10 Şubat 2012 Cuma

GERÇEMEK SAYI 31




GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ
ISSN: 1307–4881
İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN


Yıl: 6
Sayı: 31

Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Hatice Canan Yalçıner
yalciner_canan@yahoo.com.tr

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon: 05327220674
E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54
Baskı Tarihi: 01 Şubat 2012

Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır. Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.
Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/ Aydıncık Şubesi
TR930001001020307582605005

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.




GEÇEVİŞ (anagyris foetida)


Keçigevişi, kokar ağaç ya da zivircik adıyla bilinen bu bitkinin Latince adı “Anagyris foetida”dır. Akdeniz bölgesine özgü, en fazla 300 m rakımda, kuru ve iyi güneş alan yerlerde kendiliğinden yetişen, 100 ile 200 cm boylarındaki bu çalı görünümlü geçeviş, baklagiller familyasındandır.
Alt kısmı hafifçe tüylü yaprakları ezildiği zaman pis bir koku çıkarır. Şubat başlarında on kadar yeşile çalan gri tomurcuklardan sarı salkım çiçekler kendini gösterir. İnce bir sapla gövdeden ayrılan kapçıktan çıkan, ters çevrilmiş “v” şeklindeki ilk çiçeğin üzerinde kahverengi lekeler bulunur. Bundan sonra birbiri içinden iki yapraklı çiçekler gün yüzüne çıkar.
Son çiçekten oldukça koyu, yeşil fasulyeyi andıran, kenarları girintili çıkıntılı meyvesi kendini gösterir. 10 ile 15 cm civarında olan meyveler kuruyunca çatlar ve içerisinden sekiz kadar morumsu tohumları dökülür.
Geçevişin zehirli olduğu söylenir. Bilinen bir kullanım özelliği yoktur.
Dallarından bir zamanlar eğef (karasabanda, oku boyunduruğa bağlamaya yarayan ağaçtan halka) ve zelve yapılırdı.

EDİTÖRDEN

ZAMAN MÜZESİNE BİR YOLCU
Mehmet BABACAN

Hey 2011! Nereye dostum? Bakıyorum, sessiz sedasız çekip gidiyorsun. Hırsız gibi. Ya da komşunun camını kırmış çocuk gibi.
Gerçi, gibisi de fazla ya. Hem hırsızlığın var; hem yaramazlığın.
Yoo, diklenme öyle! Açıklarım bak. Yüzüne vurmak istemiyordum, ama zorladın beni. Demek ki, hem kel, hem fodulsun…
Şu, bir yıl gibi kısacık sürede, ömrümün, paha biçilmez bir parçasını alıp, götürmedin mi? Ya umduklarım ne oldu? Ne verebildin bana? Aldıkların, verdiklerinden çok be!
Avucunu yumup, yumruğunu yalayan pinti gibi, kös kös gidiyorsun şimdi de. Eğer utandığın için gidiyorsan, utanmak da bir erdemdir. Öyleyse, yeni geleni uyar da, senin yaptığın hataları yapmamaya özen göstersin.
Sizin sistemi bilmiyorum. Belki, bir zaman sonra yeniden dönüp geleceksin. Ne bileyim? Gelsen de, sanırım, biz göremeyiz seni. Görenler olur elbet. Kıyamete, daha çok var.
Oysa umutlarımızı yeterince gerçekleştiremediğin için duyduğun mahcupluğu, anlayışla karşılıyoruz biz. Hepsini verebilsen, elbette iyi olurdu da, neyleyim, bizim umutlarımız sınırsızdır. Üzülmene gerek yok. Belki, gücün o kadarına yetti. Belki, enkaz devralmıştın. Belki de, ipini çeken birileri vardı. Kim bilir?
Yani, o kadar da insafsız değiliz biz.
Üstelik öyle alışmıştık ki sana, akraba gibi olmuştuk. Zaten, insanoğlu alıştığı şeylerden kolay vazgeçemeyen bir varlıkmış. O yüzden, bizim “ Devrim” naralarımızın bile, en az yarısı, tutuculuktan sancılıymış.
Ben, açık sözlü bir adamım. Bazen, başımdan büyük laflar da ederim. Ama seni yerden yere vurmak değildir amacım. Hoş gör beni. İçimi döküyorum sadece.
Zaten, hangi işgüzar matematikçi yapmışsa, sizi, tespih taneleri gibi, ipe dizip, bir aile oluşturmuş. Demek ki, gelecek olan 2012 de sizin aileden biri. Oğlun mudur, kızın mıdır? Ya da yeğenlerinden biri midir; yoksa başka bir varis m? Bilemem.
Her kimse, yarın, bir sürü tantana ile gelecek; seni bir kenara itip, zaman tahtına teklifsizce oturuverecek. Biraz üzüleceksin, ama kızma. Biz bu tantanayı, yeni gelenler için, hep yaparız. Yağ çekme huyumuzdan gelir bu. Sen geldiğinde de yapmıştık, anımsamıyor musun? Yoklukları, yoksullukları unutarak; kıyasıya göbek atıp, felekten bir gün çaldığımızı sanmıştık ya. Felekten yaptığımız hırsızlık, bize kaça mal oldu bilmem de, iki kez sarhoş oluşumuz hep aklımda. O yüzden, yılbaşı lafını her duyduğumda, lades tutuşmuşum gibi, aklımda deyiveririm.
Hiç kuşkun olmasın, 2012’ye de yağ çekeceğiz biz. İlk akşamdan, tatlı bir heyecan saracak yüreğimizi. Aklımızı birazcık geriye iterek, coşkulu siparişler vereceğiz. Cicili bicili piyango biletlerinden, önünü sonunu seçe seçe alıp, kalbimizin üstüne yerleştireceğiz. Desene, kuyruğumuz gene tava sapı olacak. İki kadehten sonra da, “ dansöz beklemek de ne ola” deyip, göbek arenasına fırlayacağız.
O yüzden, sana “ Gitme, kal” diyemiyorum. “ Gitmek mi zor, kalmak mı,” deme sakın. Yüreğim yufkadır benim. Zaten, duygusallığımla aptallığım, durmadan yarışır da, sonunda, hep aptallığım kazanır gibi gelir bana.
Gördüğün gibi, biz bu tantanayı yeni gelenler için yapıyoruz. Ya gidenler için yapsak, daha mı iyi olurdu? Ardından teneke çalınan memur gibi olmaz mıydın? Şükret haline, uslu uslu git. Bizi, 2012’ye gammazlamak gibi bir hataya da düşme. Gerçi, gammazlasan da yaranamazsın ya. Nasıl olsa, “ Enkaz devraldım” diyecektir, yeni gelen. Biz, öğrendik bu yolları. Sen, bu dünyada bir yıl yaşadın. Oysa biz, epeyce yıl devirdik. (pışşık)
Bak arkadaş, son sözüm o ki, seninle iyi kötü, acı tatlı, bir yıl geçirdik. İyileri anı defterine kaydedip, kötülerin üstüne bir çizgi çekmek, yakışır bize. Ardımızdan kötü söyletmeyelim. Bilirsin, eski ayları kesip yıldız yaparlarmış. Belki yılları da doğrayıp, gün, saat, dakika gibi bir şeyler yapıyorlardır.
Belki de, zaman müzesinin uygun bir rafında, gerine gerine uyuklayacaksın. Kim bilir?
Allah taksiratını affetsin…


SİLİFKE YOLCULUĞU
Hasan AKARSU

Bir yere yapılan gezi amaçlı yolculukların insanı zenginleştirdiğini biliyoruz. Gittiğimiz yerlere yeniden giderken, yeni şeyler görmenin özlemini duyuyoruz. Tekirdağ’dan başlıyor yolculuğumuz. Önce İstanbul’a, oradan 10.11.2011 Perşembe günü THY uçağıyla, saat 14.15’te Adana’ya gidiyoruz. Uçağa binmenin heyecanını duyumsuyoruz. Çanta, üst-baş denetimi de az iş değil. Uçak kapısında güler yüzle karşılanıyoruz. Uçak havalanmadan yapılan bilgilendirmeleri ilgiyle dinliyoruz. Pilot, kalkışa hazır olduğumuzu, yolculuğun bir saat beş dakika süreceğini bildiriyor. İstanbul’u gökyüzünden görmenin zevkini tadıyoruz. Uçak buluta girip bulutların üstüne çıkınca da bulutların üstünden sürüyor yolculuğumuz. Aşağılar bulutluyken biz güneşli gökyüzünde yol alıyoruz. Bir süre sonra pilot, Ankara yakınında olduğumuzu, Ürgüp üzerinden Adana’ya yöneleceğimizi duyuruyor. Toroslar’ı, Adana ovasını uçaktan görüyoruz. Saat 15.25’te uçağımız havaalanına iniyor. Otomobille Silifke’ye doğru yol alıyoruz. Tarsus’un, Mersin’in yakınından geçerek 17.30’da Silifke’ye ulaşıyoruz.
Eczacı Kemal ile müzik öğretmeni Melek’in düğününe katılacağız. Melek’i ilk kez görüyoruz. Cana yakın, sevimli bir öğretmen olarak olumlu izler bırakıyor bizde. Düğün sahibi emekli öğretmenler Osman Oğuz ile Emine Oğuz ve yakınları tarafından sıcak karşılanıyoruz. Hayriye Hanım ile Çınar Bey yemeğe alıyorlar bizi. Saat 22.00’de, Silifke’ye 17 km uzaklıktaki Susanoğlu’na gidiyoruz. Oğlumuz Özger ile gelinimiz Emel de bizimle kalıyor.
11.11.2011 tarihi, evlenenler için ayrı bir önem taşıdığı için nikah kıymalar yoğun oluyor. Biz de saat 15.30’da kıyılacak nikâha gitmeden önce Susanoğlu’nda dinleniyoruz. Bir saatlik yürüyüşten sonra denize girip yüzüyorum. 11 Kasım’da bile yüzülecek gibi sıcak Akdeniz. Güneşli bir havada Silifke’yi geziyoruz. Göksu kıyısında geziniyoruz. Atatürk’ün Silifke’ye dört kez geldiğini simgeleyen anıt ilgimizi çekiyor. Üzerinde Atatürk’ün Silifke’yi ziyaret saatleri belirtiliyor: 27 Ocak 1925, 12 Mayıs 1926, 11 Şubat 1931, 20 Şubat 1935. Atatürk, Silifke’ye son gelişinde iyi karşılanmadığı için, il olan Silifke’nin ilçe yapıldığını duyuyoruz. Göksu üzerindeki üç köprüden önceden de söz ettiğimi anımsıyorum. Taş Köprü (Roma Köprüsü) özgünlüğünü koruyor. Ortadaki köprüye belediye başkanlığı yapan Feyyaz Bilgen’in adı veriliyor. Deniz tarafındaki köprü de sonradan yapılmış olup dört yola çıkışı sağlıyor. Göksu kıyısında yüzyıllık okaliptüs ve çınar ağaçları çoğunlukta olup günlük, akçakavak, Japon gülleri, harnuplar da bulunuyor.
15.30’daki nikâh törenine katılıp Susanoğlu’na dönüp dinleniyoruz. Sabahleyin yaptığımız gezide balıkçıların denize ekmek atarak denizi şenlendirdiğine tanık oluyoruz. Oltayla kıyıda balık tutanlar, parça parça ekmek atıyorlar denize. Ekmeklere gelen balıkları tutmaya çalışıyorlar. Susanoğlu Koyu’nun, uzun bir kıyısı var. “Kum cennetine hoş geldiniz!”, “Denizin süsü temiz sahilidir” yazılarını anlamlı buluyoruz. 12.11.2011 Cumartesi gecesi saat 19.00’da başlıyor düğün. Altın Orfoz Oteli’ndeki düğün salonuna gitmeden önce Silifke içindeki Roma Tapınağı’nı geziyoruz. Korint düzenli tapınağın 2. yüzyılda yapılıp Bizans döneminde kiliseye dönüştürüldüğünü öğreniyor ve yapının bir sütununun ayakta kaldığını görüyoruz.
Aya Tekla Kilisesi’ni geziyoruz. Aya Tekla, ilk Hıristiyan azizelerinden olup buradaki mağaraya sığınıyor. Mağaranın üstüne de kilise yapılıyor. Mağara kiliseyi ilgi çekici buluyoruz. İçinde birçok odası olduğunu görüyoruz. Büyük Bazilika’nın kalıntıları, mermer kaplı duvarları, mozaik tabanı ilgi çekiyor. 460-470 yıllarında yapıldığını, bölgenin en büyük kilisesi olup 55 m uzunluğu ve 36.80 m genişliği olduğunu, sarnıcı ve hamamları da gezmeye, görmeye değer buluyor, her yıl 23-24 Eylül’de Hıristiyanların burayı ziyaret ederek hacı olduklarını öğreniyoruz. Aya Tekla, Konyalı bir ailenin, Aziz Paulus’un kızı olup 376-379 yıllarında burada yaşıyor. Silifke’nin tarihinin eski olduğunu anlıyoruz bu tarihsel yapılardan.
Düğün, her yerdeki düğünler gibi yapılıyor. Müzik eşliğinde oyunlar oynanıyor, yenilip içiliyor, takılar takılıyor. Ayrı bir geleneğinden söz etmeliyiz bu yörenin. Gelin ile damat evlerine girerken kapıda kurban kesiliyor, kapıya bal sürülmüş asma yaprağı yapıştırılıyor evlilikleri tatlı olsun diye. Limonata da içiriliyor. 13 Kasım günü düğün yorgunluğunu atıyoruz üzerimizden.
14.11.2011 Pazartesi günü Silifke’den ayrılmadan önce, limon ve portakal bahçelerini geziyoruz. Otomobille Mersin’den geçerken, buranın ünlü yazarlarını, ozanlarını, sanatçılarını düşünüyoruz. Aslanköy doğumlu Behzat Ay, Osman Şahin yazınımızda önemli iz bırakan yazarlarımızdandır. Bir trafik kazasında yitirdiğimiz Anamurlu ozan Abdülkadir Bulut, şiiriyle önemli bir yer tuttu yazınımızda. Müzisyen Nevit Kodallı da önemli sanatçılarımızdandır. Film yönetmeni Atıf Yılmaz, ozan Zekai Yiğitler de Mersinli. Gazeteci, ressam Etem Çalışkan, ozan Ümit Yaşar Oğuzcan, öldürülen bilim adamı, eğitimci Cavit Orhan Tütengil, oyun yazarı Haşmet Zeybek Tarsuslu. Ozan Halil Uysal Anamurlu. Ozan, yazar Kerim Yund Silifke doğumlu. Genç ozanlardan Aydan Yalçın da Silifkeli. Günümüz yazınında, Aydıncık’ta yaşayan yazar Mustafa Yalçıner, Mut’ta öğretmenlik yapan Nihat Mustul, Gülnar’da yaşayan yazar, ozan Ali F. Bilir ve eşi Saadet Bilir önemli adlar olarak yer almaktadırlar. Kentler, yöreler sanatçılarıyla önem kazanıyor. Bu yönden Mersin’in de zengin olduğunu belirtmeliyiz. Mersin’de “Refah Şehitleri Anıtı” ilgimizi çekiyor. 1941’de Akdeniz’de batırılan gemide, şehit olan denizcilerin anısına 1972’de yapıldığını öğreniyoruz. Uzun bir kıyısı ve kıyıda büyük bir parkı var Mersin’in. Palmiye ağaçlarıyla Marmaris kıyısını anımsatıyor bize. İlde, 19-20 Kasım 2011 tarihleri arasında Narenciye Festivali yapılıyor. Ulu Cami’yi, valilik binasını, serbest bölgeyi, Atatürk Parkı’nı, eski yapı olan belediye binasını görerek, karnımızı doyurarak ayrılıyoruz Mersin’den.
Adana’ya varıp, uçağımızın kalkış saatini bekliyoruz. Eşim Aynur’la birlikte bir düğünü kutlamanın ve güzel bölgemizi gezmenin mutluluğuyla, Dadaloğlu’nu anımsayıp biniyoruz İstanbul uçağına: “Uçaklar yakın eder ırağı/ Gökyüzünden aşan yollar bizimdir” diyoruz.


ÂDEM’İN KORKULU DÜŞÜ
Mustafa SAĞLAM

Önce geyikler, dağ keçileri ve karacalar çıktı ortaya. Oldukça iri yapılı, kocaman boynuzlu ve güçlüydüler. Bunlar erkekleriydi besbelli; geri taraflarında ise dişileri ve yavruları toplanmışlardı, hepsi küçük ve sevimli.
Âdem, şaşırdı; bunlar da nerden çıkmışlardı şimdi? Avlana avlana bitmemiş miydi bunların nesli? Hele şu son otuz, kırk yıldır bir tekini desen gören olmuş muydu hiç? Kendisi olmayınca ancak resimlerini göstererek tanıtmaya çalışmıyorlar mıydı onları torunlarına? Bunların çoğu da anlatandan anlatana değişmiyor, yalan yanlış şeyler oluyor muydu hep?
Ama neden böyle düşman gibi bakıyorlardı ki ona? Neden kendine doğru yöneltmişlerdi boynuzlarını ve burunlarından soluyorlardı? Hâlbuki ne kadar da dostça görünüyorlardı dağda karşılaştıkları zamanlarda! Aynı havayı soluyarak, aynı pınarlardan su içerek, aynı topraklar üzerinde insanlarla yan yana yaşamaya ne kadar da istekliydiler! Binlerce yıldır yaşadıkları bu memleketi, yeni gelen bu insanlarla paylaşmaya ne kadar da hazırdılar!
Fakat karşılarında biraz daha durup, onlara dikkatle bakınca bir şeyin farkına vardı: Tümü de bir zamanlar kendi avladığı hayvanlar değil miydi bunların? Evet evet, hem de ta kendileri! Nasıl olmuş da hepsi bir araya gelmişlerdi böyle?
Gittikçe kalabalıklaşıyordu karşı taraf: Tavşanlar, domuzlar, kirpiler, porsuklar, çakallar, vaşaklar, Anadolu kaplanları, kurtlar, tilkiler… Derken iyice kalabalıklaşıp, sayılamaz hale gelmişlerdi. Ama nasıl da saldırgan ve öfkeliydiler hepsi birden! Dişler iyice bilenmiş, bir kamanın ucu gibi parıl parıl… Bir an önce onun üstüne atılıp, parçalayıvermek istercesine gözlerinden ateş fışkırıyor.
Evet, bunları da anımsıyor bir bir. Onların büyük bir kısmını tuzakla yakalamış, sonra da kafalarına sopa vurarak öldürmüştü. Bazılarını ise silahla vurup, yavrularını öksüz bırakmış, onlardan bir kısmı ölmüş, bir kısmı başkalarına yem olmuş, çok az bir kısmı da zor şer hayatta kalmayı başarmıştı.
Gökyüzü kararır gibi oldu bir an: Başını kaldırıp baktı ki, yukarısı hep kuş, güneş görünmüyordu nerdeyse. Göz alabildiğine kuşla doluydu başının üstü. Kafasına çarpacaklarmış gibi uçuyordu hepsi de. Bir savaş uçağı gibi hızla dalış yapanlardan yere yaslanarak kendini koruyordu ancak.
Yavaş yavaş yere inip, bir başka tarafa da kuşlar dizildi. Keklikler, bıldırcınlar, yaban kazları, yaban ördekleri, turaçlar, şahinler, atmacalar, kartallar… Birçoğunun şimdi adını bile unuttuğu bir hayli kuş, hem de koca bir sürü. Bunlar nasıl birbirleriyle haberleşmiş, kim öncülük etmiş de toplanmışlar böyle ki? İyiden iyiye şaşırdı kaldı Âdem. Ama ne kadar güzeller öyle, ne kadar da göz alıcı renkleri, alaları var; tüyleri dersen pırıl pırıl.
O sevimliliklerine rağmen bunlar da hiç dostça göründükleri yok. Bazıları gagalarını gösteriyor sanki gözlerini oymaya hazırlanıyorlarmış gibi. Bazıları sivri bir kancayı andıran pençelerini açıp kapayıp duruyorlar bir saldırıya hazırlanıyormuşçasına. Her biri kendi yöntemiyle meydan okuyor ve bir intikamının olduğunu, bunu kesinlikle alacağını anlatmaya çalışıyor adeta.
Âdem’in onları hatırlaması da gecikmiyor elbette: atıcılığa ve avcılığa yeni başladığı günlerde, yensin yenmesin, önceleri eğitim, sonraları zevk olsun diye öldürdüğü kuşlardı bunlar. Onları havadayken vurarak, uçar avcılığını öğrenmişti kendisi. Daha da ilerletip, bir keskin nişancı olmuştu sonunda.
İçine bir korku düşmüştü: Hayra alamet değildi bu toplanma; hepsinin, üstüne üşüşüp onu paramparça etmeleri an meselesi gibi görünüyordu çünkü. Evine saklanıp, kapıyı pencereyi kapatmak, öfkeleri yatışıncaya dek de dışarı çıkmamaktı en doğrusu. Geriye dönüp, koşmaya yeltendi ama o da ne: Ormanda kesip, yakıp neslini bitirdiği ağaçlar, dal ve kökleriyle bir ahtapot gibi sarmamışlar mı evini! Öylesine güçlü kökler ki, evin temelini çatır çatır söküyorlar. Ağaçların bu kadar canlanıp canavarlaşabilecekleri hiç aklına gelmemişti şimdiye kadar; görülmüş, duyulmuş bir şey de değildi zaten.
Eee, şimdi eve de gidemezdi, gidilecek hali de kalmamıştı ki nasıl gitsin! Ne yapacağını iyiden iyiye şaşırmıştı Âdem; kaçabilecek bir yer kalmamıştı onun için. Deniz geldi aklına. Bak bunu iyi düşünmüştü, evi bırakıp denize doğru koşmaktı tek çare. Orda şansı vardı; deniz de uzak sayılmazdı, yanı başındaydı nasıl olsa. Çoğu yüzemezdi; Orda saldırma olanakları yoktu o hayvanların. Denizden yana koştu hemen. Hızla varıp, suyun içine attı kendini ve bir oh çekti, şimdi emniyetteydi artık. En azından, çıkar bir yol bulmak için zaman kazanmış oluyordu böylece.
Âdem, tehlikeyi atlattım diye biraz rahatlamak üzereyken küçük bir dalgalanma oldu ve suyun içinden bir baş göründü. Pos bıyığı ve sevimli yüzüyle bir Akdeniz fokunun başıydı bu. Kürkü, sanki bir parlatıcı sürülmüşçesine parıl parıl parlıyordu güneşte. Hemen bir su samuru belirdi yanı başında, o da sevimliydi bir o kadar. Kunduz da peşlerine takılıp gelmiş neden geldiyse. İlerde ise koca bir balina; yelpazeye benzeyen kuyruğunu şöyle bir gösterip suya daldı. Ve balıklar yüzlerini gösterdiler sonra. Her renkten, her türden boy boy balıklar. Daha önce hiç görmediği, gördüyse bile hatırlayamadığı başka çok sayıda canlı ortaya çıktı o sırada; denizatından tut vatozuna, medüzüne kadar deniz yaratığının hepsi buradaydı. Hayret! Nasıl anlaşıp, toplanmışlar böyle? Ama şöyle belleğini biraz yoklayınca anımsamaya başladı ki, iyi tanıdığı ve yıllar önce çok avladığı fakat uzun zamandır ne nehirlerde, ne göllerde ne de denizlerde rastlanmayan hayvanlardı bunların birçoğu. Hele çocukluk ve gençlik çağlarında filan çok sayıda vardı ve bol bol avlıyorlardı kendisi ve komşuları.
Fakat gel gör ki, bunların gözlerinde de var aynı kin, aynı öfke. Başta da köpekbalığı o koca ve keskin kuyruğunu sallaya sallaya etrafında dolanmaya başlıyor. Kunduzlar, su samurları, Akdeniz fokları eski sevimliliklerini ve dostluklarını bir yana atıp, saldırıya hazırlanırmışçasına dişlerini gösteriyorlar. Şaşılacak şey, bu hayvanlar hiç de böyle haşin ve vahşi görünüşlü değildi eskiden!
“Göllerimizi, nehirlerimizi kuruttun, yaşayacağımız dünyayı yok ettin,” diyor içlerinden biri.
Başka biri de çıkıp:
“İçinde yaşadığımız ev olan denizi zehirledin, nefes alamaz olduk, ciğerlerimiz çürüdü,” diye sesleniyor.
Şikâyetçi çoktu:
“Yuvalarımızı dinamitledin, ne kadar yavru ve yumurta varsa hepsi öldü. Sığınacak yer bulamayınca düşmanlarımıza karşı korumasız kaldık,” diye bağırıyor bir anne balık.
O bitirir bitirmez:
“Yumurtlama mevsimi, göç mevsimi, kış mevsimi düşünmedin avladın. Bunların nesli bitecek diye aklına gelmedi, avladın. Avladın, avladın, avladın… Gece gündüz demeyip hep avladın. Yalvardık, yakardık, yapma etme, bak sonumuz geldi dedik, dinlemedin yine avladın; şimdi cezanı çekeceksin. Haydi, arkadaşlar saldırın!”
Hepsi üstüne doğru gelmeye başlayınca, karaya doğru kaçmak zorunda kaldı bizim Âdem.
Fakat toprağa daha ilk adımını atar atmaz, toprak kaynamaya başlıyor ayağının altında; bilmem kaç şiddetinde bir deprem oluyor sanki ve ayakta durmakta zorlanıyor o. Karşıda başka insanlar da görünüyor ama onlarda öyle bir şey yok, oldukça sakinler, kendisini seyrediyorlar rahat rahat. Onu ise toprak yutacak nerdeyse.
Kurtarmaları için imdat çağrısı yapıyor Âdem.
Ötekiler hiç duymazdan gelirken biri yanıt veriyor:
“Farklı mezhepten olduğum için beni horladın, eziyet ettin, daha da ileri gidip, toplu kıyım yaptın, neslimi yok ettin; şimdi daha ne yardım bekliyorsun benden,” deyip kılını bile kıpırdatmıyor.
Yanındaki konuşuyor bu sefer:
“Kendi dininden olmadığım için bana yaşam hakkı tanımadın. Benimkine ise hiç mi hiç saygı göstermedin, hep hakaret ettin, kötüledin. Şimdi ben sana neden yardım edeyim ki?”
Üçüncü kişiye elini uzatıyor:
“Kendi ırkından olmadığım için beni insandan saymadın, evimi yakıp, yuvamı dağıttın. Karımı, kızımı götürüp haremine kapattın, köle pazarlarında sattın ganimet diye. Sen geldiğin zaman ben bu toprakların sahibiydim; yurdumu işgal edip, halkımı kılıçtan geçirdin. Hangi yüzle el uzatıyorsun bana?”
Tam bir umarsızlık içindeydi. Toprak, hala ayağının altında oynuyor, deli bir at gibi onu sırtından atmaya çalışıyordu sanki.
Bu sefer sesler topraktan geliyor:
“Milyonlarca yıldır, doğurduğum çocuklarımı hiçbir kıtlık göstermeden doya doya besledim. Bitkiler olsun, hayvanlar olsun hiç açlık çekmediler. Ama sen öylesine zehirledin ki beni, doğuramaz, doğurduklarımı ise besleyemez hale geldim, üretkenliğimi yitirdim. Göğüslerimdeki süt kurudu. Öldürdün beni, seni istemiyorum artık; nereye gidersen git, benim üzerimde sana yer yok bundan böyle.
Çaresizlik denen asıl buydu işte. Şimdiye kadar başı hiç böylesine dara gelmemişti Âdem’in. Gidebileceği nere vardı ki? Hiçbir yer.
Uyanıverdi hemen; kan ter içinde kalmış, ıpıslak etmişti yatağın içini. Gördüklerinin bir düş olduğunu anlayınca öyle rahatladı ki!
Yataktan kalkıp, mağaranın kapısına gitti, karşılara doğru baktı: dolunay, her tarafı gündüz gibi aydınlatmıştı. Tepeler, dağlar, ağaçlar yerli yerinde duruyordu. Bunun bir düş olmasına çok sevindi.
Dönüp, Havva’nın üzerindeki kaymış olan incir yapraklarını düzeltti ve bir kez daha yanına uzandı.

OVACIK ALANINDA TEK KADIN OLMAK
Celal Necati ÜÇYILDIZ

Eğer Toroslar’ın başında bir ova ararsanız, işte o Ovacık alanıdır. Akdeniz’den yukarı kıvrıla, kıvrıla yollar gider. Yokuştan nefes aldığınızda sizi Meydan karşılar. Maki örtüleri defne, kesme, piynar, sakızlık. Aralarına serpişen meşe ağaçları. Bunlar Yörükler için paha biçilmez varlık alanlarıdır.
Taşeli’nin içinde yeşil alanlar demek olası. Ovacık Alanına Karaman, Konya’dan Yörükler akın, akın gelmişler. Kimisi gönüllü gelmiş, kimisi zorunlu iskân politikaları ile gelmişler. Buraları yurt tutmuşlar. Kuyu başları, sarnıçlar onlar için en iyi mekân olmuş. Bu bölgede akarsu yok. Tarihi roma su kanalından yararlanan da olmuş ama. Yukarı da bulunan köyler tat vermemişler. Kokmuş peynir derileri, leşler atmışlar. Ama sular yine de içilmiş. Ama kuyu suları en temizi çıkmış.
Ovacık alanında önce tek kadın yaşamış. Ovacık köyü Tek Kadın Mahallesi’ne gittiğimizde, orada bir kent harabesi ile karşılaştık. Bütün olumsuzluklara rağmen hâlâ ayakta kalmaya devam ediyor. Recepli sülalesi buralara gelmiş. Ev yapmışlar. Evler bir asırlık. Hâlâ dimdik ayakta. Tek Kadın heykelini birileri götürmüş ama aslan mezar kapağı ile idare ediyorlar.
Hançerli, Deve ini, Gökburç, Tek Kadın, Çatmataş’ta ören yerleri ayakta kalmak için uğraş veriyorlar. Köy sakinleri bu yapılara sıcak bakmıyor. Sanki kendi ibadet yerlerine rakip görüyorlar. İşte ne nedenle tarihi yapıları görmek isteyenler, patika yol bile göremiyorlar. Çalıların, dikenlerin arasında hoplaya zıplaya anıtlara ulaşıyorlar.
Keşli Türkmen köyünde delikli taşını görüyoruz. Sonra Ovacık alanında yürüyüş devam ediyor. Türkülerde adı geçen Yankılı Mahallesi, Bozkoyak, Sarıveliler, Sinanlı, Turabi adım adım tarih kokuyor. Aslanlı kabartma heykeli çalıların arasında Ovacık alanına bakıyor.
Ovacık alanında artık keçiler dolaşmıyor. Kayaları, taşları toplamışlar. Kırmızı verimli topraklar Aksufat suyu ile buluşunca domates, kırmızı toprağın üzerinde onun renklerini sergiliyor. Domatesini üretiyor, yanına defne yaprağını da koyuyor. Son yıllarda, Ovacık alanı defne yaprağında başı çekiyor. Bir kısmını fabrikalara gönderirken, bir kısmını da alıkoyup; kendi usulleri ile sabun yapıyorlar.
İmamlı (Meydan), Demirçili köyleri Ovacık alanın hemen altında, onlar denize biraz daha yakın. Köyler onların kışlıkları. Yaz gelince, Mara üzerinden Yüğlük dağlarının yolunu tutuyorlar. Zorunlu yerleşim sırasında burada kalın artık demişler. Ama bakmışlar sıcak, sıtma, kavga dövüş yurtlarını bulamamışlar. Hâlâ gitmeye devam ediyorlar. Esas yurdumuzu orada. Büyük tarlalarımız orada diyorlar.
Demirçili’de roma döneminden ( yaklaşık MS. 2-3 y.y.) yapıtlar, aile mezarları, hamamlar ayakta kalmak için mücadele veriyorlar. Ama bu yapıtlara ulaşmak için birer patika yol bile çok görülmüş.
Sanırım bu köylere geçmiş uygarlıklarla iç içe yaşama kültürü verememişiz. İşte sorun burada. Yani burada bulunan paha biçilmez anıtları Tanrıya emanet etmişiz.
Akdeniz’den, Toroslar’a yokuş başından ağır ağır çıktıktan sonra bu anıtları görmek için soluklandığında, sıcak bir çay ya da ayran. Duraklama, konaklamaya bile dönüşür. Narlıkuyu’da uygulanan projelerin buralara da kaydırılması bu bölgedeki tarihi yapıların kendiliğinden korunması sağlanacaktır. Bunu Cennet- Cehennem bölgesinde görmek olası.
Demirçili’den, Uzuncaburç’a kadar bu bölgenin bu projelere gereksinimi var. Son kalan Yörük çadırlarında sıkmasını, böreğini, ayranını ve de kırmızı toprakta yetişen domatesi, biberini birlikte tatmak.
O zaman bölge halkı o anıtlara gitmek isteyenlerin patika yolunu yapar. Onlara öcü gibi bakmaz. Onları dost olarak karşılar. Uygarlıklar birbiri ile kaynaşır. Bunlar zor işler değil. Bir ucundan başlamak gerekir.

LİMONİ
Z.E.Deniz OĞUZ

Mersin’in Erdemli ilçesi sınırlarında bir randevu daha başlıyor. Yolculuk, avuç avuç medeniyetin yorgun kemiklerini dinlendirdiği Toros kanyonlarında ilerliyor.
Erdemli coğrafyasındaki herhangi bir yolculuk, yılın neredeyse dört mevsimi Akdeniz’in âlicenap güneşinde devam eder. Vadilerde kıyamet gibi bereket kol gezer. Ve limon, incir, kekik, andız, yarpuz, sedir, ardıç kuşu, ardıçgiller…
Antik adı Lamas olan Limonlu, Dağlık Kilikya’nın denize açılan kapılarından biridir. Beldeden kuzeye sapıldığında ince uzun Kayacı Vadisi başlar. Limonlu Çayı’nın küçük menderesler oluşturduğu vadiye, mevsimine göre yeşil ya da sarı parlak limon bahçeleri yayılmış, suyu aralarına almış bahçelere ise meyve dökmekten yorulmuş incir ağaçları karışmıştır. Bir de yaz dönmeden, çitillerine incir doldurmuş kıpır kıpır çocuklar, seralarını yenileyen yarıcılar, gölgeliklere devrilmiş sarıkızlar ve limon makasları ile her biri bir dalda çalışan mevsimlik işçiler.
Limonlu Çayı takip edilirse, ağaçlarla korunaklı karpuz çatlatan sayfiye yerlerine ulaşılır. Kayacı Vadisi Milli Parkı’nın bu köşesi, doğal şemsiyeler altında oldukça serindir. Yöre, Limonlu Çayı’nın hafif zorluktaki kıyı geçişleri ile doğa sporları için son derece ideal. Gözleme, tatlı su balığı veya çay molası, pek tabii suyun içerisinde sürülebilen bir keyif. Toros yaylaları dışında yaz aylarının en serin alanlarından biri olan milli parka kır dinlenmesi için gelenler, Limonlu Çayı’nın soğuk yeşil sularına ve beyaz kumullarına atar kendini. Sudaki yeşil yengeçlere dikkat!
Kayacı Vadisi bir acayip havadar yer... Yüksek kotlara tırmanış başladı mı bitki örtüsü öyle hemen değişmez. Vadiyi seyreden keskin yamaçlardaki limonlukların sırtına, elma bahçeleri ve kızılçamlar dadanmıştır. Dolambaçlı yolun sonunda, vadi görünmez olduğunda ise yayla yolları başlar. Çiriş Köyü’nden itibaren sağlı sollu küçük ölçekli üzüm bağları ve kızılçam ormanları takip edildiğinde, yaklaşık 20 km sonra, Aydınlar Köyü (Avgadı) girişinde Kargagediği Sedir Ormanları belirir. Yılların örseleyemediği sedir ağaçları, yol genişletme çalışmaları esnasında fire vermişler fakat bugün hepsi koruma altında. Kargagediği’nden sonra ise ardıçlar ve yine aynı familyadan olan andızlar istila eder ortalığı.
En geniş yayılımını ülkemizde bulan Toros Sediri (Cedrus Libani) vefalı bir ağaç. Hem dayanıklı olacaksın hem kolay işleneceksin. Zor! Bir de belki güzel kokulu olmasındandır, iğne yaprakları hayvanları cezp eder. Son yıllarda, ormancıların meşakkatli çalışmaları, kozalaklardan elde edilen karpelli tohumlarıyla sedir ormanlarının yaygınlaştırılmasında etkili oldu. Kar yağmadan hemen önce veya yağdığı esnada havadan ve karadan atılan tohumlar, bugün daha çok sedirin boylanmasını sağlamış durumda.
Güve benzeri haşereleri uzaklaştırıcı etkisi ile sandık, dolap ve inşaat malzemesi üretimi gibi birçok alanda kullanılan sedir, dar yıllık halkaları ve dayanıklılığı nedeniyle gemi yapımı için ideal. Süveyş kanalı yapımını da içine alan 5000 yıllık tahribat, bugün bozuk sedir alanlarının iyileştirilmesinde geç de olsa bir etken.
Ya ardıçlar? Pul yapraklı olarak tanınan bir ardıç (juniperus) genellikle Toroslar’da boz ardıç ve yağ ardıç olarak çıkar karşınıza. Soluk yeşil boz ardıçların arasında ıslak ve daha canlı görünümlü olanlarına halk arasında “yağ ardıç” denir. Ardıçlar, doğal ortamlarda ardıç kuşları ve bazı hayvanların sindirim sisteminden geçerek yayılır. Ardıç kuşunun midesinden ve poposundan geçmeyen tohum, ardıca dönüşmez. Kilit taşı görevini üstlenmiş olan bu kuşlar, zincirin en önemli halkası. Onlar da bu yüzden koruma altında.
Ardıçgiller, tespih, pekmez, ok yayı, kurşun kalem, mobilya, dekoratif malzeme yapımında, cin adlı içkinin üretiminde, geyik eti gibi ağır kokulu etlerin tadını ekşimtırak kozalakları ile hafifletmede kullanılır. Ardıçtan elde edilen katran, uyuz gibi deri hastalıklarının tedavisinde ilaç gibidir. Erzurum oltu taşı bile fosil ardıçlardan oluşmuş bir nimet.
Kayacı Vadisi’nin doğu komşusu olan Erdemli Kanyonu ayrı bir cennet. Kanyona, hazır Kargagediği’ni geçmişken Aydınlar (Avgadı) yaylasından sapılarak da ulaşılabilir. Çerçili ve Koramşalı köyleri, şeftali plantasyonlarının zorlu yamaç düzeninde kurulduğu bolluk alanları. Öyle ki Koramşalı köylüsü memleketini, “kutsal topraklar” diye bellemiştir. Bir de eski zamanlarda beyaz tenli, çakır pençe güzel mi güzel kadınları ile ün salmıştır buralarda. İlerledikçe, balta girmemiş kızılçamlarla dolu bir yörenin içinde bulursunuz kendinizi. Yaklaşık 10-15 km sonra, kanyonun Söğüt- Küçük Sorgun (Toros Köyü)- Büyük Sorgun yayla üçgenine kavuştuğu yerdeki Kaleboynu ve Kevenkırı düzlükleri, derin vadinin yüksek kotlarındaki iki güvenli kuş kafesi. Bu düzlüklere vardığınız vakit bir kez daha ardıç kuşları için oluşturulmuş suni havuzların ve sedir iyileştirme (rehabilitasyon) alanlarının içindesiniz. Kanyonu, 1700 m’den seyreden bu kekik kokulu tepeliklerden sonra soluk alınabilecek diğer bir durak, Erdemli Deresi’nin kaynağı olan Değirmenbaşı. Yüzeyde yarpuzları besleyen yeraltı kaynağı fena halde soğuk. El yakan bir soğuk! Öyle ki piknikçilerin ara sıra şinav vaziyetinde su içme yarışına davrandığı bir mesire alanı. Daha ötede, Büyük Sorgun girişindeyse upuzun boylu kartal yuvası görünümlü yaşlı sedirler… Selamlamadan geçmemeli!
Yakınlarda 19. yy’da Ermeni bir vatandaşın yapıp işlettiği, şimdiyse terk edilmiş bir değirmen var. Değirmencilik Anadolu’da çoğunlukla gayrimüslimlerce yapılmıştır. Çünkü ekmeğin ham maddesi olan un da ekmek gibi kutsaldır. Değirmende yerlere dökülen unun ister istemez üzerine basar değirmenci. Bu yüzden değirmenciliğe sıcak bakmaz Anadolu halkı.
Limonlu ve Kumkuyu (Tırtar) arasında, bugün makilik alanlara saklanan antik korsan limanlarına yataklık eden kanyonlarda ilerledik. Erdemli tantunisi için verilecek bir mola ya da Kumkuyu marinasının ayakucunda bir balık keyfi gezinin son durağı gibi görünse de daha önümüzde koca bir Göksu Vadisi uyuyor.
Sağlıkla geziniz…

SİYASETİ BIRAKIYORUZ
Mehmet ÖNDER

Bizim rahmetli siyasetle çok uğraşmış; anlaşılan zarar da görmüş, “Oğlum büyüyünce siyasete bulaşma” diye öğüt verir dururdu.
Sözünü tuttum, hiç siyasete bulaşmadım. İkide birde partilere girip çıkışım mı? Hep o bana bulaşıyor, o yüzden.
***

Bir yerel seçim öncesiydi, kelli felli biri çıktı geldi; bir partinin ilçe başkanıymış: “Mehmet Bey, uzun zamandır partiye belediye başkan adayı arıyoruz. Düşündük taşındık en iyi adayın sen olduğuna karar verdik. Mevcut başkanı devirse devirse o devirir” dedik.
Bak sen! Damardan damardan da giriyor. Yani, bu şu demek: Siyaset denen şey açık açık bulaşıyor. Ağzımızdan da noter tasdikli belge hükmünde bir “Eh!” çıktı mı? Artık siyasetin içinde değil, ta göbeğindeyiz.
Yalnız tek sıkıntı parti bol para gönderemeyecekmiş.

***

“Arkadaşlar o zaman işimiz çok zor. Bu işler bol para ister, emek ister, işi gücü bir yana bırakmak ister” diye yalvarıp yakarmalar sinek vızıltısı kadar etki etmedi.
Beklendiği gibi ertesi sabah da istekler başladı. İlçe başkanı birini göndermiş. Adamın deyişiyle “Ercümen Listesi” hazır mıymış? İnsaf artık, daha bugün bir. Ne encümeni ne meclisi. Akşama doğru il başkanlığı sekreteri: Meclis listesi nerede kalmışmış. Ertesi sabah erkenden de bizzat parti genel sekreteri, bizi “En tembel ilçe örgütü” ilan edeceklermiş, bu ne uyuşuklukmuş.
Aldık başımıza bir dert ya, inşallah sonu hayırlı olur. Bereket ki, bu konularda deneyim sahibiyim. Bir tarihte “Usulen adını ilçe başkanı yazıverelim, işleri biz yaparız” denip siyasete sokulmuş, üç gün sonra bizzat genel başkandan “Filan köydeki üye sayımız niye hala üç, orada yan gelip yatıyor musunuz!” diye azar bile işitmiştim.
Neyse, bir yola çıktık, bulacaz artık o ercümen denen zevatı. Ama bulmak için de aramak lazım. Yola koyuldum, bir kahveye bakınırken taa ortaokuldan bir arkadaşıma rastladım. Tembel Osman. O zamanlar yaşamaktan bezgin bir çocuktu. Derslerine çalışmaz, kırık not alınca da “Bırakıcam bu okulu” diye mızıldanır dururdu. İlk yılın sonunda bıraktıydı da kurtulduyduk.
Ama şimdi, kendisine gereksinim var. Yukardan bastırıyorlar, “Osman’ı bile meclis üyeliğine yazarsam şaşırmayın” diyecektim ki, o da arayış içindeymiş. Daha beni görür görmez “Sigara var mı?” dedi. Uzattım; anlaşılan ateşi de yok, sağa sola bakınmaya başladı. Çakmağı çıkarıp yakıverdim, elimin üstünü okşar gibi yapıp teşekkür etti. Sonra dumanı uzun uzun çekti. Bir daha bir daha derken başladı öksürmeye. Neredeyse boğulacak. Biraz rahatlayınca:
- Bırakıcam bu naleti, dedi.
Rahatlayıp sövmeleri de bitince konuyu açtım. Meğer en doğru adrese gelmişim. Şöyle bir gerindi:
- Mehmetçiğim tam adamına geldin. Biz demokrasinin emniyet supabıyız. Aynı zamanda oy deposuyuz. Bir kaşımızı oynatalım, oyların yarısı tuz yüklenmiş koyun sürüsü gibi peşimize takılmazsa aha şu ellerim işe güce varmasın.
Tam da yukardan bastırdıkları bir sırada, iyi ki Osman’a rastlamışım. Daha yüzlerini bile görmediğim elin adamlarına rezil olacaktım. Ama bu iş bir Mehmet bir Osman’la da olmaz ki, bunun meclisi var, kontenjanı var. Var oğlu var, derken; meğer ben ne ufku dar insanmışım. Doğru dürüst insan tanımıyormuşum. Osman öyle mi? Koşuverdi; pek kılık kıyafetleri yerinde olmasa da yedi sekiz kişiyi bir çırpıda buldu geldi.
İnsanlar her an bayramlıklarıyla gezmeyecekler ama yine de soruşturmak gerekir:
- Arkadaşlar ne işle iştigal ederler?
Osman en öndekilere sempati ile baktı:
- Aha şu ikisi fayans işinde uzmandır.
“Canlarım benim, bu aralar inşaat işi de krizde; zorda olmalılar. İnşallah işleri açılır da rahat harcama yapabilirler” diye düşünürken, ardındaki dört kişiyi işaret etti.
- Bu arkadaşlar kâğıt sektöründe birinci sınıftır.
Güzel. Gerçi bizim buralarda kâğıt fabrikası yok ama işe bir atölyede başlamış olmalılar. Yavaş yavaş büyümek daha akıllıca.
Sonra arka yandaki ikisini işaret edip, sır verir gibi ağzını yarı kapadı:
- Bu ikisi asla sıradan işlerle uğraşmazlar. Risk alırlar. Yani kılıç kalkan ekibi.
Hem büyük işadamı, hem de folklora âşıklar demek. Ne güzel. İnsanın mesleğinin yanında sanatsal faaliyetlere de zaman ayırması ne büyük zenginlik.
Osman tüm arkadaşlarını tek tek tanıttı. Meclisime üye ararken gölebe batmış gibi oldum. Hatta en arkalarda tek başına dikilen biri kalmıştı. “Bu kimdir?” dedim. “O çaycı” dedi “Önemli değil. Aday listesine yazmasan da olur.” Buna ısrarla karşı çıktım:
- Olur mu öyle şey? O da bizden. O da emekçi bir kardeşimiz.
Çaycıyı da listeme alıp ekibimi oluşturdum.
Bizim partiye hiç para gelmiyor ama bu kadar işadamının katkısıyla seçimi sürükleriz evvel Allah. Zaten Osman’ın bir kaş göz işaretine bakan yüzde elli çoğunluk çantada keklik, buna yüzde bir bile eklesek seçim bizim.
Gel zaman git zaman seçim çalışmaları oldukça ilerledi. Yukarıları aradım, prensip olarak bu seçimde bir kuruş para göndermeyeceklermiş. Kendi yağımızla kavrulmamız gerekiyormuş.
“Bereket versin arkadaşların ensesi kalın” diyeceğim ama onların da ceplerinde akrep mi var ne, henüz hiç birinin eli cebine gitmedi. Ben tüm harçlığımı harcasam da giderlere yetişemez durumdayım.
Bir gün baktım, cepte bir kuruş yok. Az bir şeye gereksinim var. Alacaklı başucumda bekliyor. Aday arkadaşlara “Para!” dedim, hiç biri oralı olmadı. Neyse ki, geride geride duran çaycı arkadaşta para varmış da, rezil olmaktan kurtulduk.
Yokluğunda her kuruşun değeri anlaşılıyor.
Arkadaşlar o akşam, önemli bir konuda toplantı yapma önerisi getirdiler de yüreğime soğuk sular serpildi. Anlaşılan arkadaşların paraları ortaya serme zamanı gelmiş. Yoksa tam da bir işe kalkışmışız, halimiz nice olurdu?
***
Toplantıda ilk sözü Osman aldı:
- Sayın başkan, arkadaşların sabrı taşmaya başladı.
- Neden?
- Neden olacak, para konusu.
Öyle ya, kibar adamlar “Al şu parayı, seçim parasız olmaz” demeye utanıyorlar. Konuyu benim açmamı bekliyorlar.
Hani birçok partinin meclis üyeleri şu kadar bu kadar para harcıyor diye konuşuluyor ya, ben de bizimkileri rahatlatmak istedim:
- Haklısınız arkadaşlar. Konuyu gündeme getirmekte geciktim. Çekinmeyin, buyurun. Çıkarın paraları!
Ben bu sözü söyleyince bir şaşkınlık geçirdiler, gözleri açıldı. Hep bir ağızdan:
- Çıkaralım da, kasa nerede?
- Ne kasası?
- Paraların bulunduğu kasa. Paralarımızı nereden alacağız?
Öyle bir şey olmadığını söyleyince başladılar homurdanmaya:
- Ulan, çayına okey çevirsek, bari hoşça vakit geçirirdik.
- Bu da iş mi be? Ne varsa kâğıtta var. Al papazı ver kızı.
- Bir kılıç açsam, bir ay karnım doyardı. Yediniz sermayemi.
Tek sitem etmeyen çaycı kalmıştı, ona baktım; hiç umurunda değil:
- Müşterilerin hepsi burada. Zaten iş olmazdı.

***

Partiden topluca çıkıp gitmeye hazırlanırlarken Osman sitem etmeyi sürdürüyordu:
- Birader, okul arkadaşı dedik bağrımıza bastık, beni kahveye rezil ettin. Bu koşullarda siyaset yapmayı hiç mi hiç etik bulmuyorum. Ben ve arkadaşlarım siyaseti bırakıyoruz.
Onlar uzaklaşırken, seçimi kazanma umutlarımız ufukta yitti gitti.



ÇİÇEKLERLE

A. Kadir PAKSOY


Bir sabah uyandığımda
Yalvaran gözleriyle karşılaştım çiçeklerin
Hoşnut değillerdi
İnsanların kendilerine yakıştırdıkları adlardan
Başka adlar bulmamı istiyorlardı benden

Yahu herkes sizi bu adlarla çağırıyor
Karıştıracaksınız ortalığı şimdi
Gelin vazgeçin bu işten
Dedimse de dinletemedim

Umurlarında değilmiş hiç kimse
Kendilerinin bileceği şeymiş hangi adı taşıyacakları
Ad diyorlardı da başka bir şey demiyorlardı
Ben de hemen koyuldum işe

Evdekilerden başladım önce
Kız pençesi dedim hasekiküpesine
Baktım beğendi haspa
Al al oldu yanakları utançtan

Yaralıtemmuzçiçeği dedim açelyaya
Sardunyaya sabırçiçeği
Karanfile selam
Baktım onlar da beğendi

Aşkçiçeği demiştim ki gelinduvağına
Yalnızlıkçiçeğine çevirdim
kıskandığını görünce ötekilerin
Nazçiçeği dedim orkideye
Kamelyaya dulgüzeli
Begonyaya yüzgönül
Uydurdum tüm çiçeklere birer ad
Hepsi hepsi beğendi

Hepsi beğenince
Bu iş de beni iyice sardı

Artık umurumda değil insanların duyarsızlığı
Sağ olsun çiçekler
Ne zaman yanlarına varsam
Sanki Hippokrates gelmiş gibi şifa dağıtan
Yere göğe sığdıramıyorlar beni



GÜNEYDE AKŞAMLAR
Cumali KARATAŞ

Bilmezsin.
Güneyde akşamlar nasıl olur...
Önce güneş yavaş yavaş
Etkinliğini yitirir turuncu günde.
Akşamın kızıl perdesi sonra çekilir.
Bir baştan bir başa ıssız ufka.
Sonra akşamcılar bir bir
Düşer meyhanelere.
Biri gider, biri gelir şişelerin.
***
Güneyde tersine kurulur hayat.
Gün batımı dolup taşar barlar, pavyonlar.
Bütün gözler dansözün göbeğine dikilir.
Çiftetelliler, zennubeler, mastikalar
Ah! ne oyunlar, oyunlar.


MEZGELDEK
A.Uğur OLGAR

Yaz göçmeni bilirdik,
Zonguldak’ta islenmiş ayaklarını
Akdeniz ile yıkamaya gelirdi Mersin’e
Toy mezgeldek

Oysa zemheri şaşkını zaman
Dondurdu özgür açılan kanatları
Sonsuza dek

Tetrax tetrax özlerdim seni
Yıllanmış küskünlüğünden girer
Aman vermez suskunluğundan çıkardım

Yamanırdım tanrının bir söküğüne

Silifke / Ocak 23, 2012


ACEP NEYDİ O HORTUM
M. Demirel BABACANOĞLU

Ay kara bulutlar arasına girip girip çıkıyordu. Bu yüzden yeryüzü aydınlanmakta güçlük çekiyordu. Yani yeryüzü loş bir karanlıkla çekişiyor, dövüşüyordu. Dağların tepelerin, ağaçların gölgeleri uzuyor, yitiyordu. Sonra birden bulutlar çekilir gibi oldu. Ay parlak yüzünü gösterdi. Biz ona çocukken "Aydede" derdik, “bize çörek at.” Atmıyordu. Bağırıyorduk. Onun bundan haberi bile yoktu. Ne çörek atıyordu, ne de bir şey! Olsun yine de biz, "Aydede"nin bize çörek atacağını inanıyorduk! Aptalca bir şeydi ama öyle!
Tüm insanlar aptal değil mi? Onlara bakıp, onları özenle gözlerseniz hepsinin aptal olduğunu görebilirsiniz! Hatta kendinizin bile aptallıklarına tanık olabilirsiniz!
Aptallar size en olmadık şeyler de anlatabilirler. Her türlü yalan söyleyebilirler. Yalanları gerçekmiş gibi size yutturabilirler. Siz de ona inanırsınız. İnandığınız için de aptalsınızdır!
Bir kıza doğruyu dosdoğruyu söyledim; inanmadı. Sevgilim olmadı benim. Olmak zorunda da değildi. Kendime söz geçiremedim. O yüzden öyle acılar çektim ki! Hep onu düşündüm; gece gündüz, saat dakika! Kendimi örene, talana çevirdim; delirdim! Çarptım duvarlara, alkollere gark oldum, süründüm yerlerde. Paramparça oldum. Her bir parçam bir yerde kaldı. Köpekler gibi ardından koştum; tavlayamadım onu. İnandıramadım söylediklerime! Kanmadı bana. İnsafsız çıktı. Bir milim bile acımadı bana. Güvenmedi içtenliğime. Ben de bunlardan ders aldım. Bir daha doğru söylemeyeceğime ant içtim. Artık hangi kızı, hangi kadını görsem, kimi görsem doğru söylemiyordum, yalan söylüyordum, yalanıma inanıyorlardı! Gülünç değil mi? Demek yalan gerçekten üstün. Gizi, büyüsü çekiyordu insanları. Bense, şaşıyordum bütün bunlara! Kendi kendime düşündüm, bu böyle gitmeyecek… Karar verdim…
Ondan başka kız yok muydu? Dünya kadar kız vardı dünyada. Elini sallasan ellisi, yüzünü sallasan yüzlüsü gelirdi. Gördüğüm, baktığım her yer kız doluydu. Silme kız kaplamıştı yeryüzünü!... Erkeklerin sayısı azalmış, kızların sayısı artmıştı. Bir gün gözüme kestirdiğim bir kıza askıntı oldum, olmadık yalanlar söyledim. "Seni canımdan çok seviyorum, öl desen ölürüm, gel desen gelirim dedim. Gel sen benim ol, gezdireyim dünyayı, İngiltere, Amerika, Fransa, nere dersen götüreyim, gezer dolaşırız Marmaris, Bodrum, Miami, Dubai, Madagaskar, Baltık, San Francisco… Lüks otellerde kalırız, villalarda yaşatırım seni. Uçaklarla havalarda, gemilerle denizlerde, limuzinlerle karalarda gezdiririm. Bir dediğin iki etmem. Koşarız kumsallarda. Bikiniler giyersin, üstsüz/altsız da olabilirsin! Hatta… Salıverirsin goncalarını, goncaların kopuşur. Güneşlenirsin. Bronzlaşır tenin. Sevişiriz, zevkin doruğuna ulaşırız!" dedim. Daha neler neler söyledim, usun beynin durur, inandı bana, iki bir demeden sevgilim oluverdi. Ama ben onun sevgilisi olmadım. Yaşadım onunla yalnızca. Rol yaptım, oynadım bana verilen rolü. Ben rol yaptıkça o inandı, sevdi beni; aşık oldu. Ben ona âşık olamadım. Sevmedim onu hiçbir zaman. Sevemezdim de zaten, yalana, dolana inanan birini hiç sevemezdim! Artık kız tavlamasını öğrenmiştim. Ne zaman kız tavlamak istesem yalana başvuruyordum, öyle de yapacağım bundan sonra. Yalanın iksiri, gizi büyük. Yalan söyleyen kurtarıyor kendini, doğru söyleyen tehlikede… Sen ne büyüksün, her şeye kadirsin yalan!..
Ayın altından kara bulutlar geçip gidiyordu. Geçip gittikçe gölgeler ecüş bücüş oluyordu. Kimi insana, kimi hayvana benziyordu. Her biri bir canlının biçimini alıyordu. Acayip bir şey oluyordu. Ve ayın altında ve güneşin altında ve yorganın altında yalanlar söyleniyordu.
Birden bir hortum çıktı, kapladı ayın altını, sardı yeryüzünü. Kara hortumlar, kırmızı hortumlar, beyaz hortumlar, yeşil sarı hortumlar... Her renkte hortumlar oynuyor, zıplıyor, elden ele dolaşıyordu, uzuyor, büyüyordu... Adam uyandığında, yatağında bir hortum gördü. O da nesi; yılana benziyordu, ama değildi! Hemen tutup attı adam hortumu dışarı. Yeniden yattı, uyudu. Yeniden uyandı… Yine hortum yatağındaydı.
"Düş mü görüyorum" diyordu adam? Yoo düş filan değildi… Düpedüz hortumdu bu. Yokluyor, elliyor; lastikten değil bezden değil, kumaştan değil, ne biçim hortum bu? “Hiç böyle hortum görmedim" diyordu, adam, çivileniyordu yatağına yeniden. Uyanıyordu, yine hortum yatağında…
Neden sonra usuna geliyor, yerinden kalkıyor; gidip mutfaktan keskin bir bıçak alıyor, geliyor, kesiyordu hortumu. Kökünden koparıyordu. Gidip yatağına uzanıyordu yeniden. Rahat uyuyabilmek için çalışıyordu. Ama uyumakta güçlük çekiyordu! Endişe, korku vardı yüzünde, dağıtmaya çalışıyordu. Sarıldı sevgilisine. Okşadı saçlarını, sevdi dudaklarını. Alt alta, üst üste geldiler. Aaaa, o da ne? Hortum aralarına girmiş. Sevgilinin bahçesine varmış, dayamış ağzını kırmızı gülleri yalayıp yutuyor. Adam dürtü sevgilisini, "Kız kız, bu ne? Nerden geldi bu hortum," dedi.
Sevgilisi bakıyor, hiç görmediği bir şey; böyle kara, böyle yılan gibi, sulu yavşak bir şey görmemişti. Dokunuyor. Dokundukça hoşlanıyor. Kayıveriyor elinin altından. Allah Allah neymiş bu hortum? Kalkıp ışıkları yakıyor. Hortum! Basbayağı hortum."Herhalde çocuklar atmıştır buraya; sonra da unutmuşlardır; önemli değil canım!... Yatalım " diyordu, yatıyorlardı.
Sevgili, önce olanları, olmuşları anlatmıyordu! Bakalım sonuç ne olacak gibi şeyler geçiriyordu içinden. Bayan sevgili, toplayıp dürüp kaldırıp atıyordu avluya hortumu. Geri yatıyor, yeniden başlıyordu sevişmeye. Ay bulutlar arasına girmiş, şimdi karanlıktı her yer. Kurt uyuyor, su uyuyor, sevgililer uyumuyor. Ay buluta girip çıktıkça, sevgililer de bulutun içine girip çıkıyordu. Yüksek enerjiler salıyorlardı tenlerine. Islanıyordu tenleri bulut gibi, bir at olup kişniyordu… Sonra suyun altına giriyorlar, ıslanıyorlardı iyice… Tulumbalar şakırdıyor, sular şarlıyordu. Havuzlar şapur şupur ediyordu. Denizler şaha kalkıyordu. Suyun altında sevgililer oynaşıyordu… Adam bir hayli yorgunluktan sonra sevgilisiyle girdi yatağa. Hortum yine yataktaydı. Kim getirmişti onu? Kesiyorsun, dışarı atıyorsun, yine fırlayıp çıkıyordu. Bu kez de baltayla kestiler hortumu, parça, parça ettiler. Parçalarını götürüp kuyuya attılar. Geri gelip girdiler yatağa. Soluklanıp, birbirlerinin soluklarını soludular. Gözkapakları birbirine deydi; uyku hazırdı, kirpiklerin ucundaydı. Yumdular gözlerini, uyudular. Tatlı, güzel bir uykuydu. Sevginin sevişmenin sonunda uyunan bir uyku. Meleklere kesti yüzleri!
Tam da ay buluta girmişti ki, gölgeler birbirine karıştı; çarpıştılar, yitip gittiler. Bulutlar, buluta değdi, vuruştular. Camları döküldü gökyüzünün, parçalandı ufaldı iyice, un ufak oldu. Bulutların kavgası başladı. Büyük karmaşık, şiddetli gürültüler doğdu. Şimşekler çaktı. Çıngılar, yalazlar dağıldı. Aydınlanıverdi gökyüzü. Ay bir çıktı, bir girdi bulutlar arasına. Uykusu gelmedi bulutların; dolaştılar, durdular. Yağmur mu, dolu mu, kar mı yağdırsam gibi şeyler düşündüler. Sonra vazgeçtiler, yeryüzünü seyre daldılar. Yeryüzü karma karışıktı. Börtü böcek isyana kalkmıştı. Ciyanbank hemen hortumlanmıştı. Yılanbank durur mu? O da hortumlandı. Ya Kurbağabank, ya Akrepbank… Onlar da hortumlamışlardı; yeryüzünde ne varsa alıp götürmüşlerdi.
Herkesin elinde hortum vardı, ora bura koşup, dolaşıyorlardı, hortumlayacak şey arıyorlardı! Sevgililer, birden bir çığlık attılar."Aman aman yine gelmiş o hortum” diye bağırdılar… Nereden geldi? Nasıl geldi? Ucu nerede? Başı nerede? Belli değil! Uzayıp gidiyor hortumlar...
Hortumlar bir süre görünmez oldu. Sevgililer rahatladılar. Bu kez bir daha bu hortumlar aramıza girmez diye düşündüler. Rahat rahat birbirlerine sokuldular, uykuya daldılar. Tam bu sırada hortum nerden çıkıp geldiyse girdi aralarına… Hortumun hışırtısına uyandı adam, hortumu gördü; sevgilisiyle arasına girmişti, ucundan sular akıyordu...
“Allah kahretsin, kim icat etmiş bu hortumu? Kesiyorum, kaldırıp atıyorum, yine geliyor. Bir acayip hortum! Görülmemiş, duyulmamış saldırgan bir hortum. Usandım, bıktım sırnaşmalarından! Hiç ummadığın bir anda uçar, kaçar, girer, çıkar bir hortum! Baş gelinmez, gelinemez ona. En umulmadık yerde çıkar karşına; dikilir, öylece durur karşında. Ne yapacağını bilemezsin, şaşırır kalırsın. Göz açıp kapayana dek gelmiş, dolanmış sevgilinin bacağına; dayamış ağzını sevgilinin kurnasına, su içip durur; sonra bahçeye çıkmış gezer, gülleri yalar, koklar, namussuz bir hortum. Böylesi hiç görülmedi dünyada!"
Havada gezen kara, kara bulutlar yorulmadılar. Döktürdüler yağmurlarını. Ardından dolu, kar yağdırdılar. Yıldırımlar saldılar. Kayalar yarıldı, ağaçların dalları kırıldı. Bitkiler yerle bir oldu. Soğudu, her taraf buza kesti. Okşadı hortumu; hortum şahlandı!
Adam çok kızdı. Koştu mutfağa. Satırı aldı, geldi; "Dut kız şunu, dut" dedi. Sevgilisi tuttu hortumu. Adam vurdu satırı, kesti hortumu, parça, parça etti. Sonra küçük parçalara ayırdı; dağıttı, serpti etrafa. Bir de baktı ki, yine kesintiler birleşmiş uzayıp gidiyor... Kocaman bir hortum olmuş…
Adam, hortum elinde, yürüyordu, yürüdükçe kesiyordu, kestikçe kısalıyordu hortum. Ne hortum bitiyordu, ne kesme işi. Adam ha bire kesiyordu hortumu. Kese kese, Halep'e, Şam'a, Fizan'a, Paris'e, Londra'ya, Washington’a ulaştı. Bitmedi hortum. Hortumun son ucunu aradı, buldu, karışık, dolaşık bir şeydi hortum. Hortumun vardığı yerde patlamalar, gümlemeler oluyordu; savaşlar çıkıyordu. Hortumun başını bulsaydı adam, kesip koparacaktı. Bir daha da hortum diye bir şey olmayacaktı. Ah bir bulabilseydi hortumun başını! Bulamadı adam. Adam döndü geldi evine. Tam uzanacaktı ki sevgilinin yanına. O da ne! Hortum oradaydı. Sevgilinin gül kokulu, kırmızı bahçesine girmişti hortum. Adam şaşkındı. Çıldırdı…
Acep neydi o hortum?

DEĞİŞİK VE DEĞİŞİK ÇÖPLERİ
MEHMET ALİ KILINÇ


“Ana. Durdu abam selam söyledi; haftaya biz fıstık çapasına başlayacağız. Değişiği siz alın, dedi.”
“Madem değişik bizde, ayranın yarısından keş eder, kışın da bola sele yeriz.”
‘Değişik çöplerini bir türlü bulamıyorum; Şuraya mertekle pardıların arasına sokmuştum. Yel mi aldı, sel mi götürdü? Yoksa yere düştü de süt kokusuna kedi mi kapıp kaçtı bilmem.”
Yıllardır buna benzer cümleler bizim köyde artık kullanılmıyor. Yıllardır dediysem tabi ki pirenin berber dükkanı işlettiği devenin de tellallık yaptığı yıllardan söz etmiyorum. Köyümüze alüminyum tencerenin girmediği, plastik kap kacağın hiç bilinmediği yıllardan söz ediyorum. Yemek sonrası bakır sahanların henüz mintaksla değil meşe külüyle yıkanıp paklandığı yılardan söz ediyorum. Güzleri kır saçlı, beli hafiften kambur, pos bıyıklı bir kalaycı gelirdi köyümüze. Çardaktan bozma önü direkli köy damına körüğünü kurardı. Oğlu da çıraklığını yapardı. Kapları kalaylarken, içine girer, kalçasını kıvırıp dururdu. Biz köyün çocukları da başka yerlerde onu taklit ederdik. İşte yıllardan söz ediyorum.
O yıllar, çiftini ekebilmesi için herkesin evinde mutlaka bir çift öküzü bulunurdu. İnek de öncelikle sütü için değil öküz yetiştirmek için beslenirdi. Günümüzdeki gibi özel yemlerle değil sadece samanla beslenirdi. Bu ineklerden de süt sağılmaz değil sağılırdı ama doğanın coştuğu ilkbahar taş çatlasa günde 5 ya da 6 litreyi geçmezdi. Ama doğrusu, sütlerin süt, yoğurtların da yoğurt olduğu dönemlerdi.
Bu miktardaki sütün tamamını her gün o evde süt veya yoğurt olarak tüketilmesi mümkün değildi. Diğer yandan ekşi ayran da köylünün olmazsa olmaz ihtiyaçlardan olduğu malum. Çifte, ekine, çapaya götürülecek azıklara, evde kurulacak sofralara, yaşından kurusuna keş her zaman lazım olan yiyecekti . Yemeklere de tereyağı lazımdı. Kış için yazdan testilere sade yağ koymak gerekirdi. Günlük üç kilo beş kilo sütten yapılan iki avuç yoğurtla da yayık yayılmaz ki. O kadar yoğurt tuluğun ancak dibini örter. Yayık kurmak için en az 30 yada 40 litre yoğurt gerekir. Yoğurdu bir yayık yayacak kadar oluncaya kadar biriktirelim desen, bozulmadan nasıl saklayacaksın.
Sütü az olan evlerin de yayık kurabilmesini sağlayabilmesi için yedi sekiz ev bir araya gelir, süt her gün bir evde toplanırdı. Diğer hafta gruba katılan bir başka ailede toplanırdı süt. Bu yardımlaşmanın adıydı “değişik”. Günümüzde şehirli kadınların guruplar halinde bir araya gelip kurdukları altınlı günlerin benzeri. Sütler her sabah aynı eve götürülüp ölçülerek teslim edilirdi. O ev sahibi tarafından yoğurt çalınır, yayık kurulurdu. Yayık yayıldıktan sonra sade yağ alınır, ayranın bir kısmı katılımcı komşulara geri dağıtılırdı. Böylece diğer evler de ayransız kalmamış olurlardı. Ev sahibi kendine kalan ayranın bir kısmından da keş kaynatılırdı.
Köy yerinde her evde nereden bulacaksın litrelik ölçü kabını. Süt de her gün eşit miktarda olmayabilirdi. Süt her zaman aynı kapta getirilir ya da ev sahibinin gösterdiği aynı kaba konurdu, buna da ölçü kabı denirdi. Ölçü kabının içindeki süt de, “değişik çöpüyle” ile ölçülürdü. Bu çöp, yaş bir çalı veya ağaçtan kesilen kurşun kalem uzunluğunda ve kalınlığında bir dal parçasından başka bir şey de değildi. Genellikle de kalem gibi düzgün, sütün içine daldırıldığında sütü bozmayan, sakızlık, mersin veya nar filizlerinden kesilerek yapılırdı.
Süt “değişik” evine teslim edilirken, “değişik çöpü” ölçü kabına daldırılırdı; sütün seviyesi, çöpün üzerine çakının ucuyla küçük bir çentik atılarak belirlenirdi. Bu çöpler sütü veren evlerde, taş duvarının bir kovuğunda, çelengi altında bir yere asılarak ya da pardıların arasında, ayak altı olmayan bir yerlerde saklanırdı. “Değişik” nöbeti o eve geldiğinde, kullanılan ölçme kabında değişik çöpüne göre ödeşilirdi.
Çoğu şeyin unutulup yok olduğu günümüzde, artık ne ahırlarda çift öküzleri kaldı, ne gerektiğinde çifte koşulan, dağda taşta yayılan ve günlük üç beş kilo süt sağılabilen yerli kara inekler! Yörükçülük alışkanlıklarından kalan, köy evlerinin önlerinin olmazsa olmazı, iki üç keçi koyun da kalmadı.
Yaşamımın bu döneminde, önlerinde sitil, helke, kazan tangırtılarının birbirine karıştığı çocukluğumun “değişik” evlerinin bulunduğu köyümde yaşamıyorum. Zaman zaman köyüme uğradığımda evlerin önünde yine inekler görüyorum ama bu inekler, dağda taşta yayılan, önlerine konan otla yaprakla karınları doyuran inekler değil. Bunlar, oldukları yerde, özel yemlerle beslenen, ertesi gün 20 ile 30 kilo süt veren türden, aşılı hayvanlar.
Köyümde artık eskisi gibi tuluklu bişşekli yayık da yayılmaz oldu. “Değişik” gurupları da oluşturulmuyor. “Değişik” kelimesinin anlamını bilen bile çok az kalmış. Sütler artık her sabah gelen, kamyonla süt toplayan mandıracılara satılıyor. Köylülerim de eskisi gibi yoğurdu evinde çalmıyor. İhtiyaçlarını, şehirde olduğu gibi, eski yoğurtlarla hiçbir benzerliği olmayan, hazır plastik kutu içinde satın alarak karşılıyorlar. Yoğurdu olduğu gibi peyniri de sade yağı da marketten satın alıyorlar.
Neylersin o günler de o günlerin sözcükleri de gerilerde kaldı! Bizler de şimdi onları özlemle anıyoruz.

SEMER
Mustafa B. YALÇINER


- Ülen! Eşşek, senin babandır. Defol şuradan. Gözüm seni bir daha görmesin buralarda.”
- Veli Dayı, ben sana ne dedim ki?
Adam bağırdı çocuğa:
- Sen, hâlâ burada mısın?
Neye uğradığını bilemedi, çocuk. Süt dökmüş kediye döndü. “Çıldırmış, bu Veli kocası” diyerek evlerinin yolunu tuttu. Ama adımları ilerlemiyordu bir türlü. Babasına ne diyeceğini düşünüp duruyordu. Bir korku gelip çöreklendi yüreğine. Gözleri buğulandı. Çömeldi bir duvarın dibine, elleriyle yüzünü örttü, gözlerinden yağmur gibi akıyordu.
Yağmur dinmişti kasabada, iki gündür de pastırma sıcağı vardı. Pırıl pırıldı gökyüzü. Balıkçılar mercan avlamaya, köylüler de ormana mantar toplamaya gitmişti.
Babası, “Durali, biz de gidelim mi mantara” dediğinde nasıl sevinmişti çocuk. Şimdiyse sevinci kuş olup uçmuştu Durali’nin. Kalktı yerinden, sildi burnunu ceketinin yenine. “Geç kaldım diye, şimdi de babam kızacak.”
Yürümeye başladı hızlı adımlarla. Kafası darmadağınıktı. Nerede hata yapmıştı, ne demişti de azarlanmıştı? Veli’nin semeri neden vermediğini nasıl açıklayacaktı babasına. Anlayamamıştı da zaten Veli’nin neden celallenip köpürdüğünü.
Durali eve vardığında, babası çoktan çıkarmıştı eşeği ahırdan. Hayvanın sırtına bellemesini sermiş, palanı yerleştirmiş, elinde kolan bekliyordu.
-A, hani oğlum semer?
-Vermedi, Veli dayı. Üstelik bir de sövüp saydı. Ne olursun baba! Haydi gidelim. Hem pazartesi sınıfta da anlatırım ormanda ne yaptığımı. Çok mantar toplarsak, öğretmenime de veririz.
-Tamam, oğlum. Gideceğiz, dedim ya! Bekle biraz. Önce şu semeri alıp geleyim.
-Çabuk ol baba. Geç kalmayalım.
Adam düştü yola. “Veli dayı tingozun tekidir. Çingen Memet de, ‘Veli Dayı! İstediğin bıçağını yaptım. Boynuzunu getir de takıvereyim’ dediğinde, dayı fena köpürmüş, ‘Ülen, esas boynuzlu senin babandır’ demişmiş. Benim oğlan da buna yakın bir laf mı etti ki! Eğer böyle bir şeyse, vay halime. Kurtulamam gayrı dilinden.”
Veli dayı, evinin önünde, denize karşı bir iskemleye oturmuş, uzaktaki balıkçılara bakıyor bir yandan da kahvesini yudumluyordu.
-Selamünaleyküm, Veli Dayı.
-Aleykümselam, Ali. Hoş geldin. Çek bir iskemle de sen.
Seslendi içerideki eşine:
-Aşşa, kız! Haydi, okkalı bir gayfe de Ali’ye yapıver.
-Ne var ne yok, Veli Dayı? Nasılsın, bakalım?
-Nasıl olalım, be Ali! Bundan sonra at olup da kuyruk mu sallayacağız? Ha! Az önce senin oğlan kızdırdı beni.
-Ne yaptı ki?
-Telaşlanma!Bir şey yapmadı. Terbiyesizce bir laf etti o kadar.
-Haydi, merakta bırakma adamı be Veli Dayı. Söyle, ne dedi?
-‘Semerini verecekmişsin’ dedi.
-Aman, be Veli Dayı! Ben de kötü bir şey dedi sanmıştım.
- Ülen, bundan daha kötüsü mü olur, be? Ben eşek miyim ki semerim olsun?..


15 Aralık 2011 Perşembe

GERÇEMEK SAYI 30 OSMAN ŞAHİN ÖZEL SAYISI

GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ
KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ
ISSN: 1307–4881
İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN
Yıl: 5
Sayı: 30

Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni:
Mustafa B.Yalçıner
05327220674
yalciner_mustafa@yahoo.fr

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Hatice Canan Yalçıner
yalciner_canan@yahoo.com.tr

Yönetim Yeri:
Merkez mahallesi
Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2
33840 Aydıncık/ MERSİN
Telefon: (0324) 8412836
E-posta: gercemek@yahoo.com.tr

Yazı Kurulu:
Mehmet Babacan
F. Saadet Bilir
Güngör Türkeli
Songül Saydam

Basıldığı Yer:
Evren Yay. AŞ
Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.
Oğulbey/ANKARA
(0312) 615 54 54
Baskı Tarihi: 01 Kasım 2011

Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır. Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.
Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/ Aydıncık Şubesi
TR930001001020307582605005

Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.

EMZİK (Onosma)

Emzik ya da emzik otu olarak bilinen bu bitki, 15 ile 30 cm boyunda, boz yapraklı, çalı görünümlü, çok yıllık otsu bir bitkidir. Kayaların yüzündeki yarıklarda ya da taşların arasında yetişir. Kuru ve kalkerli toprakları sever. Yaprakları, gövdesi ve çanak yaprakları ince beyaz sert, batıcı tüylerle örtülüdür. Martta çiçek açar. Küpeyi andıran, beyaz, mor ve kırmızı çiçek açar. Çiçekler gövdenin üst kısmındaki dallar üzerinde aynı yönde dizilidir. Çiçekleri bal özüne sahiptir, çekilip sömürüldüğü zaman, ağza tatlı bir sıvı gelir. Arıların çok sevdiği bir bitkidir.
Bilinen bir kullanım özelliği yoktur. Bazı türlerinin yapraklarının yara tedavisinde kullanıldığı söylenir.

EDİTÖRDEN

40. SANAT YILINDA OSMAN ŞAHİN
Mustafa B. YALÇINER




Takvim yaprakları 6 Ekim 2011 Perşembe’yi gösteriyor. Yazar Osman Şahin, Mersin’den Aydıncık’a gelecek. Eşimle onu bekliyoruz, emekli felsefe öğretmeni İhsan Sezer de yanımızda. Öğleye doğru geliyor Osman Şahin, yüzü hep güleç. “Canım kardeşim” diyerek sarılıyoruz birbirimize. Öykü yazarı Nazmi Bayrı da iniyor arabadan, kucaklaşıyoruz.
Limana gidiyoruz Kelenderis Mozaiğini görmek için. Öğle yemeğinden sonra da yola düşüyoruz Anamur’a gitmek üzere.
Osman Şahin’in 40. sanat yılı vesilesiyle 4 Ekim’de Adana’da, 5 Ekim’de Mersin’de etkinlikler düzenlenmişti. 6 Ekim akşamı da Anamur Eğitim-Sen Temsilciliği’nde bir söyleşi yapacağız.
Nazmi Bayrı, İhsan Bey’in arabasına biniyor. Osman Şahin benim arabamda. Yoğun bir sohbet. Ne hızlı geçiyor zaman, ne çabuk bitiyor kıvrım kıvrım yollar!
Anamur’da Esya otele iniyoruz. Otelin sahibi Yakup Uygunkubaş, eşi, kızı, oğlu hepsi candan davranıyor. Evimizde gibi duyumsuyoruz kendimizi. Gazeteci yazar Güngör Türkeli karşılıyor bizi orada. Daha sonra şair Muhammet Güzel ile şair Murat Koçak da katılıyor aramıza.
Akşam yemeğinden sonra söyleşi yerine ulaşıyoruz. Eski Kütüphaneler Genel Müdürü Gökçin Yalçın bizden önce gelmiş Eğitim-Sen’e. Salon dolmuş, ilgi yoğun.
Konuşmacılar olarak alıyoruz yerlerimizi. Konuşmaya Güngör Türkeli başlıyor. Gökçin Yalçın’ın konuşmasıyla sürüyor toplantı. Ve sıra bana gelince ben de yapıyorum konuşmamı.
En son Osman Şahin konuşuyor. Sonunda da soruları yanıtlıyor.
Peki, kimdir Osman Şahin?
Osman Şahin, Mersin Aslanköy’de bir kuzlukta doğar. On üç çocuklu, yoksul bir Yörük ailesinde geçer çocukluğu. Fistanlı, yalınayak, başıkabak, kaybolursa çabuk bulunsun diye de boynunda bir çanla dolaşıp durur.
Beş yaşlarındayken yılan sokar Osman’ı. Ne yol ne araba ne de para vardır hastaneye götürmek için. Kızgın demirle dağlanır yılanın soktuğu yer. Sütle temizlenir yarası.
Okula başlar Osman. Çıra ışığında, senit üzerinde ders çalışır. Boş zamanlarında da oğlak güder.
Köy Enstitüsü sınavına girer ve Diyarbakır Dicle Köy Enstitüsünü kazanır. Nasırlı ayakları ilk kez çorap ve ayakkabıyla tanışır. Osman şahin de insan ayağının bir numarası olduğunu burada öğrenir.
Enstitüyü bitirerek, soran, soruşturan, aydınlanmacı bir öğretmen olur. Daha sonra da Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümünü bitirip, spor öğretmenliği yapar çeşitli illerde.
Yazar olarak, 30 kadar kitabın, bir o kadar da senaryonun altına imzasını atar. 15’i öykülerden, 35’i filmlerden olmak üzere ödül üstüne ödül alır. Öyküleri yabancı dile çevrilir. “Obruk Bekçisi” öyküsünü Fransızcaya ben çevirdim ve bir öykü antolojisinde yer aldı. Daha sonra da “Son Yörük” ü çevirdik Fransızcaya.
25’e yakın öyküsü filmleştirilir: Züğürt Ağa/ Kızgın Toprak/ Firar/ Kurbağalar/ Avcı/ Tomruk/ Kibar Feyo/ Fırat’ın Cinleri/ Yağmurdan Sonra/ bu filmlerden bazılarıdır.
Osman Şahin’in edebi kişiliğine gelince, o toplumcu gerçekçi bir yazardır ve her şeye eleştirel bakar. Onun, özellikle de Doğu öykülerinin görünmeyen yüzünde devletin, sosyoekonomik düzenin, insanın eleştirisi vardır. Devlet varlığını, babalığını gerektiği gibi duyumsatmadığı zaman, şeyhin, ağanın dediği yasa yaptığı töre olur. Bu durumda da onların emrindeki insanlar bir türlü yurttaş olamaz hep kul kalır. Ve de topraksızlığı, yoksulluğu, sömürülmeyi, cehaleti yazgı olarak kabullenir. Ülke sorunlarına duyarsız kalamayan Osman Şahin, yapıtlarında feodal yapının, törenin, geleneğin esiri olmuş, ezilmiş, acı çeken bu insanları anlatır.
Osman şahin, gözlemci gerçekçilikten beslenen bir yazardır. Öğretmen olarak atandığı Doğu ve Güneydoğu’da, gözlemledikleri, yaşadıkları ve duyduklarından müthiş öyküler çıkarmıştır. Ayrıca 1978 yılındaki bir roman eleştirisi yüzünden hakkında açılan davada 12 Eylül Döneminde 18 aya mahkûm olur. Hapishanede yaşadıklarından, gözlemlerinden diğer mahkûmlardan duyduklarından oluşan öyküler yer alır “Kolları Bağlı Doğan”da. Bu kitap tam bir 12 Eylül belgeseli tam bir hapishane edebiyatıdır. “Firar” buradaki bir öyküden filme alınmıştır.
İnsandan, yaşamdan, gerçekten kopuk bir edebiyat anlayışına karşı olan Osman şahin, adını duyurduğu “Kırmızı Yel”den son öykü kitabı “Darağacı Avı”na kadar toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışından, hiçbir zaman ödün vermemiş, başkalarının istediklerini değil kendi içinden gelenleri yazmış, Atatürkçü bir yazardır.
Romanları, araştırma yazıları, röportajları da olan Osman Şahin daha çok öykücü olarak tanınır. Öykücülüğü hakkında da kısaca şunları söyleyebiliriz:
Osman Şahin olay öykücüsüdür; ancak olay, onun için bir amaç değil insanı ve yaşamı sorgulamak, insanın insanla ve doğayla ilişkilerini sergilemek için bir araçtır. Osman Şahin, olayı anlatırken olay karşısında insanın kişilik yansımalarını gözler önüne serer, olayın geçtiği yöredeki ekonomik ve toplumsal yapıyı, namus ve töre kavramını, kadın erkek ilişlilerini, insanların duygu ve davranışlarını etkileyen, biçimleyen, yönlendiren koşulları eleştirel bir bakışla ele alır. Yazarımız, okurlarına yoğun bir şok yaşatmak, akıllarını bulandırmak, yüreklerini titretmek için de olaydan yararlanır.
“Yazar, en iyi nereyi ve neyi biliyorsa onu yazar” diyen Şahin’in ilk öykülerinde olay, kişi ve mekân Doğu’ya aittir. Sınıf arkadaşı Adnan Binyazar, Osman Şahin’e “ Sen aslına dön, Toroslar’ı anlat, nasıl olsa Doğu’yu anlatan var” deyince de Şahin kendi yöresini yazmaya başlar ama yine de bırakmamıştır Doğu’yu. Osman şahin’in, Doğu’yu anlatan yazarlardan farkı, olay ve kişilere daha insanca bakmış, daha insanca yaklaşmış olmasıdır.
Osman Şahin’in çocukluk yılları Toroslar’da geçmiştir. Çocukluğunda yaşadıklarından, duyduklarından ya da daha sonraları kendisine anlatılan olaylardan müthiş öyküler yaratmıştır. Dört kuşak geri dedesi Çolak Osman Ağa efsanelerinden çok güzel öyküler avlamıştır. Yazarımız her iki bölgeyi de çok iyi tanıdığından, öykülerinde ikisinden de asla vazgeçememiştir.
Osman Şahin’in öykülerinde zaman da mekân da sınırlıdır. Olay, kısa bir zaman diliminde olup biter, öyle yıllara giden, bir ömür içeren konular ele alınmaz. Dolayısıyla öykülerinin geçtiği mekân da çok geniş değildir.
Öykülerinin kurgusu oldukça sağlamdır. Giriş ile sonuç arasında gayet güzel bir uyum vardır. Müthiş bir gerilim, zaman zaman hızlı bir tempo dikkat çeker. Okuru etkilemesini çok iyi bilir. Ona bazen yoğun bir şok yaşatır, bazen aklını bulandırır, yüreğini titretir. Okuru öykünün içine çekmek, heyecanlandırmak, merak ettirmek, öyküyü bırakmasına izin vermemek onun en önemli özelliklerinden biridir.
Ayrıca okur çoğu kez onun öykülerinde, öykü içinde öyküyle karşılaşır: Geri dönüşlerle öykü kahramanları ya da olayla ilgili çok çarpıcı kısa bilgiler verir. Verdiği o birkaç cümlelik bilgi, bir bakmışsınız bir başka zaman kocaman bir öykü olup çıkmıştır. “Ölüm Oyunu” öyküsü buna açık seçik bir örnektir: İdris, babasının katili Hamit’i ormanda kıstırıp öldürür, cesedini de bozulup kokuncaya, kurtlanıncaya kadar ayaklarından asılı bırakır ağaçta. Osman Şahin’in “Ölüm Oyunları” adlı öykü kitabı 2002’de çıkmıştı. Sekiz yıl sonra çıkan “Darağacı Avı”, işte o öyküde geçen üç cümlelik bilginin tam yirmi yedi sayfada anlatılmış biçimidir.
İdris’i kovalayan kardeşlerin babası da onun babasını kan davası nedeniyle pusuya düşürerek değirmende öldürmüş, cesedini taşa bağlayarak saatlerce döndürmüş, kurbanına eziyet etmiş. Kim bilir, bir gün bir bakarsınız Osman Şahin, bu kısacık bilgiden de müthiş bir öykü çıkarır.
Dil konusunda da çok titizdir, Osman Şahin. “Dilimizi toprağımızı korur gibi korumalıyız. Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük servet, zengin, temiz bir Türkçe olmalıdır” der.
Türkçenin sunduğu olanaklardan çok iyi yararlanan, sözcükleri bir kuyumcu titizliğiyle seçip kullanan Osman Şahin, konuşma dilinden uzak, düzgün, temiz, anlaşılır, akıcı, şiirsel bir öykü dili kullanır. Çıplak ve düz bir anlatım yerine betimlemelere, imgelere, simgelere, çağrışımlara başvurur. Olayın geçtiği bölgeye özgü sözcük ve deyimlerden de yararlanmasını bilir. Okur da bu öykülerde belki de ömründe ilk kez duyduğu “Ağız içinde dil gibi”, “Ağzı kör olasıca”, “Dağın başındaki su kimseye ait değildir” gibi sözcük öbekleri, deyim ve atasözleriyle karşılaşır.
Konusuyla, kurgusuyla, mesajıyla, diliyle kırk yıldan beri yazınımıza birbirinden değerli yapıtlar kazandıran Osman Şahin’in 40. sanat yılını en içten duygularımla bir kez daha kutlarım.

DARAĞACININ DALI DÜŞTÜ AYNAMA
Muhammet GÜZEL

Osman Şahin’in son öykü kitabı ‘Darağacı Avı’nı yeni okuyup bitirdim.
Bir kitabı okuyup bitirdim, benden eleştirici de olur deyip kaleme sarılmış değilim. Aman yanlış anlaşılmasın, sınırlarımı bilirim. Hani denir ya eleştiri tarafsız olur diye...
Bu yazı tarafsız değil. Haylice taraflı.
Bir övgü ya da tanıtım yazısı deyin dilerseniz. Ama okuyup bitirene kadar dayanabilirseniz deyin, ne diyecekseniz.
Bir Yörük, Osman Şahin’in öykülerini okumaya kalkışırsa, öykülerden onda ne kalır, bir bakmak isterseniz buyurun okuyun.
Kış günü, Dörtyol’un nemi çökmüş üstümüze. Rüzgâr esmeyince, nem de yerinden kıpırdayamıyor. Gırtlağım, burnum ayarını yitirmiş. Gözüm yatakta. Ha düştüm ha düşeceğim. Belki de bu duygularla ilkin, adı ‘sarı yatak’ olan öyküyü okuyayım istedim.
Sarı yatak öyküsü; Özgürlüğünün kendine ait olduğunu öğrenmemiş insanın, elbette özgürlüğünün kullanım hakkının başkasında olmasına tepkisi olamayacağını, özgürlüğünün kendisine ait olmamamsından bir rahatsızlık duymazken, kendisine ait olduğunu düşündüğü (ya da bildiği) bir basit eşyayı koruyabilmek için nasıl aslan kesildiğini anlatıyor. İnsana özgürlüğünün kendi egemenliğinde olduğu anlatılabilirse, ‘mal’ olmaktan nasıl çıkabileceğinin örneği verilirken, Alamaya, hep almaya alışmış feodal sistemin, vardığı ‘tamahkarlık’ın kendine nasıl zarar verebildiği de anlatılmakta.
‘Üç Bey Ana’(nın) öyküsünde, içine daldığım cennetin bir tek çiçeğini bile kimseciklerle bölüşesim gelmiyor ama yine de azıcık bir şeyler yazayım. Masallar, söylenceler, destanlar, yakımlar, yakıştırmalar içinde geçen, çocukluğumu ve ilk gençliğimi, saçılıp kaldığı yerlerden derleyip bana geri getiren bu üç ananın öyküsü için kısaca şöyle söyleyebilirim. İnsanın kendini var eden kültürel, toplumsal geçmişini, kendi geleneği ve birikimlerinin ışığında, kendi dili ile algılayıp öğrenmesi, duyumsaması, ona kendini, çevresini, çevresinin çevresini, giderek dünyayı sevmeyi, hayatı ve hayatımızı paylaştığımız her şeyin anlamını algılamayı öğretiyor.
Hele bir Çatal Celal var ki; ‘Durmuş emmimin aynısı. Nazım Hikmet’in ‘topraktan öğrenip kitapsız bilendir’ dediği... “Böyle insanlar olmasa dünya ne kadar dar.” Diyeceğiniz, (herhalde yaşamış) bir insanın öyküsü. Bağırarak konuşması, cahilliğinden ya da saygısızlığından değil. Osman Şahin, kahramanının içinin duruluğunu astarının temiz oluşunu, gizi gizlisi olmayışını, sesinin yüksekliğiyle anlatmak istemiş olmalı. Çatal Celal’in, ‘yıllar önce kendisinden saklanıp, ölüme yollanmış sevgilisine’ karşı duyduğu aşkının diriliğine, öykünün bugünü içindeki eşine, eşinin kendisine olan sevgisine hayranlıkla tanıklık ederken anlıyoruz ki; doğayla, Dünyayla, hayatla barışık insan, mutlu olmayı da başarabiliyor. Çatal Celal öyküsünde Osman Şahin, ağaçların arasında insan donunda bir ağaç, insan insanların arasında ağaçların dillerini, hallerini anlatan bir bilgeyle de tanıştırıyor okuyucuyu.
‘Darağacı Avı’ kitaptaki ilk öykü.
‘Hitchcock’un anısına’ adanmış. Öykünün içine dalınca, ‘adanmış’ oluşu elinizden tutuyor. Bir endişe ile ürperen çocuğun, elinden tutan ağabey eli gibi... ‘Elin gavuruna adanmış öykü, beni ırgalamaz ama bir okuyuvereyim,’ diyerek başlayıp bitirebilinseniz sorun yok.
‘Herkes gibi benim de bir öyküm var. Herkesin öyküsü gibi kendi yatağında akan bir deredir. Ama akıp denizlere okyanuslara varacak insanlığın öyküsünün bir içinde bir damlacık olacak, öyleyse insanın öyküsü, benim de öykümdür,’ diye düşünüyorsanız, dışarıda duramayacağınız belli. Öykünün içinden, öyküyü okuyup bitirdikten sonra da çıkamayacağınızı baştan söylemek isterim.
Öç alma duygusunun insanı sürüklediği tiksindirici deliliğe tanık oluyoruz, ‘darağacı Avı’nda. İnsanı elezerliğe savuran kinin, hak edilmemiş zaferi sahiplenmeye çalıştıkça, nasıl özezerlik sınırlarını bir zorlayan korkuya gömüldüğünü, korkuyu görmezlenebilmek için bilinçaltının kişiyi kendine tapıcılıkla nasıl korumaya çalıştığını, hile ile al ile ele geçirilmiş üstünlüğün ve kazancın; (o kazanç her ne olursa olsun,) bireyi, nasıl yalnızlığın ötesinde kimsesizleştirdiğini görebiliyoruz. Öykünün ortalarından sonra, kahramanın üst beninin (öğretilmiş tüm toplumsal görü, görgü ve değerlerin), yaşlı bir ihtiyar görüntüsüyle, öz beninin (insan olmanın gereği olan, kişinin içindeki insanın) de, yaşlı anasının kılığında kendisini terk edip gittiğini gördükten sonra, adamdan, artık ‘adam olmanın dışında her şeyi’ beklediğimiz anda, beklenenler arasında aklımıza gelmeyecek kadar insanlıktan çıkabileceğini görerek bitiriyoruz öyküyü.
‘Öykü bu, karakteri gereği kurgu da olabilir’ demek, bunu bilmek, kendimizi, darağacı olarak seçilmiş olan o ağacın yerine koymaktan alıkoymuyor bizi. Öykü bittikten sonra, o ağaç gelip dikiliyor evimizin duvarındaki aynanın içine. Kendimizi yokluyoruz. Dallarımıza asılıp çürütülmüş, güzel insan ölülerinin dökülmüş, savrulmuş etlerinin kokusu içinde nasıl bayılıp (‘yozlaşıp’ desem kızmazsınız değil mi?) dünyadan geçmiş olduğumuz duygusu hüzünle yüzümüze bakıyor aynada. Eti, derisi dökülmüş insanlardan arda kalan iskeletlerin şıkırtısının nasıl da kulaklarımızda alışkınlık yaratıp bizleri devinimsizleştirdiğini düşünmeye başlıyoruz. İşte tam da burada rahatsızlık başlıyor. Huzursuz dallarımız bizlere isyan ediyor. Rüzgâr estikçe yel ipildedikçe dallarımızda şıkırdayan iskeletlerin utancı bastırıyor, kulaklarınızdaki uğuldayan ‘zamane’ fırtınalarının gürültüsünü...




MERSİN’E HEYKELİ DİKİLMESİ GEREKENLERİN BAŞINDA
GELİR OSMAN ŞAHİN
Mehmet BABACAN

Toroslar’ın ve Arslanköy’ün çocuğudur Osman Şahin.
Kim umardı ayağı yalın, başıkabak, poyraz kavruğu bir köy çocuğundan, böyle bir Osman Şahin çıkacağını… Çıktı işte.
Doğasının ona, armağan gibi sunduğu yetenekleri, alnının akıyla, bileğinin hakkıyla kullanıp, geliştirerek, bugünlere geldi. Ülkesi tanıdı onu, dünya tanıdı…
Yöresiyle özdeşleşmiş gibidir Osman Şahin. Köyünden kentine değin, taşıyla- toprağıyla; dalıyla- yaprağıyla, her zerre tanır onu. Çünkü Toroslar’ın ve Anadolu’nun en çarpıcı gerçekleri, bir bir dile gelir öykülerinde. Olağanüstü bir gözlem gücüyle saptadığı verileri, bir sinemacı ustalığıyla kurgular beyninde.
Yörük diyarıdır Mersin ve Toroslar. Mevsim mevsim göçenlerin; kaklıktan su içenlerin diyarıdır. Poyrazlarda yarılmış dudaklar, yanaklar; kayrak taşlarına meydan okumuş çıplak ayaklar, tanır birbirini… Yoklukların, dermansızlıkların, kara deve ile birlikte çöktüğü kıl çadırlar, efil efil selâm gönderir yıllar ötesinden…
Osman Şahin, “ Gölgemin Gölgesi” ve nice öyküsünde, tüm o geçmişin tercümanlığını yapar günümüze. Ve bu diyarın kültürünü, doğasından koparmadan, bir nakış ustasını kıskandırırcasına, döker kâğıt zeminlere.
Her an gülümseyip duran aydınlık yüzüne bakıldığında, iç dünyasındaki hümanizma açıkça okunur; yüreğindeki sevgi çiçeği, bir ayna gibi, yankılanır yüzünde. Bu aydınlık duruş, çaba ile kazanılabildiği kadar, doğanın ona sunduğu, paha biçilmez, bir armağan olmalı…
Her ne kadar, “ Doğduğu yer değil, doyduğu yer” denmişse de, doğduğu yeri hiç unutmaz Osman Şahin. Köyüne duyduğu özlem içinde, ayağına batan kördikeni bile bağışlar.
Mersin’e hiç küsmedi. Takdir de beklemedi. Ama Mersin unutmadı onu,“ Mersin Kenti Edebiyat Ödülü” ile onurlandırdı.
Yüreğindeki insan sevgisiyle, eğitimcilik mesleğinin, eşsiz uyumu içinde, toplumsal iletiyi görev saydı; yazdı, yazdı, yazdı. Yunus yürekli insanların verdiği ödülün sayısını, kendisi bile unutmuştur belki…
Son günlerde, yöremizden bir kez daha geçti Osman Şahin.
Adana’da başlayan söyleşi serisinin, ikinci durağı Mersin idi. Kentimizdeki, çağdaş ve ulusalcı kuruluşların çağrısı üzerine gelmişti. Ev sahibi kuruluşların düzenlediği sabah kahvaltısında başladı söyleşi. Yerelliğin ve ulusallığın ötesinde, evrensel pencereden bakmasını bilen Osman Şahin’den; sanat ve toplum üzerine, çarpıcı değerlendirmeler ve yargılar beklenmesi doğaldı. Öyle de oldu. Siyasal ve kültürel düzeyi epeyce yüksek; seminer gibi bir söyleşiydi yapılan. Sorular da o düzeydeydi elbette.
Okumaktan dem vuruyordu yazar, “ Bir insanın boyu, okuduğu kitapların boyu kadardır” diyen Portekizli yazarı saygıyla anarak; aydınlarımıza ince bir göndermede bulunuyordu. Toplum- Siyaset- Sanat üçgeninde, sanatın, sanatçının ve aydının, toplumun ilerisinde olmak gibi ağır bir sorumluluk altında olduğunu, bir bir sayıp döküyordu.
“Oy sandığı, demokrasi için yeterli değildir. Çünkü sandığa kim konursa, sandıktan o çıkar” diyordu.
“Ülkemizin kültür düzeyi öyle yüksek ki, cezaevlerimiz bile, en az iki dil bilen aydınlarla dolu” diyordu.
“Bizanslılar Ayasofya’da, meleklerin cinsiyetini tartışırken, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u kuşatmıştı. Ey aydınım diyenler! Biz, kuşatıldığımızın ne zaman farkına varacağız?” diyordu.
“Fransızlar ve İngilizler, Libya’ya yüzlerce uçak ve tank satmışlardı. Şimdi hepsini bombalıyorlar. Çünkü yenilerini satacaklar” diyordu.
“Cephede, gaz lâmbasının kör ışığında, Çalı Kuşu romanını okuyan Mustafa Kemal, elbette yenilmezdi; ona yürekten inananlar da yenilmeyecektir” diyordu.
“En tehlikeli düşmanın, içerideki düşman olduğunu söyleyen Çiçero, 2000 yıl önce yaşadı” diyordu.
Öğle arasında gerçekleştirilen TV. programından sonra, söyleşinin akşam bölümü, Mersin Sanat Kulübü’nde yapıldı Bu bölümde, Çukurova Üniversitesi’nden iki akademisyenin de katılımıyla, Osman Şahin’in sanatı ve sanatçı kişiliği konu edildi.
Osman Şahin, açış konuşmasında “ Yazarlıkta yeteneğin payı önemli olmakla birlikte, gözlemin, çok okumanın ve içinde bulunulan çevrenin de, o denli pay sahibi olduğunu belirtiyor; bir yazarın bankası çocukluğudur” diyecek kadar bütünselleştiriyordu.
Diğer konuşmacılar, Osman Şahin’in dili kullanıştaki somut ve şiirsel düzeyini; insanı öz alıştaki başarısını belirttiler. Güçlü gözlemlere dayanan öykülerin, şiirsellik kadar, doğa- yaşam ilişkisini dillendirebildiği için de; sinema görselliğiyle kolay buluştuğunu vurguladılar,
Toplantının sonunda, ödüle doymayan Osman Şahin’e, bir ödül de ben sunmak istedim: Âşık Sümmani’in bir Deyiş’ini çok seviyordu. Onu sundum, ödül olarak:

“Ceylan gözlerine kurban olduğum,
Tanrı selâmını almaz mısınız?
Mevlâm sizi süs için mi yarattı,
Siz gel demeyince gelmez misiniz?

Gurbete gidenler azığın alır,
Kimisi gider de, kimisi kalır.
Kimi sevap için Kâbe’ye varır,
Kâbe kapınızda, bilmez misiniz?

Karadır kaşların yaydan nicolur?
Bugün dünya, yarın Ahret nicolur?
Bir gönül yapması yüz bin Hac olur,
Siz gönül yapmayı bilmez misiniz?

Sümmani’yim ben bu canı niderim?
Başım alır diyar diyar giderim,
Yarın Mahşer günü dava ederim,
Siz Mahşer yerine gelmez misiniz?”


YAZAR OSMAN ŞAHİN
M. Şehmus GÜZEL
Osman Şahin’i çok geç tanıdım. 24 Aralık 1983’te bir tren yolculuğu sırasında ve yeni satın aldığım Acı Duman’ı okuyarak. Yazarı henüz tanımadan yapıtıyla tanıştım. Ve vuruldum.
Yol boyu okuduğum öykülerinde yazar kendi coğrafyasını, yani o yüce Torosları, kendi toprak ve dağlarının insanlarını, acılı ve cömert Yörükleri ve Türkmenleri, türküleri, çığlıkları, ağıtları, gelenek ve görenekleri, yaşam biçimleriyle alıp getiriverdi Paris’in orta yerine. Ben Batı’ya gidiyordum yazar beni kolumdan tutup Doğu’ya taşıyordu. Bu hakiki yazarı kıramazdım. Dediğini yaptım ve Batı’yı bırakıp Doğu’ya çevirdim yüzümü.
Büyülenmiştim resmen ve hemen sonrasında yazarın bütün yapıtlarını a’dan z’ye okudum. Osman Şahin’i biraz daha iyi tanıdım, iyi de oldu, ama bu yetmezdi, artık ve mutlaka böylesine sıkı ve gerçek yazarı tanıtmalıydım. Böylesine yaratıcı, yazdıklarını neredeyse somutlaştırıp, elle tutulur gözle görünür hale getiren, evet seyirlik kılan ustayı mutlaka tanıtmalıydım.
Bu amaçla yapıtlarının tümünü okuduktan sonra koskocaman bir makale yazdım. Bu makale «Osman Şahin’i okumak ve seyretmek» başlığıyla Yapıt dergisinin Kasım-Aralık 1985 tarihli 13. sayısında yayınlandı (s.111-132).
Bu sırada Osman Şahin’le ilişki kurmuş, en yeni yapıtlarını, kimi zaman yayınlanmadan önce bile, okuma olanağı elde etmiştim. İstanbul’a gidip gelen ortak tanıdıklarımız, kimi öğrencilerim ona uğruyorlardı, hazırlanan, bitmiş ama henüz yayınlanmamış çalışmaları da dâhil yapıtlarını alıp getiriyorlardı. Bu karşılıklı etkileşim süreci içinde ve kaçınılmaz bir biçimde aramızda düzenli bir mektuplaşma faaliyeti de başladı. Son haftalarda, ortak dostumuz değerli yazar Mustafa B. Yalçıner’in isteği üzerine Gerçemek için Osman Şahin’e ilişkin bir makale yazmak üzere dosyalarımda sakladığım mektuplara göz atıp tarihlerine göre sıralayınca 6 Haziran 1985’te başlayan mektuplaşmamızın son derece düzenli bir biçimde 1993’e kadar sürdüğünü saptadım. Elbette daha sonra da mektuplaştık, ancak 1985’ten 1993’e akan zaman dilimindeki daha sürekli ve daha farklıydı. Değişik ve belki ön açıcı da olur umuduyla Osman Şahin’in mektuplarından birini makaleme konu olarak almaya karar verdim. Burada bunu yapmak istiyorum.
Mektup, karşılıklı mektuplaşma eylemi, edebiyat değeri olan bir çalışma, bir faaliyet, bir yaratıcılık olarak ta mutlaka değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Yazanların bireysel yönlerini, özgeçmişlerine, yaşamlarına ilişkin verileri de içeren mektup aynı zamanda tarihe, siyasi ve toplumsal tarihe de katkı yapmaya adaydır.
Anılarını yazmak için kollarını sıvayanlar için aldığı ve gönderdiği mektuplar aynı zamanda vazgeçilmez, ihmal edilmemesi gereken, birer kaynak niteliği de taşıyor. Evet anılarımız için mektuplarımız mutlaka başvurulması gerekli kaynaklarımızdır. Mektupların tarihinin konulması, tarihinin konulmuş olması, bile başlı başına bir veridir. Mektup sözcüğünün Arapçada « yazılıdır » anlamını taşıması bile bu bakımdan son derece ilginçtir. Evet yazılıdır ve hepimiz biliyoruz, söz uçuyor ama yazılı olan kalıyor. Hele kimi zaman ve bilhassa yüzyılımızda, hafızanın fena halde nisyan ile malul olması ve maalesef hafıza kaybının önüne geçilmez ve neredeyse bulaşıcı bir bela biçimine dönüşmesi (bu konuda televizyonların, «aptal kutularının» beyni ve hafızayı tembelleştirici ve giderek ölümcül etkisini asla göz ardı etmemeliyiz) dikkate alınırsa, mektubun, yazılı olanın, yararı daha iyi anlaşılacaktır.
Mektubun yazıldığı günlere ilişkin son derece yararlı ve önemli bilgiler içeriyor olması halinde ise kaynaklık özelliği daha da önem kazanıyor elbette.
Yazan veya yazanlar hele edebiyat alanında tanınmış isimlerse, mektupları onların yazım biçemi, tarzı veya onların bir türü olarak da değerlendirilebilir. Veya en azından yazım tarzları hakkında kimi ipuçları verebilir.
Mektupların, yazanın veya yazanların yapıtları üzerine yeni bir ışık tutması da mümkün. Yazanların, yazanın yapıtlarını değerlendirmek için yeni bir açı da sunabilir bir mektup.
İşte bunlar ve başkaları sonucu mektuplar, mektuplaşmalar öteden beri bir edebiyat türü olarak ele alınmış, değerlendirilmiştir. Bu konuya 20. yüzyılda daha çok önem ve öncelik verilse bile bu tür birkaç yüzyıldan beri biliniyordu ve değerlendiriliyordu. Hele ünlü devlet adamları, ünlü edebiyatçılar, ünlü sanatçılar arasındaki mektuplaşmalar söz konusu olunca.
Türkiye’de maalesef bu tür yeterince kullanılmıyor. Karşılıklı mektuplaşmaların yayınlanmasına son yıllarda bir parça önem verilse bile, ilgi beklenenden çok azdır. Belki zaman içinde bu boşluk ta doldurulur. Bu bağlamda fırsat bulunca Osman Şahin’le karşılıklı mektuplaşmamızı kitap biçiminde sunmak isterim. Elbette bu konuda yazarımızın ön onayını aldıktan sonra. Hazırlığımı yaparak o günü beklerken, burada, bir anlamda tadımlık olması arzusuyla, yazarımızın bir mektubunu sunmak istiyorum.
Osman Şahin’in bu makalede takdim ettiğim mektubunun onun kişisel yazım tarzına ayna olabileceğini de umuyorum. Ayna kelimesini Şahin’in beğendiğini bildiğim için özel olarak seçiyorum. Göreceğiniz gibi, mektubu da öykülerindeki gibi coşku dolu, sıkı tasvirlerle ve etkin kelimelerle yazdığını görmemizi sağlayan zenginlikte. Cömert, barışçıl, rahat, özgür ve tedirgin. Bu özellikler o günlerin Osman Şahin’ini de betimliyor sanıyorum. İşte ilk harfinden son harfine kadar bir yudumda içilen Torosların buzlu suyu olarak Osman Şahin’in 6 Aralık 1987 tarihli mektubu:
“Benim değerli can dostum, Sayın M. Ş. Güzel,
Ey, ben sana ne diyeyim? Öylesine sıcak, güzel, gerçek anlamıyla bir aydın insansın ki, sana binlerce teşekkür, sevgi, saygı sunuyorum. Geçen yıl Yapıt dergisinde benim için yayınlamış olduğunuz uzun ve işçiliğiyle çok geniş kapsamlı büyük yazınıza mı teşekkür etsem, yoksa yazmış olduğunuz onca içten, güzel mektuplarınıza mı?
Size karşı duyduğum dostluk, arkadaşlık duygularımı anlatmakta kalemim gerçekten zorluk çekiyor. Büyük bir genişlik duygusu kaplıyor içimi. Saygı duyuyorum, sevgi duyuyorum. Sağ olun, var olun.
Dostum, 16 Kasım tarihli mektubunuzu aldım. Biraz geciktirdim, çünkü “Kolları Bağlı Doğan” çıkmak üzereydi. Çıksın hem kitabımı, hem de mektubumu birlikte yollarım dedim. Bu nedenle bugünlere kaldı. Senin Gökyüzü dergisinde yayınlanan Fransa’daki 1968 kuşağı [ve] olaylarıyla ilgili geniş kapsamlı yazınızı okudum. Dergilerde çıkan diğer yazılarınızı da.
Kardeşim, benim bu yıl Bilge Olgaç, İpekçe’yi çekti. Zincir adlı bir film daha çekildi, Irgat Erleri adlı öykümden. Kan filmi üzerine söylediklerinize aynen katılıyorum. Ben, son üç yıldan beri iki cephede birden savaş veriyorum. Biri Cağaloğlu Caddesi, öbürü Yeşilçam cephesi. Bu oldukça güçlerimi dağıtıyordu benim. Ben şimdi Edebiyat sancağının altına, yani Cağaloğlu cephesine çekildim. Ben her zaman Cağaloğlu-Edebiyat-Öykü sancağını, Yeşilçam sancağından üstün tuttum. Beni Osman Şahin yapan Edebiyat ve öykücülüğümdür. Üstelik Yeşilçam’da sermaye daha büyük olduğu için, oradaki ilişkiler daha bir acımasız ve « kara » oluyor. Bense iç yapı olarak çok hassas bir insanım. Yerinde söylenmemiş bir söz, iyi seçilmemiş bir söz bile benim ruhumu kanatır.
Canım dostum, “Kolları Bağlı Doğan”ı size (...) imzaladım.
Kitabı okurken çok canınız sıkılacak ama ne yapayım? İnanın yaşadığım bir gerçek bu. Kitap toplatılmasın, ben de “içeriye” tekrar girmeyeyim diye çoğu isimleri simge olarak kullanıp yazdım. Yeri ve zamanını belirtmedim. Mahkemelerin işini zorlaştırmayayım diye... (...) (İstanbul’a giden veya İstanbul’dan dönen, orada Osman Şahin’le ilişki kurmalarını istediğim öğrencilerimin ismi geçiyor bu üç noktalı parantezlerde, onların bugün bu makaleyle bir ilgisi kalmadığı için onlara ilişkin satırlara yer vermiyorum. MŞG)
Önümüzdeki yaz sizi temmuz ya da ağustosta (ağustos daha iyidir) köyümde ağırlamak isterim. Evliyseniz eşinizle, değilseniz bir bayan arkadaşınızla birlikte benim konuğum olacaksınız. Sizinle [Sizleri] 3000 metredeki ulu Kartal Gölleri’ne, hiçbir arkeologun ayak basmadığı büyük tarihi şehir kalıntılarına götüreceğim. Evim çok geniş ve iyidir. Dağlarda sizlerle birlikte atalarımız gibi büyük ateşler yakar, et pişirir yeriz. Ne dersin?
Türk Televizyonu, benim Toros Kaleleri adlı belgesel-yazılarımı filme alacak. Yalnızca Orta Toroslarda 1500-3000 metrelerde, doruklarda otuza yakın kale tespit ettim. Eskiden oralarda özgürlükler o kalelerden geçermiş. Onları müthiş yazdım. Gazetenin birinde röportaj olarak çıksın, size de göndereceğim.
Dostum, nisan ayında da “Ay Bazen Mavidir” öykü kitabım yayınlanacak. Eylül-Ekim’de “Kanat Açma Zamanı-Roman” yayınlanacak. Bunlardan başka daha elimin altında iki öykülük kitap var. (...)
Sevgili Dostum, Kolları Bağlı Doğan’ı acaba Fransızcaya çevirtip yayınlatmak mümkün mü? Türkiye’deki işkencelerden çok insan öldü. Birçok işkenceci polis mahkûm oldu. Türkiye’deki ilerici, demokrat güçlerin yükselen dayatmasının sonucudur bu. Ben bu kitabı ‘84’te yayınlatabilirdim, ama tekrar içeri girerdim. Şimdi bile tedirginim. Kitabı yazarken bile içimizde kendi sansür makasımızı taşıyoruz. Ne acı...
Sana, yaza gel, köyüme gidelim, sana tarlamdan arsa vereyim ve ev yaptır.
Her zaman kucaklayarak, derin içten başarılar dileyerek sevgilerim, saygılarım sizin olsun. Benim değerli kardeşim. Hoşça kal.”


ÖLÜMÜN GÖLGESİ YOK
Osman ŞAHİN

Masallarda, sözlü, yazılı anlatılarda, Kerem ile Aslı’da, Romeo ve Jülyet’te, âşıkların birbirlerine kavuşamamaları anlatılır hep. Filmlerde, romanlarda, öykülerde evli erkeklerle kadınların gizli kaçamakları, aşkları anlatılır yine. Maupassant’ın “Ölümden Acı” romanında olduğu gibi. Örnekler çoktur. Adnan Binyazar’ın “Son on yılın en iyi romanı” seçilen “Ölümün Gölgesi Yok”ta ise, ölümün dipsiz kuyulara attığı, ölüm düşüncesinin iç içe geçtiği, ölüm karşısında başı dik duran bir aşk anlatılmaktadır. Ve roman baştan sona bu aşka yakılmış görkemli bir ağıttır.
Filiz-Binyazar çiftinin sevme yetenekleri yüksektir. Duygularını birbirleri için taze tutarlar. Sevgileri saygıları sürekli kaynayan, birbirleri için farklı ışıklar, sevgiler, büyüler yaratmasını bilirler. Aşk, yüreklerin ipekleşmesidir.
Süt katıksız temiz bir sıvıdır. İçine azıcık yabancı madde karıştığında kesilecektir. Aşklar da öyledir. İçine azıcık çıkar, bencillik karıştırdığınız an, gelinliğin dikiş ipleri atacaktır. Boşuna, “aşklar da bakım ister” dememiş Cemal Süreya.
“Çıtır çıtır soba yansın, üstünde çaydanlık suyu kaynasın. Filiz örgüsünü örsün, ben de kitap okuyayım. Bana mutluluğu tanımla deselerdi hep Filiz’in yanında olmak derdim.” (S.124)
Yukarıdaki kısacık alıntı bile Filiz-Binyazar çiftinin aşklarının yalınlığını gösteriyor.
“Ölümün Gölgesi Yok” romanı, insanlığın yedi temel duygusundan ikisini, aşk ile ölüm temasını işliyor. Bazı okurlar, romanı, karı koca arasındaki kişisel ilişkiyi anlattığı için ilginç bulmayabilirler. Ben bu kanıda değilim. Yazar, bazen en yakınındakini anlatırken, en uzaktaki insanı da açıklayabilir. Bir damla suyun, nehrin bir parçası olması, sıradan bir insanın, yeryüzü insanlığının bir parçası olması gibi.
On bir bölümden oluşan romanın bölüm başlarına, Fazıl Hüznü Dağlarca’dan, Shakespeare’den, Binbir Gece Masalları’ndan, Boris Pasternak’tan, Anna Ahmetova’dan, Cahit Sıtkı Tarancı’dan alıntılar yerleştirilmiş. Alıntılar bölüm içlerine ayrı bir tohum enerjisi ayrı bir tohum bereketi katıyor. Kaptan ile Karısı bölümü unutulamaz.
Roman konusu çok geniş bir coğrafyada geçiyor. Elazığ, Ağın, Diyarbakır, Ankara, Almanya ve İspanya. Çorum’un çiçekli kırları ile soğuk, yağmurlu Berlin göklerinde, güneşli İspanyol kentlerinde, boğa güreşlerinin yapıldığı arenalarda, lokantalarda ızgaralarda pişirilen alakanlı boğa etlerinde, kırmızı şarapların tadında, binlerce kişinin arenada bağırdığı “Oley, Oley!” seslerinde hep ölüm vardır.
Berlin’de, hastane odasında kanserle boğuşan Filiz, günbegün erimekte, ölüm her gün biraz Filiz’in bedenini çözmektedir. Ölümle yaşamın birkaç solukluk aralığında bile aşk vardır. Çiftler sevgiyle bakarlar birbirlerine. Birbirlerinin ellerini öperler. Sonunda Binyazar, yaşamının temel kaynağını, eşi Filiz’i kaybeder. Ama asla yıkılmaz, ölüme kızmaz hiç. Çektiği acıları, anılarını romanlaştırarak, “Ölümün Gölgesi Yok” ile Filiz’i ölümsüzleştirir. Ve ölümden öcünü alır. Ölüm her şeyi yenebilir ama aşkı ve sanatı yenemez.
Filiz’in cansız bedeni sedye ile hastane koridorlarında, asansörde taşınırken, Binyazar’ın gördüğünü sandığı, duyumsadığı ve “uçkunlar” adını verdiği düşsel melekler, Binyazar’a çocukluğundan beri yaşadığı, tümü duygu düzeyinde kalmış eski aşklarını dile getirirler. Geçmiş aşkların, sonraki aşkların dostları olduğunu anımsatırlar Binyazar’a.
Romanın son bölümü ağıtsı bir ilahiden farksızdır.
… Bir elimde demlik, birinde çaydanlık, bardaklarımıza çay koyuyorum. Zeytin, peynir, reçel… Kendi tabağıma ne koyuyorsam, seninkine de aynını koyuyorum. Ocakta kızaran susamlı ekmeğin kokusu odalara doluyor, çayın buğusu tütüyor.
Pencerede yağmur yunmuşu gün ışığı.
Sofra hazır.
Yüreğimin gelini,
İnce bardaklara koydum çayı.
Vazolarda ak papatyalar…”
Yazımı, Seyrani’nin ölümsüz dizesiyle bitiriyorum:
“Aşkın iğnesi ile dikilen dikiş mahşerece sökülmez imiş.”


DOSTUM OSMAN ŞAHİN VE BİR FOĞRAFA ALTYAZI
Ali F. BİLİR

Arkadaşım Mustafa B. Yalçıner, Osman Şahin’e ayırdığı Gerçemek Dergisi’nin kasım-aralık özel sayısına bir yazıyla katılmamı önerdiğinde, Şahin’in yazınımızdaki yazarlık yolculuğunu yansıtan belgeliğimdeki fotoğrafları gözden geçirdim ve onlardan birini okurla paylaşmayı yeğledim.
‘Kırmızı Yel’ öyküsüyle, “1971 TRT Öykü Büyük Ödülü” alan Osman Şahin, günümüze değin otuza yakın öykü, roman, eleştiri, biyografi kitabı yayımladı. Öykülerinin çoğu senaryolaşıp filme alındı. Emeği ve başarısı, düzineyi aşan ödülle değerlendirildi. Yapıtları dünya dillerine çevrilip okura ulaştı. Bu noktada Yazar Şahin’in, Ömer Seyfettin’le başlayıp Sabahattin Ali’yle süren toplumcu gerçekçi öykü geleneğimize eklenen özgün bir halka olduğunu belirmeliyim…
Osman Şahin’le 1968’de, İstanbul’da tanıştığımız ilk günün imgesi belleğimde öylece duruyor. Hiç solmayan, sevincini sevincim saydığım kırk üç yıllık bir dostluk bu. Keşke o anlamlı buluşmamızı belgeleyen bir fotoğraf karesi bulunsaydı. Gençlik dönemimde elimden düşürmediğim fotoğraf makinem yanımda değilmiş demek. Bu bana ders oldu, daha sonraki ve bu son buluşmamızı çektiğim fotoğraflarla zamanın belleğine nakışladım. Şimdi anlatacağım, o fotoğraf karelerinden biri.
Dijital makinenin sağladığı olanakla çekim tarihi, 23.03.2005 olarak düşmüş fotoğrafın alt sağ köşesine. Sanki dünmüş gibi. Oysa üstünden beş buçuk yıl geçmiş. Yer Mersin Üniversitesi Gülnar Meslek Yüksekokulu konferans salonu. Yazınımızın iki değerli yazarı Osman Şahin ve Burhan Günel’in çağrılı olduğu, söyleşi sonrasında paylaşılan bir an. Dostlarım okurlarına kitap imzalama hazırlığında. Masalar, ilkyazın habercisi güzelim Toros, Gülnar sümbülüyle donatılmış. Yakın masada Osman’ın okşayarak dokunduğu bir kitap ve içilmeyi bekleyen bir çay bardağı duruyor. Söyleşide, yazar dostlarıma eşlik ederken oturduğum ortadaki masa şimdi boş. Burhan’ın çevresi üniversiteli gençler, Osman’ın çevresi uzaktan gelen dostları tarafından sarılmış. Fotoğrafta, Şahin’in dışında objektife gülümseyerek bakan dört kişi daha var. Solda, masanın önünde ayakta duran ve elinde kitap tutan ak saçlı dost, yazar T. Ali Çağlar. Osman’ın hemşerisi, onu görmek, dinlemek için Mersin’den kalkıp gelmiş. Arka sağ yanda, elinde fotoğraf makinesi olan dost, Aydıncık’ın aydınlık yüzü, yazar Mustafa B. Yalçıner. Öteki iki kişi, Silifke’de Halk Kitabevi sahibi, yazar Yaşar Öztürk ile eşi resim öğretmeni-yazar Songül Saydam Öztürk. Silifke’den, müze müdürü ve pek çok kültür, sanat dostuyla birlikte toplanıp gelmişler etkinliğe. Ama sözünü ettiğim öteki dostlar bu karede yoklar. Karede bulunmasını istediğim başka güzel insanlar da var elbet. Osman’ı kucaklamak için Anamur’dan koşup gelen Gazeteci-yazar Güngör Türkeli ile Yüksekokul adına etkinliği düzenleyen sevgili eşim Saadet… Altı yüz kişilik konferans salonunu dolduran ve söyleşiyi baştan sona parlayan gözlerle dinleyen sevgili öğrencilerle Gülnarlı kültür dostlarını nasıl unutabilirim? Yüreğimde, kadim dostuma duyduğum özlem, ben de bulunmak isterdim bu fotoğraf karesinde…
Tallahassee-Florida

KOLLARI BAĞLI DOĞAN (*)
“Ne Kürtçü, ne de ırkçı Türkçü; ben Atatürkçüyüm”
(Gamze Akdemir 11 Mart 2010 Cumhuriyet Gazetesi Kitap eki)

12 Eylül faşizmine en yakın perdeden, hücrelerin, işkence tezgâhlarının kör kuyularında bizzat çektiği eziyetler sonrasında aldığı notlardan yola çıkarak yazdığı ve bütün öykülerinin toplandığı dördüncü kitabı Kolları Bağlı Doğan raflarda... Osman Şahin ile kitabını konuştuk.
-En önce anneciğinize adanmış bir kitap bu. Onun söylediklerini anlatır mısınız?
-12 Eylül sonrasıydı. Hapise girmem kesinleşmişti, Toroslar'a, köyüme yaşlı anamı görmeye gittim. 81 yaşında ve 13 çocuk anasıydı. Okumasız, yazmasızdı. Biraz hoşbeşten sonra anama, bir yazım yüzünden hapise gireceğimi, kardeşimin de örgüt suçundan tutuklandığını, ağır işkence gördüğünü, ayak ve el tırnaklarının kerpetenle çekildiğini söyledim. Üzüldü, ağladı. Yaşlı, düşkün haline karşın canlandı. Elimi avuçlarının içine alarak, aşağıdaki kısa, özlü öyküyü anlattı. 'Siz bilmezsiniz oğul, sizin büyük dedeniz kuşçuydu. Kanca gagalı, iri pençeli, yırtıcı doğan kuşları beslerdi. Dedeniz silah kullanmazdı, atı vardı, iyi biniciydi. 'Kaçanı kaçanla, uçanı uçanla avlamak gerek' derdi. Kuşlarını kara marsık etlerle beslerdi, pençeleri, gagaları güçlü olsun diye. Obamıza bir gün bir Atlı Bey geldi oğul. Şakakları sivri, yeşil gözlü, çizmeli bir beydi. Dedeniz 'Tanrı misafiri' konuğunu çadırımıza kahve içmeye buyur etti. Adam atından indi. İçeri girerken, çadırın ön direğine sıra sıra tünemiş doğan kuşlarına hayranlıkla baktı. Kuşlar, çadır direğine ayaklarından iple bağlanmıştı. Adam, elini uzatarak anaç kuşlardan birini sevmek istedi. Anaç kuş, yaban bulduğu ele saldırdı, pençeledi, yırttı adamın elini.. Kan revan içinde kaldı eli konuğun. Adam bir kanayan eline, birde anaç kuşa bakarak, iki yanı keskin, sivri kamasını çıkardı. Telaşa kapıldık. 'Eyvah dedemizin kuşlarını kesecek' diye. Adam tersini yaptı oğul. Doğan kuşlarının ayak iplerini birer birer kesti, boşandırdı. Tümünü salıverdi gökyüzüne. Büyük dedeniz sinirlendi. 'Yahu sen ne yaptın, binbir emekle besleyip büyüttüğüm kuşlarımı nasıl salarsın' diye. Adam, sakin, bilge birine benziyordu. Hiç sinirlenmedi. Kamasını kınına soktu. İpek mendiliyle kanayan elinin yaralarını sardı. Sonra 'Bey bey, bir kuş düşün ki, elleri ayakları bağlıyken bile, kendisini tutsak eden insan soyuna asla yalvarıp pusmuyor, aksine saldırıyor. Görmüyor musun ki bu kuşlar, mağrur, yiğit kuşlar. Böylesi kuşları kolları bağlı tutsak etmek insanlığa yakışmaz, günahtır' dedikten sonra bindi atına. Dört nal oldu, çekti gitti. Fena bozuldu dedeniz. Bir daha da doğan kuşu beslemedi..
Şimdi sen bu olaydan misal biç oğul. Ankaralara, İstanbullara varınca, sizi hapse atacak olan Kenan Paşaya söyle 'De ki, o içeridekilerin tümü birer kolları bağlı doğandır. Onları düşündüler, yazdılar diye hapse atmak, dört duvar arasında çürütmek günahtır. Ne yapmış benim oğullarım.. Namusa mı göz dikmiş, hak mı yemiş, can mı almış? Biz Türkmenlerde suç bunlar. Aklı olan düşünür, kalemi olan yazar. Oğullarım, düşündüğünü yazdı çizdi diye içeriye mi atılır? Nasıl görenek bu. Koyuversinler oğullarımın yakasını. Bulutun önüne geçilmez, buluta cetvel vurulmaz. Günahtır.'
'Şahin' soyadımızın büyük dedemizden kaldığını da söyledi. Anacığımın iyi ki de elini öpmeye gitmişim. Son görüşümüzmüş meğer. 82 yaşında attan düşmüş, boynunu kırmış, ölmüş.
'Bu kitap işkencenin sayfalardaki dolaşımı'
-Okurlarımıza anımsatmak adına soruyorum, neden hapise atıldınız, içeride ne kadar kaldınız?
-Her insanın yaşamında tayin edici 'an'lar vardır. Örneğin Köy Enstitüsü'ne girişim yaşamımın en önemli noktalarından biriydi. İkinci önemli anım da 1 Haziran 1983 günü cezaevine girişim. Cezam, bir roman eleştiri yazısı yüzündendi. 1978'de Mustafa Yeşilova'nın Milliyet gazetesi, 'Karacan Roman Ödülü'nü kazanan, belgesel romanı Kopo, 1938 Dersim isyanını anlatıyordu. Romanda bir tek 'Kürt' sözcüğü geçmiyordu. İsyanı, Alevi Türkmenlerin çıkardığını yazıyordu.
Bir Türkmen çocuğu olarak alındım buna. Bir eleştiri yazısı yazdım. Yazmaz olaydım. İsyanı Alevi Türkmenlerin değil, Kürtlerin çıkardıklarını belirttim. Yazımda 'Kürt' sözcüğü geçtiği için İstanbul Toplu Basın Mahkemesi, bölücülükten dava açtı. Derken dava, İstanbul 3 No'lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'ne devredildi. Bilirkişi raporunda, edebi ağırlıklı bir eleştiri yazısıdır, suç yoktur denilmesine, tek kelime Kürtçe bilmememe karşın, Kürtçülükle suçladılar beni. Reddettim. 'Ne Kürtçüyüm, ne de ırkçı Türkçüyüm. Ben Atatürkçüyüm. Yıllarca beden eğitimi öğretmenliği yaptım. 19 Mayıs'larda milli duyguları kuvvetlendirici gösteriler yaptırdım, takdirnamelerim vardır' dememe karşın, bastılar cezayı, 18 aya mahkûm ettiler beni. Zaman 12 Eylül'dü, kötü zamandı, zalim zamandı. 1 Haziran 1983 günü, ırz düşmanı imişim gibi bileklerime kelepçeyi takıp iki jandarma nezaretinde Şile cezaevine tıktılar. Orada, ünlü tiyatro sanatçısı İsmet Ay ile İhsan Yüce ziyaretime gelerek bana moral verdi. 17 Haziran sabahı zırhlı sevk arabasıyla beni, ilkin Bursa Muvakkat Koğuşu'na, oradan da Yalova cezaevine naklettiler. Kolları Bağlı Doğan'da yer alan 'Muvakkat Koğuşu' öyküsünde tokatlanan, aşağılanan kişi benim. Yalova cezaevindeyken Yaşar Kemal, Kerim Korcan, Adalet Ağaoğlu, Bekir Yıldız, Alpay Kabacalı, Ali Uğur, Tanju Cılızoğlu, İsmet Kemal Karadayı, Ruşen Hakkı, Yılmaz Odabaşı, Mehmet Güler, Fikret Madaralı, Ali Özgentürk ve Gönül Dönmez Colin ziyaretime gelerek bana güç verdi. Oktay Akbal, Talip Apaydın, Mustafa Ekmekçi, Başaran, Tomris Uyar ile Erdal Öz de mektupları ile beni yüreklendirdi.
18 kişilik koğuşta 44-45 kişiydik. Yataklara sığabilmek için bir yanımızın üstüne yani kılıcına yatmak zorundaydık. Nazi kamplarından farksızdı. Bir insan istifiydi. Ayıbın ayıplığını yitirdiği yerdi. O atmosfer içinde koğuşun siyah beyaz TV'sinden 1983 yılı Antalya Altın Portakal Film Festivali'ni izliyordum. Öykülerimden uyarlanan Derman filmi ile Tomruk filmi yedi ödül birden kazanmıştı. Derman En iyi 2. Film, Hülya Koçyiğit En İyi Kadın Oyuncu Ödüllerini, Müzik, Görüntü, Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini, Tomruk ise En İyi 3. Film ve yine En İyi Görüntü Ödülleri'ni almışlardı. Ben ödül törenini tahtakurularının, bitin, pirenin içinde hüzün ve sevinci bir arada yaşayarak izledim, unutamam. Ertesi gün Hülya Koçyiğit'ten bir telgraf aldım. 'Gönlümüzdesiniz' diye. Ağladım. Sonradan Şerif Gören'in çektiği, Hülya Koçyiğit ve Talat Bulut'un başrollerini oynadığı 'Firar' filminin öyküsünü, mahkûmların ağzından duyarak yazdım. Film yurtiçinde ve yurtdışında pek çok ödül kazandı. 18 Mart 1984 günü sabahı 'iyi hal'den tahliye oldum. Dışarı çıktığımda yeryüzü ile gökyüzünün ve denizin bu kadar sonsuz ve bu kadar muhteşem olduğunu gördüm, yaşadım ve sevindim.
-Bir hapishane güncesi... Hepsi akılda tutulmuş notlardan hareketle yazılmış. Kolları Bağlı Doğan için hapisliğin, işkencenin yazılı belgeseli demek yanlış olmaz sanırım.
-Size aynen katılıyorum. Özünde öyküleştirilmiş bir 12 Eylül belgeselidir Kolları Bağlı Doğan. Kitabın yazılışı bile başlı başına bir macera. Koğuşlar, ranzalar, masalar, yapış yapış kir ve pislik içindeydi. Boynunda, bedeninde, çenesinde kan çıbanı çıkmayan mahkûm yoktu. Fazla peçete kâğıdı kullanmaya çalışıyordum. Görüp yaşadıklarım, başka cezaevinden naklen gelenler, sevk edilenler, işkence görenlerle konuşuyor, notlar tutuyordum. Cuma günleri jandarma bütün koğuşlarda iğneden ipliğe arama yapar, yazılı kâğıtları alır götürürdü. Ben de peçete kâğıtlarının katlarını ayırdım, her kâğıda kurşun kalemle, kâğıdı deldirmeden usul usul yazdım. Sonra peçete kâğıtlarını avucumda nohut gibi top yapıp, sakladım. Görüş günümde onları eşime, kızıma verir, 'Bunları cam kavanozlarda saklayın, çok önemlidir' dedim. Cezaevinden çıkınca, altı yedi kavanoz dolusu kâğıt topu birikmişti. Büyük bir sabırla onları açarak, numaralandırarak temize çektim, düzelttim. Kolları Bağlı Doğan, işkencenin sayfalardaki dolaşımıdır. Devletin vatandaşına yaptığı zulümdür. Ben bu zulmü, estetik bir öykü diliyle yazmaya, öyküye sığdırmaya çalıştım.
'Artık her şey daha da kötü'
-Sürek avları; gel de enseyi karartma cinsinden. Öyle korkulu, öyle baskı dolu. Düşünme, yazma, söyleme, o zaman senden iyisi yok. Adalet, özgürlük istediniz niceleriyle birlikte. Yok dediniz, dur dediniz gidişata, infaz edildiniz. Aldılar içeri, yer misin, yemez misin, dayak üstüne dayak. Tırnakları söktüler. Falakalar. Aşağılamalar. Küfür, işkencenin bini bir para. Kolları bağlı doğanların biriydiniz. Kaç yıl geçti aradan? Ülkede bu anlamda bir şey değiştiğini düşünüyor musunuz?
-Hayır. Hiçbir şey değişmedi hatta daha da kötüye gitti. Ben hapisten çıkalı 26 yıl oldu. Sıkıyönetimde yargılanırken, askeri mahkemeden iadeli taahhütlü yazı gelirdi ve 'şu şu gün tarihte, şu şu suçlardan yargılanacaksınız, mahkemede hazır bulununuz' diye uyarırlardı beni.
Şimdi Silivri Esir Kampı'na alınan ordu komutanlarımızın, değerli bilim adamlarımızın, profesörlerimizin, politikacılarımızın, gazetecilerimizin hangisine böyle bir uyarı yazılmış, gönderilmiştir. Örneğin Mehmet Haberal'ın içeri alındığı günden beri neyle suçlandığını bilen var mı? 12 Eylül faşizminde bile yoktu böylesi bir sivil saçmalık.
-Siz pes etmediniz ne o zaman ne bu zaman. 'Düşünce durdurulamaz, tıpkı yaşanan baharı kimsenin durduramayacağı gibi' diye yazıyorsunuz. Bu tür öykülerinizde en baskın, okura en fazla geçen duygu da bu bence. Her şeye rağmen yaşamak, ayakta kalmak, direnmek değil mi?
-Az önce söylediğim gibi bir roman eleştiri yazısında 'Kürt' sözcüğü geçtiği için yargılanıp hapis yattım. Bir de son yıllarda ve günümüzde olup bitenlere bakıyorum da, ne diyeceğimi bilemiyorum. Herkes yeminli birer Kürt faşistine dönüşmüş, ağızlarda amacını yitirmiş bir 'özgürlük' lafı, eşitlikten kimse söz etmiyor. Devlete kafa tutanlar, başkaldırı denemeleri, yakmalar, yıkmalar devam ediyor. Türk olmak suç sayılıyor. Kürt işkence görür, hapise atılırsa dünya ayağa kalkıyor. Türk hapis yatar, işkence görürse kimse sesini çıkarmıyor. Otuz bin Kürt'ü, Türk'ü, kadını, erkeği, askeri, çocuğu öldürten Apo değerli şimdi. Cezaevi beğendiremiyorlar bey efendiye. Habur sınır kapısında teröristleri saygıyla karşılıyorlar. Ömründe İstanbul'dan dışına çıkmamış, Doğu dağlarında ayakta duramayacak haldeki birtakım yalakalar milletvekili oldu. Apo'nun müzesini ziyaret ediyorlar. AKP-Fethullah ortaklığının ülkeyi getirdiği noktaya bakın siz. Atatürk'e, devlete, orduya küfür eden alkışlanıyor, kazanıyor. Hain pusularla askerlerimizi şehit edenler, ordumuzun başına çuval geçirenler, kozmik aramaları, sömürge televizyonlarında gece gündüz konuşan, emperyalizmin yeminli maşaları, akademik unvanlı, CIA bağlantılı, hayatlarının önü arkası nice hile ve kıvrımlarla dolu insanlar. Onların gözleri duyguya, insana açık olamaz, Shakespeare'in 'Cebimdeki Orospu Tanrıparaya' tapanlar. Çürümüşler, yabancılaşmışlar. 12 Eylül öncesinde ikinci cumhuriyetçilerin çoğu Atatürk'ün, Marks'ın, Lenin'in, Mao'nun posterleri önünde arkasında yürüyüş yapardı, şimdi aynı kadro Ortaçağ kalıntıları olan Şeyh Sait'lerin, Seyyit Rıza'ların, Said-i Nursi'lerin ve Fethullah'ın posterlenin önünde yürüyor, büyük bir utanmazlıkla onları ve müritlerini 'Sivil Toplum Kuruluşu' olarak selamlıyor. Yüzsüzler, yüzleri olsaydı utanırlardı.
'Gözlerimizi de aldılar'
-'12 Eylül faşizminin sınıfsal niteliğine de bir eleştiri bu öyküler' sözünü açar mısınız?
-Bir benzetme yapayım, 12 Eylül E-5 yolunda tıkanan burjuva arabalarının trafiğini açmak için, işveren ve patronlar için yapıldı. 13 Eylül sabahı ilk kutlama, ABD'deki ağabeylerinden geldi 'Bizim çocuklar başardı' diye. Başka deyişle 24 Ocak Kararları'nın önünü açmak için yapıldı. Özelleştirilme martavallarıyla fabrikaların, limanların, ormanların, bankaların, madenlerin ve nehirlerin satılışı için. Günümüzde bakkalların ortadan kaldırılmasına kadar gelip dayandılar.
-Genel olarak hapishane ve mahkûm kimdir, hapislik duygusu nasıldır sizce?
-Ingeborg Bachmann'ın bir sözü var. 'İnsanın gerçek ölümü hastalıklardan değil, insanın insana yaptığından' diye. Hapislik, klasik anlamda, devletin çocuğu okulla, hastayı hastaneyle, deliyi tımarhaneyle, suçluyu da hapishaneyle eğitme çabası. Her şeyi numaralayıp denetim altına alırlar. Orwel'in 1984 adlı kurgusal romanında anlattığı gibi her şeyi gözetir, dinlerler. Hapishaneler, mahkûmların ıslah edildiği değil insanın paramparça edildiği yer. İnsan kendi içine kapanır, büzülür, iç hamurundan kinler, öfkeler yaratır. Hapishane dışarıdaki büyük haksızlıkların içerdeki izdüşümü. Hapishanede mahkûmun sahip olduğu tek şey, zaman ve beklemek. Bir de, insan soyuna yapılan en büyük kötülük, ona işkence etmek değil, onu işsiz, uğraşsız bırakmak. Engels 'İnsanı insan yapan iştir' diyordu. Hapishanelerimiz 80 bin mahkûma göre yapıldı. Oysa bugün mahkûm sayısı 120 bini geçti. Ülkemizde altı yedi milyon işsiz var. Evine ekmek götüremeyen Türk ve Kürt özgür olabilir mi? Doğu Anadolu'da 175'ten fazla toprak ağası var. Toprak reformundan söz edilmeyen yerde, topraksız köylü 'özgür' olabilir mi? 1960'larda Sermet Çağan'ın 'Ayak Bacak Fabrikası' adlı ünlü oyununda aklımdan çıkmayan bir söz: 'İnsan bir kez aç kalmaya görsün, inançlarını bile yer.' Onca işsiz, aç insana, tırlar dolusu tespih ve muska dağıtsanız, birkaç kilo makarna, pirinç verseniz, Başkentin göbeğinde Tekel işçilerini açlık grevine, ölüme zorlayanlar kesinlikle gidecektir.
-Hapisteyken ve hapisten sonra, o zor koşulların izi üzerinizde kaldı mı?
-Benim yattığım hapishanelerde dış kapıdan koğuş kapısına kadar yedi tane ağır demir kapı vardı. Akşam sayımından sonra demir kapıların güm güm örtülmesi, demir sürgülerin çekilmesi, ruhumda derin izler bıraktı. Hapse girmeden önce gözlerim pilot gözü gibiydi. Koğuşta gece gündüz kerhane ışığı gibi kırk mumluk bir ampul yanardı ve ben okumadan duramazdım. Hapisten çıktığım zaman gözlerim ileri derecede miyoptu. Gözlük takmam bu yüzden. Bir de, hep duvarların dibinde kalacağım, dışarı asla çıkamayacağım gibi psikolojik bir travma geçirdim ve Yalova Hastanesi'nde ruhsal tedavi gördüm.
-Kuşkusuz okura ağır gelen, yoran, sinirlerini bozan, vicdanını paramparça eden öyküler bunlar. Gerçek olması da cabası. Ama duyarlı okur itmedi öykülerinizi, okudu, bile bile girdi o dünyanın içine. Tepkiler nasıldı, neler dediler?
-Sayın Talat Halman, ABD'de 'Yalnızca Türk edebiyatının değil, dünya hapishane edebiyatının da en parlak örneği' diye yazdı. Kitap, sıkıyönetim korkusuyla, zamanında yayımlanamadı. 1988'de ancak doğabildi ve Yalçın Pekşen inanılmaz güzellikte bir yazı yazdı. Kitap altı baskı yaptı, pek çok dergide övücü yazılar çıktı. Anadolu köylülerinden mektuplar geldi. Bir köylünün şu cümlesini unutamam. 'Size işkence eden polisin adresini verin ona yılan kabuğu göndereyim.' Yılan kabuğu göndermek senin aslın-öten bu demek.

SON YÖRÜK OSMAN ŞAHİN
BİLİM+GÖNÜL ŞUBAT 2011 SAYFA 213 (Gamze Akdemir, Cumhuriyet Gazetesi)