20 Ekim 2009 Salı

GERÇEMEK SAYI 17




GERÇEMEK
TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ

ISSN: 1307–4881

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: Ekim 2009

İki Ayda Bir Yayınlanır.

Yıl: 3
Sayı: 17

Gerçemek,
Kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.

Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.

Posta çeki hesap numarası: 5323892
Sahibi: Mustafa Yalçıner

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon:
(0324) 8412836

E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.


ÇOBANÇIRASI (Phlomis)

Kurak ve güneşli yerlerde yetişen çobançırası, 60 ile 100 cm yüksekliğinde, Akdeniz Bölgesi’ne özgü çalımsı bir bitkidir.
8 ya da 10 cm civarında uzunluğu olan, yüzeyi pütürlü, tüylü oval yapraklarının güneş gören yüzü koyu yeşil, görmeyen kısmı ise bozdur. Bir zamanlar bitkinin yaprakları, gaz lambalarında fitil yerine kullanılmış.
Nisan ortalarında açan 3 ile 4 cm boyundaki sarı çiçekleri, bitkinin dalı üzerinde dairevi şekilde sıralanır. Çift dudaklı bu çiçekler koparılıp emilince, insanın ağzına tatlı bir sıvı gelir.
EDİTÖRDEN


GÜNDÜZ ARTAN (1934-Tire / 20.08.2009 Mersin)
Mustafa B. YALÇINER

Doğduğum Gilindire’de ne elektrik vardı ne de musluktan akan su. Önceleri ocaklıktaki ateşin feriyle ders çalışırken, sonraları gaz lambasının ışığında kitap okumaya başladım. Gazete sayfalarında hiç gezinmeden de bitirdim ilkokulu.
Ortaokul, ilçe merkezimiz Gülnar’daydı. Gidip kaydoldum. 52 köyden çocuklar gelmişti oraya okumak için. Yoktu birbirimizden farkımız. Davar ya da sığır gütmekten bıkmış, okuyup “adam” olmak istiyorduk. Mahcup, içine kapanık, düzgün cümle kuramayan, kelime dağarcığı oldukça sınırlı, konuşmaya cesaret edemeyen çocuklardık. Çoğumuz gazeteyi ilk kez görüyorduk, onu nasıl tutacağımızı bile bilemiyorduk.
Dilimiz yöresel sözcüklerle doluydu, vurgular yanlış, söyleyiş yanlıştı. Bu çocukların arkasına, onları yönlendirecek bir Gülnar poyrazı gerekiyordu. Bu rüzgâr da, ete kemiğe bürünerek, karşımıza Gündüz Artan olarak çıktı. O, 1960’lı yıllarda, Gülnar Ortaokulu’nda hem Türkçe öğretmenim hem de okul müdürümdü.
Bir gün derste, “Hangi köşe yazısını okuyorsunuz” diye sormuştu da ben de sınıfın köşelerine bakmıştım, yazı mı var diye.
İşte o ‘Gündüz’ dağıttı karanlığı. O öğretti bana Atatürk’ün yaptığı devrimleri. O aşıladı bana bu yolda yürümem gerektiğini. O öğretti bana insanı sevmeyi. O aşıladı bana dil ve edebiyat sevgisini. Ve çoğumuz hâlâ Artan rüzgârıyla ilerlemekteyiz edebiyat deryasında, küçücük yelkenlimizle.
Yıllar birbirini kovaladı. Yine Gülnar’da karşılaştık bir etkinlikte. Sarılıp elini öptüm. Kendi el yazısıyla yazıp verdi telefon numarasını. Daha sonra sık sık görüştük. Gerek İçel Sanat Kulübü’nün yayın organında gerekse, kendisine sürekli yolladığım, Gerçemek’te çıkan yazılarımdan söz ederek kutlardı beni.
Amansız bir hastalığa tutulmuştu Gündüz Hocam. Son telefon görüşmelerimizin birinde daha iyice olduğunu söylemişti…
Ve 20 Ağustos 2009, Artan rüzgârının durduğunu tarih, benim de yeli kesilmiş yelkenliye döndüm gün.
Saygıyla hatırlayacağım Gündüz Artan Hocam, Mersinli olmamasına karşın, Mersin için onlarca kitap yazmış değerli bir araştırmacıdır. Ve Mersin Kültür Tarihi’nde çoktan yerini almış olan bir aydınlatmacıdır. Ona Mersinliler olarak minnettarız. Edebiyatımıza kazandırdığı eserleri ve Mersin üzerine yaptığı çok değerli araştırmalarıyla, o güzide insanın küçücük kalbimizde her zaman kocaman bir yeri olacaktır.
Işıklar içinde yatsın!


BİR FESTİVAL ANISI
Mehmet BABACAN

İnsanlığın, düşe kalka yol aldığı gelişim sürecinde, yöneten ve yönetilen kavramları doğduğundan beri, yönetime el koyma çabası hiç eksik olmamıştır.
Uzun süreli örgütlenme sonucunda başarılan, halk ihtilalleri görüldüyse de halka rağmen gerçekleştirilen darbelerin sayısı, olağanüstüdür. Bunların önemli bir bölümü, fanatik gruplarca yapılmış olmakla birlikte çoğu kez askerî güçlerin kullanıldığı tarihsel bir saptamadır.
Yönetime el koymayı başaran güçler, kim olursa olsun, herhangi bir yöntemle, halkı oyalamadan, disiplinin sağlanamayacağını iyi biliyorlardı.
O nedenle kamuoyunu, bir sosyal etkinliğe yönlendirmek, ilk yapılacak işlerden sayılmıştır. Kullandıkları yöntemlerin başlıcalarını, sportif etkinlikler, ürün festivalleri ve sanat gösterileri olarak saymak olasıdır.
Ancak sanat etkinliklerinden bekledikleri yarar, halkı oyalamak ve düzenin propagandasını yaptırmak olduğu için, sanatı, doğal karakteri olan ilericilikten soyutlayıp, şakşakçı konumuna düşürmeye çalışmışlardır. Dolayısıyla, aykırılık gösteren sanatçıya da sanat yapıtına da yaşam hakkı tanımak istememişlerdir.
Darbecilerin kullandıkları toplumsal yöntemler, emek-sermaye kavramlarına bakış açılarıyla ilişkin olmuştur hep.
Genellikle, sermayenin egemenliğini korumaktan yana olanlar, diktanın her türünü acımasızca uygularken, emekten yana eğilim gösterenler, hukuksal yaklaşımlara ve demokratik doza ağırlık vermişlerdir.
Ülkemizde de yaşanan darbeler, hep askerî güçlerce gerçekleştirilmiş ve söz konusu yöntemlerin tümü, toplum üzerinde kullanılmıştır.
Bunlardan 27 Mayıs 1960 harekâtı, kentsel alanda sanat etkinliklerini öne çıkarırken kırsal alanda, ürün festivallerine ağırlık vermişti.
Güneyde, Mersin’in Mut ilçesi bu kervana erken katılan yerlerden biri olmuştur. Çünkü kayısı üretimi, Mut’a kimlik olacak düzeye ulaşmış, pazarlama ihtiyacı dayatmış bulunuyordu.
Bu bakış açısı altında, 1962 yılı Haziran başında “Mut Kaysı Festivali”nin ilki gerçekleştirildi.
O sırada Mut’a, yaya 6-7 saat uzaklıkta, Gülnar ilçesine bağlı bir köyde öğretmendim. Festivali, köy kahvesinde 13.00 haberlerinden öğrendik. Saat 19.00’da konser vardı. Gitmek üzerine başlayan şakalaşmamız, ciddileşti ve “Haydi” sözüyle uygulamaya girdi.
Yöremizde arabalı ulaşım yoktu. Bizim için de yol sokak gerekmiyordu. Tüm kestirmeler, patikalar bizim için yoldu. Göksu vadisine yönelik inişi, yarışırcasına geçtik ve konsere vaktinde yetiştik.
Açılış etkinlikleri gün boyu sürmüş, sıra akşam konserine gelmişti. Mut Kalesi’nin önünde, açık havada yapılacak olan konserin as solisti, o yılların popüler türkücüsü Aliye Akkılıç’tı. As solist öncesini ise sahneyi yörenin genç yetenekleri dolduracaktı.
Bu bağlamda, sahneye çıkan bir genç, daha ilk türküde, “Olacak çocuk, bokundan belli olur,” dedirtmeye başlamıştı. Ne var ki ikinci türküyü bitirmeden elektrik kesildi. Bekledik. Arıza giderildi. Genç, yeniden başladı türküsüne. Hayret! Bu kez de ses cihazı bozuldu. Yeniden başladık beklemeye. Mut öğretmenlerinden bir grupla birlikteydik. Bu arada, bir fısıltı geldi kulağımıza: “Bu genç, alevi olduğu için sabote ediliyormuş.”
Sessizce, sahneyi kontrol altına aldık ve o gence, bildiği türkülerin tümünü çaldırdık. Ne yazık ki Aliye hanımı dinleyemedik. Çünkü geceyi polis karakolunda geçirdik. Tesellimiz o ki, “Olacak çocuk” konusundaki öngörümüz yanlış çıkmadı. O harika delikanlı Musa Eroğlu’ydu...


YAVAŞLIĞA GÜZELLEME
M. Şehmus GÜZEL

Feyza Hepçilingirler için

“DAHA YAVAŞ LÜTFEN. Pps” BAŞLIKLI Zikrullah Kırmızı imzalı ve John Lennon’un “İMAGİNE”İ EŞLİĞİNDEKİ İNCE VE SIK DOKUNMUŞ FİLOZOFİK DEYİŞLER, DÜŞÜNCELER, DAMITILMIŞ CÜMLELER BENİ ALDILAR BENDEN VE HEMEN YAZMAYA SÜRÜKLEDİLER. ZATEN MAKİNE BAŞINDAYDIM, FAHRİ PETEK’İN HAYAT HİKÂYESİNİ BİTİRMEYE ÇALIŞIYORDUM AMA ONU BIRAKTIM VE BU METNİ YAZDIM DİNLERKEN VE SEYREDERKEN.
Etkilenerek ve etkilendiklerimi sizlerle paylaşmak umuduyla:
Az tüket mutlu ol. Azla yetin yarına da kalsın.
Her saniye sonuna kadar yaşanılmayı hak ediyor. Her saniye dopdolu tadılmaya değer.
Merdivenleri yavaş yavaş çık. Koridorlardan koşarak geçme. Kayarsın. Kapıları yavaşça kapa. Çarpılırsın yoksa. Çarpılma.
İçimizdeki çocuğu öldürmemek. İçimizdeki kadınları dinlemesini bilmek. Adam olmak kısacası. Bütün hödüklere nanik!
Evet, can sıkıntısından uzak durmak. Ama unutmamak: Can sıkıntısı ille kötü bişey de değildir. İlle kötü bişey de olmayabilir. Kemal Tahir Kelleci Memet’te boşuna « içerideki » kahramanlarından birini « Canın sıkkını, gevşeğinden iyidir » diye konuşturmaz. Bildiği bişey vardır mutlaka.
Hiçbir zaman hiçbir kimsenin « Fan »ı olmamak! Asla!
İyimser karamsar olmak. Kapkara karamsarlıktan fena halde kaçınmak.
Koşmamak. Yürümek. Yürürken yaşamdan istifa etmemek. İstifade etmek.
Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenciydim, çocuktum ufacıktım. Yerde buldum bir erik ama yemedim. Erik yemek için erik ağacını çiçeklenmesinden sonuna kadar seyretmek. Erikler olgunlaşınca tana tane toplamak. Topla-Bak.
Lise’den sıyrılarak çıktım. Kadıköy’e doğru piano piano yürümeye başladım. Demir Köprü’nün üstünde durdum: Sağda Haydarpaşa Garı, solda Anadolu’ya açılan kavimler kapısı. Ey Anadolu duy beni! Bekle beni!
Kadıköy’de Meydan’da iyi bir kitapçı var. Kitapcı’da Orhan Kemal’ler var: Gıcır gıcır Varlık Cep Kitapları. Arkadaş Islıkları, Avare Yıllar, Babaevi, Cemile... Kadıköy’de arka sokaklarda esnaf lokantaları var. Esnaf lokantalarında tas kebap, pilav var. Esnaf lokantalarında kuru fasulye, pilav var. Demli tavşankanı çaylar var. Ve hoş sohbet. Daha ne olsun?
Moda’ya doğru bir yürüyüş olsun: Kıyıdan. Her ağaç gövdesine dokunarak. Kuşlara göz kırparak. Denizle ve balıklarla arayı fazla açmadan. Kız arkadaşlarımızı okşayarak. Meme uçlarını ısırarak. Tam o sırada dolmuşta geçen genç anneye ve dizleri üstündeki çocuğa bir tebessüm: Filiz memnun ben memnun.
Z-AMAN’I amandan ayırmak Z’yi özgürlüğüne kavuşturmak. Z (ZET) « ölümsüzlük » demektir Hellencede. Ölüm-sizlik olmasın!
Çiçekli heybelerini umut, adalet, hoşluk, aşk, eşitlik, güzellik, şirinlik, barış, kardeşlik, huzur ve özgürlükle doldurup pembe bisikletlerine atlayarak gökyüzüne yol döşeyenlere ve döşedikleri yoldan «yükselenlere» bin selam. Öpücüklerle.
(g)örmek: Kill Your Television.www.TurnOffYourTv.com
aN-a(ı)-msamak: Tv’lerinizi kapayınız (g)özlerinizi açınız.
Carl Honore’nin Yavaş eserine ve onu Türkçeye kazandıran Esen Gür’e (Alfa Yayınları) teşekkür etmeyi ihmal etmemek.
Bir kent düşünün: Citta Slow: Yavaş Kent.
Bugüne kadar hızlı yaşadık biraz da yavaş yaşamayı denesek diyorum. Ne dersiniz?
Siz düşünedurun, John Lennon ve Yoko Ono ormanda yürürler yavaş yavaş ve yine yavaş yavaş yürüyerek ormandan çıkagelirler. Dev konaklarına doğru tıptıptıpatıp. Kapının önünde duruverirler: Bu adres o adres midir? Yavaş ol batman gelesin şehri burası mıdır? John ve Yoko ya da Yoko ile John aniden yitiverirler: Aaaaaa, fakat meraklanmamak lazım yine de, çünkü konağın içinde peyda olurlar sonra. John piyanosunun başına oturur. İmagine’e başlar. O sırada Yoko tek tek tane tane kocaman papcurları açar: Bir. İki. Üç. Dört. Beş. Işık dolar dev salona. Duvarlar bembeyazdır. Ve işte o duvarlara John rüyalarını yazıverir. Yavaş yavaş okunsunlar diye.
Evet, ne dersiniz? Bugüne kadar hızlı yaşadık biraz da yavaş yaşamayı denesek diyorum. Siz ne dersiniz?

NİŞAN GÜNLÜĞÜ
Hasan AKARSU

Her gencin evlenip yuva kurma özlemi var. Evlenip anne-baba olanlar, bu kez çocuklarının evlenip yuva kurmalarını özlüyorlar. Torun büyütmenin mutluluğunu yaşamak da bir özlem oluyor. Bir de büyüyen, bir meslek sahibi olan çocuklarının evlilikleri gecikirse, ne değin üzüldüklerini siz düşünün. Her şeyin bir zamanı olduğunu biliyoruz. Zamanı geçince yaşanacak sıkıntıları da.
Beklentiler içinde yaşarken meslek sahibi oğlumuzun nişanlanma isteğini duyunca coştuk. Nişan adayı kızımız Emel. Önce kızımız Özge Pınar tanışıyor Emel Ablasıyla. Sonra annesi. Annesinin yüzünde güller açıyor. Bana: “Gelinimiz çok güzel, çok güler yüzlü. Görünce sen de seveceksin” diyor. Çekilen fotoğraflardan tanıyorum Emel’i. Fotoğraflarda gülüyor eşimin dediği gibi. Hevesleniyoruz anne-baba olarak. Meslekleri aynı. Yaşları yakın. Uyumlu duruyorlar. Mutlu olacakları inancımız pekişiyor. Sıra nişan gününü saptamaya geliyor.
02 Ağustos 2008 Cumartesi günü Mersin-Silifke’de olacağız. Şarköy’de yaz dinlencesindeyiz. Kızımız Özge Pınar İstanbul’da okulunun son sınıfına başladı. Eşimle ben 30 Temmuz Çarşamba sabahı Şarköy’den Tekirdağ’a gidiyoruz. Tekirdağ’da alışveriş edip hazırlıklarımızı yapıyoruz. 31 Temmuz Perşembe günü İstanbul’da çocuklarımızın yanındayız. Bu kez İstanbul’da alışveriş yapıyoruz. 01 Ağustos Cuma günü saat 21.00 otobüsüyle, Akarsu Ailesi olarak dört kişi Silifke’ye hareket ediyoruz. Esenler Otogar girişlerinden birinde köprü çöktüğü için yoğun bir trafik yaşıyoruz. 10-15 dakikalık gecikmeyle yetişebiliyoruz Silifke’ye kalkan tek otobüse. Gece yolculuğumuzun 15 saat süreceğini öğreniyoruz. Harem’e uğruyoruz, saat 22.30’u buluyor çıkışımız. İlk durağımız İzmit Otogarından sonra Bolu yakınlarında oluyor. Bundan sonra 4-5 saat aralıksız giderek Konya’ya ulaşıyoruz. Sabahı Konya’da karşılıyoruz. Kahvaltı edip yola çıkıyoruz. Karaman’a değin göz alabildiğine uzanan düzlükte yol alıyoruz. Otobüsümüz Contur Şirketi’nin. Otogarlara girip yolcu alıyor. Bu yollardan dört yıl önce de geçmiştik. Mut ilçesinden de yolcu alan otobüsümüz 02 Ağustos Cumartesi günü 12.00’de Silifke Otogarına ulaşıyor. Burada, Mut’tan Silifke’ye değin süren yolculuğumuzdan söz etmenin sırası. Bir nehir boyunca ilerliyoruz. Bunun Göksu Nehri olduğunu biliyorum; ama ön koltukta oturup İstanbul’dan bu yana bizimle yolculuk yapan, Turgut Özakman’ın Diriliş romanını okuyan bayan, bizi kendine yakın buluyor ki Göksu Nehri olduğunu doğruluyor ve dağlara tırmandıkça, yükseklerden daha güzel görüneceğini söylüyor. Dediği gibi de oluyor. Mavi-yeşil arası bir renkle akan Göksu kıyısından gidiyoruz kimi kez. Üzerinden de geçiyoruz Göksu’nun. Bu gidişimiz Artvin’e Çoruh kıyısından gidişimizi anımsatıyor. Bir nehirle bir kente girmenin güzelliğini yaşıyoruz.
Silifke Otogarı’nda sıcak bir karşılama ve tanışma töreni. Emel’in babası Emekli Öğretmen Osman Oğuz, annesi Emekli Öğretmen Emine Oğuz, kızları Nöroloji Asistanı Emel Oğuz ve oğulları Eczacı Kemal Oğuz’la tanışıyoruz. Kemal, Eğirdir’de askerliğini yapıyor. Kız kardeşinin nişanı için izinli olarak geliyor. Oğuz Ailesi bizim yorgun olduğumuzu düşünerek bir süre otelde dinlenmemizi öneriyor. Uygun görüyoruz. Kemal, bizi arabalarıyla Taşucu’nda bulunan Best Resort Hotel’e götürüyor. 217 ve 218 nolu odalara yerleşiyoruz. Duş alıp dinleniyoruz. Bir-iki saat sonra Kemal gelip alıyor ve Silifke Kalesi’ne çıkarıyor. Orada yemek yiyoruz. Silifke’nin ünlü poyrazı dur durak bilmiyor. Silifke’ye Kale’den bakmanın zevkini yaşıyoruz. Silifke Kalesi’nin yüksek bir kayanın üstüne yapıldığını görüyor, 23 kulesi ve burcu olduğunu, kaleyi Ermeni krallarının, içindeki camiyi de Yıldırım Bayezid’in onarttığını öğreniyoruz. 65 bin nüfuslu ilçede, limon ve çilek bahçeleri dikkat çekiyor. Göksu üzerindeki Silifke Köprüsü’nden geçerken söylencesini de anımsıyoruz. Bir türlü karşı kıyıya bağlanamayan köprü için bir adak gerektiği düşünülüyor ve bir sabah Göksu’ya ilk inen kişinin kurban edileceği kararlaştırılıyor. Bir ustanın karısı inince yakalanıp diri diri köprü ayağına gömülüyor. Köprü bundan sonra tamamlanıyor. Seller geldiğinde duyulan iniltilerin o kadının sesi olduğuna inanılıyor şimdi. Yoğurduyla ünlü olsa da yoğurt eski önemini yitirmiş durumda. Önceki gezimizde sorduğumuz kişiler, sütlerin karıştırıldığını, bu nedenle yoğurdun değerinin düştüğünü söylemişlerdi. Yemek sonrası, nişan töreni için bize düşenleri yapmaya çalışıyoruz. Çiçek yaptırıyoruz, çikolata ve baklava alıyoruz. Yine otele dönüyoruz ve dinlenmeye çekiliyoruz. Bizi nişan töreni için saat 20.00’de alacaklarını söylüyorlar. Bu sırada Emel ve yakınları saçlarını yaptırıyorlar. Kızımız Özge Pınar’ı da unutmadıkları için seviniyoruz.
Saat 20.00’yi az geçe Oğuz Ailesi’nin evindeyiz. Sıcak bir karşılamadan sonra onların törene gelen yakınlarıyla tanıştırılıyoruz. Osman Oğuz’un ağabeyi Salih Oğuz, kardeşi Ahmet Oğuz ilk tanıştıklarımız. Salih Bey emekli öğretmen olduğu için çabuk ısınıyoruz. İleri görüşlü, demokrat, sağlıklı düşünen birisi. Ahmet Bey de öyle olup konuşmalarıyla ortamı ısıtmada ustalığını gösteriyor. Gülüşüyoruz. Emine Hanım’ın annesi Adile Teyze’yi, ağabeyi Mehmet Bey’i tanıyoruz. Törenin birinci bölümünde kız istenecek. İsteme görevi bana verildiği için biraz heyecanlıyım. Kalıp sözlerden uzak durduğum için söyleyeceklerim beğenilir mi diye düşünüyorum. Emel, yaptığı kahveleri sunuyor, kahveler içilirken söyleşi sürüyor. Ve sözü alıyorum:”Biz Akarsu Ailesi olarak Marmara Denizi’nden Akdeniz’e geldiğimiz için kalabalık değiliz. Oğuz Ailesi coşkulu karşılamasıyla bizi gönendirdi. Çocuklarımız tanışıp anlaşmışlar. Onların birlikte yaşamak için attıkları bu ilk adımlarında yanlarında olma mutluluğunu yaşıyoruz. Kızınız Emel’i, oğlumuz Özger’e istiyoruz.” Bu kısa sözlerimden sonra Osman Oğuz da çocuklarımızın tanışıp anlaştıklarını ve bu kararı verdiklerini belirtti. Bize onlara yardımcı olmak görevinin düştüğünü söyledi. Nişan çikolataları sunuldu. Alkışlarla isteme töreni sona erdi.
Törenin ikinci bölümüne geçmeden önce Oğuz Ailesi’nin diğer konukları da gelip tanışıyorlar bizimle. Özellikle Ahmet Oğuz, bu tanıştırma işini en güzel şekilde yerine getiriyor. Bu kez nişan yüzükleri takılacak. Bu görevin Emel’in büyük amcası Salih Bey’e verileceğini düşünürken, bana verilmesi heyecanımı arttırdı. Emel’i isterken söylediğim sözleri yinelerken yüzükler geldi. Önce Emel’e, sonra Özger’e yüzükleri taktım. Kurdeleyi kesip gençleri kutladım ve uğurlu olmasını diledim. Gençler ellerimizi öptüler. Baklavayı açıp önce birbirlerine sundular, sonra konuklara. Fotoğraflar çekildi, tören kameraya alındı. Erkekler ayrı bir odaya geçip Oğuz Ailesi yakınlarının hazırladığı mezelerle içkilerini yudumlayıp söyleştiler. Gençler müzik eşliğinde dans edip oynadılar. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık. Gece yarısı evden ayrılıp otelimize döndük.
Otelimiz yörenin en güzel oteli. Sabah kahvaltısı zengin. 03 Ağustos Pazar sabahı kahvaltı edip deniz kıyısında gezindik. Deniz birden derinleşiyor. Fotoğraf çektik. 12.00’ye doğru Kemal gelip bizi evlerine götürdü. Nişan törenini değerlendirdik. Bir aksama olmadığını, güzel geçtiğini belirttik. Bugün İstanbul’a 19.00 otobüsüyle hareket edeceğiz. Bu saate değin de Silifke’yi gezerek tanıyacağız. Gençler ayrı bir arabayla kıyı kesimleri geziyorlar. Kız Kalesi vb. Biz ise Osman Bey’in arabasıyla Silifke’ye 27 km uzaklıkta olan Uzuncaburç’a gidiyoruz eski Karaman yolundan. Demircili Köyü’nde Demircili Anıt Mezarı ilgimizi çekiyor. Osman Bey, buralarının yayla yerleşim yerleri olduğunu söylüyor. Kırobası sapağından geçip Uzuncaburç Beldesi’ne ulaşıyoruz. Buraya antik kenti görmeye geliyoruz. Uzaktan gördüğümüz yüksek bir kale ilgimizi çekiyor. Çevresinde dolanıyoruz; ama içine girip inceleme olanağımız yok. Duvarlarından kimi taşlar düşecek gibi. Kaya mezarlarını görüyoruz. Roma Antik Kenti’ne giriyoruz. Denizden 1200 metre yüksekteyiz. Burada, İ.S. 72 yılında, Diocaesarea adıyla özerk kent devleti kurulduğunu öğreniyoruz. Şimdiye değin hiç kazı yapılmayan bir antik kentteyiz. Alman Fraiburg Üniversitesi’nin yakında kazı çalışmaları yapacağı söyleniyor. Görkemli Zeus Tapınağı’ndan sonra, sütunlu yolda ilerliyoruz. Tören Takı, Tiyatro, Çeşme, Mezarlık, Kuzey Kapısı, Giriş Kapısı gezdiğimiz yerler. Kazı sonrasında burasının büyük değer kazanacağını seziyoruz. El değmemiş sütunların yüksekliği, mezar taşlarının, lahitlerin süslemeleri bunu gösteriyor.
Silifke’ye bir başka yoldan dönüyoruz. Dönüşte Cambazlı Antik Kenti’nin, Şıkkale’nin ve Karakabaklı Antik Kenti’nin yanından geçiyoruz. Narlıkuyu’ya ulaşıyor ve gençlerle buluşuyoruz. Burası balığıyla ünlü. Yurdun birçok yerinden balık yemek için gelenler oluyor. Deniz levreğinin tadına doyamıyoruz. Yanında Özel Tekirdağ Rakısı da iyi gidiyor. Söyleşimiz, havamız tatlanıyor. Değişik olarak deniz kayalıklarından çıkarılan bir ottan yapılan “Kaya Koruğu” turşusu sunuluyor. Masamızı şenlendiren Abdullah Öğretmen ile eşi Filiz Hanım’dan söz etmeden geçemeyiz. Abdullah Bey, yeni emekli olmuş, sevilen bir idareci olduğu belli. Dershanecilerin onun peşini bırakmayacağını anlıyorum. 12 Eylül’de günlerce hücrede tutulmuş, yargılanıp aklanmış eğitimcilerimizden. İleri görüşlü olduğu belli. Buraya sürekli balık yemeğe geldiği için tanınıyor. Balıkların en iyisi, en iyi biçimde pişirilip getiriliyor. Sakiliği severek yapıyor, herkese meze uzatıyor, herkese takılıyor, gençler gülmekten bayılıyor. Nasıl Neyzen “rakının ürktüğü adam” ise, Abdullah Bey de öyle. O, bir de yengeçleri ürkütüyor. Yemeğin üstüne ünlü lokma tatlısı getirtiyor Abdullah Bey. Lokma tatlısı da övdüğü kadar var.
Yemek sonrası ayrılıp Silifke Otogarı’na geliyor ve otobüsümüze yerleşiyoruz. Dünürlerimizin verdiği limonları, tatlıları da alıyoruz. Sıcak bir ağırlama ve uğurlamadan sonra, İstanbul’a dönüş için on beş saatlik yolculuğumuz başlıyor. 04 Ağustos 2008 Pazartesi günü öğleye doğru İstanbul’da oluyoruz. Oğlumuz Özger’i nişanlamanın mutluluğuyla dinleniyoruz.

RECEP ÜZÜMÜ
Mehmet Ali KILINÇ

Recep üzümünün adını kimin koyduğunu, niçin “recep” koyduğunu hala bilmiyorum ve bu konuda en küçük bir fikrim de yok. Yaygın olarak sahilde çardakların veya başka ağaçların üzerine tırmanmış asmaların üzümü, yaylalarda bağlarda da yetişen, taneleri seyrek ve irili ufaklı, söbüye yakın yuvarlak, salkımlarının görünüşü pek göz alıcı olmayan, tam olgulaştığında, taneleri üzerinde kahverengiye yakın benekler oluşan, sarıya çalan renkte recep üzümünün tadını, lezzetini, gezip gördüğüm yerlerde hep aradım durdum, ama hiç bir yerde, hiç bir üzümde o tadı, bir türlü bulamadım. Bu gün, hele deprem felaketinden sonra, üzüm bağlarının yerini, o yörede, tamamen apartmanlar aldı, yörenin pazarlarında artık hiç görülmüyor. Çok önceleri, pazarlarda satıldığı yıllarda, Gölcük-Değirmendere sırtlarında bulunan bağlarda yetişen çavuş üzümünde, Ege’nin çekirdeksizinde, yabancı ülkelerin tanelerinin ikisinin insanın ağzını dolduracak büyüklükteki plastik görünümlü üzümlerinde, Hatay Hassa’nın pırıl pırıl parıldayan beyaz üzümünde, Burdur’un karasında, Antalya’nın mor üzümünde aradım durdum. Hiç birisi aradığım o lezzetin yanına bile yaklaşamadı. Kimisi şeker gibi çok tatlıydı, bazıları barut gibi çok ekşiydi. Bazılarının görüntüsü çok güzeldi ama tatları üzüme benzemiyordu.
Kimisi de doyurucu, iri taneliydi ama silikondan imal edilmiş gibi lezzetten nasibini almamıştı. O tadı recep üzümünün tadını yıllarca boşuna aradığıma, o tadın sadece, yaşayan Köy Enstitülü büyük ustalardan Mehmet Başaran’ın “Yatırım Çocuklar” romanında anlattığı yatırım çocukların son kuşağına mensup biri ve evin en büyük çocuğu olarak, yatılı okuldan mezun olup, yıllık izinlerimde zaman zaman köyüme uğradığımda, kendi maaşımı almaya başladıktan sonra bile, rahmetli babamın Cuma günleri her pazardan dönüşünde, küçük kardeşlerime dağıtırken bana da verdiği, bu gün sadece babam verdiği için bana apayrı bir tadı olduğuna inandığım, bu gün bile tadı hala ağzımdan gitmeyen, gazete kâğıdından külaha sarılı iki topak ala şekerin, gök kuşağının her bir rengiyle renklendirilmiş fasulye şekerlerinin ağzımda bıraktığı tat gibi, tekrar yaşanması hayal olan bir çocukluk anısı tadı olduğuna karar verecektim ki, yanılmışım.
Kırk yılı aşkın süre önce, çocuk yaşımda çıktığım köyüme, daha sonraları hiç yolum düşmedi değil, zaman zaman tabi ki düştü. Ama yıllık iznimi aldığım tarihler, yaz mevsimine rastlasa bile, sanırım tam uygun tarihe denk gelmemiş olsa gerek. Emeklilik yıllarımda bir gün, artık gemileri yakmış olarak iyice yerleştiğim Antalya’dan otobüse binerek, Gülnar üzerinden köyüme gitmek üzere sabahı erken saatte Gilindire’de otobüsten indim. Günlerden bir Pazar günüydü. Gilindire’den geçen Anamur- Ankara otobüsünün ilkine binip Gülnar’da indim. Aslen benim köyümden olup, ilçede oturan, ilçenin ileri gelenlerinden adını bu gün rahmetle andığım, Kör Mehmet Emmim o gün henüz hayatta olduğuna göre, yıl olarak on beş yıl kadar öncesi, köyüme vardığımda, yangından sonra bu gün hepsinin ağaçları birer kara kütük haline gelmiş olan nar ağaçlarının başından, ilk yetkinleşenlerinden nar koparıp yediğime göre, mevsim güz başı, aylardan da, erişilmesi zor yerlerde kalan, bala kesmiş recep üzümü salkımlarına, eşek arısı sürülerinin insanları yaklaştırmadığı ay olan eylül ayı olsa gerek. O yıllarda köye günün her saati değil, haftanın her günüde bir sefer de olsa araç bulmak mümkün değil, hele pazar günleri hiç değil. On üç kilometre uzaklıktaki köyüme ulaşmak için ya taksi kiralamam veya şansım varsa köye giden tanıdık bir özel araca rast gelmem gerekiyordu. Çarşıyı şöyle bir dolaşıp, köye özel aracıyla gidecek olanın olup olmadığını soruşturdum. Tanıdık biri, köyde bir düğün olduğunu, Kör Mehmet Emmi’nin özel aracıyla düğün için köye gideceğini söyledi. İlçemizin büyüklüğü zaten ne kadar ki; on dakika içinde Kör Mehmet Emmi’yi de buldum, Mehmet Emmi’nin Toros marka arabasında köye gitmek için sığışacak bir kişilik yeri olduğunu da öğrendim. Çok geçmeden hazırlandık ve araca binip köye doğru yola çıktık.
Araçta, aracı kullanan Mehmet Ağa’nın oğullarının birinden başka yolcu olarak, Mehmet Ağa, eşi ve ben bulunuyordum. Araçta bir kişilik yer daha yer vardı. Biraz gittikten sonra, önceden haberli, köye gitmek için yol üzerinde bekleyen, bir yolcuyu daha almak için ilçe çıkışında durduk. Yolcumuzun araca binmesini beklerken, tam yanımızdan, önünde üstünde heybeli boz eşeği, eşeğin üzerine binili torunu olduğunu sandığım beş altı yaşlarında sümüklü bir oğlan çocuğu, eliyle ipini çektiği alacalı bir ineği olan, güleç yüzlü, kınalı saçlı, şalvarlı bir teyze geçiyordu. Teyzenin yüzü yabancı gelmedi ama tanıyamadım. “Yabancı” kelimesi sözün gelişi. Aslında o anda orada “yabancı” sıfatının hak eden bir kişi varsa aslında güleç yüzlü teyze değil doğma büyüme oralı olan, ama yıllarca uzak kalmış olan bendim. Neyse konumuz şimdi o değil. Teyze Mehmet Ağa’yı yakından tanıyor olacak ki görür görmez aracımıza yanaşıp hal hatır sordu. Mehmet Ağa da karşılık verdi. Hoş beşten sonra, Mehmet Ağa yaşlı teyzenin kocası olan emmiye çok çok selam söyledi. Bir yandan almakta olduğumuz yolcumuzun eşyaları bagaja yerleştirilirken, yanımızdan ayrılan yaşlı teyze, önündeki eşeğin heybesine yöneldi. Aracımız hareket etmek üzereyken, heybenin gözündeki sepetten bir salkım üzüm çıkarıp, arabanın camından Mehmet Emmi’ye uzattı. Mehmet Emmi de, yaylanın gece ayazının soğukluğu henüz üzerinden gitmemiş olduğu uzaktan belli olan, teyzenin verdiği recep üzümü salkımını ortasından ayırarak, yarım salkım üzümü bana uzattı. Ağzıma attığım ilk üzüm tanesinde, yıllardır aradığımı söylediğim tadın, ağızda kalan, babamın verdiği gazete kâğıdından külaha sarılı fasulye şekerinin tadı türü, hasreti çekilen, özlemle karışık, hayalimdeki çocukluk anısı tadı olmadığını, yıllardır aradığım lezzetin gerçek olduğunu, hala aynen çocukluğumdaki gibi yerli yerinde durduğunu anladım. Hele nasıldı bir anlat diyecek olursanız, o tadı burada yazıyla anlatmak mümkün değil. En iyisi mevsiminden ne önce, ne de sonra, tam mevsiminde yerine gidip o lezzeti tatmak gerek.


İLK DİYARBAKIR YOLCULUĞUM
Mustafa SAĞLAM.

Yıl 1972. Akşehir Öğretmen Okulu’ndan güz dönemi mezunuyum. İlk görev yerim Diyarbakır’ın Hani ilçesine bağlı bir köy. İlk kez Türkiye’nin doğusuna düşüyor yolum.
Hangi dini bayramdı hatırlayamıyorum şimdi. Beş-altı gün süren bir bayram tatili sonu yola çıktım ve sabahın dokuz buçuğunda Adana Otobüs Garajı’ndayım, Diyarbakır’a gidecek bir otobüs arıyorum yazıhane yazıhane. O zamanlar şehirlerarası otobüs garajı, nehrin kenarında ve o eski taş köprünün hemen bitişiğindeydi. Yerinde koskocaman bir cami var şimdi.
Sabah yola çıkacak otobüslerin hiçbirinde yer yok. Bayram sebebiyle yazıhanelerin önü kalabalık mı kalabalık. Hepsinden “Dolu” yanıtı geliyor bol bol. Ancak ikindi dört buçuğa Kamil Koç otobüslerinden bir yer bulabiliyorum.
Sabahın dokuz buçuğundan akşamın dört buçuğuna uzun bir zaman; garajda oturmakla geçmez. Bir iki gazete alıp, reklamlarına kadar okudum, bulmacalarını doldurdum; olmadı, vakit geçmek bilmiyor bir türlü.
Çıkıp, çarşıya doğru dolaşmayı düşündüm. Eşya olarak bir çantamla bir yatak balyam var. Onları bir yere koymam gerek. Emanetçiye vardım, bunları emanete bırakmak istediğimi söyledim.
-Çantayı alayım ama yatak balyasını alamam. Yerim dar; onu nereye sığdırayım? Ön tarafa koyuver, bir şey olmaz. Bak, başka yatak balyaları da var zaten; onlar da durup duruyor, dedi adam dışarıdaki yorgan balyalarını göstererek.
İçeri bir baktım gerçekten boş yer yoktu hiç. Küçücük bir emanet odası vardı adamın. Yan taraftaki raflara paketleri ve çantaları koyunca kendisi bile zor gidip geliyordu aralarından. Ona da hak vermemek elde değil.
Pek içim rahat olmasa da yatak balyasını emanetçinin ön tarafına, köşeye koydum ve çarşıya doğru yürüdüm.
Adana’ya daha öncesi bir iki sefer gelmişliğim var ama ana caddeler dışında fazla da bir yer bilmem. Fakat zamanım bol olunca her bulduğum caddeye amaçsızca girip çıkıyorum. Arada bir durup vitrinlerde ilgimi çeken şeylere filan bakıyorum bir süre. Filmde Kemal Sunal’ın yaptığı gibi elimi para cebimin üstünde tutuyorum bir yandan da. Daha öncesi, bir tanıdığımın cebinden epey bir parasını çalmışlardı burada çünkü.
Öğleye kadar bu şekilde vakit geçirdim. Tam saat on iki buçukta gittim, garajı çeviren duvarın dışında şöyle elimi alnıma koyup bir baktım; benim yatak yerinde duruyordu. Geri dönüp gezmeye devam ettim.
O yıllarda devlet dairelerinde yaz saati diye bir vakit çizelgesi uygulanıyordu. Öğle aralığı verilmezdi ama mesai saat üçte biterdi. Çalışanlar, o zamana kadar açlığa nasıl dayanırlardı bilmem.
Tam da saat üç civarları filandı. Küçük Saat’in oralardayım. Yerin adını da o zaman öğrendim. Mesai çıkışı olduğu için caddeler tıkış tıkış insan. Hava, mevsime göre sıcak mı sıcak. Çevredeki kalabalık, bu sıcağı biraz daha kızıştırıyor sanki. O dakikalar araba trafiğinin de yoğun olduğu zaman. Pek çok memurun işyerine özel arabasıyla gidip gelmesinden herhalde.
Bir fırsatını bulabilsem yoldan karşıya geçmeyi düşünüyorum fakat arabalar arka arkaya ulanıyor. Üstelik köyden gelmişim, öyle gözümü karartıp aralarına dalıverecek halim de yok.
Karşı tarafta biri dikkatimi çekti o an; omzundaki yatak balyasının altında iki büklüm olmuş, yüzü filan pek göründüğü yok, benden yana geçmeye çalışıyor. Adamı tanımam ama ilgimi çeken omzundaki yatak. Yatak balyasının sarılı olduğu çaput çul, geriden bile çok tanıdık geldi bana. Benim yatağın dışındaki örtüye çok benziyor. Benzemek de ne, “Ben oyum,” diyor adeta. O anda gidip, garajdaki yatağıma bakmak geliyor aklıma. Ama Küçük Saat nereee otogar nere. Oraya varmak bile bir hayli zamanımı alır.
Gerçi başka bir kadın da, benimkine benzer bir çaput çul dokumuş olabilir. Çaput çullar, eskiyen giysilerin dilinmesiyle dokunuyor nasıl olsa. Herkes, her türden her renkten giysiler giyebilir. Onlar dilinip çaput dokunabilir; tuhaf olan ne var bunda?
O ara bir yolunu bulup benden tarafa geçiyor; daha yakından görüyorum adamı. Omzundaki balyaya bakıyorum, balyanın etrafında dolandırılıp bağlanmış olan ip de benimkine benziyor. Allah Allah! Hiç istememe rağmen yatağın kesinlikle benim olduğuna inanacağım nerdeyse. Ama neticede ip de fabrika malı; bir dükkândan alıp yatağını sarmıştır adam. Olamaz mı?
Buna karşın garaja kadar gitmekten vazgeçtim; yanına biraz daha yaklaştım ve balyanın köşesinden görünen minderin rengine bir baktım: Hayret, o da benimkine benziyor. İyiden iyiye karışıyor kafam. Çünkü biri benzer, ikisi benzer; üçü de benzeyecek değil ya bu mübareğin. Var bunda bir hikmet.
Adam kalabalığı sıyırdı ve sokaklardan birinin arasına doğru yöneldi. Bırakmadım, ben de gittim arkasından. İyice yaklaşıp kolundan dürttüm.
-Bir dakika arkadaş, dedim. Sormamı bağışlayın ama bu yatağı nerden getiriyorsunuz?
Adam, yönünü dağa doğru çevirip elini döndürdü döndürdü ve Toroslar’ın zirvesini gösterircesine:
-Taaa ordan, bizim köyden getiriyorum, dedi.
Ama yatağı da yere dikliğine koydu. Bu sırada bir adama bakıyorum bir kendime; o, benden biraz daha çelimsiz, şöyle bir tartıp biçiyorum, gözüm kesiyor onu. Dövüşürsek önce neresine vuracağıma karar vermeye çalışıyorum.
Öğrenciliğimde bize hazırlattıkları bir stajyerlik dosyası vardı. Her öğretmen okulu mezununda bulunur o. İdari yazışmalar için birer örnek olur onun arasında. Valize sığmadığı için yatak balyasının ortasına koymuştum onu. O, aklıma geldi.
-Arkadaş, dedim. (Nerden arkadaşım oluyorsa.) Yatağın içinde bir dosyam olacak. Benim kimliğim de aha şu; dosyadaki isimle benimki tutarsa, yatak benim. Tutmazsa veya dosya yoksa senden özür dilerim ve yatağını da alır gidersin.
Adam, itiraz etmedi. Elimi minderin içine soktum. Bu arada adamın yüzüne bakıyorum; elim aşağı doğru kaydıkça adamın yüzü kızarıyor. Kızardı, kızardı ve elimin bir yere varıp dayandığını fark edince “Hıh!” dedi.
Ben, henüz bir şey söylemeden:
-Abi, polise gitme; ben yatağı götürüp aynı yerine koyuvereyim, dedi.
O, bunu söyleyinceye kadar polise gitmek aklımda yoktu hiç.
-Olmaz, dedim. Benim yatağı bırakır, oradaki yorgan balyalarından birini alır gidersin.
Yann taraftaki dükkâncıya.”Polise bir telefon edip, parasını ödeyeyim,” dedim. “Polisin telefonunu bilmem,” dedi dükkâncı. Bilmediğinden değil de, hırsızdan çekindi sanırım.
O an yanımızdan geçen bir genç:
-Abi şu arka tarafta Hacı Bayram Karakolu var. Gelin gösterivereyim, dedi.
Önde o genç, arkasında omzunda yatakla hırsız ve en geride de ben yürüdük. Ama içime bir kuşku düştü yine. Bu adamlar birbirlerini tanıyorlarsa, ortak veya arkadaşlarsa... Ceplerinde kocaman birer bıçakları varsa... Bıçağın ucu iyice sivriyse...
Acaba vaz mı geçsem şu yatak işinden diye düşünüyorum. Ne ki, öte başı bir yatak; edeceği kaç lira? Kaybedersem ölüm olmaz ya sonunda.
Ama o benim yatağım; annem, bir çeyiz hazırlar gibi bana hazırladı onu, parasal değeri olmasa da manevi değeri var en azından.
Ben bunları düşünürken, bir sokağın ucuna varıp, başka bir sokağa doğru döndük.
Ön taraftaki delikanlı:
-Abi, orda, deyip sokağın öte başındaki “POLİS” yazısını gösterdi.
İçim rahatladı tabelayı görünce. O gence teşekkür ettim ve gitti.
Karakolun kapısında bir polis karşıladı bizi.
-Hayırdır? Bu yatak da neyin nesi? Satıyor musunuz yoksa diye sordu biraz alaylı bir şekil.
Ben meseleyi anlattım. Yatak garajdaydı falan filan işte.
-Girin içeri, dedi.
İçeri girdik ve yatağı bir kenara koydu adam.
O sırada polis bana sordu;
-Nerelisin?
-Konyalıyım, dedim.
-Ha benim aslanım, diye heyecana geldi polis. Mevlana çocuğu bu, yedirir mi ulan sana?
Her ne kadar Konyalı olsam da o zamana kadar Mevlana Müzesi’ni topu topu iki kere gezmişliğim vardı gerçi.
Adamın ifadesini almaya başladılar. Yatağı garajdan kendisinin almadığını, Selahattin bilmem ne adında birinin getirip ona “Bitpazarında sat gel, parasını bölüşelim,” dediğini söyledi.
Polisler birbirlerine baktılar ve:
-Şu bizim Selahattin değil mi bu, diye sordular birbirlerine.
Sonra hırsıza dönüp:
-Yatağı satınca parayı nerde bölüşecektiniz, dediler.
-O, beni bulacaktı, diye yanıt verdi hırsız.
İnanmadı polisler.
-Doğru söyle lan, deyip anında iki tokat indiriverdiler.
-Valla billa doğru söylüyorum, abi.
Yine inanmadılar. “Getirin şu falakayı!” dedi içlerinden yaşça büyük görünen biri. Falaka denen dayak aracını o zamana kadar hiç görmemiştim; nasıl bir şey olduğunu bilmezdim. Adını, Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde okumuştum ancak.
İki ucuna bir ipin bağlı olduğu, ok atılan yay benzeri bir sopa indirdiler duvardan. Ama sopa düz ve sağlamdı; ipi de bir o kadar dirençli görünüyordu geriden.
-Yat bakalım, dediler adama.
Adam, yere sırtüstü yattı ve tabanlarını havaya kaldırdı. Sonra ayakkabılarını çıkarıp, topuklarına kadar iple sopa arasına geçirdiler ve sopayı döndürerek iyice sıkıştırdılar. “Selahattin seni nerde bulacaktı,” diye soruyorlar aynı yanıtı veriyor adam. Sopayı vurmaya başlıyorlar tabanının altına. Birkaç sopadan sonra yine aynı soru, yine aynı cevap. Bu böyle devam edip gidiyor. Sanırım insanın en kalın derisi tabanının altındakidir; ondan bile kan çıkmaya başladı döve döve.
Ben, durmuş onları seyrediyorum bir kenarda. İçim sızlıyor adamın o halini gördükçe. Kendi ayağımın altına inmiş gibi oluyor sopalar. “Keşke getirmeseydim,” diyorum. “Yatağı garaja iletivereceğini de söylemişti bir güzel.” Memurlara bir şey de söyleyemiyorum. Korkuyorum bir hata yapıp aynı dayağı yemekten.
-Yatağımı ne zaman alıp da gideceğim, diye sorabildim ancak.
-Bekleyeceksin, dediler. Amir yok; amir gelip ifadenizi alacak.
Epeyce bir devam etti hırsıza uygulanan dayak faslı. Ben de, köşede oturup, sabırsızca amiri bekledim tabi.
O sırada, Polislerden biri, otobüs yazıhanesine telefon edip, biletimi bir saat sonrasına erteletti. Şanstan, bilet aldığım otobüs bir yerlerde arıza yapmış, bir saat sonra hareket edecekmiş zaten.
Neyse, bir süre sonra amir kapıdan girip odasına geçti. Bir sessizlik aldı içeriyi. Bir polis, kapısını çalıp, olanları amire anlatmaya girdi.
-Geç, diye beni işaret etti amirin yanından çıkarken.
Hayatımda ilk kez bir polis amirinin karşısındaydım. Her ne kadar suçlu konumunda olmasan da polis karşısında nasıl davranılacağını bilmediğim için, korkuyla karışık bir heyecan vardı içimde. Yanlış bir şey söyleyip az önceki dayakların bana da yönelmesinden korkuyorum. En büyük istediğim, o kapıdan dayak yemeden bir çıkabilmekti şimdi.
Polis amiri yaşlıca bir adam. Altmış beş, yetmiş arası filan.
-Bu mesele nasıl oldu, anlat bakalım, dedi bana. Biraz da sertti sesinin tonu.
Ben, yatağı garaja bıraktığım andan itibaren neler olduğunu bütün ayrıntılarıyla bir bir anlattım. O da, sözümü fazla bir kesmeden dinledi.
Sonra bir de ötekini çağırıp onun ifadesini aldı.
Bana:
-Davacı mısın, diye sordu arkasından.
Düşündüm: Bu adam ceza ile ıslah olacaksa, deminden beri yediği dayakla peygamber kesilmesi gerekir zaten. Bir de cezaevine girmesine hiç gerek yok bence.
-Davacı olmasam... Yediği dayakla zaten uslanmıştır, diyecek oldum kekeleyerek.
-Davacı değilsin de adamı neden tutup buraya getirdin, dedi azarlarcasına.
Her ne kadar öğretmen olsam da, henüz toy biri olduğumu o da görüyor.
-Davacıyım, dedim çaresiz.
Bir şeyler yazdılar çizdiler, ona da, bana da imzalattılar.
Sonra da:
-Bu yatak otogardan çalınmış; suç mahalli orası, sizi oraya havale edeceğiz, dediler.
Bir taksi çağırdılar; Murat 124. Onlar yeni çıkmıştı o yıllarda ve o zamana göre konforlu sayılırdı. Yatak balyasını bagaja koyduk. Şoförün yanına ben oturdum; arka koltuklara da hırsızla o Konyalı polis oturdu. Garaja vardık.
Hırsıza:
-Taksinin parasını öde bakalım, dedi polis.
Ama hırsızın cebinde bir kuruş yok. Bütün ceplerini döküştürdü, para namına bir şey çıkmadı hiçbirinden. Velhasıl beş lira taksi parasını ödemek de bana düştü.
Bir de oradaki polisler aldı ifademi. Olanları bir de orda anlattım baştan sona. Benden sonra da hırsızı çağırdılar ifadesini almak için. Kapının arkasından birkaç tokat sesi geldi bu arada.
Benim görev yeri adresimi aldılar. Bir de tutanak imzalattılar yatağı bana teslim ettiklerine dair. Beni serbest bıraktılar, hırsızı bir daha görmedim.
Yatağı aldıktan sonra sevine sevine öyle bir gidişim vardı ki perondaki otobüse doğru; sanki hapishaneden kurtulmuş gibiydim. Bunun için demiş olmalılar “Allah, fukara kulunu sevindirmek için eşeğini önce yitirtir, sonra buldurur,” diye.
Aradan bir ay kadar filan geçtikten sonra bir de Hani’de mahkemeye çağırıp ifademi aldılar. Ondan sonrası ne oldu, adam ceza aldı mı almadı mı bilmiyorum.
İlk öğretmenlik görevime başlarken, Diyarbakır’a ilk gidişim böyle oldu işte.


İNSANLIĞA AKAN IRMAK
Celal Necati ÜÇYILDIZ


Songül Saydam, Yaşar Öztürk uzun yıllardır tanıdığımız dostlar. Biri resim öğretmeni, diğeri araştırmacı gazeteci. Kızları ARDA ile sade yaşamları olan mutlu bir aile örneği sundular.
Öğretmen, siyasetçi halk adamı Kamil Saydam’ın kurup yıllarca öğrencilere, öğretmen ve aydınlara hizmet veren HALK KITAPEVİ, HALK KIRTASİYE‘ye onun ölümünden sonra sahip çıktılar, onu devam ettirdiler. Bizler cebimizde paramız olsun, olmasın hep kitaplar aldır okuduk. Şimdi ise modern olarak HALK KİTAPEVİ örnek bir kitap sergisini andırıyor.
Biz bu ikiliyi hep kültür alanında gördük. Göksu vakfının şiir, resim yarışmasında, bir panelde, bir konferansta, bir tiyatro etkinliğinde, bir konserde katkı sunanlar olarak gördük.
Bir de baktık, ellerinde bir kitapla çıktılar karşımıza : “ İNSANLIĞA AKAN IRMAK- Kültür Sanat Yaşamımızdan Portreler”. Bu yapıtı içime sindire okumak istedim. Toroslar’da su kanalının kenarında ceviz ağacının altında ağustos sıcağını hiçe sayarak okuyuverdim.
Bu yapıttaki portrelere baktığımızda Türk aydınlanmasına imza atanlar hep bir araya gelmişler. Adeta Kırklar Meclisini kurmuşlar. Usumda ayrı ayrı zamanda yaşayan bu dev insanları bir yerde toplantıya çağırdım. Toroslar’da Mağaras, Alahan da söyleşi kurdular. Türkiye’yi yeniden tanımladılar. Şu karanlık günlerimizi, güneşe döndürdüler. Aydınlık günleri müjdelediler bizlere.
İşte bunu yapmış yazarlar. Onları bir mağarada toplamışlar, kara çadırlarda bağdaş kurdurup, dünyanın kör düğüşünden uzak, savaşların olmadığı, ülkenin bereketli sofralarına götürmüşler.
Yazar Çevirmen Azra Erhat ve Tonguç Baba ile başlamışlar, doğa dostu, toprak adamı Aşık Veysel ile bitirmişler. Sabahattin Eyüpoğlu, Nurullah Ataç, Abdi İpekçi, Ziya Gökalp, Hilmi Ziya Ülken, Mithat Paşa, Nuri Demirağ, Hulusi Behçet, Şevket Baysanoğlu, Agop Dilaçar, Kaşgarlı Mahmut, Ali”ir Nevai, Afet İnan, Evliya Çelebi, Sait Faik, Bir Garip Orhan Veli, Mevlana, Mimar Sinan, Fatih Sultan Mehmet (Sanatçı Dostu Padişah), ve Aşık Veysel. İşte Kırklar Meclisi. Çağın derinliklerinden kopuk gelen aydınlar. Hepsini bir araya getirip, onları konuşturmak. Onları tanıtmak, onların toplumsal yanlarını göstermek.
Tonguç Baba ile Köy Enstitülerini çağımıza uygun olarak yeniden kurmak. Nurullah Ataç, Kaşgarlı Mahmut ile dilimizi Arap kültür emperyalizminden kurtarmak. Mithat Paşa ile ekonomi öğrenmek, hem de ulusal ekonomiyi kurmak. Nuri Demirağ ile demiryolları ağını kurmak. Onun uçak sanayi projesini, düşünü gerçekleştirmek. Aşık Veysel ile toprağı türküler eşliğinde eşelemek, deşelemek üretmek, üretmek hep. Sonra da hakça bölüştürmek onu.
Bu güzelim yapıt Etik Yayınlarından çıkmış. En güzeli edinmek birini, sonra da benim göremediklerimi de görmek, yeni düşünceleri katmak. Ülkemizin ayağa kalkıp, yeniden şahlanması için, aydınlanma ışığının yeniden doğması için katkı sunmak. İşe bunu yapabiliyorsak, o zaman Kırklar Meclisi hep yanımızda olacak. Her sıkıştığımızda bize YARDIMCIMIZ OLAN HIZIR olarak yetişecek.
Bir milli eğitim bakanı olmak isterdim. İşte o zaman bu yapıtı okullarda el kitabı olarak öğrencilere önerilip, özetlerinin çıkartılarak, her yıl yaz aylarında gençlik kamplarında tartışmalara açılmasını sağlardım. O zaman Kırklar Meclisine yeni yüzlerin katılacağını, ülkenin en azından daha uygar, daha üretimci, daha çağdaş yapıda olacağına inanıyorum.

HALİKARNAS BALIKÇISI VE GİLİNDİRE
(GERÇEMEK)

1965 yılına değin adı Gilindire olan Aydıncık’ta Romalılardan kalma bir hamam, hakkında da şöyle bir söylence var:
Deniz yoluyla kente gelen yolcular, hamamda yıkanmadan şehre alınmazlarmış. Hamamdan çıkarlarken kontrolden geçerler, hastalıklı olanlar kente sokulmazken, sağlam olanların kollarına bir mühür vurulur ve kente ancak mühürlenenler girebilirlermiş. Böylece bulaşıcı hastalıkların önüne geçilirmiş.
Halikarnas Balıkçısı, Deniz Gurbetçileri adlı romanının 94 ile 95nci sayfasında bu konuya birazcık değinmiştir.
“Motorda bir bozukluk vardı. Bir limana varılmalıydı da onun nesi varsaonarılmalıydı. Ateşoğlu Gilindire'ye doğru yol alıyordu. Neyse o kentin, birçok kıyı kentleri gibi burnu dağda, kuyruğu da balık gibi denizdeydi. Karaya uğramak her denizci gibi cinine gidiyordu. Ama ne yapsın? Uğrama zoru vardı. Karaya varınca kağıtlarla, kaptan olarak önce yalnız kendi çıkacaktı. Karantina memuru kağıtlara bakıp, denizcilerde veba ya da kolera olmadığına aklı resmen yetinceye dek, kayıktan kimse çıkamazdı. Çünkü çıkarlarsa, Allah sakınsın, hastalık yayarlardı. Ama kentin yanı başındaki köy ya da başka kentlerden, karadan her gün gelen oluyormuş, o başkaydı! Hastalık dediğin, karadan değil, hep denizden seyahat ederdi. Neyse, Gilindire’deki muhafaza memuru-karantina olmayan yerde muhafaza memuru karantina işine bakardı- iyi bir adamdı, hiç zorluk çıkarmadı. Tayfalar, ona kumanyalarından hediyeler verdiler. Sonra motoru çözüp her parçasını muayene ettiler. Motoru soğutmak için, su dolaşımını sağlayan bir boru parçasının çatlamış olduğunu anladılar. Bir branda bezini şerit şerit kestiler, iyice stokkolayıp sıkı sıkı sardılar. Ama motoru işletince, sular faaaşşş diye aktı, oradakilerin üstünü başını sırılsıklam etti. O çatlak parçayı Gilindire’deki bir tenekeciye lehimlettirdiler. O da tutmadı. Kentte bir tüfekçi buldular. Bir eski tüfek namlusundan bir parça kestirmeyi düşündüler. Ama eni uymadı. Çatlağı onarmak için kaynak lazımdı. Kaynağı ya Mersin ya da Antalya’da yapabilirlerdi. O parça alınıp, karadan atla mı, deveyle mi ta o söylenen kentlere götürülüp onarılmalı sonra da gene eşekle mi atla mı, deveyle mi Gilindire’ye getirilmeliydi. Bu olacak iş değildi. Rüzgar uygun estikçe, depozitonun yelkenle gitmesine, rüzgar esmezse ya da ters eserse depozitonun dalgıç motoru ile çekilmesine karar verdiler…”


ÖYKÜ EMEKLİ
Mustafa B. YALÇINER

Ankara boşalıp rahatlamış biraz. Yaz tatiline çıkabilenler de ayrılmış kentten. Caddelerde çoğunlukla kravatlılara, çantalılara rastlanıyor bu boğucu öğle saatinde.
Yaşlı bir adam yürüyor yabancı dillerde yazılmış tabelaların baskın olduğu bir sokakta. Tarif edilen yere gelince kafeyi arıyor gözleri. Carpe Diem Café yazılı tabelayı görünce de dudaklarında acı bir tebessümle “Tamam, işte burası” diyor. Sonra da saatine bakıyor ve elinde gazetesi giriyor kafenin bahçesine. Bakınıyor sağına soluna; masalar hemen hemen boş. Sokağa yakın birinin yanına varınca, bir sandalye çekip oturuyor. Gazetesini bırakıyor masanın üzerine. Hemen koşup gelen garsondan bir orta kahve ile küçük bir şişe su istiyor. Sigara paketi ile çakmağını da koyuyor önüne. Kahvesini beklerken, gazetesini alıp haber başlıklarına bir göz atıyor. “Aman, iç karartıcı haberlerle dolu! Okunacak tarafı da kalmadı gazetelerin,” dedikten sonra bırakıyor onu aldığı yere. Sokaktan gelip geçenlere bakmaya başlıyor. Tanıdık birini arıyor gibi. Bir ara gözleri parlıyor ve yüzü gülüyor. Ayağa kalkıyor ve yürümeye başlıyor giriş kapısına doğru. “Hocam” diyen, beyaz kısa kollu gömlek giymiş, siyah kravatlı, saçları ağarmış, yüzü kırışmaya başlamış birisi geliyor. Öptürmüyor, Hoca elini. Sarılıyorlar yalnızca birbirlerine. Masaya geçip karşılıklı oturuyorlar. Garson, Hoca’nın kahvesini ve suyunu getiriyor. “Ne içersin, Kâmil” diye soruyor, Hoca. “Bir orta kahve ile küçük bir şişe su, lütfen” diyor, “Ankara’nın suları da içilmez oldu, Hocam. Arsenikliymiş.”
-Nasılsın, bakalım Kâmil? Ev halkı iyi mi?
- Eh, işte! Siz nasılsınız, Hocam?
- İşçisi, köylüsü, memuru, emeklisiyle memleketin hali ortada, fazla söze ne gerek var! Neyse, sen çocuklardan haber ver.
- Kız da oğlan da okulu bitirdi. İkisini de evlendirdik. Kız iş bulamadı. Koca parası yiyor. Oğlan çalışıyor ama huzuru yok, kriz nedenliyle her an izine ayırabilirlermiş.
-Şu lanet olası kriz nedeniyle kaç kişinin işyeri kapandı, yuvası dağıldı, intihar girişimleri bile oldu. Millet neredeyse yiyecek ekmeğe muhtaç hale geldi ama hâlâ “Teğet geçti” diyenler var ülkemizde.
-Haklısınız, Hocam. Hatırlar mısınız, bir gün derste “Böyle ağacın böyle meyvesi olur” demiştiniz. Ne yapalım, ağaç sağlıklı değil.
-İş yerinden memnun musun bari?
-Huzurum hiç kalmadı. Genel müdür ile aram da iyi değil. Her an sürülebilirim. Emekliye mi ayrılsam, gidip şöyle ufak bir sahil kasabasına yerleşsem mi acaba diyorum. Dün sizin Ankara’ya geldiğinizi duyunca hem sizi görmek hem de emeklilikle ilgili düşüncelerinizi almak için sizi rahatsız ettim.
-Asla rahatsızlık duymadım, tam tersine seni gördüğüme de sevindim.
-Hocam, imreniyorum size. Ne iyi ettiniz de emeklilik sonrası çekip gittiniz buradan.
- Hani bir söz vardır, “Dışı eli yakar, içi beni” diye.
-A, şaşırttınız beni!
-Bak, Kâmilciğim. En sağlıklı kararı vereceğinden eminim. Ancak emekliye ayrılmadan önce neler yapacağını iyi planla. Eşine de sor ne düşündüğünü. Şu söyleyeceğimi de sakın gözden ırak tutma: Günümüz koşullarında artık emeklilik, ötelenilenlerin yaşanabileceği bir dönem olmaktan çoktan çıktı. Bir insanın, emekli olunca gerçekleştirmek istediği hayalleriyle karşısına çıkacak gerçek yaşam arasındaki açı ne denli geniş olursa, o denli mutsuz olur. Hemen şunu da ekleyeyim izninle: Çiçeği burnunda bir emeklinin, başka bir yerde yepyeni bir yaşama başlaması, yeni dikilen bir fidana benzer. Kök salıp tutunabilmesi zamana bağlıdır.
-Hocam, küçük yerlerde de mi durum böyle?
-Oralarda da durum pek farklı değil. Eskide kalmış, küçük yerlerdeki insanların dürüstlüğü, içtenliği, karşılıksızlık ilkesi. O güzelim insanlar da yok olup gitmiş. Son yıllarda uygulanan sosyoekonomik politikalarla, oradakiler de bozulmuş. İlişkiler çıkarlar üstüne kurulur olmuş. Çıkar konusunda biraz testere gibi olabilseler anlayacağım! Ama keser olmuşlar, hep kendilerine yontuyorlar. Sonra sözünde durmayanlar, kılık değiştirenler, partiden partiye geçenler, fırıldaklar, el üstünde. İnsanların büyük bir çoğunluğu da almaya gelince koşar, vermeye gelince kaçar olmuş.
-Ülkemizin genel hali de böyle değil mi, Hocam? Ama benim asıl merak ettiğim, küçük yerlerdeki sosyal ilişki nasıl? Bu soruyu emekli olduktan sonra küçük kentlere yerleşen birkaç eşe dosta da sordum.
-Yanıtlanması zor bir soru. Ya oranın insanıyla yüz göz olmayacaksın, kendi kabuğuna çekilip yaşayacaksın ya da oranın insanıymış gibi davranacaksın. Seni tanırım, sen onlardan biri asla olamazsın. Yaklaşırsan acı çekersin, uzak durursan da yapayalnız kalırsın, mutsuz olursun. Yaşamının son dönemi olacak emeklilik, yerleşme konusunda çok ama çok iyi düşünmen gerekir.
-Hocam, burada da yaşam çok zorlaştı. Kışın ödenen doğalgaz parası tüyler ürpertici. Su berbat, inanın dişimizi bile damacana su ile fırçalıyoruz. Akşam eve dönünce arabayı park etmek için yarım saat dolaşıyorum. Sonra biliyorsunuz, büyük kentte de sosyal yaşantı diye bir şey yok. Sineması var tiyatrosu var deniyor var ama yılda kaç kez gidiliyor ki! İnsanlar yürürken neredeyse birbirini çiğneyecek. Gürültü, çevre ve görüntü kirliliği, kapkaççı ve hırsız korkusu, giyim kuşam için harcanan paralar vallahi tam bir ömür törpüsü. Bir de düzene ayak uyduramayanların sürülme endişesi... Ankara’nın tek nimetinden yararlandım bugüne değin: Çocuklarım rahat okudu, hepsi bu. Nimetinden yararlanamayacağım büyük kentin, külfetine niye katlanayım ki!
-Bunlara itiraz etmiyorum. Ben, emekli birisinin küçük bir sahil kasabasında parasal yönden çok daha rahat edeceğini biliyorum. Buradaki bir aylık yakıt parasıyla, orada bir kış ısınabilirsin. Kira, buraya oranla çok daha ucuz. Ulaşım gideri neredeyse olmaz, giyim masrafı da yok denecek kadar az. Havası temiz, doğası harika. Oralarda tek sorun insani ilişki.
-Hocam, şu insani ilişki konusunu biraz açar mısınız?
-Okuyanı yazanı az olur küçük yerlerin. Kültürel farklılık büyük sorun. Televizyon ya da cami kültürü egemendir onlara. Din, siyaset ve dedikodu vardır konuşmalarında. Onların işi gücü, dün ve bugündür. Gelecekle ilgileneni pek az olur. Sonra küçük yer insanı, çok iyi bir duygu sömürücüsü olup çıkmış. “Hastam var”, “Okuyan çocuğuma harçlık yollayamadım”, “Anamın ilacını alamadım”, “Balığa çıkacağım ama mazot alacak param yok, dönüşte sana balık veririm”, “Aybaşına şurada iki gün kaldı, bana şu kadar para lazım” diyenlere yanıtın ne olacak? Saf saf çıkarıp vereceksin misin? Evet dersen, zamanında geleceğini hiç düşünme. Bekleme boşuna gelecek diye. Gelmeyeni de olacak.
-Demeyin, Hocam. Ben bunları hiç düşünmemiştim.
-Evlat, yirmi beş otuz yıl öncesi gibi değil memleket. Bozulduk, kent ile köy arasında sosyal ilişki yönüyle hiçbir fark kalmadı. Dini imanı para oldu, milletin. Çıkarcılık, bencillik aldı başını gidiyor. Büyük kentte bunun farkına pek varılamıyor ama küçük yerlerde apaçık.
-İnanın Hocam, şimdi alabora oldum. İyi de ben Ankara’da nasıl geçinirim, emekli aylığımla!
Hoca’nın boğazına dizildi sözcükler. Yutkundu. Saatine baktı:
-Bu konuyu daha sonra enine boyuna bir daha konuşalım, evlat. Haydi, şimdi işe geç kalacaksın.
-Ay! İyi ki hatırlattınız. Bakın Hocam, zaman ayırırsanız, bir akşam gelir, sizi alırım ve bize gideriz. Bu konuyu da yemek boyunca daha ayrıntılı konuşuruz.
-Zahmet olmazsa, neden olmasın!
-Ne zahmeti Hocam şeref duyarız.
Kâmil kalktı yerinden, Hoca’nın elini sıktı ve kasaya yöneldi. Hoca seslendi arkasından:
-Ben hallederim, sen koş işine.
Tek başına kalınca, Hoca biraz kızdı kendine. Bir sigara yaktı. İlk nefesten sonra koydu onu kül tablasının kertiğine. “Ne gereği vardı bu denli açık konuşmanın,” dedi. Bakışlarını kül tablasına çevirdi. Salına salına yükselen dumana baktı. “Kâmil’in moralini bozdum, hayalleri de kaybolacak şimdi bu duman gibi. Bıraksaydım da kendisi mi yaşayarak öğrenseydi acaba!
Ama uyarmam da gerekirdi çünkü insancıl, iyiliksever birisidir Kâmil. Yararlanırlar onun iyi niyetinden. Birçok örneği var, benim bildiğim. Başlangıçta bir lokantaya çağırırlar; yedirirler, içirirler birkaç kez. Bir başka gün de borç diyerek alırlar parasını elinden. Kâmil de inanır onlara. İstediği zaman da, eğer isteyebilirse tabi, ‘Kaçmadık ya canım, ödeyeceğizdir elbette’ olur, alacağı yanıt.
Ankara’da kalsan daha iyi edersin, yaşayamasın sen küçük yerlerde deseydim, o da olmazdı. Karısı çalışmıyor. Tek maaşla nasıl yaşayacaklar bu koca kentte!
Aman, boş ver be Hoca, çocuk değil ya Kâmil! Biliyordur kesinlikle emekli olunca aylığının azalacağını, lojmandan çıkarılacağını ve Ankara’da yaşayamayacağını. Küçük bir kente gidecekse de aklını başına devşirerek gitsin. Deneyim, yalnızca yaşayarak edinilmez ki! Deneyim, başkasının yaşadıklarından, gözlemlerinden de kazanılır.”
Kalktı yerinden, sigarasını ve çakmağını koydu cebine. Garsona baktı, hesabı istedi. Az sonra getirilen hesaba bir göz attı, dudakları büktü, basını salladı ve ödedi hiçbir şey söylemeden. Fişi cebine koydu. “Eskiden olsaydı, işe yarardı vergi iadesinde” diye mırıldandı. Gazetesini de alıp giderken, “Yaşanılacak yer değil, büyük kentler,” dedi sitemli bir ses tonuyla...

5 Ağustos 2009 Çarşamba

GERÇEMEK SAYI 16



GERÇEMEK
TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ

ISSN: 1307–4881

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: Temmuz 2009

İki Ayda Bir Yayınlanır.

Yıl: 3
Sayı: 16

Gerçemek,
Kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.

Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.

Posta çeki hesap numarası: 5323892
Sahibi: Mustafa Yalçıner

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon:
(0324) 8412836

E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.
KUM ZAMBAĞI (Pancratium maritimum)
Görüntüsü ve özellikle de akşamları salıverdiği hoş kokusuyla herkesin ilgisini çeken kum zambağı, Akdeniz sahillerinin doğal bitkilerindendir. Nergisgiller familyasından, kumsalda kendiliğinden yetişen, soğanlı, çok yıllık, otsu bir bitkidir.
Yaprakları 1,5 ya da 2 cm genişliğinde, 40 ile 50 cm boyunda olup mızraksıdır. Yaprakları arasından çıkan 30 ile 40 cm yüksekliğinde, kırıldığı zaman sümüksü salgı bırakan bir sapı vardır. Bu sapın ucunda bulunan iki adet çanakyaprağın arasından yaklaşık 6 cm uzunluğunda bir tüpün ucunda tomurcuklar kendini gösterir.
Tüpüyle birlikte 10 ile 15 cm arasında değişen süt beyazı çiçek iki kısımdan oluşur. Birinci bölüm, geriye doğru yatan, 4 ya da 5 cm uzunluğunda 6 taçyapraklardan oluşur. İkinci bölüm ise taçyaprakları arasından uzayan, ucunda 12 adet üçgen parçanın, içerisindeyse 6 erkek, biri de dişi olan üreme organlarının bulunduğu huni şeklindeki kısımdır. Her iki erkek üreme organı arasında iki üçgen diş bulunur.
Çiçeklenme zamanı ağustos ve eylüldür. Ekim başında çiçekler kuruyunca, çanakyaprakların içinde karpuzcuk oluşur. Bunun da içerisinde siyah, iri tohumlar bulunur. Bu tohumlar dalgalarla başka yerlere taşınır ve böyle çoğalır, kum zambağı.
Yaşama tutunabilmek için kökü derinlere gider, dalgaların getirdiği kum, bitkinin sapını örtecek olursa, sap da boy atar.
Soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalan kum zambağı soğanlarının toplanıp ihraç edilmesi yasaktır.

EDİTÖRDEN
***
PANJURLU BİR EV, BAHÇESİNDE DE BADEM AĞACI
Mustafa B. YALÇINER

24 Mayıs 2009 Cumartesi. “Hırkanı alayım mı” diyor ömür yoldaşım. Yok, canım. Ne gereği var? Hırkayı başıma mı çekeceğim yanıtını veriyorum. “Nükte yapmanın zamanı mı şimdi? Gülnar soğuk olmaz mı demek istedim.” Olmaz, hayatım. Sıcak insanların yanı soğuk olur mu hiç. Dostlarımızla, kardeşlerimizle, canlarımızla buluşacağız.
Elimizde torbalar. Birinde seradan yeni toplanmış salatalık, diğerinde sivri biber, bir başkasındaysa sapsarı kocaman limonlar. Koyuyoruz hepsini arabamızın yüklüğüne. Çıkıyoruz yola. Günbatısı olanca gücüyle iteliyor aracımızı.
Göz açıp kapamadan Sele yokuşundayız. Çekiyorum arabayı yolun sağına. İniyoruz. Ellerimizde birer naylon torbayla, başlıyoruz kaparilerin mor sürgün uçlarını koparmaya. Turşu yapmasını öğreteceğiz dostlarımıza. Yeterince topladıktan sonra yeniden düşüyoruz yola.
Tırmanışa geçiyoruz. Azganlar, yerini borcak ve çobançıralarına bırakmış. Sarı ve yeşil cümbüşü var doğada. Ne koku o öyle! Dayanamıyorum. Duruyorum. Ölümsüzleştiriyorum, borcak ormanını. Koparıyorum irice bir dalını sarı gelinin, veriyorum can yoldaşıma. “Saadet sever bunu” diyor o da.
Meşeler gövermiş. Her yer yemyeşil. Diz boyu ot. Yağmur da bol olmuştu bu yıl. Anadolu orkidesini andıran baklagillerden bir bitkinin çiçeği el sallıyor, “Beni de al” dercesine. Durup onu da alıyorum. Aşağıda Menekşe deresinde zakkumlar açmış, beyaz, pembe.
Kekik kokusu geliyor, buram buram. Durup iniyorum ve kekik yoluyorum, Ali sever diye. Mis gibi kokuyor Toroslar. Az ileride yabanıl erguvanlar, boncuk boncuk. Onlardan da koparıyorum bir dal.
Mis gibi kokuyor arabanın içi. Bir ara Metin Demirtaş biniyor sanki aracımıza.

“Arkadaşlarla
Abdülkadir'i anıyorduk ki
Birden ortalığı
Kekik ve nane kokusu sardı
Yahu arkadaşlar
Hele bir bakın
Şiirleriyle sokaktan Abdülkadir geçiyor olmasın”

Gülnar yazılı tabela geride kaldı. Mutluyuz. Kent girişinde bir süre ilerliyoruz. Ali F. Bilir’in, eşine yıllar önce söz verdiği ancak sözünü birkaç yıl sonra yerine getirebildiği evin önünde duruyoruz. Panjurlu bir ev, bahçesinde de badem ağacı. İniyoruz. Rakım yaklaşık bin metre. Hava serin. Hırkamı geçiriyorum sırtıma. Eşimin o güzel yüzünde sinsice bir tebessüm.
Torbalar elimizde, basıyoruz zile. Kapı açılıyor. Sıcak, içten bir ses, “Hoş geldiniz, dostlar” diyor. Saadet bu. Hanım arkamda. Ahmet Haşim de sanki orada:

“Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,”

Can cana sarılıyoruz. “Bilseydim, pazara gitmezdik” diyor Saadet. Elimdeki torbadan bir karınca ağıyor koluma. Mutfağa geçiyoruz. Kapariyi sever bu yaratıklar, oradan gelmiştir diyorum ve başlıyoruz bitkinin dikenlerini ayıklamaya. Ali ekmek almaya gitmiş, o da geliyor. Kucaklaşıyoruz. O da katılıyor bize. Bu arada da kapari turşunun nasıl yapılacağını anlatıyoruz.
Salondayız şimdi. Konuklar da gelip katılıyor sohbetimize. Baş konuğumuz Abdülkadir Bulut. Federico Garcia Lorca ile Cemal Süreya da aramızda. Konu konuyu açıyor. Konuşuyor da konuşuyoruz. Kimler girmiyor ki sohbetimize! Saymakla bitmez. Yöreselden evrensele.
Uçuyoruz sevinçten, mutluluktan. Telefonlar susmuyor. Metin Demirtaş konuk oluyor. Vecihi Timuroğlu’nu arıyoruz, evde yok.
Masaya geçtik. Nefis bir sofra! Neler yok ki! Saadet döktürmüş yine. Yöresel yemekler. Ali de nar kırmızısı bir şarap açıyor. Bir süre sonra, hem can dostum hem de bir numaralı düşmanım beni balkona çağırıyor. Çıkıyorum. Az sonra elinde bardağıyla Ali geliyor. Ben tüttürürken, gidip benim bardağımı da alıp geliyor. Şerefe, dostluğa, kardeşliğe diyoruz.
Söz dönüp dolaşıyor son yazdığım “Babamın Selamı Var” adlı öyküye geliyor. “O öyküdeki çocukta bir nebze kendimi buldum” diyor “Oedipus kompleksi ve bilinmeyenler.” Başlıyor anlatmaya: Silifke’ye göçleri. Babasının orada işçi olarak çalışması ve sonra hastalanması. İlaç almak için ev eşyalarının satılması. İyileşince orayı tek başına terk edip köyüne dönmesi. Annesinin çilesi. Yaz gelince babasının yanına dönmeleri. Okullar açılınca, gitmek zorunda kalışları ve babasının yok yere çocuklarını dövmesi…
“Kahveler hazır” diyor Saadet. Dönüyoruz salona. Koyu bir sohbet. Zaman kanat takmış sanki!
Saat yirmi bire geliyor. Televizyon açılıyor. TRT 1. Program: “Türkiye Liseler Arası Müzik Yarışması.” Mersin Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nin solist öğrencisi Gülnarlı Berna Melek İpek. Dinliyoruz. Çok güzel bir sesi var kızımızın. Eller telefona. İleti yolluyoruz. Kızımız birinci oluyor bu hafta. Eller çarpışıyor havada.
Saate bakıyorum. Aman Tanrım, gece yarısı! Sıcak yerden çıkınca dışarısı soğuk oluyor. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle sarılıyoruz birbirimize. Ardından eller sallanıyor. Düşüyoruz dönüş yoluna…
***
KABADAYI
Mehmet BABACAN

Durmuş Ali emminin lâkabı “Kabadayı” idi. Niye böyle dediklerini bilmiyorum. Belki de, çok seyrek duyulan söylemini, etki altında kalmadan, hiç bir şeyden korkmadan, düpedüz söyleyiverişi yüzündendi. Eğer, kabadayılık söyleminde, bir parçacık yiğitlik varsa, kesin kes bu yüzdendi…
Kabadayı etiketiyle anılan bu kişi, ayağı yalın, başıkabak, bağrı açık; altmışına merdiven dayamış bir fukaraydı. Gerçekten fukara mıydı? Ya da neyin fukarası, neyin zenginiydi? Hâlâ düşünür dururum?
Biz, 8 ya da 10 yaşlarında çocuklardık. Bir yandan hocaya gidip, Kuran ve Müslümanlık öğreniyor; diğer yandansa, yaramazlığın kitabını yazıyorduk.
Kabadayı, bizden pek ayrılmazdı. Bizi arkadaş görüyor olmalıydı. Biz de, onu üzmemeye özen gösterirdik.
Bıçak gibi kış poyrazının ayazında, dişlerimizi sıkarken, orta yaşı geçmiş, bu yarı çıplak adamın vücudundan buhar çıktığını gördükçe, ısınıyor muyduk, yoksa daha mı çok üşüyorduk, bilmiyorum.
Kimileri, ona deli diyordu. Aslında deliliği filan yoktu. İşine gelmeyenler öyle diyordu. Daha doğrusu, kimlik kartının eskimişliğiyle büyük olunduğunu sananlara göre deliydi o. Bizim, koca gövdeli bir arkadaşımızdı. Altmışına varsa da, çocuk yüreğini yitirmemiş bir kabadayı insandı.
Onca yıl geçti aradan. Nur içinde yatası Kabadayı, unutuldu gitti belki. Ama yıktığı kale, hâlâ unutulmadı: Nasıl mı?
Oruç ayı kışa rastlamıştı. Bulgur çorbasıyla oruç tutmanın üstüne, akşamları da ayak yalın, baş kabak, titreye titreye teravih namazına katılıyorduk. Camiye gelmekle, yoklamada bulunmuş oluyorduk aslında. Caminin şaşmaz bir düzeni vardı. Genellikle, büyükler, imamın ardında iki saf oluştururdu. Birinci safta ağır toplar; ikinci safta kraldan önce kralcılar bulunurdu. Üçüncü saf çocukların safıydı. 7 ya da 8 kişilik bir gruptuk. Safımızın en başında da Kabadayı yer alırdı. Onu deli sayanlar, her akşam camide boy gösterişini delilikten saymıyorlardı nedense. Hatta diğer namazlara da gelsin istiyorlardı. Aç mısın, susuz musun diyen yoktu? Ama illa namaza gelsin istiyorlardı. Belki de, tanrı namazsız kalmasın diyeydi, kim bilir? Biz çocuklar kaçıncı sınıftan sayılıyorsak, Kabadayı da, o sınıftandı. Yerini hiç yadırgamaz; bacağı kadar çocukların arasında olmaktan gocunmazdı. Büyük geçinenlerin, açıkça horlamaları bile, etkilemezdi onu. Tepki göstermeyişine, korku, utanma gibi dürtüler değil, olsa olsa hoşgörü ya da boş vermişlik neden olabilirdi.

***
Fırtınalı bir akşamdı. Kendimizi zor atmıştık camiye. Elimiz ayağımız donuyor, içimiz titriyordu. Ezan biter bitmez. Her zamanki düzende saflar yerini aldı. Biran önce bitsin istiyorduk Kabadayının çocuk takımı ip gibi dizilmişti. Ne de olsa eğitimliydik. İmamın “Allahuekber” demesiyle, el bağlayıp, namaza başladık. Bize inat eder gibi, imam uzunca bir ayet okuyordu. Soğuktan, koyun gibi, birbirimize sokulacaktık nerdeyse. Titrememek için, dişimizi, kaslarımızı sıkmaktan, vücudumuza ağrılar giriyordu. Ayağı üşümüş insanların karın gurultuları, koro gibi oluyordu.
Korkulan ses Kabadayıdan geldi. Kendini çok sıkmış olmalı ki, ses çok ince çıkıyordu. Uzunca süre devam eden sesin “si” mi, “mi” mi olduğunu seçemezdik elbette. Ne olursa olsun, çocuklar için, yaman bir gülüşme kaynağıydı. Kahkahalar içinde, kendimizi dışarı attık. Biz, gülmekten katılıyorduk ama Kabadayı’nın kılı bile kıpırdamamıştı. Hiçbir şey olmamış gibi, namaza devam ediyordu. Merak içindeydik. Acaba, büyükler ve imam ne diyecekti? Günah ya da ayıp mı sayacaklar; yoksa falakaya mı yatıracaklardı?
Çok sürmedi, namaz bitti. İkinci saftakiler daha erken ulaştılar Kabadayı’ya. Azarlamakla ısınıyor gibiydiler. Lâfları çok çeşitli de değildi. Herkes, özetle, aynı şeyleri söylüyordu. “ Böyle şeyler çok insanın başına gelebilir, gelmiştir de. Mademki oldu; namazı terk etmen gerekirdi. Çünkü abdest bozulmuştur. Abdestsiz namaz kılınmaz.” Sırası gelen, yaklaşık aynı sözleri yineleyip duruyordu. Azarlama sırası birinci safa geldi. Bu saftakiler, daha bilgiç, daha keskindiler. Aralarından biri, daha da keskin çıktı. Vücut özürleri yüzünden, yaşamla barışık olmayan biriydi o. “Bak Durmuş Ali” dedi. Oysa yaşça daha küçüktü. “ Abdest var ya, abdest, o, ibadetin kalesidir. O kale olmadan ibadet olmaz. Sen o kaleyi yıktın” demesiyle, sessizce oturan Kabadayı’nın ayağa fırlaması bir oldu. “Kes be,” diye bağırdı. Sonra, topluluğa sırtını dönerek, “Bir osurukla yıkılan kalenin a..na koyum” dedi ve çekip gitti.
Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Deminki kükreyenler, şok olmuş gibiydiler. Belki de gülmek istiyorlardı da bağnazlıkları gülmeyi de yasaklamıştı onlara…
***
HÜRÜ KIZLARINDA HIDIRELLEZ
Celal Necati ÜÇYILDIZ
Evliya çelebi Anadolu’yu gezerken, Silifke’den de geçer. Silifke Kalesini anlatır. Hürü Kızlarını anlatır. (Ayhan Yalçın’ın araştırmaları) burada durakladıklarını, insanların odak noktası olduğunu anlatır.
Bundan 10 yıl öncesine kadar, yalnız Alevilerin gittiği Hürü Kızlarını, bu günlerde binlerce kişi ziyaret ediyor. Belediye otobüsleri, köy dolmuşları, traktörler dolusu insanlar akın ediyor. Çöreğini çeken, horozunu kesen koşuyor. Belediye de yol yapmış.
Merdivenlerden tırmanıyorlar. Ziyaret olarak kabul edilen taş yığınlarını üç kez dolanıp, dualar edip, çam ağacına çaput bağlıyorlar. Çocuk isteyen kadınlar, beşik yapıyor bezden asıyorlar. Ev isteyenler taşlardan evler yapıp, üstünü çam pürleri ile kapatıyorlar. Taşları üst üste koyup hayallerine yakın bir şekil veriyorlar. Gençler geliyor, kızlı, erkekli. Her birinin bir beklentisi var.
Geceden başlamış; 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece deniz kenarlarına gidip orada dilekte bulunmuşlar. Gelip Hürü kızlarını ziyaret ediyorlar. Dileklerinin gerçekleşmesi için dua ediyorlar.
Türkmenlerde bir inanış var: Yerleştikleri en yakın yerde bir yatır bulurlar. Onu kendilerine ziyaret kabul ederler. Önemli günlerinde; Sultan Nevruz, Hıdırellez gibi günlerde ona kurbanlar kesip, çörekler çekip, birlikte gittikleri hısım, akraba ile yerler. Dua edip, semahlarını dönerler, tohum atmaya ekin dermeye başlamadan. Ormana kesime gitmeden önce de bu geleneği başvururlar. Amaç bellidir. Ürünlerinin bol olması için doğa ile söyleşirler. Onunla ilişki kurarlar. Ona yakın olup, onunla dost olmak. Selden, doludan, gamazdan ürünlerini korumak duygusu.
Ola ki böyle bir yatır yok. Onun da çaresi var. Yüksek bir tepeye giderler. Bu bir eski yıkıntı da olabilir. Oraya getirdikleri taşları ata, ata bir ziyaretleri olur. Mezarlıklarındaki en yaşlıyı seçerler. Köylerine yakınsa düğünlerde de gelin, kına, dövme gezdirmelerinde uğrarlar. Kenarından geçerler. Yakınına kurdukları bir meydanlıkta mengi oynarlar, semah dönerler.
Hepsinde ortak amaç bellidir. Doğa koşullarıyla baş etmek için doğanın içinde bir nesneye ulaşmak. Ona değerek, ona niyaz ederek Tanrıya ulaşmak. Ellemek onu. Sım sıcacık tutmak.
Bu inançlar üstü bir duygu. Binlerce yıldır devam eden. Şamanlık, Etiler, Sümerler: Anadolu yaşam kültürü.
İşte Silifke Kalesinin karşısındaki Hürü Kızları, bu ziyaret yerlerimizden biridir. Her yıl Hıdırellez geldiğinde ziyaretçi akınına uğrar. Ziyaret yerlerine gitmek, onlara kurbanlar kesmek, Tanrıya şilt koşmak deseler de onu dinleyen yok. O binlerce yıllık geleneğini sürdürüyor.
200 yılda bütün uğraşlara rağmen Anadolu Kültüründen kopamıyor. Bastırılan düşünceler birden depreşiyor, ayağa kalkıyor. İsyan edercesine koşuyor dağların doruklarına. Hürü Kızları oluyor, Kırtıl Dede oluyor, Zeynel Abidin, Mağaraş, Şıh Yonis, Toroslar’ın zirvesinde Ala Dağlarda Bulgar Bozoğlan oluyor. Ege de Hamza Baba, Abdal Musa, Edremit Kaz Dağlarında Sarıkız. Erzincan, Tunceli dağlarında Düzgün Baba, Tokat yöresinde Hubyar Sultan. Ceyhan –Adana’da Durhasan Dede, Hacıbektaş ta Kadıncık Ana, Hacıbektaş Veli Türbesi. Bunlar sıralanıyor. Bunların arasında bir haberci vardır ki; hepsini ziyaret ediyor. O güzelim mazlum mu mazlum turnalar. Yemen’den çıkıyor. Her birinin üstünde semah dönüyor, ozanın dilinde, nefeslerin içlerinde. Ağıtlar, nefesler dile geliyor. İnsanlar coşuyor. Sevgiyi yakalıyorlar turnaların sesinde, onun uçuşunda. Sonra ilkbahar geldiğinde Sultan Nevruz’da, Hıdırellez’de turnaların sesine uyup koşuyorlar ziyaretlerine, yatırlarına. Bu bir yaşam. Yaşamı kolay kılmanın düşçeleri.
Ne diyelim. Dileklerini Hak kabul etsin. Hızır yoldaşları olsun.
****
AKDENİZ AKŞAMLARI
Özler YALÇINER KELECİOĞLU

Haluk Levent’in Akdeniz Akşamları adlı şarkısını ne zaman dinlesem, dalar giderim çocukluğuma, gençliğime. Bir martı olur dolaşır dururum baba diyarı Aydıncık sahillerinde. Bazen bir denizkızıyla dilleşir bazen de bir karabatak ile. Balık çorbası içer, kayakoruğu turşusu yerim. Akşamları amcamın lokantasında gitar çalarım. Haluk Levent şarkısını bitince de, dönerim ben gerçek dünyama, dudaklarım büzüşmüş, gözlerim nemli.
Aydıncık’taki Akdeniz akşamları, bence Bodrum, Marmaris, Çeşme ve Antalya’dakilerin aksine çok daha güzeldir, hele bir de aylardan temmuz ise bambaşka.
İşte yine Haluk Levent söylüyor, ben de yeniden yaşıyorum o unutamadığım güzel yılları. Rahmetli Veysel Amcamın “Pêcheur” adını verdiği lokantasını yeni açtığı yılları anımsadım bir kez daha.
Mersin Antalya karayolu üzerindedir, lokanta. İki katlı taş evimiz de hemen onun arkasında. Yolu geçip ineriz Nazilli denilen plaja.
Plajın hemen kenarında bir kaynak, kumunu boşaltırdık bazen ellerimizle bazen de bir plastik kapla. İçine uzanıvereceğimiz bir havuzcuk yapmak için.
O yıllarda Nazili plajında taş çoktu ama Nazilli’nin denizine taş çıkaracak deniz yoktu. Kıyıdaki pınarın buz gibi suyunda çığlık çığlığa duş aldıktan sonra kendimizi yeniden bırakıverirdik mavi sulara cümbür cemaat, kuzenler hatta annem babam. Babam ve annem çok kalmazdı bizlerle. Ne de olsa denizde oyun oynamak daha çok küçüklerin işiydi.
Dalından kopardığımız bir narı su topu gibi fırlatırdık birbirimize denizin içinde. Nar çatlayıp iyice tuzlanınca da afiyetle yerdik kavga dövüş. Ardından limana kadar yüzüp fenerden karaya çıkar, güneşlenir ve geri dönerdik.
Nazilli’de sörf tahtasına atlayıp dengede durma yarışı da yapardık: Biri tahtanın üstüne çıkardı, ayakta dengesini sağlamaya çalışırken biz de suyun içinden tahtayı sallayıp onun dengesini bozardık. Tüm Aydıncık kahkahalarımızla inlerdi.
Tüm gün denizde yorulan bizler, yatıp dinlenmek yerine koşardık amcamın lokantasına. O yıllarda motosikletli turistlerin haddi hesabı yoktu. Kız arkadaşını motorunun terkisine atan düşüyordu yollara. Kapadokya’dan Antalya’ya gidenlerden tutun da Kudüs’e giden ya da oradan dönenlere değin.
Akşamüzeri yoldan geçen turistleri lokantaya getirene, bir araba durdurana kola ya da birayla patates kızartması ısmarladı Veysel Kaptan. Araçlı ya da yaya turist görünce, İngilizce ya da Fransızca davetkâr cümleler sarf ederdik. Cazibemize dayanamaz da gelirlerse, Pêcheur’den kızarmış patates ve buz gibi bira kazanırdık. Amcam bağırırdı içeriye: “Çek bir pomfrit, bir de soğuk bira.”
Bir süre sonra gitar çalmaya başlardım. Şarkılarla, türkülerle coşardı lokantanın terasındaki müşteriler.
Restoran kapanana kadar kalırdık. Sonra da gece yürüyüşüne çıkardık, ablam ve kuzenler, limana kadar giderdik. Daha önceden alıp sakladığımız çekirdekleri de bir elektrik direğinin altına oturup çitlerdik. Şarkı türkü faslımız başlardı yeniden. Akdeniz Akşamları da vardı repertuarımızda, onu da hiç atlamazdık.
İşte yine yaz geldi. Her akşam TV ana haberlerinde, memleketimize gelen Rus, İngiliz, Fransız, Alman turistlerin ve ünlülerimizin tercih ettiği 5 yıldızlı eğlence mekânlarındaki tatil görüntüleri yine yayınlanır oldu dakikalarca. Kimi pareosuyla fazlalıklarını örtmeye çalışırken kimi yeni yaptırdığı dövmelerini gözler önüne seriyor, bazı futbolcular ise jet skilerin üzerinde hava atıyor.
“Zevkler ve renkler tartışılmaz” denir. Doğrudur ama ben nedense zevk alamıyorum o tür bir dinlenceden. Ben çocukluğumdaki, gençliğimin ilk yıllarındaki tatili özlüyorum.
“Olgunluk çağı” denilen döneme yaklaştım da ondan mı, yoksa“nostalji” kelimesi bende bu şekilde mi anlam buluyor, onu da bilemiyorum.
Babamın “Her güzel şeyin bir sonu vardır” sözünü galiba şimdi daha iyi anlıyorum: Gelenler, gidenler; doğanlar, ölenler; gülenler, ağlayanlar ve akıp giden yıllar…
En güzeliyse, Akdeniz akşamları ve değişmeyen tatlı anılar...

***

BİR ANI: KÖYDE BİR SAYA GECESİ
Mustafa SAĞLAM

Bir gözü şaşıymış gibi görünen o adamla her karşılaşmamda, hayatımın anımsayabildiğim ilk saya gecesini yeniden yaşarım hep. Gizemli bir film sahnesine benzemesinden, ya da usta bir ressam elinden çıkmış bir tabloyu andırmasından mıdır nedir; görüntü, bir resim gibi gözümün önünde beliriverir hemen.
Radyo, köyde bir ya da iki evde vardı, televizyonun ise adı bile bilinmezdi o yıllarda. Uzun kış akşamları, çoğunlukla ailelerin birbirlerine geziye gitmeleri ile geçerdi. Yüzük oyunu oynanırdı, bilmeceler sorulurdu ve dededen toruna aktarıla gelen öyküler, masallar anlatılırdı o akşam gezilerinde. Ve o da ayrı bir kültürdü, çoktan tarihe karıştı gitti tabi.
Yine öyle bir geziden dönüyorduk. Ablalarımdan biri, beni bazen arkasına yüklenir, bazen de elimden tutar yürütürdü annemgilin ardı sıra. “Annemgil” derken benim dışımdaki altı kardeşimi ve annemi, babamı kastediyorum. Kalabalık bir aileydik biz.
Kar, akşam erken başlamıştı ve iri taneli yağışıyla hâlâ devam ediyordu, dört parmak kadar yığılmıştı yerde. Bizim o yörede (Ermenek), “kül kar” dediğimiz fazla sulu olmayan bir kar türüydü ve kayıp düşmek hiç de zor değildi iniş aşağı yürürken; bu yüzden de mümkün olduğu kadar dikkat etmek gerekirdi yolda. Değilse insanın kalça kemiğinin veya kollarlından, bacaklarından biri kırılıverirdi, ertesi gün de soluğu sınıkçının yanında alırdı insan.
Işık dersen, en önde giden annemin elinde yanan çıra vardı bir tek. Cep feneri filan daha icat edilmemişti belki, icat edildiyse de bizim oralara kadar gelmemişti. Gaz lambası yeni yeni görülüyordu evlerde, o da az sayıda kişinin evinde vardı köyde ancak. Ha bir de idare vardı kullanılan, kandilin biraz daha geliştirilmişi. Tenekeden yapılmış, içine gaz yağı doldurulup, üstten bir fitil sarkıtılan, koni şeklindeki bir nesne. Yan tarafında bir de kulpu var tutulacak. Üstteki fitilden ateşliyorsunuz ve isli isli yanıp duruyor. Fazla bir yer aydınlattığı da söylenemez.
Her neyse, niyetim size idareyi tarif etmek filan değil. Biz gelelim asıl konumuza: Dallarının üzerine kar yığılmış ağaçlara, ışık vurunca, zifiri karanlık arka fonun önünde öyle ilginç görünüyorlardı ki! Yolun içine doğru yaslanmış bir iğde ağacı vardı ve çıra ışığında onun görüntüsü bir başkaydı hele. Çocuk halimle ben bile, onun o görünüşünü seyretmekten büyük haz duyuyordum ve bıraksalar sabaha kadar oturup, bıkmadan onu seyredebilirdim. Kaç kez içimden geçmişti bu. Ama annemgil, ellerinde yanan çırayla beni bekleyip duracak değillerdi elbette. Bir çıranın ömrü ne kadardı ki zaten; en fazla on dakika.
O yol, oradan kalkalı kırk yıla yakın zaman geçti. O iğde ağacı ise altmışların sonuna doğru kesildi ve sanırım şimdi iki katlı bir ev var yerinde. Yol boyundaki o ağaçlardan hiçbiri günümüze kadar kalamadı ne yazık ki. Sık sık oralara gidemiyorum; gitmek de içimden gelmiyor pek. Anılarımda yer eden birçok şeyin yok olduğunu görmekten çekindiğim için belki de.
Gözü sakat adam, her defasında neden bunları hatırlatıyor bana asıl anlatmak istediğim buydu ya lafı dolaştırıp nerelere götürdüm.
Akşam gezisinden gelip hemen yattık. Yatmasak ne yapabilirdik ki! Gecenin karanlığında ne iş yapılabilirdi? İş de dolup kaldığı yoktu zaten.
Yenice uyumuştuk, dışarıdan sesler gelmeye başladı. Annem eli duşuna bir kibritle çıra buldu, yaktı ve ala uykulu uykulu hepimiz dışarı çıktık.
Çıranın ışığında seçebildiğim kadarıyla, def çalan bir adam ve oynayan bir gelin ile bir ayı görünüyordu ortada. Bir köşede de, sırtında yarısına kadar dolu bir çuval taşıyan bir adam eli sopalı iki kişi vardı nöbet bekler gibi dikilip duran. Ortada beceriksizce oynayan gelini seyrettik bir müddet. Epeyce de bir oynadılar; sonunda annem, bir tabak dolusu kuru üzümle ceviz getirdi:
-Çuvalını al gel bakalım göde, diye o hamala benzer adamı çağırdı ve elindeki çerezleri çuvalın içine döktü. İstihkaklarını alınca, hallerinden memnun hepsi birlikte kaybolup gittiler karanlığın içinde.
Bu yaptıkları bir saya oyunuymuş babamın anlatıverdiği kadarıyla. O oynayan erkekten düzme bir gelinmiş. Ayı da öyle tabi. Kenardaki eli sopalılar ise gelinin bekçisiymişler. Çünkü kendisine güvenen bazı gençler, bir fırsatını bulup gelini kucaklamaya kalkışırlarmış. Bu da o saya oynatanlar için bir hakaret sayılırmış ve buna kesinlikle fırsat vermemeleri gerekirmiş. Göde dedikleri kişi ise toplanan çerezleri taşırmış sırtında. Bu, kökeni çok eskilere dayanan bir ritüeldi sanırım. Ama hakkında fazla bir şey söyleyebilecek kimse de yoktu çevrede.
Saya gecesi, eski takvime göre zemherinin yirmi yedisinde, yeni takvime göre ocak ayına filan rast gelirmiş. Bir iki sefer de sonra gördüm saya oyununu ama ilk gördüğüm onlardı.
Sabahleyin iki karışa yakın kar vardı dışarıda; fakat şafak sıralarında kesilmiş ve yağmıyordu artık. Bu durumda köylünün yapacağı ilk iş, toprak damlara çıkıp kar küreğiyle damlardaki karı kürümekti hep. O gün de öyle oldu. Herkes evinin damına çıktı ve karşıdan karşıya konuşarak kar kürümeye başladılar. Benim de hoşuma gitmişti bu ama kar küreğini itelemek gücümü aşan bir işti. Ben de, bağda bahçede kullandığımız küreklerden birini alıp karı onunla atmaya başladım.
Karşıki evin damından biri anlatıyordu; onların evine de sayacılar gelmiş o akşam ve lülü sarkıtmışlar. Onlar başka bir grupmuş tabi ve bizim köydenmişler.
“Lülü sarkıtma da nedir?” diyeceksiniz biliyorum; çünkü bizim o çevreden başka yerde duymadım onu. Lülü şöyle bir şey: Gövdesinin üst tarafı kesilmiş bir su kabağının üç veya dört kenarından ip geçirilip dilli terazi kefesine benzeyen bir hale getirilir ve ipi de üç dört metre kadar uzatılır. Sonra da herhangi bir evin damına çıkılır ve ocaklıktan (baca) içeri sarkıtılır. O sırada şöyle bir de tekerleme söylenir.

Saya saya sallı beyim
Dört ayağı nallı beyim
Saya gelmiş duydunuz mu
Selam verdim aldınız mı

Ha lülü lülü lülü
Sarı öküzün etinden
Bandırmanın g...den (kıçından)

Verirsenin ela gözlü bir oğlunuz olsun
Vermezseniz yağır (kel) başlı bir kızınız olsun.

Evin sahibi de ocaklıktan gelen güdülün içine kuru üzüm, mısır kavurgası veya buna benzer çerez türünden bir şeyler koyar. Lülünün sahibi de yukarı çeker. Sonraki yıllarda bizim evde birkaç sefer rastladım da ondan biliyorum.
Kar kürüyen komşulardan biri, evin arkasındaki yolun kenarında bir lahana topağı gösterdi. İndik, baktık. Anladık ki, lahana aşağı taraftaki bizim bahçeden kesilip oraya konmuş. Üzerine biraz da kar yığıldığına göre lahana geceden ordaydı belli. Bunu buraya kim koymuş diye düşünürken üç lahana topağı daha bulundu ileri doğru.
Bahçenin içine girip baktık; sekiz, on kadar lahana eksilmişti tarladan. Biraz da kapanmıştı ama yine de belli olan epeyce adam izleri vardı çevrede.
Bizim köylerde dikenli tel, çit filan bilinmezdi o yıllarda. Ancak taş duvar veya dikenli çalılarla çevrilirdi tarlaların, bahçelerin kenarı. Bizimkinin etrafı da bir kısmı duvar, bir kısmı dikenli alıç çalısıydı. Alıç çalısı gerili kısım bizim de giriş olarak kullandığımız yerdi ve yoldan taraftı aynı zamanda. Geceleyin çalıların açılıp örtüldüğü kolayca anlaşılıyordu, iyice kapatılmamıştı çünkü. Komşular ve babam, saya oynatanlara buldular suçu. Lahanaların komşu köyün yönüne doğru sıralanmış olmasından vardılar bu karara da.
Bu düşünceleri de doğru çıktı nitekim. Birkaç gün sonra duyuldu ki, köyün içine varıp oyun oynadıktan sonra geri dönerken bizim bahçeye dalmışlar ve lahanalardan kesip çuvallarına doldurmuşlar. Taşıyamadıklarını da duvarın başlarına koyuvererek gitmişler.
Ama bu arada tarlaya girmeye çalışırken, gençlerden birinin gözüne bir alıç dikeni batmış. Tabi o anda hemen bir göz doktoruna gidip tedavi ettirmeyince adamın o sol gözü kör kalmış gitmiş. O yıllarda ilçeye yol yok, sokak yok, araç yok; araba, zor şer seçimden seçime gelir ancak. İlçeye varsan bile göz ameliyatı yapacak doktor bulamazsın. Kader deyip geçeceksin ister istemez.
Ve o zamandır bu zamandır bir gözü sakat yaşıyor adam. Artık bu duruma iyice alışmış; şikâyetçi filan da olduğunu sanmıyorum. O geceyi de çoktan unuttu belki. Ama ben adamı her görüşümde anımsarım ve çıra ışığında önümüz sıra giden annemi, üzeri kar yığılı iğde dallarını yeniden görür gibi olurum.

***

KARACAOĞLAN ŞİİRLERİNDE DİL TAZELİĞİ, HALK DİLİ ZENGİNLİĞİ
Mustafa ERTAŞ

Türkiye’de şiirleri en çok beste yapılan halk şairi Karacaoğlandır. Dizeleri bu gün söylenmiş gibi tazedir.
Karacaoğlan’ın şiirleri birbirine benziyor gibi görünse de iyice özümsenirse her bir dörtlüğü de yeni yeni çiçekler, güller açar. Buluşuyla, görüşüyle, duyuşuyla, rengi ve tütüleriyle bitimsiz güzellikler sergiler.
Karacaoğlan “Sağ elin sol ele faydası yoktur. Sağ gözü sol göze muhtaç eyleme” derken insanın gönlünü değil aklına seslenir. Akıl her şeyin başındadır.
Türkmen (Yörük ) Türkçesi ile söze can veren Karacaoğlan’ın dizeleri anlam yüklü, duygu yüklü, neşe yüklü, folklor yüklü, kısaca Türk ulusunun kültürü yüklüdür. “Âşıkız can bulur söz ağzımızda” dizesi ile Türk dilinde ne güzel dünyalar yaratır.
Dil bazılarının düşündüğü gibi kuru sözlerden oluşan ölü bir şey değildir. Her an değişen, canlı bir organizmadır. Gerçek âşıkların, sanatkârların elinde türlü çiçekler açıverir.
Karacaoğlan’ın dili, Karacaoğlan’ın kimliğidir. Onun şiirlerinde, türkülerinde çok şey gizlidir. Karacaoğlan’dan daha çok şey öğreneceğiz.
Ta Orta Asya’dan Yusuf Hashaciplerden, Ahmet Yesevilerden Anadolumuza Yunus Emrelerden, yoğrula yoğrula günümüze kadar gelen Türk kültürü, Karacaoğlan’ın süzgecinden geçerek şiirleşiveren Türk dili içinde büyük hazineler saklıdır. Doğru bilinirse, eğri görülür, eğri bilinirse doğru görülmez.
Güney Ertaş nüfusumu kaybettim, hükümsüzdür diyor. Doğru söylediğinin kanıtı değil midir?
Karacaoğlan bazı dizelerinde şöyle seslenir:

“Cehennem yerinde hiç ataş yoktur,
Herkes ataşını bile götürür.
“Geçme mescit önlerinden
Çok namazlar böldürürsün”
“Güzel sever diye isnat edenler
Benim HAK’tan özge sevgim mi var?”

Her yıl Akdeniz kıyılarından göçle gelen, Aydıncık, Bozyazı, Anamur, Gülnar, Gazipaşa ve Alanya Yörükleri yılın sekiz ayı Barçın’da yaylamak için çadır kurar. Daha önceleri yerleşik hayata geçen Ermenek, Başyayla, Sarıveliler ilçelerinin köy ve kasabalarının halkı ile Akdeniz’den gelen Yörükler Barçın Yaylası’nda iç içe, yan yana yaşarlar. Birbirleriyle akrabadırlar. Koyun kuzu sesleri birbirine karışır. Karacaoğlan bu yörenin, Taşeli’nin ozanıdır.
Taşeli halkı bugün bile bu yörelerde kendine özgü söylem zenginliği bozulmayan “Oğuz Türkçesi” sözcükleriyle konuşur, anlaşır. Karacaoğlan bir dörtlüğünde bakın neler söylüyor.

“Çıkıp yücelerden bakmak istersin
Coşkun sular gibi akmak istersin
Her güzelle yatıp kalkmak istersin
Ben senin kahrın çekemem gönül”

Karacaoğlan’ın şiirlerinden Taşeli halkının gönüllerine, beyinlerine anadillerine yerleşen binleri aşkın sözcük vardır. Taşeli’nde büyüyen çocukların anadillerini Karacaoğlan ile Yunus Emre’nin bu sözcükleri, o nefesleri oluşturur. Anadolu’nun içinde bir çobanın kavalında, ak saçlı büyük ananın (ebe), aksakallı büyük babanın sözcükleri vardır. Bu sözleri duya duya büyürler.
Taşeli’nde gençliğe adım atan her delikanlının biraz da Karacaoğlan olması bu sebeptendir. Şair Fil Ahmetler, Ahmet Tufanlar gibi Taşeli halkı da dilini korumuştur. Yabancı diller ve Divan Edebiyatı, etrafı Toros dağları ile çevrili olan (İÇ-İL) bu bölgeye girememiştir. 450 yıldan bu yana yaşaya gelen Karacaoğlan şiirleri (yakım) daha dün söylenmiş gibi tazedir. Halktan aldığını dönüp halkının diliyle yine halkına geri verir. Türk dili ulaşılması güç büyük bir sanat ürünüdür. Karacaoğlan dizeleri olan bu ürünü halkımız belleğine kazımıştır.
Hak ve halk şairimiz olan Karacaoğlan, bütün şiirlerini halk dili ile söylediğinden halkımızın sevgilisi oluvermiştir. Halk dili halkımızın öz malıdır. Halk öz malı olan milli dilini kaybederse, milli devleti ile vatanını da kaybeder. Dil her şeyin başıdır.
Halkımız Karacaoğlan’ın dizelerini çok beğendiği için her yerde okumuş, bestelenenleri de türkü olarak çağırmıştır.
Eğer “Türk dili” için bir ödül verilecekse, önce Karacaoğlan’a verilmelidir.

***


“ÇUKUROVA KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI” (*)
Hasan AKARSU

Eğitimci, yazar, ozan Mehmet Demirel Babacanoğlu, “Çukurova Kurtuluş Savaşı Destanı” ile o yörede Kurtuluş Savaşı’nda yaşananlara açıklık getiriyor. Altmış bir başlıkta yazdığı destan şiirler ilgiyle okunuyor. Böylece, Mersin, Tarsus, Adana, Pozantı, Karaisalı, Kozan, Feke, Saimbeyli, Osmaniye, Kadirli, Dörtyol, Gaziantep, Maraş savunmalarını bir kez daha anımsıyoruz.
Destan şiirlerde, Çukurova’nın önemi, söylencedeki yeri, Torosların özellikleri sarıp sarmalıyor okuyucuyu: “Bir ucu Silifke’den/ Bir ucu İskenderun’dan/ Çukurova’yı kaplar/ Denize değer Toroslar//…Atom gibi inmişler başımıza/ İngilizler, Fransızlar/ İşbirlikçileri yanında/ Çevirmişler silahlarını bize/ Durur mu Çukurovalılar/ Kalkıvermişler ayağa/ Çoluk çocuk hep birden/ Kovmuş düşmanı yekten// Şimdi başlarız söze/ Toplanın düze/ Anlatırız destanımızı/ Baştan size” (s.8). Bu sözlerden sonra ozan, Çukurova’nın gizli paylaşımını, açık paylaşımını anlatıyor. Antalya İtalyanlara, Çukurova Fransızlara, Mısır İngilizlere, İstanbul yayılmacı ortaklara nasıl veriliyor biliyoruz. Mustafa Kemal’in 31Ekim 1918’de Adana’ya gelişi, Yıldırım Orduları Komutanlığını üstlenişi anımsatılırken işgalcilerin görevleri de belirtiliyor. İşgal valisi Bremond olup Ermeni Yüzbaşı Taillard Kozan’a, Arriki Ceyhan’a, Yarbay Coustillere Tarsus’a, Binbaşı Enfre Mersin’e atanıyor. Zorunlu göçten dönen Ermeniler önemli görevlere getiriliyor ve direnişle birlikte işkenceler de başlıyor. Ermeni Krallığı önerisi onları daha da şımartıyor. Çukurova İşgal Komutanı General Döfyo’nun adı sık sık geçiyor bundan sonra. Fransız giysili Ermeniler her evi basıyor. Direnişçiler sürgün ediliyor, öldürülüyor: “…Birkaç mermi bulundu diye/ Tevfik Kadri Bey’in evinde/ Çarmıha gerdiler Kadri Bey’i/…Hapsedildi Arıkoğlu/ Halktan ve ileri gelenlerden/ Vardı yüzlerce içerde…” (s.22). Niyazi, Ramazanoğlu Tevfik ve birçok kurtuluş savaşçısı evlerde toplanıp kurtuluş için çözümler düşünüyorlar. Yakalananlar oracıkta öldürülüyor acımasızca. Halk içinden hayınlar, işbirlikçiler de çıkıyor: “…Ya bizim hayınlar/ Düşmanla birlik olan/ Bir zamanlar Belediye Başkanlığı yapan/ Hafız Mahmut Efendi/ Damatyan sofrasından yallanan/ Bir de Abdurrahman Ağa/ Maşasıydı Fransız’ın…” (s.29). Ermeniler yolları kesip kaçanları çeviriyorlar. Kahyaoğlu Çiftliği’nde çoluk çocuk demeden kurşuna diziyorlar yakaladıklarını. Kurtuluşçular çözüm arayıp Toroslara çıkıp örgüt kurmayı düşünüyorlar. Uyanış, silahlanma başlıyor halk arasında. Önderler çıkıyor ortaya. İmdat Çavuş, Sivas’a kaçan üç Kozanlı yiğit boş durmuyorlar. Klikya Kuvayi Milliye’yi kurma izni alınıyor Mustafa Kemal’den. Ulusal cephe oluşturuluyor. Kozanoğlu Doğan Bey, Aydınoğlu Tufan Bey, büyük yararlılık gösteriyorlar. Bu sırada, 25 Aralık 1918’de Adana Gazetesi yayımlanıyor ve yabancı işgaller eleştiriliyor: “…Genç öğretmen Ahmet Remzi Yüreğir/ Mülkiyeli Avni Doğan/ Karar verdiler/ Bir gazete çıkarmaya// 25 Aralık 1918/ Yayınladılar/ Adana gazetesini/ Eleştirdiler Fransız’ı…” (s.62). Gazete, halkı uyandırma işlevini yerine getirince, Fransız işgalciler tarafından basılıyor, sahipleri sorgulanıyor. Yeni Adana gazetesi başka yerlere taşınıyor, Belemedik’e, Pozantı’ya ve görevini başarıyla yürütüyor. Karaisalı Müftüsü Mehmet Efendi, Şeyhülislam’ın hayın dediği Mustafa Kemal’i yüceltiyor: “…Dedi: Ey halk/ Şeyhülislam denilen zat/ Borazanıdır İngiliz’in/ İnanmayın bak/ Ne varsa elinizde/ Yaba, dirgen/ Kama bıçak/ Katılın savaşa” (s.74) diyerek çağrıda bulunuyor. Yakalanan öncülerden Molla Kerim öldürülüyor; ama Çukurova kahramanları tükenir mi? “Buçuk Mustafa/ Buçuk Mustafa olmadan önce/ Bir kaplan gibiydi/ Yoktu bir karış toprağı ama/ Vardı yüreği Anadolu kadar// İzin vermedi düşmanın geçmesine/ Dinamit koydu Yaramış Köprüsü’ne/ Uçtu raylar, beton ayaklar/ Yaralandı bacağından/ Topal kaldı ömrü boyunca/ Dediler ona Buçuk Mustafa…” (s.83). Pozantı’nın kurtuluşu da ayrı bir yiğitlik destanı. Karboğazı Savaşı, Pozantı’nın il merkezi oluşu, Fadıl Çarpışması, Cebbaroğlu Mehemmed’in başarıları, vuruluşu, Karahasan Paşa’nın savaşçılığı, Osmaniyeli gelin Rahime Kadının savaşırken şehit oluşu, Kozan’dan görüntüler, hayın Ali Saib’in öyküsü, Kadirli’nin 07 Mart 1920’de kurtuluşu, Maraş’a bağlanması, Saimbeyli-Cumhurlu Köyü’nden Gizik Duran’ın dillere destan yiğitliği ilgiyle okunuyor yapıtta. Yirmi Günlük Ateşkes bölümünü, Ankara Antlaşmasını Atatürk’ün ağzından dinliyoruz. Ve Adana’nın kurtuluş günü geliyor: “…Geldi o gün/ Doldu insanlarla/ Hükümet alanı/ İndirildi Fransız bayrağı/ Çekildi bayrağımız göndere/ Dalgalandı/ Coşkun halk/ Patladı alkıştan elleri/ Yaşa var ol Mustafa Kemal/ Yaşa var ol asker/ Dediler/ Gözyaşları indi sevinçten/ Sarıldı birbirine halk/ Öptü askerleri…” (s.167). Ve Fransızlar geldikleri gibi gidiyorlar 05 Ocak 1922’de. Ozan, Maraş Savunması’nda, Kılıç Ali’nin, Salim Bey’in, Sütçü İmam’ın gösterdiği yararlılıkları, Antep Savunması’nda ise Şahin Beylerin ve Karayılan’ın yiğitliklerini, Antep’in üç yıl işgalden sonra 25 Aralık 1921’de kurtuluşunu anlatıyor.
“Çukurova Kurtuluş Savaşı Destanı” uzun ve yorucu çalışmayı gerektiren bir yapıt. Ozan Mehmet Demirel Babacanoğlu, işgalcileri komutanları, işkencecileri adlarıyla, olayları da tarihleriyle yansıtıyor. Direnişçileri de adlarıyla, direniş yerleriyle ve tarihleriyle yansıttığı için yaşananlara nesnel olarak tanıklık ediyor. Anlatıya, öykülemeye yaslanırken şiirselliğe de özen gösteriyor.

(*) Çukurova Kurtuluş Savaşı Destanı- M. Demirel Babacanoğlu, Kendi Yayını, Aralık 2008

***

Ümit SARIASLAN

Şimdi Ali Baba’nın
Eczanesinin önünde
Oturup bir iskemleye
Çay söylemeli
Çınarlı kahveden
Kuş seslerine karışsın diye
Çarşının şarkısı

Yaşayan ölüleri ölü yaşayanlarıyla memleketimiz
Şimdi olmayan istasyonlara kesilmiştir biletimiz

Git gel Konya altı saat
Şipşak fotoğrafı hayatımızın
Geometrisi de bozuk şimdi
Matematiği de yolların

Ne bağ kaldı ne bostan
Suyu çekildi kuyuların
Varsa yoksa kutsal piyasa
Bir yeşerir bir solar
Amentüsü sermayenin

Yine savunmadayız
Güneşin ardında yine
Çiğner ha çiğner toprağımızı
Zamane filleri
Uygar işbirlikçileri eski barbarların

Git gel Konya altı saat
Vesikalık fotoğrafı hayatımızın
Kavaktan öteye yol gitmezse
Doğrulacağız daha
Tanrının bize bıraktığı işleri görmeye
(Dilin Gecesinden; Kendi yayını, Mart 2009/Ankara)

***

GÜMGÜMLÜ YAYLA
Nihat MUSTUL

Sabahın altısıydı daha, güneşin doğmasına bir saat vardı.
“Gümmmm!”
İrkilerek uyandı Nermin Hanım. Sanki çok yakında bir bomba patlamıştı. Sabah sabah bu da neyin nesiydi?
Hemen kocasını uyandırdı.
Koşarak balkona çıktılar, şaşkın şaşkın.
Beş dakika bile olmamıştı daha, bir patlama daha duyuldu:
“Gümmmm!”
Ses aşağı taraflardan gelmişti. Sanki bomba sesiydi bir. Ama o taraflar hiç gözükmüyordu balkondan. Hem ağaçlar engelliyordu bunu hem de o taraftaki evler.
Derken bir ses daha:
“Gümmmm!”
Gözleri de kulakları da yine o tarafa çevrildi. Acaba neydi bu, peş peşe, sabah sabah? Hava poyrazlıydı. Poyrazın esişine göre bombanın sesi ya azalıyordu ya da çoğalıyordu. Nereden gelebilirdi bu bombamsı ses? Gelse gelse jandarmanın atış eğitiminden gelebilirdi. Ama kendileri de jandarma da yirmi yıldır buradaydı, hiç böyle bir şey olmamıştı. Bir de buranın jandarmasının böyle bomba sesi çıkaracak silahı var mıydı ki?
Yapacak bir şey yok gibiydi, en iyisi içeriye girmekti, kapıyı örtüp yorganın altına sokulmaktı. Nasıl olsa az sonra kesilirdi, ne olduğu da anlaşılırdı.
Kapıdan giriyorlardı ki aynı ses yine duyuldu:
“Gümmm!”
Kesilir umuduyla yatağa girdiler ama ses hiç kesilmedi, belli aralıklarla duyuldu durdu. Hatta Kerim Bey kalkıp bir ara saat bile tuttu. Tam beş dakika aralıklarla patlıyordu neyse bu patlayan.
Ahmet Amca da irkilerek uyandı, o da sesi duyar duymaz balkona fırladı. Merakla sağa sola bakınırken, yan taraftan yıldırım hızıyla bir köpeğin kaçtığını gördü. “Galiba belediye görevlileri sokak köpeklerini öldürüyor, zaten köpekler de temelli çoğalmıştı” diye düşündü. Ama ikide bir “Gümmm!Gümmm!..” Sesler hiç de tüfek sesine benzemiyordu. Aklı karıştı. Yok yok, köpek öldürme işi değildi bu, başka bir şeydi… Dinamit miydi, bomba mıydı?
Öğleye doğru kahvenin önü kalabalıklaştı. Aslında bomba mı neyse durmadan patlıyordu ama ses çarşının gürültüsünden pek duyulmuyordu burada. Günün konusu tabi ki bu sesti. Herkes bir şey söylüyordu:
“Ben bir tarafta dinamit atılıyor sandım.”
“Ben ilkin jandarma demiştim, jandarmanın olmadığını görünce, geceden bir askeri birlik geldi, onlar atış yapıyor diye düşündüm.”
“Yaylayı eşkıyalar bastı diye aklıma geldi benim de.”
“Irak, Amerika geldi benim aklıma da.”
“Birisi yaylayı mı bombalıyor diye düşündüm ben de.”
“Çocuk işi demiştim ben de önce, ama değil...”
“Bizim evin tam karşısında arkadaş, birkaç dakikaya bir “Gümm! “Gümm!” Görünürde de bir şey yok...”

***
Az sonra bomba ortaya çıktı. Meğer yaylanın karşında kiraz bahçesi olan birisi, yaylada insan yok sayarak ya da olanları insan saymayarak, kirazları kuşlar sincaplar yemesin diye onlara savaş açmış, zaman ayarlı bir barut patlatma sistemiyle kuşları, sincapları korkutmaya kalkışmış. Bütün yaylayı tedirgin eden ses de buymuş.
Sıradan gibi olsa da tam bir bomba sesi çıkarıyordu bu aygıt. Akşam güneş batıncaya kadar hiç susmadı. Her patlayışında da insanlar bir daha irkildi, özellikle çocuklar bir daha korktu.
Kesintisiz üç gün sürdü bu. Konuşan çoktu:
“Valla bizim eve hiç duyulmuyor.”
“Biz delireceğiz arkadaş!”
“Gerisi değil de çocuklar çok korkuyor, düşlerine girecek.”
“Bir görseniz adama hak verirsiniz valla, sincaplar, serçeler, karatavuklar, alakabaklar tüketecekler adamın kirazını.”
“Bırak yav, en azından elli ağaç var orada, yeseler yeseler ikisini yerler, ne varmış bunda?”
“Benim dengelerim bozuluyor o sesi duydukça, o patlayışlar beni patlatacak sanki.”
“Bir Avrupa ülkesinde mümkün mü bu?”
“Adam koca yaylayı esir aldı be!”
“Karakolun haberi var mı ki?”
“Bir yoksul olsa saniyesinde sustururlar…”
“N’olacak yav, birkaç gün sonra biter, Allahın nimeti, kuş kurt yesin mi?”
“”Ne yapabiliriz ki!”..
“Allah komşularına ecir versin…”
Yurttaş donanımlı birisi en çok konuşan iki kişiye “Haydin karakola gidelim” dedi, “sessiz kalırsak s…lir kalırız bakın!” “Sen git bakalım” dedi onlar da. Tek başına gitti o da onlara inat. Komutan sıkıntılıydı:
“Adamı henüz göremedik. Haber gönderdik, gelince görüşeceğiz.”
“Üç gündür savaş var yaylada, Savaş bitince mi göreceksiniz adamı?”
“Adamın hasat zamanı… Bir yandan da üstümüzden savaş uçakları geçer gibi bir şey bu.”
Aradan bir iki gün daha geçti. Yurttaş donanımlı adam dayanamadı, yeniden gitti karakola:
“Komutanım basında bir haber çıkmış, haberiniz var mı?”
“Neymiş?”
“Yaylada on gündür savaş olduğunu, durmadan bomba patladığını, karakolun uyuduğunu yayıyormuş.”
“Allah allah! Hangi gazete?”
“Bilmiyorum valla, onu da siz araştırın artık.”
“Bugün için bitecek demişti adam…”
Bir gün sonra yaylanın bombası sustu.


****

YÖREDEN FIKRALAR


EŞEĞİN YOKSA ENİŞTEN DE Mİ YOK
Adamın biri sırtında yarım çuval buğdayla değirmene giderken, karşısından gelen köylü, “Hayrola? Çuvalı neden sen taşıyorsun” diye sorar. “Eşeğim yok da ondan” yanıtını verir adam da. Bunun üzerine köylü, “Be kardeşim, eşeğin yoksa enişten de mi yok” der.


***
ANAMUR TARAFI AÇIK
Bol yağmur yağmış, ortalığı sel basmış. Sele kapılıp giden bir adam kafasını çevirip Anamur tarafına bakmış ve “Korkulacak bir şey yok, Anamur tarafı açık” demiş.
***

BENİ GÜLNAR'A KADAR GÖTÜRÜP GETİRİR MİSİN?
Adamın birinin karnı acıkmış. Ne yesem diye düşünürken, hele yemeklere bir sorayım demiş.
- Pirzola, seni yesem, beni Gülnar'a kadar götürüp getirir misin?
- Hem götürür, hem getiririm.
- Peki, kuru fasulye, seni yesem, beni Gülnar'a kadar götürüp getirir misin?
- Götürmesine götürürüm de, getirmesine bir şey diyemem.
- De bakalım, bulamaç, seni yesem, beni Gülnar'a kadar götürüp getirir misin?
-Bana güvenip de, yola çıkma, kardeşim.
***

SEN TAM BİR GURBA OLMUŞSUN
Yörüklerden biri arkadaşına sormuş:
- En son ne zaman çimmiştin, bilader?
- Geçen ay su tuluğunun altından geçiyordum. Gafama bir iki damla düşmüştü.
- De sana, a bizim oğlan, sen tam bir gurba olmuşsun.

***
BİZ ALTI AY ÖNCE ÇİMMİŞTİK
Adamın biri sabun dolu heybesini atmış eşeğine, başlamış sabun satmaya. Bir Yörük çadırının önünden geçerken sormuş Yörük anaya “Sabun alır mısınız” diye. O da “Biz yayladayken, altı ay önce çimmiştik. Şu aşağıdakiler bir senedir çimmemiş, onlara bir sor. Belki onlar alır.”

***
KULUN RIZKI: (Kaynak kişi, Ersoy Akça)
Halit Tol, keyfine düşkün, eğlenmeyi seven, saz çalan, meclisi olan, muhterem bir zatmış.
Postacı Rıza Efendi de hiç eksik olmazmış sofrasından. Bir gün, artık canına tak demiş Gülnar beyinin; yemek sonrası gitmiş postaneye, vermiş elindeki kâğıdı Rıza Efendi’ye ve ona “Şu telgrafı çekiver” demiş. Rıza Efendi geçmiş telgraf manyetosunun başına. Başlamış aletin koluna basmaya…
ELT
POSTACI RIZA EFENDİ ELİYLE ALLAHA
Rıza Efendi kulunun rızkını sen mi vereceksin yoksa ben mi? Acele bildir.
Halit Tol /Gülnar
***

SENİN GİBİ BİR SÜMÜKLÜ: (Kaynak kişi, Ersoy Akça)
Selime Kadın, Köpüklü Hasan’ı bir kış günü çeşme başında kendi kendine doğurmuş. Kesmiş oğlunun göbeğini ve daldırmış bebeği teknenin buz gibi suyuna.
Çeşmeye gelen bir atlı bağırmış kadına:
“Bre kadın, ne yapıyorsun sen? Buyacak zavallıcık!”
Selime Kadın belertmiş gözlerini. Bakmış; bıyığı buz tutmuş, sümüğü donmuş bir adam. Ve ona şöyle demiş:
“Onu böyle ıslamazsam, ileride senin gibi sümüklü biri olur.”

***
BAŞIM SUYU:
Adamın biri sabahtan akşama değin, ekin ekmiş, çapa çapalamış ve yorgun argın dönmüş evine. Bir de baksa ki talvardaki ocaklıkta bir kazan, altında da harıl harıl bir ateş.
- Neci bu, be garı? Odunu bol buldun galiba?
- Yok be, gocam! Olursa başım suyu, olmazsa da aşım suyu.

***

BİR ZAMANLARIN GÖZDE OYUN ARACI: CINGIRTLAK
Nevzat ÇAĞLAR

İlkokulda okurken yaz tatillerimi Anamur’un uzak köylerinden biri olan Yukarı Kükür Köyü’nde geçirirdim. Sene sonu yaklaştığı zaman tatilin heyecanı sarar, köyde oynayacağım oyunları, ekkiden (kızılçam kabuğu) yapacağım oyuncakları, büyük bir badem ağacının altındaki küçük mandalda (seki ), arkadaşımla kurduğum cıngırtlağı düşünür, sabırsızlıkla tatili beklerdim. İki yıl önce Çandır yaylasında fotoğraf çekerken uzaklardan cıngırtlak sesi duydum. Sesin olduğu yere geldiğim zaman iki çocuğun cıngırtlağa binerek neşe içinde döndüklerini gördüm. Çocuklar cıngırtlağa kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki fotoğraflarını çekerken beni görmediler. Şehirde bilgisayar oyunlarının bağımlısı haline gelen çocuklara rağmen bu iki çocuk beni hem çocukluğuma götürdü hem de kaybolmakta olan bir kültür değerimize taze kan verdikleri için sevindirdi.
Cıngırtlağın geçmişi Orta Asya’ya kadar uzanır. Anadolu’ya göç eden Oğuz boyları beraberlerinde yaşadıkları kültürü de taşımışlardır. Bu nedenle Anadolu’nun birçok yerinde cıngırtlakla karşılaşabiliriz. Gerek adı gerekse yapımında kullanılan malzeme adları yörelere göre değişir. Gıcıdan, gıcırga, cıngırak, çıkrıncak, cızıngırı vb. Anamur yöresinde gıncırdak (Lenger köyü), cılgıllak ( Bahşiş köyleri), cıngırtlak (Yukarı Kükür Köyü) adlarını tespit ettik.
Cıngırtlak genellikle düzgün ve budaksız kızılçam ya da sedir ağacından hazırlanan 15 ile 20 cm çapında, 7 ile 10 m uzunluğunda bir sırık ve 40 santimetresi yere gömülü, görünen kısmı ise 150 cm uzunluğunda bir ağaçtan oluşur. Bu kısa ağaca “sübelek” adı verilir. Uzun sırığın seçimi önemlidir. Kalınlık sırığın tamamında aynı olmalıdır. Bir taraf ince olursa denge sorunu yaşanabilir. Uzun sırığın ortası hafifçe yontularak düzeltilir. Bu düzeltilen yere yaklaşık 6 cm çapında ve aynı derinlikte bir delik açılır. Yere dikilen sübeleğin uç kısmı kalem ucu gibi 10 ya da 15 cm sivriltilir. Bu uç, uzun sırıktaki deliğe girecek büyüklükte olur. Ağaçlar bu şekilde hazırlandıktan sonra sübeleğin sivri kısmına ve uzun sırıktaki deliğe kömür ya da katıran sürülür. Bununla birlikte araştırmalarımız sırasında tereyağı ve tuzun karıştırılarak sürüldüğünü tespit ettik. Bu karışım daha çok ses çıkarıyormuş. Karalarbahşiş Köyü’nde ise goçmar (Dikenli keler) ve kelten adı verilen goçmar’dan daha küçük bir kertenkele öldürülür, uzun sırıkta açılan deliğe konur. Kelten yağlı olduğu için iyi ses çıkardığını kaynak kişi Nuh Çapun’dan öğrendik.
Cıngırtlağa iki şekilde binilir. Biri sırığın üzerine abanma, diğeri de oturmadır. Abanarak binme tehlikeli değildir. Oturarak binmede düşme tehlikesi daha fazla olduğu için sırığın ucuna 50 cm uzunluğunda bir çıta çakılır. Oturan kişi çıtanın iki tarafından tutunarak daha rahat dönebilir. Cıngırtlağa iki kişi ya da ikişerli binilebilir. Başka bir kişi de uzun sırığı yavaş yavaş çevirerek sırığa hareket verir. Bir süre sonra çevirmeye gerek kalmaz, sırık yeterli hıza ulaşır. Binen kişiler ayaklarını yere değdirdikleri zaman hız artar. Hızlı dönüşlerde iyi tutunmak ve dengeyi sağlamak önemlidir. Uzun sırığın sübelekten çıkması durumunda sakatlanmalar olur. Cıngırtlak, bir ucu yere doğru indirilerek el ve ayakların yardımıyla yavaşlatılıp durdurulur. Cıngırtlak özellikle eski harman yataklarına kurulur. Çocuklar, gençler hatta büyüklerin cıngırtlağa bindikleri görülebilir. Bu nedenle cıngırtlak için binen kişiye göre oyun aracı ya da eğlenme aracı değerlendirmesi yapılabilir. Cıngırtlağın en güzel taraflarından biri çıkardığı sestir. Ses o kadar yüksek çıkar ki uzaktan duyulabilir. Samsun’dan derlenen bir bilmece bunun için iyi bir örnektir. Harman ortasında gaz bağırır. “ Gıcıdan” ( İlhan Başgöz, Türk Bilmeceleri I, Ankara 1993, s. 226 )
Zaman zaman araştırma yapmak ve fotoğraf çekmek için köylere gittiğim olur. Şu ana kadar hiçbir köyde çocukların cıngırtlak kurup oynadıklarını görmedim. Yayla kesiminde de asfalt yoldan çıkıp eskiden çok kalabalık olan günümüzde ise bir iki ailenin görüldüğü
-bize göre gerçek anlamdaki- yaylalarda cıngırtlağın o güzel sesini şansımız varsa duyabiliyoruz. Festivallerde, okulların yılsonu eğlencelerinde tanıtım amacıyla da olsa kuma ya da beton zeminlere kurulan cıngırtlaklardan ne kadar zevk alınabilir ki!


***


ÖYKÜ ATA YURDUNDA
Mustafa B. YALÇINER

Hava serinlemiş, dağın gölgesi de motelin üstüne düşmüştü. Garson, elinde hortum, lokantanın önünü sularken, toprak kokusu geliyordu burnumuza.
“Kentinizde tarihî eserler var mı” dedi, turist. Var, dedim. İsterseniz size rehberlik de edebilirim. “Arkadaşım gelsin, gideriz” diye yanıtladı. Eşi değilmiş demek yanındaki kadın. Adam yaşlıca, kadınsa gençti. “Bayan benim komşum olur. Bisikletle seyahati o da çok sever. Ben, kıştan beri Türkiye’ye gelmek ve özelikle de Akdeniz kıyısını dolaşmak istediğimi söyleyip duruyordum. Kocası da gelecekti ama son anda işi çıktı. O gelemeyince, karısı benimle geldi.”
Kadın otelden inince, kalkıp tarihî bir yolculuğa çıktık, kentte. Yürürken, turistlerden erkek olanı bana, “Bu bölgede eski adı Kilindria olan bir yerleşim yeri biliyor musunuz” diye sordu. Ben de ona buranın eski adı, yanıtını verdim. “Ciddi misiniz” derken heyecanı ses tonuna yansıyordu, adamın. Bunun üzerine Rum evi olup olmadığını sordu. Kaderine terk edilmiş, insan ve doğaya karşın ayakta durabilmek için çırpınıp duran bir evden söz ettim. Gözleri fal taşı gibi açıldı. “Gidip görebilir miyiz” dedi. Oraya doğru yürümeye başladık.
Bir bahçeye girdik. Duvarları kireç ve kum harcıyla sıvalıydı. Duvar diplerinde onlarca zeytin ağacı. Hepsi de birbirinden heybetli. Tarihin derinliklerinden geldiği besbelli. Böğürtlen bürümüştü ilk sekiyi. Girişin solunda bir incir ağacı ikiye yarılmış, yılların ağırlığından mı yoksa düşen yıldırımdan mı bilinmez. Kolları yerde, yaşama tutunmaya çalışıyor. Badem ağaçları da kurumaya yüz tutmuş. Az aşağıda yıkıma terk edilmiş bir Rum evi.
Kaç yıllıktı bahçedeki bu ağaçlar, kim diktirmişti? Bunlarla hiç ilgilenmiyordu, erkek turist. Eski eve bir an önce ulaşmak ister gibiydi. Hızlı adımlarla yürüdü oraya doğru. Kadınsa ilgiyle izliyordu, ölümsüzlüğün simgesi zeytin ağaçlarını. “Zeytin ağacının mitolojik öyküsünü biliyor musunuz,” dedi. Nuh tufanı mı yoksa Penelope’nin yatağı mı, dedim. “Hayır. Atina’nın kuruluşu ile ilgili öyküsünü” dedi ve anlatmaya başladı. “Gökyüzünün hâkimi, tanrıların babası Zeus, insanlığa en büyük hizmeti sunacak tanrı ya da tanrıçanın, yeni kurulan kentin koruyucusu olacağını duyurur. Bunun üzerine deniz tanrısı Poseidon, Athena ile yarışa girer. Poseidon, üç dişli çatalını kayaya saplar ve oradan bir at çıkarır. Bu at, insanları uzaklara götürecek, malzeme taşıyacak ve onlara savaş kazandıracaktır. Athena ise mızrağını yere saplar ve onu besin kaynağı ayrıca sağlık açısından çeşitli yararları olan zeytin ağacına dönüştürür. Halkoylaması yapılır. Erkekler, Poseidon’u, kadınlar ise Athena’yı tutar. Bir oyla fazlasıyla Athena, kentin hükümdarı olur. Tanrıçanın onuruna şehre de Atina adı verilir.”
Sohbet ederek indik yıkık evin yanına. Ocak ve bacası hâlâ ayaktaydı. Hemen yanı başında da bir sarnıç vardı. Adam, ana rahmindeki çocuk pozisyonunda oturmuş, dalıp gitmişti, nereye gittiyse. Geldiğimizi neden sonra fark etti.
Bu evde Berber Petros adında birisi otururmuş, dedim. “Berber mi kunduracı mı” diye sordu adam. Şaşırdım birden. Yaşlıların kimi berber kimi de kunduracı diyordu, yanıtını verdim. “E, sonra” dedi ve büyük bir dikkatle dinlemeye başladı beni. Belleğim beni yanıltmıyorsa, Petros’nun Athena adında bir de kızı varmış. Deveci Ali diye bir Yörük delikanlısına âşıkmış. O da seviyormuş genç kızı. Ama oğlanın babası izin vermiyormuş evlenmelerine. “Dilimiz farklı, dinimiz farklı, yaşam biçimimiz de farklı. Olmaz bu evlilik” diye diretiyormuş. Derken mübadele günü gelip dayanmış kapıya. Deveci Ali öğrenmiş ertesi gün bir yelkenli ile Rumların göçeceğini ve kızı kaçırmaya karar vermiş. Bunu duyan Petros da bir sal yapıp kızını işte bu sarnıca saklamış. Zavallı Athena’nın “Hayır, inmek istemiyorum… Karanlığa gömülüyorum… Korkuyorum… Geri çekin beni… Egoist canavarlar! Sizden farklı düşünenlere saygılı olun. Atmayın onları karanlık deliklere. Siz beni değil, kendinizi korumaya çalışıyorsunuz. Önce insana saygı duyun. Çıkarın beni. Seviyorum işte Ali’yi. Kaçacağım yarın ona…” diye haykırdığı sarnıç, işte bu sarnıç. Kadın heyecanla beni dinlerken, adam neredeyse ağlayacaktı. “O akşam da Deveci’nin ailesi kızı istemeye geldi, değil mi” dedi adam. Siz nereden biliyorsunuz, dedim. “Aşk hiçbir engel tanımaz. Ali ile Athena da kavuşacak birbirine. Bunun böyle olacağını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok ki! Ertesi gün Petros gemiye binerken ‘Kızımı sana emanet ediyorum Deveci, ona iyi bak’ diyecek. Yelkenli uzaklaşırken de mendiller sallanacak.” Siz senarist misiniz, yoksa dedim. Buğulanmış gözlerini bana tekrar çevirdi. “Neyse” dedi “haydi, başka yerleri de görelim. Özellikle de iskeleyi.”
İskeleye indik. Rumların oturdukları yerleri, bazı binaları ve kiliselerini gösterdim. Ben yaşlılardan duyduklarımı anlatırken, adam dalıp dalıp gidiyordu bir taraflara. Ara sıra da “Pardon, ne diyordunuz” sorusunu yöneltiyordu. Türklerle Rumlar gayet iyi anlaşıyorlarmış, en azından ben böyle duydum, diyordum.
Güneş yatmaya gitmişti, geziyi tamamladığımızda. Lokantaya döndük. İçeriden kızartılmış balık kokusu yayılıyordu etrafa. Terastaki masaya oturduk, bana da bir ön içki önerdiler. Kabul ettim. Kumar yirmi beşten başlar derler ya onlar bana, ben onlara derken bir küçük rakıyı bittirdik. Kalkmak üzereydim, adam ısrarla yemeğine davet etti beni.
Bir tabakta sarımsaklı, limonlu roka salatası diğerinde üzerine kayakoruğu ve kapari turşusu serpiştirilmiş çoban salatası getirildi ve balık servisi yapıldı. Rakılar yeniden kondu bardaklara. Yemek uzamış, sohbet koyulaşmış, saat ilerlemişti. Kadın ayrıldı masadan. Erkek de yürüyüş önerdi bana. “Masamız kaldırılmasın, gelince devam ederiz,” dedi. Sallanıyordu, koluma girdi. Bana, siz demekten de vazgeçerek sen demeye başladı. Bu, benim için hiç de sorun değildi. Limana doğru yürüdük. Rumlardan kalma bir binanın önüne vardığımızda, yere çömeldi ve başladı ağlamaya. Hiçbir anlam veremiyordum. “Sarhoş oldu, galiba” dedim kendi kendime. Koluna girdim ve kaldırdım. Liman içerisinde yürüdük. Mendireğin yanına varınca, bir sokak lambasının altındaki banka oturduk.
Karşımızdaki o eski Rum evine bakıyordu sürekli. Gözlerinden de hâlâ yaşlar süzülüyordu ağarmış sakalına doğru. Duyguları sesinin tınısına yansımış, konuşuyordu: “Mustafa, arkadaşlarım bana “Sakın Türkiye’ye gitme. Eğer gidersen de kendinden hiç söz etme’ demişlerdi ama ben seni tanıyınca, şimdi onların fikrine katılmıyorum.” Biraz daha açıklama yapmasını istedim. O da bana “Seni tanıdığım için çok mutluyum. Senin olaylara ırkçı bir yaklaşımla değil, hümanistçe yaklaştığını gördüm. Şimdi çok daha rahat konuşabilirim. Ben İsviçre pasaportu taşıyorum ama aslında Rumum,” dedi ve ekledi: “Atalarım buradan göç etmiş. Ata yurdumu görmeye geldim. Bugünkü gezi sırasında gösterdiğin o yıkılmak üzere olan ev, büyük bir olasılıkla da büyük anneannemin eviydi diye düşündüm. Tarihî ve duygusal bir yolculuğa çıktım bugün. Lütfen bağışla beni.” Neden büyük olasılıkla dediğini sordum ve anlatmaya devam etti:
“Büyük dedem Petros, hem berberlik hem de kunduracılık yaparak geçinirmiş. İki de kızı varmış. Kızlarından biri âşıkmış bir Türk gencine. Mübadele nedeniyle diğerleri giderken o burada kalmış. Annemin de annesinden duyup anlattığı hikâye, aynen seninki gibi.”
Saat ilerlemişti ama lokantada masamız bizi bekliyordu. Kalkıp yürümeye başladık. Dönerken halkları kendi başlarına bıraksalar, onlar çok daha iyi anlaşır ama hükümetlerdir onları birbirine düşüren, dedim. O da “Haklısın,” diyerek onayladı düşüncemi.
Geldiğimizde masamız bıraktığımız gibiydi. Rakı, kavun ve beyaz peynir söyledim. “Dostluğa” diyerek kaldırdık yeni doldurduğumuz bardakları.
—Söyle dostum, bulabilecek miyim, büyükannemin kız kardeşinden doğan birilerini? Bulabilecek miyim bir akrabamı?
—Sanmıyorum. Aradan çok uzun zaman geçti. Olayı bilenler de çoktan öldüler. Ama bir gün bu konuda bir şeyler öğrenirsem, sana kesinlikle bilgi veririm. Haydi, içmelim. Barışa! Kardeşliğe!
Adam kaldırdı kadehini, “Halkların dostluğuna” dedi, bir yudum içti, koydu bardağını masaya. Ardından gelip sarıldı bana ve “ Lütfen akrabalarımdan birini bulmama yardımcı ol” dedi. Yüzümde duyumsadım İsviçreli Rumun gözyaşlarını…