6 Haziran 2009 Cumartesi

GERÇEMEK SAYI 15



GERÇEMEK
TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ

ISSN: 1307–4881

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54

Baskı Tarihi: Mayıs 2009

İki Ayda Bir Yayınlanır.

Yıl: 3
Sayı: 15

Gerçemek,
Kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.

Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.

Posta çeki hesap numarası: 5323892
Sahibi: Mustafa Yalçıner

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon:
(0324) 8412836

E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.


NEVRUZ ÇİÇEĞİ (İris persica)

Deniz seviyesinden 100 ile 1500 m yükseklikte, çıplak taşlı yamaçlarda, çalılık ya da çamları kesilmiş orman arazilerde yetişen, yumrulu, çok yıllık, küçük otsu bir bitkidir.
Latince adı “iris persica” olan nevruz, mart başında, aslanağzına benzeyen çiçek açar. Çiçeğin mor yapraklarının ortasında yılan dilini andıran siyah benekli sarı bir de çizgisi bulunur.
Bazı yörelerde nevruzun çiçekleri ve yumruları çiğ olarak yenir. Ayrıca çiçekleri kitap ya da defter sayfaları arasında kurutularak, uğur getirdiği inancıyla, evlerde saklanır.
Baharın müjdecisi nevruz, Türk dünyasında diriliğin, tazeliğin ve gençliğin de simgesidir.

Nevruz der ki ben nazlıyım
Sarp kayalarda gizliyim
Mavi donlu göz gözlüyüm
Benden âlâ çiçek var mı
(Aşık Veysel)


EDİTÖRDEN
DEĞİRMENDERE
Mustafa B. YALÇINER

Gençliğimizde didinip durduk. “Bayram gelmiş neyime” dedik ve akan her çeşmenin altına bir testi koymak için koştuk. Hem de nasıl koşmak, arkamızdan sapan taşı yetişmiyordu.
Şimdi o günlerin öcünü almaya, bayram kutlamaya gidiyoruz. Hem de 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı. Emekli iki aile, Göztaşlar ve biz, Aydıncık’tan yola çıkıp Anamur yönünde ilerliyoruz. Doğa çoktan uyanmış, yemyeşil her taraf. Sarı giyinmiş sığırkuyrukları. Kimi kırmızıya, kimi beyaza bürünmüş hatmiler.
Sol yanımız uçurum. Aşağılarda uçsuz bucaksız masmavi Akdeniz uykuya dalmış. Sağımızdaysa sarp dağlar.
Sırtlan Yokuşu’na doğru, Temmuz 2007 yangını bir kez daha dağlıyor yüreğimizi. Yanıp bitmiş, kül olmuş buralar.
Yolun uygun bir yerinde park edip iniyoruz arabamızdan, mor sürgünlü kaparilerden toplamak üzere. Turşu yapacağız taze sürgün uçlarından.
Gözsüzce’nin orta yerinden sağa sapıyoruz. İnce uzun asfalt yolda gidiyoruz kuzeye doğru, muz seralarının arasından. Yer yer limon çiçeği kokusu da geliyor burnumuza.
Sağda kocaman bir eski yapı, tarihin derinliklerinden günümüze ulaşan. Yıllar önce Hüsül Ali’nin işlettiği değirmenine su götüren kanal, bu.
Ay, az kalsın söylemeyi unutuyordum! Değirmen deyince aklıma geldi. Pembecik Köyü Değirmendere Mahallesi’ne gidiyoruz. Dilime de bir türkü takılıyor:
Değirmende döner taşım
Sevda değil bu bir hışım”

Ardından “Değirmenin suyu nereden geliyor?”, “Değirmene gelen nöbet bekler”, “Saçını değirmende ağartmak”, “Hak, değirmende olur”, “Suyu kesilmiş değirmene dönmek” gibi sözler çıkmaya başlıyor birer birer belleğimden.
İlerlerken yolun ortasında ne görsek beğenirsiniz! Ulu bir çam. Bir süre sonra bir ağaç daha. Bu kez yaşlı bir keçiboynuzu. Ne iyi etmişler de kesip atmamışlar bu ağaçları!
Kızılçam ormanın içerisinde bir yol ayrımına varıyoruz. Değirmendere oku yönünde, toprak yolda ilerliyoruz şimdi de. Bir solumuzda bir sağımızda siyah kalın su borusu eşlik ediyor bize.
Yol boyunda çiçek açmaya başlamış erguvan ağaçları, pembecik. Sonunda mahalle görünüyor. Bir çukurun içinde. Üç yanı, başı dumanlı yalçın dağlarla çevrili. Yeşil ile mavi arasında kalmış mahalle. Aşağıda bir bükte, bir tesis göze çarpıyor: Alabalık çiftliği.
Muhtar Mustafa Doğan’ın evinin önünde duruyoruz, bir selam vermek için. Kimse yok evde. O sessizlikten bir anım canlanıp geliyor: Birkaç yıl önce, kış sonu varmıştık Muhtar’ın evine, Ankara’dan gelen dostlarımla. Evinin balkonunda kocaman bir soba vardı, gürül gürül yanan. Bakışıp gülmüştük, bu nasıl iş diye! Sonra da dağlardan dökülüp gelen ayaz yüzümüzü, kulağımızı ısırırken, ellerimizi ısıtmıştık o sobada.
İnmeye devam ediyoruz. Solumuzdaki kayalıklarda bir kekik türü var, güve otu denilen. Kurutulup naftaline yerine kullanılırdı çok eskiden. Ondan da topluyoruz bir demek.
Bahçelerin arasındaki dar toprak yoldan geçerek varıyoruz sığ ve çakıllı dereye. Zorlanmıyor arabamız karşıya geçmek için. Beyaz boyalı binanın yanında duruyoruz. Önünde havuzlar var, alabalıkların oynaştığı.
Muhtarın oğlu, güleç yüzlü, konuksever Ahmet Doğan karşılıyor bizi. Eğitimli birisi olduğu belli oluyor konuşmasından, davranışından. Projelerinden söz ediyor bizi gezdirirken.
Şarıl şarıl su akıyor her taraftan. Kıvrıla kıvrıla çağlayan bir dere kenarındayız. Eski bir de değirmen görüyoruz, toprak damlı. Çörtenleri dökülmüş. Dili olsa da bir konuşsa bu değirmen! Kim bilir neler anlatır! Çağlayandan gelen su zerrecikleri gelip öpüyor, elimizi yüzümüzü, hoş geldiniz dercesine.
Karacaoğlan’ı düşlüyorum bir an suların şırıltısında. Belki de bu değirmende öğütmüştü buğdayını, diyorum kendi kendime.

“Değirmenden geldim beygirim yüklü
Şu kızı görenin del'olur aklı
On beş yaşında da kırk beş bölüklü
Bir kız bana emmi dedi n'eyleyim”

Fotoğraf makinesinin karelerine giriyoruz, çağlayanın dibinde. Sonra kesme merdivenlerden çıkıyoruz havuzların bulunduğu bahçeye. Önden gidiyorum fotoğraf çekmek için. Kenarı yarpuzlu kanala bir kurbağa zıplıyor cup diye. Sarmaşıkların beline dolandığı ağaçların yanından geçiyorum.
Kayaların arasından akıyor dere çağlayarak. Sarı, kocaman bir alabalık kaçmış havuzdan. Özgürlüğüne kavuşmuş. Yaşlı çınarların dibinden akan derenin üzerindeki ince bir köprüden karşı bahçeye geçiyorum. Portakal çiçeği kokusu doluyor ciğerime. Narlar yeni yeni çiçek açıyor, narıyla ünlenmiş Değirmendere’de. Sonra bilye büyüklüğündeki eriklerden koparıyorum birkaç tane. Kütür kütür hepsi de.
“Buyurun, balıklar hazır” diyor Ahmet. Mis gibi kokuyor sulanmış yufkalar. Çoban salatası eşliğinde yiyoruz ızgara alabalıkları. Nefis mi nefis!
Temiz hava, bol oksijen çarptı galiba. Yemekten sonra bir uyku bastırıyor. Gözüm bir talvar ya da bir hamak arıyor, bulamıyorum.
Fotoğraf makinesi elimde gezmeye çıkıyorum. Bir kayanın önünden geçerken teke kokusu geliyor burnuma. O tekenin, üzerine siydiğini tahmin ettiğim bir taşa çıkıyorum. Bakıyorum, cep telefonu çekiyor. O an keşke yanımda olsaydı dediğim bir Yörük kanımı arıyorum. Dilleşiyoruz bir süre Osman Şahin ile.
Ardından Mahmut Makal Hocam aklıma geliyor. Geçen yıl Anamur’a gelecekti, oradan da Değirmendere’ye balık yemeye gidecektik. Ama olmadı, gelemedi. Onu da arıyor, hal hatır soruyorum. Bana Cahit Külebi’yi hatırlatıyor: 'Ankara'da garajda çürüyen bir araba gibiyim!' diyor.
Oturduğum kayanın dibinden su akıyor köpürerek. Üzerine uzanıp öpesim geliyor. İşte tam o sırada Abdülkadir Bulut’u görür gibi oluyorum elinde Toros bitkilerinden bir demetle. Ali F. Bilir’i arıyorum bunun üzerine. Kasabalı Lorca hakkında hazırlamakta oldukları kitabın son düzeltmelerini yapıyormuş o da.
Doğanın kucağında, kendisine şeker verilmiş çocuk gibiyim. Dostlarımın sesini duyunca daha da mutluyum.
Kalkıp yürümeye başlıyorum. Değirmendere’de, emekliye sevk edilmiş o değirmenin yanındayım bir kez daha. İçimden gelen bir ses, “Alphonse Daudet’yi de arasana” diyor. Uyuyorum sözüne ama kapsama alanı dışında kalıyor ünlü Fransız yazar.
Ayrılık vakti gelip çatıyor. Biniyoruz arabaya. Ayrılıyoruz Değirmendere’den ama aklımız, gönlümüz orada kalıyor…
M. ŞEHMUS GÜZEL, FAHRİ PETEK’İ ANLATIYOR
SÖYLEŞİ: Nuri BEYAZ



M. Şehmus Güzel’in yeni kitabı Fahri Petek: Bir Hayat, Üç Can TÜSTAV İktisadî İşletmesi Yayınları’nın “Sarı Defterler Dizisi”nin 11. kitabı olarak Nisan 2009’da okuyuculara sunuldu. 1949’dan bu yana Paris’te yaşayan ve ilk yılları epey zorluk içinde geçen, “sürgün zor meslektir”i iyi bilen, daha sonra biyokimya alanındaki araştırma ve buluşlarıyla uluslararası ün kazanan ama ülkesinde unutturulmak istenen Fahri Petek’in hayatını çocukluğundan bugüne kadar alıp inceleyen M. Şehmus Güzel ile kitabını ve Petek’in hayat hikâyesini konuşmak gerekiyordu. Biz de öyle yaptık. Buyurun söyleşimize.
NB: - Hocam, merhaba. Fahri Petek’in hayatı nasıl ve neden ilgi ve inceleme alanınıza girdi?
MŞG: - Merhaba Nuri. Kitabıma gösterdiğin ilgi için önce teşekkür etmek isterim. Ayrıca en vefalı okuyucum olman nedeniyle de bir dahaki kitabımı senin hayatına ayırmaya da burada söz veriyorum. Bir dahakini veya daha sonrakini, ama senin hayatın da bir roman, onu da mutlaka yazmak ve geniş okuyucu kitlesine ulaştırmak lazım. Şimdiden söyleyeyim beş parasız kaldığın günleri de yazacağım mutlaka, darılmaca yok. Tamam mı? Soruna gelince şöyle yanıtlayayım:
Fahri Petek’i 1980’lerin başında Abidin Dino’larda tanıdım. Daha önceden ismini duymuştum. Türkiye’de sol hareketin tarihine ilişkin kimi kitapta ismi geçen bir insan olması açısından da öteden beri merak ettiğim biriydi. Ama bütün bunlar onun hayat hikâyesini yazmak için yeterli nedenler değildi. Zaman geçti. Abidin Dino’nun hayat hikâyesini yazmaya başladığım sırada bu konuda söyleşileriyle bana yardımcı olabilecekler arasında Fahri Petek de vardı. Abidin için onunla yaptığım söyleşilerde Petek’in hayatını biraz daha yakından öğrendim. Ve o zaman işte bu hayatın mutlaka bilinmesinde yarar olduğunu anladım. Bunun üzerine Petek’le eşi Neriman Hanım ve kızı Gaye ile bu amaçla konuşmalarımı sürdürdüm. Birçok kaset doldurdum. Onları tek tek bizzat çözdüm. Sonra yeniden görüşmeler yaptım, yeni sorular sordum, her meseleyi bütün yönleriyle öğrenmek için Petek’i epey yordum. Ben sordum o yanıtladı. Ben sordum o yanıtladı ve artık her şeyi anlattığı sonucuna ulaşınca oturdum yazmaya başladım. Metni bitirdim. Sonra bu metni Petek ailesi üyelerine verdim. Fahri ve Neriman Petek bir yandan Gaye Petek öte yandan metni okudular. Sonra hepimiz bir araya geldik. Kimi ekler ve düzeltmeler, kimi çıkarmalar yaptık ve kitap bu aşamalardan geçtikten sonra bu biçimiyle çıktı ortaya. Hani görücüye çıkmış denilir ya biraz öyle işte.
Bugün yayınlanan bu kitap daha önce yayınladığım Yılmaz Güney, Abidin Dino ve Remzi’nin (Raşa) özgeçmişlerine ilişkin kitaplarla akrabadır. Böylece 1940’ların sonundan bugüne Parislere gelen, onca zorluğa rağmen başarılı olan kardeşlerimizi, ustalarımızı, yoldaşlarımızı, arkadaşlarımızı anlatmak olanağı da buldum. Bu da az şey sayılmamalı. Daha yapılacaklar var ve onlar da bizi bekliyor elbette...
NB: -Fahri Petek’in yaşamında ilgi çeken kilometre taşları nelerdir?
MŞG: -Bana kalırsa hayatının tümü ilginç. Bu elbette bir konuyu, bir insanı inceleyen, onun hakkında bir şeyler yazan birinin kendisini konusuyla veya ilgilendiği kişiyle bütünleştirmesi sonucu söylenmiş sanılabilir. Böyle bir olasılık, böyle bir tehlike var mutlaka, ama burada hiç de öyle değil. İşte buyurun birlikte bakalım hayatının önemli dönemeçlerine:
Bir defa Balkanlar’dan göç eden bir ailenin üyesi olarak İstanbul’da, ama dikkatini rica ediyorum Nuri, herhangi bir mahallede de değil çok sesli ve çok renkli Rami’de doğması başlı başına bir roman. Sonra Anadolu’dan Yunanistan’a “göç eden”lerin bıraktıkları boşluğu doldurmaları için hükümet kararıyla Bergama’ya yerleştirilmeleri de son derece ilginç. Eczacı babasını çocuk yaşta kaybetmesi ve bunun üzerine mesleğinin daha o yaşta, yani bir anlamda önceden belirlenmiş olması da öyle her zaman rastlanan cinsten bir şey değil. Bunun nedenini niçinini kitapta anlatıyorum. Yine daha çocukken Bergama’daki tek sinemayı işleten “Bolşevik” Cavit Bey’den öğrendikleri geleceğin delikanlısının oluşumunda belirleyici oluyor. Çocuk yaşta komünizmle veya haydi daha mütevazı bir dille solla diyelim, tanışması ve 1940’ların başından itibaren Türkiye Komünist Partisi (TKP) içinde faaliyet yürütmesi, Türkiye sol hareketi ve işçi hareketi tarihi açısından bilinmesinde yarar olan olaylardır. İstanbul’da Eczacılık Fakültesi’ndeki öğrencilik yılları ve gördükleri, yaşadıkları da. 1946’da yaşamına sadece altı ay kadar tahammül edilen Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP) üyesi olması ve bu Parti bünyesinde yapabildikleri de... Bergama’daki eczacılık günlerinde bizzat tanık oldukları ve nihayet değişik tehditler sonucu ülkesini, eşini ve o sırada yeni doğmuş kızını terk etmek zorunda kalması ve Temmuz 1949’da Paris’e gelmesi de...
NB: -Ben de oraya değinmek istiyordum. Birçok insan tutuklanmamak için veya yeniden gözaltına alınmamak için zar zor yakasını kurtarıp Paris’e geldi o yıllarda. Fahri Petek’i bu kadar acil bir biçimde tehdit eden bir şey var mıydı?
MŞG: -Ne demek istediğini anlıyorum Nuri. Petek ülkesinde hiç gözaltına alınmadı. Bu daha çok şanslı olmasından kaynaklanıyor. Şansı yaver gitti, olması gereken yerde oldu ve hiç gözaltına alınmadı. Evet böylesi de çok enderdir. Ama başkaları da var. Petek’in şansı konusunda bir örnek vermek istiyorum: 16 Aralık1946’da İstanbul’da, İzmir’de, Zonguldak’ta ve birkaç kentte daha TSEKP ve bağlı sendikalarının üyeleri ve yöneticileri, sabahın köründe evleri basılıp gözaltına alınırken Petek Bergama’da eczacılık yapıyordu ve bu sayede gözaltına alınmaktan ve daha sonra hapsedilmekten kurtuldu. Daha önceki TKP tutuklamalarında ise bağlı olduğu Hadi Malkoç’un gözaltında “çözülmemesi” ve Hadi Malkoç’a bağlı hücrelerin ortaya çıkarılamaması sayesinde Petek paçasını kurtardı Ama 1949’da terk etmesi gerekiyordu ülkesini çünkü Bergama’da tehditler ciddi boyutlar alıyordu. Bunları kitapta anlatıyorum. Büyük kentlerde bile komünist olarak yaşamak ve çalışmak çok zorken küçük bir kasabada bu daha da zordu. Evet artık kasabasında yaşaması mümkün değildi. Dahası Paris’e de elini kolunu sallamaya, turistlik yapmaya gelmedi...
NB: -Peki ne için geldi?
MŞG: -O sırada Paris’te okuyan, çalışan ve yaşayan birkaç öğrenci ve işçi gencimizin oluşturduğu İleri Jön Türkler Birliği (İJTB) isimli yasal olmayan ama yasadışı da olmayan derneğin, Nâzım Hikmet’i özgürlüğüne kavuşturmak için yapmak üzere olduğu, yaptığı ve yapacağı eylemler için yardıma ihtiyacı vardı. Petek, İJTB’ye yardım için geldi denebilir. Kendisi zaten aynen böyle söylüyor. Ve şakası da yok, nitekim gelir gelmez bu faaliyetlerin içine giriyor. İJTB hakkında çok şey bilinmiyor, ama gerek Petek’in anlattıkları gerekse bu konuda konuştuğum ve ne iyi ki birkaçı hayatta olan “Eski Tüfek” ama hala tıkır tıkır çalışan yoldaşlarının anlattıkları, Dünya Barış Hareketi üzerine o yıllarda yayınlanmış klasiklerde okuduklarım ve nihayet TÜSTAV Arşivleri’nden edindiğim belgeler sayesinde bu konuda orijinal şeyler yazabildim. Bu açıdan bakınca hem Türkiye sol hareketinin hem de işçi hareketinin tarihine bu konuda birkaç tuğla veya kaldırım taşı daha yerleştirdik denebilir. Bu da çok önemli. Ve bunu Petek’in, yakınlarının ve o yıllardaki yoldaşlarının anlattıkları sayesinde gerçekleştirmiş olmaktan memnunum. Bunu bugünlerde biz yapmazsak kim yapacak?
NB: -Haklısınız Hocam. Nâzım Hikmet’i Kurtarma Ve Eserlerini Yayma Komitesi’nin kurulduğunu ve yaptığı değişik faaliyetleri kitabınızda okudum. Daha önceleri Attilâ İlhan da kimi yerde bu işi bizzat kendisinin üstlendiğini yazdı. Bu konuda gerçek veya gerçekler nelerdir?
MŞG: -Bu konu son derece ilginç. Petek bu meseleyle ilgili çok hoş şeyler anlattı. Diğer söyleşi yaptıklarım da. Petek, Attilâ İlhan’ı o daha çok gençken İzmir’de tanıyor. İlhan, Paris’e her geldiğinde Petek’le yakın arkadaşlık ediyor. Bu açılardan Petek onu her yönüyle tanıyor ve bize de anlatıyor. Burada Fransızca bir deyim kullanacak olursak, Petek, ‘i’lerin üstüne noktaları koymayı da ihmal etmiyor. Bunlar kitap okununca görülecekler. Attilâ İlhan’ın iyi şair ama aynı zamanda Abbas Yolcu kitabında örneğin epey abartmalı yazmayı seven şirin bir insan olduğu böylece ortaya çıkıyor. Kimse ona kızamıyor ama gerçekleri söylemeden de geçmek nâ-mümkün. Nerede ve niçin Nâzım Hikmet için eyleme katılmadığını, nerede Nâzım Hikmet şiirlerini okumak için koşarak geldiğini kitapta anlatıyorum. Şairimiz, ışıklar içinde yatsın, Paris’te kaldığı zamanlarda Seine Nehri’nin ne tarafa doğru aktığını fark edememiş. İnanılır gibi değil ama Şair’in adını andığım kitabını okuyunca bu gerçek ortaya çıkıyor. İkinci baskısında yanlış(lar) düzeltilmeden duruyor(lar). Başka yanlışları ve başka abartmaları da var. Ama hepsini bu kitaba alamazdım. Ancak Fahri Petek’in yaşamına ve evlerine ilişkin yanlışlarını belirtmek, yazmak ve düzeltmek zorundaydım. Çünkü kitabım Petek’lerin hayatına ilişkin. Rahmetlinin yakınlarını üzmek istemem. Attilâ İlhan yaşarken bunları yazmak isterdim. Ama vakit bulamadım. Ve dahası “Kaptan’ın bu kadar erken bizi bırakıp gideceğini de tahmin etmiyordum. Attilâ İlhan gibi ortak hafızamıza mal olmuş isimlerin ölmesini kabul etmek mümkün değil. Gençlik yıllarında yazdığı kitabındaki birkaç hatayı da başına kakmamak lazım. İyi şiirler yazdı. İyi romanlar da. Eh o kadar yazan birinin arada bir hele daha çok gençken, yaptığı hatasını da es geçebiliriz sanıyorum. Ayrıca hem Fahri Petek, hem Neriman Hanım, hem de Gaye Petek şair için sevimli şeyler anlattılar. Kitapta bunlara da yer veriyorum. Şaire şaka yollu takılmak için şunu ekleyeyim isterseniz: Attilâ İlhan her halde Paris’te yürüdüğü ve “yürüttüğü” kadar hiç bir yerde yürümedi ve “yürütmedi”. Kitabı da zaten Abbas Yolcu adını taşıyor ve o da bir baştan bir başa yürüyor. Kitabı baştan aşağı yürümek fiiliyle çekilebilir.
NB: - O yıllarda Paris’te daha pek çok öğrenci, işçi ve gencimiz de vardı sanıyorum.
MŞG: -Elbette. Onlar da anılarıyla kitapta resmigeçitte. Hepsinden bir iki anı aktardım. Hem Petek anlattı hem de diğerleri. Ve böylece 1950’lerin hemen başından itibaren ki Paris çocukları(mız)ın portrelerini ve toplu fotoğraflarını vermeye çalıştım. Sadece isimlerini sıralamak için şunlar hemen akla ilk gelenler: Mübin Orhon, Abidin Dino, Güzin Dino, Avni Arbaş, Pertev Naili Boratav, Sevim Tarı daha sonra Sevim Belli olarak tanınan ünlü bayan siyasetçimiz, Ahmet İkizek nam-ı diğer “Kürt” Ahmet, “Çingene” Hakkı yani Hakkı Anlı, Hıfzı Topuz, Safter Tarin, Doğan Aksoy, Kemal Baştuji, Tacettin Karan, Doğan Avcıoğlu, Remzi Raşa, Cahit Güçbilmez nam-ı diğer “Mırç”, Hasan Akkuş... Bu arada bütün yarı aç yarı tok dolaşan çocuklarımıza bir yerde Sosyal Güvenlik Kurumu gibi ve beş kuruş almadan sağlık hizmeti sunan Doktor Japhet (İstanbul’da Cafer), Petek’in birçok Fransız arkadaşı, meslektaşıyla da tanışıyoruz. Ve onları da anlatıyorum. Böylece Petek de onları anıyor bir anlamda...
NB: -Nâzım Hikmet Paris’e birkaç kez geldi… Peteklerle görüşmesi çok ilginç olmuş...
MŞG: - Nâzım Hikmet Paris’e geldiğinde özgürlüğüne kavuşması için çabalayan herkese tek tek teşekkür etti. Ziyaret edebileceklerini ziyaret etti. Bu arada elbette Peteklere de geldi. O gün yanında Mübin, Abidin ve Güzin vardı. Çekilen fotoğraflarda misafirleri göremiyoruz ama Fahri ve Neriman Petek’in Nâzım’la çekilen fotoğrafları bu kitapta ilk kez yayınlanıyor. Neriman Hanım’ın o fotoğrafta gözleri kapalı. Neden mi? Çünkü o gün “Nâzım o kadar içli, o kadar acılı şiirler okudu ki ağladık, ağladık, ağladık da ondan”...Nâzım herkese borcunu ödemesini bildi. Ve herkes de onu sevdi, bağrına bastı ve asla unutamadı. Nuri, istersen bu söyleşiyi Şair Baba’nın bir şiirinden birkaç satırla bitirelim:
NB: -Tamam Hocam, buyurun.
MŞG: -Sağ ol kardeşim: İşte şu satırlarla:

"Yine görüşürüz dostlarım benim,
yine görüşürüz.
Beraber güneşe güler
beraber dövüşürüz."
YAŞLI YÖRÜK
Anlatan, Sarıkeçili öğrenci Fatma GÖK

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir Yörük varmış. Yaşlanan Yörük, bir gün hastalanmış. İyileşmek şöyle dursun, gittikçe de kötüleşiyormuş. Havalar ısınmaya başlamış, hayvanlar yol istiyormuş. Derken göç başlamış. Sahilde neredeyse kimse kalmamış. Diğer Yörükler düşmüş yayla yollarına.
Hasta Yörük’ün dört de oğlu varmış. En büyükleri, “Babam iyileşmeyecek. Herkes göçtü” demiş. En küçük oğul ise, “Biraz daha bekleyelim, belki iyileşir babamız” demiş. Büyük oğul, “Ben kimseyi bekleyemem, mal kırılacak sıcaktan. Benimkileri alıp, yarın göçeceğim. Siz ne yaparsanız, yapın” deyince, üçüncü oğul da “ Ağabeyim haklı. Ben de onunla gideceğim” demiş. Diğer iki kardeş ise, “ Bizim hiçbir yere gittiğimiz yok. Babamızın yanında kalacağız” diye cevap vermişler.
İki kardeş develeri yüklemiş, keçileri sürmüş yola. Yörük baba yaşlı gözlerle izlemiş çekip giden oğullarını.
Bir süre sonra adam ölmüş. İki kardeş gereğini yapıp, babalarını gömmüşler.
Güz göçü başlamış. Yörükler artık kış yurduna iniyorlarmış. Yaylaya göçen iki kardeş de gele gele gelseler ki babaları ölmüş.
Göçemeyen kardeşler, diğerlerine “Babamız bütün malını ikimize bıraktı ve size de hiçbir şey vermememizi tembihledi” demiş. Onlar bu işe çok kızmışlar ama hiçbir şey yapamıyorlarmış. Hiç malı olmayan üçüncü oğul kara kara düşünmeye başlamış. Neredeyse ölecekmiş üzüntüsünden.
En küçükleri, “Bu malda bizim hakkımız varsa, onun da hakkı var” demiş. İkinci oğul da kabul etmiş. Malın tümünü yeniden paylaşmış dört kardeş. “Babamıza karşı çok kötü davrandık, keşke bırakıp gitmeseydik. Çok üzgünüz” demiş yaylaya göçen kardeşler.
Dört kardeş ayrı kıl çadırlarda ama aynı, yerlerde mutlu ve huzur içinde yaşayıp gitmişler.

***

GERÇEMEK’TEN ŞU BİZİM YÖRÜKLER:

YAŞLI YÖRÜK BU KADAR ÖLÜR:

Göç yolunda, yaşlı Yörük hastalanır. Oğlu zor durumda kalır, bir yanda hasta baba diğer yanda hayvanlar. Çadıra yatırır babasını. Birkaç gün geçer geçmesine de Yörük baba bir türlü ölmez.
Diğer obalar bir hayli yol almıştır. Oğlan da gidip bir an önce güzel bir yaylak bulacak. İşler yolunda gitmiyor bir türlü. Yörük genci burnundan solumaktadır. En yakın köye gidip bir imam getirir. “Babamı yıkayıp gömüver” der. İmam, “Bu adam daha ölmemiş ki” deyince, Yörük oğlu sesini yükseltir: “Yaşlı Yörük bu kadar ölür.”

AY NERESİNE, BİLMEM, N’APTIĞIM:

Yörük kocası, göç yolunda ölüverir. Küçük oğlu en yakın köye imam aramaya gider. Diğerleri birleniverip cenazeyi defnederler.
Küçük oğlan, yolda rastladığı eşek trampacısına talkın vermesi için rica eder. Adam “Ben bu işi beceremem” dese de ısrara dayanamaz. Gelirler mezarın başına:

“Bağa girersin yersin koruğu,
Dağa çıkarsın yersin eriği,
Ne zorun vardı da yarı yolda öldün
Ay neresine, n’aptığımın Yörük’ü.”

YÖRÜKLERİN YAŞAM FELSEFESİ:

Bağ ekme, bağlanırsın
Ekin ekme, eğlenirsin
Davar alır göçersen,
Gün olur beylenirsin


İKİ YÖRÜK ATASÖZÜ:

1- Dumansız mekân, imansız adama benzer.
2- Aksi giderse Yörük’ün işi, kaymak yerken kırılır dişi.
DEĞİRMENCİSİ URUM DEĞİL ERMENİ
Metin DEMİRTAŞ

Bir arkadaşım vardı, Mehmet Koç. Hayatta değil. Her anışımda gözlerim dolukur. Mehmet Koç’u 1970 ve sonraki dönem tüm TRT topluluğu bilir. Öğretmendi. Tüm yurtsever, aydınlanmacı, Atatürk ilkelerine bağlı öğretmenlerin payına düşen çile onun payına da düşmüştür.
12 Eylül’ün karabasanlı günleri. Radyolarda söylenen Burdur türküsünün sözleri değişikliğe uğradı. Sözlerin aslı şöyledir:
“On ikidir şu Burdur’un değirmeni
Değirmencisi urum değil, ermeni”

Türkü şöyle okunur oldu:
On ikidir şu Burdur’un değirmeni
Değirmencisi nerde tutar harmanı”

Mehmet Koç 12 Eylül’de TRT’deki program yapımcılığı görevinden atıldı. Zor günler yaşıyor. Antalya’ya geldi, İskele’de bir kıyı kahvesinde çay içip, yarenlik ediyoruz.
-Ya Memet! TRT’de hangi işgüzarın işleri bunlar?..
Kraldan çok kralcıların marifetiymiş. “Yalnız bunlar mı,” dedi Mehmet. “Kimi şarkıların sunumunda Ermeni, Rum bestecilerin adları bazen anılmaz.”
İzledim. Spikerler Mehmet’in dediği gibi Ermeni, Rum bestecilerin adlarını es geçiyordu.
“Mey-i lalinle dil mestane olsun” şarkısı sunuluyor, Tatyos Efendi adı anılmıyor. Nikolaki, İsak Varon vb.
Oysa bu insanlar müziğimize, kültürümüze eşsiz güzellikler, tatlar, değerler kazandırmış güzel insanlardı.
Şiirimde Tatyos Efendi ve İsak Varon adlarını özel olarak anışım bu ırkçı, kötücül anlayışa bir tepkidir.

MEYHANEDE AYAKÜSTÜ SÖYLENMİŞ HÜZÜNLÜ BİR TÜRKÜ (*)

Akşamüstleri şantiye dönüşü,
‘Akşam Yeli Meyhanesi’ inde ayaküstü,
Dostlarla yarenlik ederken söylendi bu türkü.

Önümde bir duble rakı,
Namuslu ve güzel!
Bir iki meze
Namuslu güzel şeylerden.

Radyoda Rast bir şarkı,
Tatyos Efendi’den:
-Mey-i lalinle dil mestane olsun-
Ama saki, aman getir bir tane olsun-

Yan masada bir dost,
Istanaz ayvasıyla rakısını içiyor.
Rakısını değil, kalan günlerini içiyor.

Tatyos sustu.
Udunu alıp toltuğuna
Meyhaneye gidiyor.
Şimdi bir başka şarkı,
Bir başka hava rast’ın ardından.
Garson tazele rakıları.
Bu seslenen İsak Varon.
Kırık sevdaların nazlı bestekarı!..
İnce, üzgün.
-Kalbimde açılmış dağılan kuru bir güldün-

Sarışın oğlu, ela gözlü Türkçe’nin!
Masaya gelen bir çift uskumru,
Neden birden seni anımsattı bana?
Seni ve son günlerini yaşayan bir dostu.

Ne güzeldir ‘Hapishane Mukayyidi’ şiirin.
Ezbere bilirim.
Gezer durur dilimde şu dizelerin,
Hani hüzünlü bir dille soruyorsun:
-Bu hay huy neden
neden dolayı insanlar
şu tabakta yatan uskumru gibi mahzun?..

Gün gider,
Sürer hayatın cıvıltısı sokakta.
Kuşlar dökülür çınarlara
Dökülür akşam yeli inceden…
Turunç çiçekleri sürünmüş,
Geçer meyhanenin önünden
Esip, estirip gönlümü
Geçer kızlarla birlikte,
Kızların eteklerinden.

Antalya,1993

(*) Metin DEMİRTAŞ/ “Hazırol Kalbim, -Toplu Şiirler-“ Can Yayınları, 2004, İst s.140-141/ s. 161


BİLİNMEYENLERİM

Kocaman bir utanç sırtımda
Yerköprü’yü görmedim daha.

Üstümde paradan çok
Şaka taşırım.

Durşen’e hiç “sevgilim” diyemedim
Ama dünyada en çok onu sevdim.

12 Eylül’den beri
Tutarım karşı takımları.

Sigaradan boşananları
Karaekşi’de balıkla evlendiririm.

Bir tek adamla yumruklaştım elli yılda
Karıncanın ağırlığı yüzünden o da.

Uzamasın diye mor mor tırnaklarım
Gözlerime çok para harcarım.

Tutulmuş bir sözüm var
Benden dokuz yaş küçük
‘Küfredersem bir daha
Dilimi ısırsın canavar.’

Şiir yazdım yüzlerce
Şiir okudum kitaplarca
Ama ne korkunç
İki şiir bilmem ezberce.

Nihat MUSTUL
GÜLNAR’IN KÖYLERİNE AD VERİLİŞ ÖYKÜLERİ
F. Saadet BİLİR

Gezende
Söylentiye göre Karamanlılar, II. Alaaddin Keykubat zamanında, Ermenek çevresine yerleşmişler. İslam Bey altı muhafızı ile çevreyi dolaşmaya çıkmış. Şimdiki köyün bulunduğu mevkiden geçerken adamlarından biri orada kalmış. İslam Bey bir kişinin eksik olduğunu fark edip sorduğunda “O zaten deliydi, oradaki suyun başında kaldı,’’ demişler. İslam Bey, “ O bizimle gezen deliyi getirin!’’ diye emir vermiş. Muhafızlar arkadaşlarını bulup götürmüşler. Böylece köyün adı Gezendeli, sonraları da Gezende olarak kalmış.
Bir söylentiye göre, şimdi Gezende baraj sahasında kalan, Anadolu Selçuklu Devleti zamanında yaptırılan Gezende Köprüsü’nden adını alıyor köy.
Bir başka söylentiye göre de, Göksu Irmağı üzerine bir usta ile çırağı birer köprü yapmışlar. Usta çevresindekilere “Bir köprü yaptım ki gezmeli,” demiş. Çırak, “Ben de bir köprü yaptım ki görmeli,” deyince usta, “Nasıl olur, biz köprüyü beraber yapmadık mı? diye sormuş. Çırak, “Hayır, benim köprüm ayrı, geceleri çalışarak yaptım,” diye yanıtlamış. Birlikte çırağın köprüsünü görmeye gitmişler. Usta köprüyü çok beğenmiş, çırağını kıskanarak Göksu Irmağı’na kendisini atmış. Köyün adının da bu köprüden geldiği sanılıyor. Gezmeli ustanın, Görmeli çırağın köprüsünün adı.
Diğer bir söylentiye göre de usta çırağın köprüsünün çok güzel olduğunu görünce, çırağını kıskanmış. Ona aşağıda bir yerde kusur olduğunu söylemiş. “Ben seni ip ile aşağıya sarkıtayım, sen de bu hatayı düzelt,” demiş. Çırak aşağı inince de ipi bırakıvermiş, ondan öcünü almış.

Halifeler
Şimdiki Medrese Mahallesi’ne medrese açılınca çevreden pek çok öğrencinin burada okuduğu söyleniyor. Burada oturanların çoğu kendilerinin şeyh olduğunu savunduğu için onlara halife, köye de Halifeler denmiş.

Işıklı (Tozkovan)
Bir söylentiye göre Beydili, Delikkaya, Tırnak yakınlarında yaşarlarken kız kaçırma nedeniyle iki aşiretin arası açılır. Kızı kaçırılanlar, diğerine gece baskın düzenleyerek intikam alacaktır. Bunu öğrenen aşiret, hemen obasını terk eder. Şimdiki Tozkovan Köyü çevresine gelir, yerleşir. Aradan uzun zaman geçer. Diğerleri onların yerlerini öğrenir, intikam için yola çıkarlar. Tehlikeyi haber alan aşiret, obadaki aksakallı bilgeye, ne yapacaklarını sorar. O da herkesin iki avucuna ince, beyaz toprak almasını, elleri arkada üstlerine gelecek olan atlıların önünde beklemesini söyler. Bilgenin işareti üzerine herkes bir atlının gözüne, yüzüne ellerindeki toprağı atar. Atlılar, neye uğradıklarını anlayamaz. Onlar şaşkınlık geçirirken silahları alınır. Ardından, gelenler konuk edilir, ağırlanır, olay tatlıya bağlanır. O zamandan beri köyün adı “Tozla kovan, Tozkovan” olarak kalır.

İshaklar
Bir gün yörüklerin birkaç koyunu kaybolmuş, aramaya çıkmışlar, şimdiki köyün altında Olukkısığı pınarının yanındaki bir inde İshak adında bir çoban koyunları bulduğundan köye bu kişinin adı verilmiş. Önceleri “iyi saklar’’ anlamında İsaklar denmiş, sonraları İshaklar olmuş.

Kavakoluğu
Köyün üst başındaki dere içinde kaynayan su ve onun çevresindeki kavaklardan alıyor adını köy. (Gülnarlı çınar ağacına kavak diyor) Bu nedenle Kavakoluğu diyor buraya.

Konur
Adını, Orta Asya'da ‘Konur’ adındaki yerleşimden aldığını söyleyenler var. Bir söylentiye göre de, şimdiki köyün bulunduğu yer, o zamanlar ormanlık ve sulak bir arazi imiş. Konya ve Karaman'dan gelen aşiretler burayı beğenmişler ve 'Buraya konulur mu?’ diye bir soru sorulmuş. Çevredekiler konulabileceğini söylemişler ve bu yöreye yerleşilmiş. Konulur mu sorusunu soranın adı, Konur oğlu Ali olduğu için buraya Konur adı verilmiş.

Korucuk
Ormanlık bir köy olduğundan küçük orman anlamında Korucuk denmiş köye. Başka bir söylentiye göre, bu ormanlık Anamur'dan yayla için gelenler, kışın hayvanlarını burada bırakırmış. Burası bir Anamur Beyi'nin otlağıymış. Birkaç tane korucu tutup mallarını bekletirlermiş. Sonraları burasının yerleşmeye uygun bir yer olduğunu görmüş ve buraya yerleşmişler. Korucu bırakma işinden dolayı da köye Korucuk denmiş.
Bir başka söylentiye göre de Kayrak, Kızılobruk'tan (Silifke-Pelitpınarı çevresi) bir salkım koruk atılmış suya, bir zaman sonra bu koruk şimdiki köyde bulunan kaynaklardan birinden çıkmış. Bu nedenle köye Korucuk denmiş.

Kurbağa
Önceleri köyün adı Kırbağ imiş, ancak çok yakınındaki Kurbağa Dağı'ndan dolayı Kurbağa olarak değiştirilmiş.

Mollaömerli
Söylendiğine göre köy, fundalık, ormanlık bir yermiş. 150 yıl kadar önce Mollaömer Sülalesi’nden deve otlatan bir kız çocuğu, şimdiki çeşmenin bulunduğu yerde bir su görüyor. Bu suya sandal ağacından bir oluk yapıyor ve kullanıyor. Bu pınarı görenler bu çevreye yerleşmeye başlıyorlar. Bu nedenle köye Mollaömerli adı verilmiş.

Örenpınar (Punur, Punura)
Punar, Türkçe'de pınarı çağrıştırdığından ve yerleşim iri taşlarla yapılmış bir pınarın yanında olduğundan buraya Örenpınar denmiş.

Örtülü
Köy halkından öğrenildiğine göre halkın bir kısmı Salma Mevkii'nde, bir kısmı Öteköy Mevkii'nde, bir kısmıda köyün şimdiki bulunduğu yerde oturuyormuş. Kuraklığın başlaması üzerine halk su aramak zorunda kalmış. Şimdiki çeşmenin bulunduğu yerde o zamanlar bir sızıntı varmış. Bunu fark edince kazmaya başlamışlar. Aramalar sonunda su kaynağının üzerinin büyük bir say (düz tabaka biçiminde ince yassı taş) ile örtülü olduğunu görmüşler. Su bulununca, “Şükür suyu bulduk, üstü örtülüymüş,” demişler. Halk arasında Örtülü Kuyu Mevkii olarak anılan yerleşim yerinin adı zamanla Örtülü olarak kalmış. Ayrıca köyün dört tarafı ormanla kaplı olduğu için Örtülü adının verildiği de söyleniyor.

Sipahili (Babadıl)
Daha sonraları Rumlar buraya yerleşmiş. Babaderus isimli bir Rum, yıllarca burada kereste ticareti yapmış. Dereden getirdiği keresteleri dere ağzında gemilere yükleterek ihraç etmiş. Köylülerle iyi anlaştığı için onun adından dolayı buraya Babadıl denmiş. Bu arada bataklık kurutulmuş deniz kenarı yerleşime açılmış. Bir söylentiye göre Antik dönemde Papadola-Babadolos olan adı, sonradan Babadıl'a dönüşmüş. Başka bir söylentiye göre de, yaylalarda kışın her şey donuyormuş. Burada yaz, kış yiyecek bulunmaktaymış. Burası, gelenlere yiyecek bulma konusunda babalık yaptığından köye bu ad verilmiştir.
Osmanlı döneminde köy sınırları içindeki Dana Tepesi'nde bir süre Sipahi Birliği konaklamış. Bu nedenle köye Sipahili de deniyor.

Şeyhömer
Buhara’dan gelen Şeyhömer tarafından kurulduğu için köye Şeyhömer adı verilmiştir.

Taşoluk
Köy, kireçsiz suyu olan bir pınardan alıyor adını.

Tepe(Lapa)
Güneyinde Kıble Tepesi bulunmakta. Köyün eski yerleşimi Tepe, adını da bu tepeden almış.

Tırnak
Bol su kaynağına sahip olduğu için köye Irmak adının verildiği, bu adın daha sonra küçük ve uçta kalan bir yerleşim olduğundan dolayı; Tırnak adına dönüştüğü söylenir.

Ulupınar
Çataldeğirmen (Çatalpınar-Küreyi Nur) çevresinde Durmuş Ali'nin soyundan gelen Katarcıoğlu herkes tarafından sevilen, sayılan birisiymiş. Bu nedenle köye Katarcalı denmiş. Ancak bu ad yanlış yorumlamaya yol açacağı, katır besleyen, tahtacılarla karıştırılacağı düşüncesiyle değiştirilmesine karar verilmiş. Köy meydanındaki 250-300 yıllık olduğu sanılan çınarlar ile köydeki pınardan dolayı 1967 yılında köyün adı Ulupınar olmuştur.

Yanışlı
Komşu köy Sipahili'den gelerek burada aşiret yaşamını sürdüren Yanışlı sülalesinden Ali Kâhya ile yedi oğlundan dolayı köye Yanışlı adının verildiği sanılmaktadır.

Yassıbağ
Köydeki çok sayıdaki bağın yere yatık olması, tombak bağ olmaması nedeniyle köye Yassıbağ adı verilmiş.
UNUTAMADIĞIM DOST
Mehmet BABACAN

1960’lı yılların sonuna doğru tanıdım Abdülkadir Bulut’u. Bir ömür sürecek dostluk o zaman başladı.
Anımsanacağı gibi, 1961 Anayasasının yarattığı özgürlük ortamında, siyasal ve kültürel etkinlikler hızla artmıştı. Özellikle öğretmen kesimi başı çekiyordu. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), toplumsal kesimlere örnek ve önder olabilecek dozda devinimler içindeydi.
Emekten yana devrimci düşünce, birtakım şablon bağnazlıklar içinde, henüz paramparça olmamıştı.
Yani, ülkenin kalkınması ve halkın mutluluğu, Atatürk ilke ve devrimleri çizgisinde aranmaktaydı.
Yani, Nâzım yasak olsa da, Kuvayı Milliye Destanı elden ele dolaşabiliyordu.
Yani, emperyalizme, soyguna, sömürüye karşı başkaldırı çığ gibi büyüyordu.
Kültürel alanda da, Nazım’ın yerini Dağlarca ile doldurmaya çalışan sanat ve şiir çabaları, Neruda’ya kadar uzanabiliyordu.
O günlerde, Anamur üstünden bir şiir bulutu yükselmeye başladı. Çeşitli dergilerde yer bulan bu şiirler, Abdülkadir Bulut adını zihinlere kazıyordu. Kimdi bu ozan? Şiirleri renkliydi. Dili halkın dili; dileği halkın öz değerlerini koruyup yaşatmaktı. Yöresinin folklorik öğeleri, şiirin ahengi içinde, kimi yerde yakıcı bir ağıt; kimi yerde gülmece boyutuna ulaşıyordu.
İki komşu ilçede olmamıza karşın, bir türlü tanışamamıştık, bir on kasım gününe kadar.
Anamur öğretmenlerinden bir grup, “10 Kasım-Atatürk’ü anma etkinliği” düzenleyip rahmetli arkadaşım Ali Kara ile beni de çağırmışlardı. Olaylı geçti etkinlik. Çünkü Atatürk’ün “Bursa Söylevi” okunmuştu. Gözaltın alınanlar oldu. Sanırım, Abdülkadir Bulut da, bu olaydan ötürü sürgün edilmişti...
İşte o gün tanıştık. Kocaman bıyıklı, koskocaman yürekli, yurt ve ulus sevdalısı, cıva gibi biriydi. Dünya halklarının kardeşliğini, Mustafa Kemal’le bütünleştirecek kadar da akılcıydı.
Sıkça buluşurduk Anamur’da. Özellikle yaz dönemlerinde. Anamur’un “Kayrak çakıllı “ yollarında (Bu türküyü çok severdi) epeyce pabuç eskittik birlikte.
Buluşmalarımız, adeta gündemli olurdu. İki üç kişi halinde, sahilin sakin bir köşesinde “Çilingir soframızı” kurar, söyleşimize başlardık. Konuşulmayan ne kalırdı ki… Mesleğimizin sorunları, ülkemizin ve dünyanın sorunları baş köşeye teklifsizce oturuverirdi. Sanki hiç özel derdimiz yoktu. Hem de, yalnızca yakınma boyutunda değil, çözüm önerilerini de tartışa tartışa saptardık.
Belden aşağı bir söyleşimiz olduğunu hiç anımsamıyorum. Nerden nereye geldik mi diyelim?
Her konunun sonunda bir şiir faslımız olurdu. Onun en büyük zevki, yüksekçe bir yere çıkıp, denize karşı yüksek sesle şiir okumaktı. Adeta coşardı. “Bu deniz, bu derya; halk deryasının bir eşdeğeridir, bilesiniz,” derdi.
Söyleşilerimizde sıkça kullandığı bir yargı daha vardı: “Arkadaş, boğulmak gerekirse büyük denizde boğulacaksın ki boğulduğuna değsin. Pisipisine ölmek yakışmaz bize.” Bu sözcükler tümüyle onundur. O büyük deniz, ya da büyük denize giden yol, İstanbul’du ona göre.
Gün geldi, amacına ulaştı, atandı İstanbul’a. Çok sık olmasa da haberleşebiliyorduk. Çok mutluydu. Çünkü çevresi hızla genişlemiş, üretkenliği alabildiğine artmıştı.
TÖB-DER Genel Kurulu olduğu zamanlarda Ankara’da buluşurduk. Eşim Döndü Hanım’ı serbest şiirde daha başarılı bulurdu. Bıkmadan İstanbul’a gelmemizi önerir, “ Yazık, o yörede harcanıp gideceksiniz. Oysa sanata kültüre katkı yapabilecek insanlarsınız. Büyük şehir korkutmasın sizi Yörükler,” diye takılırdı.
Saygın dostumuzun dileğini yerine getiremedik. Harcanmadıksa bile, daha verimli olmayı başaramadık... O yüzden, o iyi yürekli ve öngörülü dostuma, borçlu kaldığımı düşlerim hep. Ölüm yıldönümlerinde, Anamur’da yapılan anma etkinliklerine katılmakla, borcumu ödeyebilir miyim, onu da bilemiyorum...
Saygı ve sevgiyle anıyorum...