil. Kendimi kayıkta sanıyorum.
Soyunup yatağa girmiştik. Çarşaf, yastık ve yorgan mis gibi kokuyordu. Erkenden, tavuk gibi tünedik. On dört saat deliksiz bir uyku.
Sabahleyin elimi yüzümü yıkarken, Ali geldi.
-Yattığın yatağı neden toplamadın? Burada senin anan mı var ki yatağını toplasın?
Ali askerde öğrenmiş yatağın toplanacağını, ben nereden bilebilirdim.
Biz çok mutluyduk, gülüşüyorduk. Ama ya anamız babamız, onlar ne yapıyordu? Gözlerim doldu, onları düşününce.
Kahvaltıya çağırdılar bizi. Tereyağı, reçel, yumurta, kaşar peyniri, zeytin ve çay, hepsini bir arada ilk kez görüyordum. Yemekten sonra polis memurunun biri, mahkemeye çıkarılmak üzere bizi Girne'ye götürdü. Üç katlı bir binaya girdik. Hâkim ifademizi aldı ve bizim uçakla Türkiye'ye geri gönderileceğimizi söyledi. Memura “Bunları pasaport dairesine götür” dedi. Gittik bir başka yere. Parmak izleri, yandan ve cepheden fotoğraflar…
Uçakla dönecektik ama paramız yoktu. Polis memuruna sandalı satıp satamayacağımızı sorduk. Bize beklememizi söyledi ve çıktı. Bir yerlere telefon etti, Adana’ya en erken uçak çarşambaya varmış. İki kişilik de yer ayırttı. Günlerden pazartesiydi. Demek ki iki gün daha buradaydık.
Gönderilen telgraf ellerine ulaştıysa, bizimkiler rahat etmiştir yoksa perişandır halleri. Ortalıkta cenaze yok ama acı çok.
Arabaya bindik tam hareket edecektik, bir araba durdu önümüzde. Bir genç geldi yanımıza.
-Buyurun, bizim misafirimiz olacaksınız, dedi.
Emir kulu gibiydik. Ne denilirse, onu yapıyorduk. Geçtik öteki arabaya. Mustafa Latifoğlu ile tanıştık. Bize dört yüz elli verdi.
-Bu sizin yol paranız ve harçlığınız. Sandal satılırsa, onun parasını size ulaştıracağım.
Lapta'ya gelmişiz ile. Geldiğimizi duyan doldurmuş kahveyi. Kimi çay ısmarlıyor kimi lokum ikram ediyordu. Öğle yemeğini de orada yedik. Bir de fotoğraf çektirdik.
İkindiüzeri Girne'ye gittik. Sahilde bir çay bahçesine oturduk. Ardından da Lefkoşa'ya doğru yola çıktık. Döne döne bir dağın tepesine vardık. Oradan ta uzaklarda rengârenk ışıklar görünüyordu. Boğaz adında bir kasabada lokantaya girdik. Koyun eti çok nefisti. Ali rahatsızlanmış, hiçbir şey yiyemiyordu.
-Başım ağrıyor, midem bulanıyor. Motoru da bozmuşum.
Bunun üzerine bir hap verildi Ali’ye. İçti onu. Kalktık. Lefkoşa'ya gidecektik ama Ali hasta olduğu için köye döndük.
O geceyi bir evde geçirdik. Sabah olunca, kahvaltı için bizi almaya geldiler. Ali evde kaldı, ben gittim. Yolda iki kişiye rastladık. Ali'yi sordular. Hasta, evde yatıyor, dedim.
Kahvaltı için yaşlıca bir amcanın evindeydim. Hanımı bir İngiliz ile kaçmış ve Londra'ya gitmiş. Dertliydi, adam. Sohbete dalmıştık. Bir delikanlı geldi, “Ali'yi doktora götürdüler,” dedi. Hemen çıktık. Yolda karşılaştık Ali ve yanındakilerle. İğne yapılmış, hap vermişler. Oradaki bir kahveye oturduk.
-Veysel, bunlar ne iyi insanlar yahu! Arkadaşın biri, hasta çorbası yaptırmış, hanımı ile geldi. O kadın, bacım olsun, bana bir kaşık çorba içirebilmek için ne kadar uğraştı bilemen. İçim almıyor, gardaşım. Bir baktım, kadıncağız ağlıyor. “Yoksa çorbamı beğenmedin mi” diyor. Sonra da koluma girip beni doktora götürdüler.
Biz konuşurken, bir polis memuru geldi. Rumlar şikâyet etmiş. Bizi alıp Lefkoşa'ya götürdüler. Çok katlı bir binaya vardık. Sandık gibi bir şeyin içine girdik. Kapısı kapandı; polis bir düğmeye bastı, bir baktım yukarı doğru gidiyoruz. İçim bir tuhaf oldu. Yedinci katta inip bir odaya girdik. Rütbeli, resmi giyimli bir adam bize, “Hakkınızda şikâyet var. Kusura bakmayın, dışarı çıkmayacak geceyi de burada geçireceksiniz. Yarın da yollayacağız sizi ” dedi.
Ali sıkışmış, kıvranıp duruyordu. Tuvalete gitmek istediğini söyledi ve çıktı. Ben koridordayken, Ali döndü tuvaletten. Yerini sordum, tarif etti:
-Sağa git, sola dön, tam karşında.
Odanın kapısını açınca, galiba yanlış yere geldim, dedim. Baktım duvarda iki musluk var. Şöyle bir göz gezdirdim. Köşede dibeğe benzer bir taş vardı. Sağına baktım soluna baktım. Nereye nasıl yapacağımı bilemedim. Kapağını kaldırdım; içinde su vardı. Oturdum ama bir türlü gelmiyordu. Baktım olacak gibi değil, çıktım üstüne…
Yanına vardığımda, Ali kıs kıs gülüyordu.
-Ne gülüyorsun?
-Nasıl yaptığını merak ettim de.
-Kuş gibi tünedim.
Ertesi gün dört buçukta bizi havaalanına götürdüler. Biletlerimizi almaya giderken, “Türkiye'ye gidecek yolcuların yerlerini almaları rica olunur” diyen bir ses duydum. Kalbim küt küt atmaya başladı. Ne de olsa ilk kez uçağa binecektim…