6 Haziran 2009 Cumartesi

GÜLNAR’IN KÖYLERİNE AD VERİLİŞ ÖYKÜLERİ
F. Saadet BİLİR

Gezende
Söylentiye göre Karamanlılar, II. Alaaddin Keykubat zamanında, Ermenek çevresine yerleşmişler. İslam Bey altı muhafızı ile çevreyi dolaşmaya çıkmış. Şimdiki köyün bulunduğu mevkiden geçerken adamlarından biri orada kalmış. İslam Bey bir kişinin eksik olduğunu fark edip sorduğunda “O zaten deliydi, oradaki suyun başında kaldı,’’ demişler. İslam Bey, “ O bizimle gezen deliyi getirin!’’ diye emir vermiş. Muhafızlar arkadaşlarını bulup götürmüşler. Böylece köyün adı Gezendeli, sonraları da Gezende olarak kalmış.
Bir söylentiye göre, şimdi Gezende baraj sahasında kalan, Anadolu Selçuklu Devleti zamanında yaptırılan Gezende Köprüsü’nden adını alıyor köy.
Bir başka söylentiye göre de, Göksu Irmağı üzerine bir usta ile çırağı birer köprü yapmışlar. Usta çevresindekilere “Bir köprü yaptım ki gezmeli,” demiş. Çırak, “Ben de bir köprü yaptım ki görmeli,” deyince usta, “Nasıl olur, biz köprüyü beraber yapmadık mı? diye sormuş. Çırak, “Hayır, benim köprüm ayrı, geceleri çalışarak yaptım,” diye yanıtlamış. Birlikte çırağın köprüsünü görmeye gitmişler. Usta köprüyü çok beğenmiş, çırağını kıskanarak Göksu Irmağı’na kendisini atmış. Köyün adının da bu köprüden geldiği sanılıyor. Gezmeli ustanın, Görmeli çırağın köprüsünün adı.
Diğer bir söylentiye göre de usta çırağın köprüsünün çok güzel olduğunu görünce, çırağını kıskanmış. Ona aşağıda bir yerde kusur olduğunu söylemiş. “Ben seni ip ile aşağıya sarkıtayım, sen de bu hatayı düzelt,” demiş. Çırak aşağı inince de ipi bırakıvermiş, ondan öcünü almış.

Halifeler
Şimdiki Medrese Mahallesi’ne medrese açılınca çevreden pek çok öğrencinin burada okuduğu söyleniyor. Burada oturanların çoğu kendilerinin şeyh olduğunu savunduğu için onlara halife, köye de Halifeler denmiş.

Işıklı (Tozkovan)
Bir söylentiye göre Beydili, Delikkaya, Tırnak yakınlarında yaşarlarken kız kaçırma nedeniyle iki aşiretin arası açılır. Kızı kaçırılanlar, diğerine gece baskın düzenleyerek intikam alacaktır. Bunu öğrenen aşiret, hemen obasını terk eder. Şimdiki Tozkovan Köyü çevresine gelir, yerleşir. Aradan uzun zaman geçer. Diğerleri onların yerlerini öğrenir, intikam için yola çıkarlar. Tehlikeyi haber alan aşiret, obadaki aksakallı bilgeye, ne yapacaklarını sorar. O da herkesin iki avucuna ince, beyaz toprak almasını, elleri arkada üstlerine gelecek olan atlıların önünde beklemesini söyler. Bilgenin işareti üzerine herkes bir atlının gözüne, yüzüne ellerindeki toprağı atar. Atlılar, neye uğradıklarını anlayamaz. Onlar şaşkınlık geçirirken silahları alınır. Ardından, gelenler konuk edilir, ağırlanır, olay tatlıya bağlanır. O zamandan beri köyün adı “Tozla kovan, Tozkovan” olarak kalır.

İshaklar
Bir gün yörüklerin birkaç koyunu kaybolmuş, aramaya çıkmışlar, şimdiki köyün altında Olukkısığı pınarının yanındaki bir inde İshak adında bir çoban koyunları bulduğundan köye bu kişinin adı verilmiş. Önceleri “iyi saklar’’ anlamında İsaklar denmiş, sonraları İshaklar olmuş.

Kavakoluğu
Köyün üst başındaki dere içinde kaynayan su ve onun çevresindeki kavaklardan alıyor adını köy. (Gülnarlı çınar ağacına kavak diyor) Bu nedenle Kavakoluğu diyor buraya.

Konur
Adını, Orta Asya'da ‘Konur’ adındaki yerleşimden aldığını söyleyenler var. Bir söylentiye göre de, şimdiki köyün bulunduğu yer, o zamanlar ormanlık ve sulak bir arazi imiş. Konya ve Karaman'dan gelen aşiretler burayı beğenmişler ve 'Buraya konulur mu?’ diye bir soru sorulmuş. Çevredekiler konulabileceğini söylemişler ve bu yöreye yerleşilmiş. Konulur mu sorusunu soranın adı, Konur oğlu Ali olduğu için buraya Konur adı verilmiş.

Korucuk
Ormanlık bir köy olduğundan küçük orman anlamında Korucuk denmiş köye. Başka bir söylentiye göre, bu ormanlık Anamur'dan yayla için gelenler, kışın hayvanlarını burada bırakırmış. Burası bir Anamur Beyi'nin otlağıymış. Birkaç tane korucu tutup mallarını bekletirlermiş. Sonraları burasının yerleşmeye uygun bir yer olduğunu görmüş ve buraya yerleşmişler. Korucu bırakma işinden dolayı da köye Korucuk denmiş.
Bir başka söylentiye göre de Kayrak, Kızılobruk'tan (Silifke-Pelitpınarı çevresi) bir salkım koruk atılmış suya, bir zaman sonra bu koruk şimdiki köyde bulunan kaynaklardan birinden çıkmış. Bu nedenle köye Korucuk denmiş.

Kurbağa
Önceleri köyün adı Kırbağ imiş, ancak çok yakınındaki Kurbağa Dağı'ndan dolayı Kurbağa olarak değiştirilmiş.

Mollaömerli
Söylendiğine göre köy, fundalık, ormanlık bir yermiş. 150 yıl kadar önce Mollaömer Sülalesi’nden deve otlatan bir kız çocuğu, şimdiki çeşmenin bulunduğu yerde bir su görüyor. Bu suya sandal ağacından bir oluk yapıyor ve kullanıyor. Bu pınarı görenler bu çevreye yerleşmeye başlıyorlar. Bu nedenle köye Mollaömerli adı verilmiş.

Örenpınar (Punur, Punura)
Punar, Türkçe'de pınarı çağrıştırdığından ve yerleşim iri taşlarla yapılmış bir pınarın yanında olduğundan buraya Örenpınar denmiş.

Örtülü
Köy halkından öğrenildiğine göre halkın bir kısmı Salma Mevkii'nde, bir kısmı Öteköy Mevkii'nde, bir kısmıda köyün şimdiki bulunduğu yerde oturuyormuş. Kuraklığın başlaması üzerine halk su aramak zorunda kalmış. Şimdiki çeşmenin bulunduğu yerde o zamanlar bir sızıntı varmış. Bunu fark edince kazmaya başlamışlar. Aramalar sonunda su kaynağının üzerinin büyük bir say (düz tabaka biçiminde ince yassı taş) ile örtülü olduğunu görmüşler. Su bulununca, “Şükür suyu bulduk, üstü örtülüymüş,” demişler. Halk arasında Örtülü Kuyu Mevkii olarak anılan yerleşim yerinin adı zamanla Örtülü olarak kalmış. Ayrıca köyün dört tarafı ormanla kaplı olduğu için Örtülü adının verildiği de söyleniyor.

Sipahili (Babadıl)
Daha sonraları Rumlar buraya yerleşmiş. Babaderus isimli bir Rum, yıllarca burada kereste ticareti yapmış. Dereden getirdiği keresteleri dere ağzında gemilere yükleterek ihraç etmiş. Köylülerle iyi anlaştığı için onun adından dolayı buraya Babadıl denmiş. Bu arada bataklık kurutulmuş deniz kenarı yerleşime açılmış. Bir söylentiye göre Antik dönemde Papadola-Babadolos olan adı, sonradan Babadıl'a dönüşmüş. Başka bir söylentiye göre de, yaylalarda kışın her şey donuyormuş. Burada yaz, kış yiyecek bulunmaktaymış. Burası, gelenlere yiyecek bulma konusunda babalık yaptığından köye bu ad verilmiştir.
Osmanlı döneminde köy sınırları içindeki Dana Tepesi'nde bir süre Sipahi Birliği konaklamış. Bu nedenle köye Sipahili de deniyor.

Şeyhömer
Buhara’dan gelen Şeyhömer tarafından kurulduğu için köye Şeyhömer adı verilmiştir.

Taşoluk
Köy, kireçsiz suyu olan bir pınardan alıyor adını.

Tepe(Lapa)
Güneyinde Kıble Tepesi bulunmakta. Köyün eski yerleşimi Tepe, adını da bu tepeden almış.

Tırnak
Bol su kaynağına sahip olduğu için köye Irmak adının verildiği, bu adın daha sonra küçük ve uçta kalan bir yerleşim olduğundan dolayı; Tırnak adına dönüştüğü söylenir.

Ulupınar
Çataldeğirmen (Çatalpınar-Küreyi Nur) çevresinde Durmuş Ali'nin soyundan gelen Katarcıoğlu herkes tarafından sevilen, sayılan birisiymiş. Bu nedenle köye Katarcalı denmiş. Ancak bu ad yanlış yorumlamaya yol açacağı, katır besleyen, tahtacılarla karıştırılacağı düşüncesiyle değiştirilmesine karar verilmiş. Köy meydanındaki 250-300 yıllık olduğu sanılan çınarlar ile köydeki pınardan dolayı 1967 yılında köyün adı Ulupınar olmuştur.

Yanışlı
Komşu köy Sipahili'den gelerek burada aşiret yaşamını sürdüren Yanışlı sülalesinden Ali Kâhya ile yedi oğlundan dolayı köye Yanışlı adının verildiği sanılmaktadır.

Yassıbağ
Köydeki çok sayıdaki bağın yere yatık olması, tombak bağ olmaması nedeniyle köye Yassıbağ adı verilmiş.
UNUTAMADIĞIM DOST
Mehmet BABACAN

1960’lı yılların sonuna doğru tanıdım Abdülkadir Bulut’u. Bir ömür sürecek dostluk o zaman başladı.
Anımsanacağı gibi, 1961 Anayasasının yarattığı özgürlük ortamında, siyasal ve kültürel etkinlikler hızla artmıştı. Özellikle öğretmen kesimi başı çekiyordu. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), toplumsal kesimlere örnek ve önder olabilecek dozda devinimler içindeydi.
Emekten yana devrimci düşünce, birtakım şablon bağnazlıklar içinde, henüz paramparça olmamıştı.
Yani, ülkenin kalkınması ve halkın mutluluğu, Atatürk ilke ve devrimleri çizgisinde aranmaktaydı.
Yani, Nâzım yasak olsa da, Kuvayı Milliye Destanı elden ele dolaşabiliyordu.
Yani, emperyalizme, soyguna, sömürüye karşı başkaldırı çığ gibi büyüyordu.
Kültürel alanda da, Nazım’ın yerini Dağlarca ile doldurmaya çalışan sanat ve şiir çabaları, Neruda’ya kadar uzanabiliyordu.
O günlerde, Anamur üstünden bir şiir bulutu yükselmeye başladı. Çeşitli dergilerde yer bulan bu şiirler, Abdülkadir Bulut adını zihinlere kazıyordu. Kimdi bu ozan? Şiirleri renkliydi. Dili halkın dili; dileği halkın öz değerlerini koruyup yaşatmaktı. Yöresinin folklorik öğeleri, şiirin ahengi içinde, kimi yerde yakıcı bir ağıt; kimi yerde gülmece boyutuna ulaşıyordu.
İki komşu ilçede olmamıza karşın, bir türlü tanışamamıştık, bir on kasım gününe kadar.
Anamur öğretmenlerinden bir grup, “10 Kasım-Atatürk’ü anma etkinliği” düzenleyip rahmetli arkadaşım Ali Kara ile beni de çağırmışlardı. Olaylı geçti etkinlik. Çünkü Atatürk’ün “Bursa Söylevi” okunmuştu. Gözaltın alınanlar oldu. Sanırım, Abdülkadir Bulut da, bu olaydan ötürü sürgün edilmişti...
İşte o gün tanıştık. Kocaman bıyıklı, koskocaman yürekli, yurt ve ulus sevdalısı, cıva gibi biriydi. Dünya halklarının kardeşliğini, Mustafa Kemal’le bütünleştirecek kadar da akılcıydı.
Sıkça buluşurduk Anamur’da. Özellikle yaz dönemlerinde. Anamur’un “Kayrak çakıllı “ yollarında (Bu türküyü çok severdi) epeyce pabuç eskittik birlikte.
Buluşmalarımız, adeta gündemli olurdu. İki üç kişi halinde, sahilin sakin bir köşesinde “Çilingir soframızı” kurar, söyleşimize başlardık. Konuşulmayan ne kalırdı ki… Mesleğimizin sorunları, ülkemizin ve dünyanın sorunları baş köşeye teklifsizce oturuverirdi. Sanki hiç özel derdimiz yoktu. Hem de, yalnızca yakınma boyutunda değil, çözüm önerilerini de tartışa tartışa saptardık.
Belden aşağı bir söyleşimiz olduğunu hiç anımsamıyorum. Nerden nereye geldik mi diyelim?
Her konunun sonunda bir şiir faslımız olurdu. Onun en büyük zevki, yüksekçe bir yere çıkıp, denize karşı yüksek sesle şiir okumaktı. Adeta coşardı. “Bu deniz, bu derya; halk deryasının bir eşdeğeridir, bilesiniz,” derdi.
Söyleşilerimizde sıkça kullandığı bir yargı daha vardı: “Arkadaş, boğulmak gerekirse büyük denizde boğulacaksın ki boğulduğuna değsin. Pisipisine ölmek yakışmaz bize.” Bu sözcükler tümüyle onundur. O büyük deniz, ya da büyük denize giden yol, İstanbul’du ona göre.
Gün geldi, amacına ulaştı, atandı İstanbul’a. Çok sık olmasa da haberleşebiliyorduk. Çok mutluydu. Çünkü çevresi hızla genişlemiş, üretkenliği alabildiğine artmıştı.
TÖB-DER Genel Kurulu olduğu zamanlarda Ankara’da buluşurduk. Eşim Döndü Hanım’ı serbest şiirde daha başarılı bulurdu. Bıkmadan İstanbul’a gelmemizi önerir, “ Yazık, o yörede harcanıp gideceksiniz. Oysa sanata kültüre katkı yapabilecek insanlarsınız. Büyük şehir korkutmasın sizi Yörükler,” diye takılırdı.
Saygın dostumuzun dileğini yerine getiremedik. Harcanmadıksa bile, daha verimli olmayı başaramadık... O yüzden, o iyi yürekli ve öngörülü dostuma, borçlu kaldığımı düşlerim hep. Ölüm yıldönümlerinde, Anamur’da yapılan anma etkinliklerine katılmakla, borcumu ödeyebilir miyim, onu da bilemiyorum...
Saygı ve sevgiyle anıyorum...
DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
Mehmet NUR

Gerçemek’i okurken yoğun bir duygu yolculuğuna çıktım. Elli yıldır beni duygulandıran “DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ” şiirini düşünmeye başladım. Bu şiir öğretmenler gününde okunup geçer.
Ellili yılarda Afyon’un bir köyünde okulunu tamir etmeye çalışırken yıkıntının altında kalan Öğretmen Şefik Sınık son söz olarak, “Benim çocuklarım, benim çiçeklerim ne olacak,” der ve ruhunu teslim eder
Bu olayı duyan aydınlanmanın büyük şairi, halk ozanı DR. CEYHUN ATIF KANSU, duygularını “Dünyanın Bütün Çiçekleri”ni yazarak dile getirir.
Öğretmen okulu yıllarında öğrendiğim bu şiiri 1960-1963 yılları arası üç yıl öğretmenliğim,1969’dan bu yana kırk yıl hekimliğim süresince hep okudum ve duygulandım. Doğum yapmış hasta ziyaretlerimde; ağlayan bebekleri alıp bu şiirden iki bölüm okuduğum zaman susmayan bebek olmadı. Bunlar yeni doğmuş veya en büyüğü iki günlük bebeklerdi.
Bu nedenlerle bu şiiri sizlerle paylaşırken; sevgili Ceyhun Atıf Kansu’nun ışıklar içinde yatmasını diliyorum.

DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.
Bütün köy çocuklarını getirin buraya.
Öğrencilerimi getirin buraya.
Yalnız ve çileli hayatımın çiçeklerini
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin, getirin ve sonra öleceğim.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum.
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.
Kır ve dağ çiçeklerini getirin buraya.
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri;
Hepinizi, hepinizi istiyorum.
Gelin görün beni.
Toprağı nasıl örterseniz;
Öylece örtün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum.
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini,
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Köy çiçeklerinin hepsini istiyorum.
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini
Aman Isparta güllerini de unutmayın;
Hepsini bir anda koklamak istiyorum.

Ben bir köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım.
Ben bir bahçe suluyordum gönlümden;
Kimse bilmez kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden.
Kandır hayattır benim güllerim;
Korkmadım korkmuyorum ölümden.
Siz çiçek getirin, getirin buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.
YÖREMİZ YEMEKLERİNDEN
Canan YALÇINER

BALIK ÇORBASI:

Balık çorbası, lagos, orfoz, palamut ve kuzu gibi etli balıklardan yapılır. Bir tencereye temizlenmiş yarım kilo kadar balık, iki defne yaprağı, kabuğu soyulup doğranmış bir baş soğan, ezilmiş birkaç diş sarımsak, birkaç dal maydanoz, üç beş nane yaprağı, dilimlenmiş kabuklu limon konur. Beş su bardağı su, üzerine de bir çay kaşığı karabiber ile kimyon eklenir. On beş dakika kaynatılır.
Ateşten alınan tencere derince bir kaba süzülür. Bu su daha sonra kullanılacağı için bir kenarda bekletilir. Süzgeçteki balık, alınır ve soğumaya bırakılır.
Bu arada bir çay bardağı pirinç ile aynı ölçüde kırmızı mercimek ayıklanıp yıkanır. İkisi bir arada haşlanır.
Soğuyan balık, kılçıklarından ve kemiklerinden iyice arındırılır. Kılçık olmaması için etler, baş ve işaretparmakları arasında hafifçe ezilerek kontrol edilebilir.
Bir kaşık tereyağı tencerede eritilir ve içine rendelenmiş soğan konur. Soğan pembeleşinceye kadar kavrulur ardından da bir kaşık domates salçası eklenir. Biraz daha kavrulur. Haşlanan pirinç ve mercimek, salça ile soğana eklenir ve karıştırılır. Balığın haşlandığı su da bu karışıma eklenir. Su kaynayınca, ayıklanmış balık etleri konur. Kimyon, karabiber, kırmızı toz biber, bir tutam nane ve maydanoz eklenir. Bir taşım daha kaynatılınca, tencere ateşten alınır.
Çorba, süs biberi ve limon eşliğinde servis yapılır.

Maş (Vigna radiata), baklagiller familyasından bir bitkidir. Tohumları, börülceninkine benzer. Yeşil, yuvarlak ve küçüktür. Maşın hücre yenileyici, dinlendirici ve güçlendirici özelliği vardır.

MAŞ ÇORBASI:

Maş akşamdan ıslanır. Bir baş soğan rendelenir ve yağda pembeleşinceye kadar kavrulur. Domates salçası eklenir. Soğan, biraz da salçayla kavrulur. Üzerine maş konur, karıştırılır, üstüne su ve tuz eklenir. Yeterince pişirilir. Ve sıcak olarak servis yapılır.

MAŞ PİYAZI:

Haşlanan maşın içine ince doğranmış soğan, maydanoz, haşlanmış yumurta dilimleri konur. Kırmızı pul biber, zeytinyağı eklenir ve üzerine limon sıkılır.

ENGİNAR:

Enginar başının dışındaki yaprakları koparılır. Geriye kalan çay tabağı şeklindeki kısmının, bir başka deyişle kalbinin tüyleri koparılıp atılır. Bu kalpler, kararmaması için limon suyunda bekletilir.
Bir yemek kaşığı un, çukur bir kaba konup üzerine tuz, limon ve su eklenerek karıştırılır. Bu karışıma enginar kalpleri atılır ve orada on beş dakika kadar bekletilir.
Bu arada 250 gram kıymanın içine irice bir soğan ince ince doğranır. Sonra bir çay bardağı yıkanmış pirinç, bir tutam kıyılmış maydanoz, biraz pul biber, karabiber ve tuz eklenerek iyice karıştırılır.
Enginar kalpleri unlu sudan çıkarılır. Üstüne bu harçtan konur ve bir tencereye yerleştirilir. Enginarların bekletildiği limonlu, unlu ve tuzlu su, bunların üstünü örtünceye kadar dökülür. Tencerenin kapağı kapatılır ve kısık ateşte pişirilir. İnmesine yakın bir yumurta sarısı, bir limonun suyuyla iyice çırpılır. Enginarların üzerine dökülür, bir iki taşım kaynatılır. Tencere indirilince, enginarların üzerine ince kıyılmış dereotu serpilir ve sıcak servis yapılır.

AFİYET OLSUN!
GÜR-GÜR DEDE
Celal Necati ÜÇYILDIZ

Yağmur geliyorum der. Önce haber gönderir. Şimşek çakar, sonra gürlemeye başlar. İşte onunla birlikte gökyüzü iyice kararır. Bulutlar kapışır, dövüşürler kıyasıya. Yorulunca güçleri, takatleri kesilir, toprakla buluşmaya inerler. Bazen hafiften bazen şakır şakır yağar. Zaman zaman dolu olur. Ya da sulusepken sonra kara dönüşür. Lapa lapa yağmaya başlar. Ardıçların başına, katranların üstüne yapışır. Bir gelin başı olur. Dallar yere doğru eğilir. Ağırlık bindikçe dallar gerilir. Sonra yere dökülür. İşte o zaman altta saklı duran kuşlar ürker, uçuşuverir. Bir tur atar sonra tekrar kendine bir korunak bulur.
Anadolu’da ermiş kişiye Dede derler. Bazen bir yatır olur. Bazen aya bakar AYDEDE, ona dokunmak ister. Dokunursa; dilekleri yerine gelecek. Elini sürecek bir de niyaz edecek. İşte elini sürdüğü, niyaz ettiği yatır, ziyaret onun için kutsal bir mekân. Onun ulaşmak istediği Dede. Tanrıya değip, ona niyaz edip ulaşacağına inanır.
Gök gürlemesi, şimşek çakması toplumun gözünde ulaşmak istediği hayalinde yaşattığı bir var oluş. İşte onun için gök gürlemesine GÜR- GÜR DEDE derler.
Şubat ayı yağışlı geçti. Bir bakıyorsun güneşli bir hava. Bir bakıyorsun, bir bulut sökün etmiş. Sonra diğer bir bulutla birleşmiş. Bir gök gürlemesi ve gökten boşanırcasına yağan yağmurlar.
Suyun gözleri doldu. Barajlar dolmaya devam ediyor. Kimi bölge baraj ister. Kimi bölge de baraj istemez. Vadilerin dengeleri bozulacak korkusu var. Öyle yerler var ki önüne bir set çektiğinde bir gölet olur. Onu gıdım gıdım salarsın. Bağ, bahçeler sulanır. Hele damlama yaparsan işte o zaman havaya buharlaşıp gitmez.
Her yerin kendine özgü talepleri olacak. Yıl boyu yağmur yağan Karadeniz’de tabii ki gölete, baraja ihtiyaç bulunmaz. Ancak yılda, belirli dönemlerde yağan yağmuru tutmak başlı başına bir sorun. Bu Toroslar’dan aşağıya dikilmişse, işte tut, tuta bilirsen. Kayaları, taşları ile iner aşağılara. Sel olur, afet olur. Yırtar dağları, gittiği yerlerde ağaçları söker.
İşte burada baraja, gölete ihtiyaç var. Bırakınız Karadeniz’i. İnin aşağılara. Akdeniz’de sulara gem vurun. Gölet yapın, baraj yapın. Suyu biriktirin. Sonra sulanacak zeytin olacak, erik, kaysı, çilek, incir, nar su bekliyor. Hele suyu bulursa, güneyde seralar patlayacak.
Yılda üç kez ürün alabilecek bölgelerde, tek ürüne mahkûm ediyoruz halkı. Gelin, ikiye, üçe çıkaralım. Kaytaktepe, Ermenek Barajı, Ak Suvat göleti. Hepsini biran önce bitirelim.
Önceliğimizi buna verelim. İşte o zaman üretim başlayacak. Ülkemizi de kurtaracak olan üretim. Üretmeden kriz aşılmaz.
Ülke ekonomisinin kalkınması için teşvik mi verecekseniz. İşte size alan. Suları denetleyin. Onları üretimin katkısına sunun. Üretileni de pazar sahası yapın. İşte o zaman ülkemiz hemen kalkınmaya geçecek. Üretmeden tüketim ekonomisi ile ancak ithal komisyoncusu kazanır. Ondan sonra o da biter.
GÜR- GÜR DEDE’den korkmayalım. Onu duyunca tedbir alalım. Onu duyunca, onu nasıl yararlı hale getiririz onu düşünelim. İşte o zaman üretmeyi öğreniriz. Üretmeyi öğrenince de onunla güzel yaşamaya başlarız.
Bolca üretip, hakça bölüşmek; işte güzeli yakalamak. Bunu yakalarsak, GÜR- GÜR DEDE yukardan aşk ile bakacak bize.
KİMLERİN ARASINDAN GELİYORUZ
Mustafa SAĞLAM

Sizleri bilmem ama ben, sık sık başkalarının yerine koyarım kendimi. Bir de onların penceresinden bakmaya çalışırım dünyaya. Olayları onların gözüyle görmeyi denerim. Farklı mı görünür? Bazen farklı, bazen farksız; o ayrı bir konu. Onları anlamaya çalışmak benim asıl amacım. Sanırım bunu da bayağı başarıyorum.
Yalnızca insanların değil; birçoklarına tuhaf gelecek ama yol kenarlarında gezerken, dağlarda, ormanlarda dolaşırken, kafeste kapalı veya zincirle bağlı gördüğüm hayvanların yerine de koyarım kendimi. Doğal çevrelerinde gönüllerince yaşamak dururken onları, özgürlükleri ellerinden alınmış görmek neşemi kaçırır; kapılarını açıveresim, zincirlerini çözüveresim gelir hemen. Tabi bunu yapamamanın ezikliğini duyarım sonra da.
Sahi başkalarına kızdığımız zaman “Hayvan!” diyerek onlara hakaret ettiğimizi düşünüyor ve güya hayvanları kendimizden aşağılık görüyoruz, fakat gerçekte öyle mi acaba? Bu hakkı kendimizde nasıl buluyoruz? Biz çok mu üstünüz ki o sevimli ve masum yaratıklardan? Ben, şahsım adına, buna inanmıyorum. Bir kere neden bizden daha aşağılık olsun ki hayvanlar? Hor görülecek nereleri var onların? Pek çok şeyi bizden daha iyi yapmıyorlar mı? Esasen, beceri ve yeteneğin gerçek bir üstünlük olduğunu tartışmasız kabul etmiyor muyuz hepimiz? Hangimiz bir yılan kadar hızlı sürünebilir, bir bukalemun gibi renk değiştirebilir, bir kuş gibi uçabiliriz? Kendi dallarında hepsi birer uzman değiller mi?
Ama konunun bu tarafı da değil benim anlatmak istediğim; hayvanları hor görürken onlardan hiç mi parça yok bizde? Örneğin ürünlerini yediğimiz şu toprağa geçmişten günümüze kaç bin tür hayvanın bedeni çürüyüp karıştı bilenimiz var mı? Bir avuç toprakta gelmiş geçmiş kaç canlının atomları bulunur hayal etmeye çalışalım bir kere!
Hani bazen deriz ya “Katır inadı var bunda!”, “Keklik sekişli”, “Aslan gibi kükrüyor”, “Ahu gözlü”, “Tilki gibi kurnaz” ve daha niceleri. Bence, bedenlerinde bulunan ve sözü edilen hayvana ait damarın ağır basmasından kaynaklanıyor o nitelikler. O canlı türünün, söz konusu kişideki varlığının bir kanıtıdır bu. Ayrıca bu topraklar, sadece hayvan gövdelerinin çürümesinden oluşmadı tabi; gökyüzünde kaybolup gitmedi bizden önce yaşayan kişiler; bu mezarlara gömüldü, bu topraklara karıştı onlar da.
Ömer Hayyam’ın şu dörtlüğü en iyi şekilde açıklamıyor mu bunu:

“Senden benden önce kadın erkek niceleri”
“Şenlendirip süslediler dünya denen yeri”
“Senin tenin de toprağa karışacak yarın”
“Senden beslenecek nice insan bedenleri.”
(Çeviri: Sabahhatin Eyuboğlu)

Eskilerin, “ölüler dünyası” anlamına gelen “Hades” dedikleri yerdir orası. Konuşmasalar, hareket etmeseler de bu yerin altı ağzına kadar insan doludur. Pek çok tanıdık bile var aralarında. Örneğin Homeros, Orfeus gibi ozanlar; dünya güzeli Helena, Kleopatra ve Semiramis gibi kadınlar; Mesagat kraliçesi Tomris, Truvalı Hektor gibi kahramanlar; Sokrates, Platon, Thales, Heraklaitos gibi bilgeler ve adı sanı bilinmeyen daha pek çokları.
Biraz da mitolojik bir anlatımla, Styx Nehri’nin öte yanı sonsuz uykuya dalmış insan kalabalığıdır baştan sona. Ve onların arasından kalkıp geliyoruz biz. Kabul etsek de etmesek de onların bedenlerinden parçalar vardır bizim bedenimizde.
Bunun içindir ki biz, biraz Friklerdeniz, biraz Hititlerdeniz, biraz Perslerdeniz, biraz Lüvilerdeniz. Daha doğrusu Anadolu’da yaşamış halkların bir karmasıyız biz.
Demem o ki, bu toprakların yetiştirdiği, bu coğrafyaya has, Anadolu’nun öz sahibi olduğumuz gerçeğini idrak etmeliyiz. Ve kimlerin arasından geldiğimizi, kim olduğumuzu iyi bilmeliyiz; bu çok önemli.
ÖYKÜ TAŞMASA VE İÇİMDEKİ ÇOCUK
Mustafa B. YALÇINER



İyi uyuyamamıştım, kafamda yanıtsız kalan bir yığın soru. Öğleden sonra attım kendimi dışarı. Önce iskeledeki çay bahçesine… Dertleşecek bir dost… O da yoktu. İçimdeki çocuğa döndüm. Taşmasa’ya çıkalım mı? “Olur” dedi.
Taşmasa kentin hemen kuzeyinde bir tepe. Çıkıntıları kırılmış, girintileri doldurulmuş. İki de masa konmuş. Gündüz iki mavi, gece iki yıldız tarlası arasında. Boğucu yaz akşamlarında rüzgâr fısıltısı eşliğinde ağustosböceklerinin konseri. Çevresindeyse podyuma çıkmış bitkiler.
Tırmanmaya başladık. Yol, kara bir yılan gibi. Sağımız uçurum. Soldaki yamaçlarda azganlar açmış, sapsarı. Bir dönemeçte de mor çiçekli acıbaklalar. Akşamüstü vardık Taşmasa’ya. Kenti gölge basmış. Oturdum, paraşütteydim sanki. Atlayıversem, ya kentin üstüne ya da mavi suya düşerim. Denize bakan yamacın önüne demir korkuluk çakılmış. Kayaların üstünde çekirdek kabukları, şişe kırıkları… Onların arasında ise yaşama tutunmaya çalışan dilek çiçekleri, emzik otları… İnsana yaşama isteği aşılamak istercesine.
Çok sık giderim Taşmasa’ya. Börtü böceğiyle selamlaşır, bitkileriyle dilleşirim. Dökerim içimdekileri. Tepeden bakmaya çalışırım olaylara.
İyi bir sırdaştır, Taşmasa. Kulağı var, dili yok. Sıkılmaz başkasının sorunlarını dinlemekten, sevinçlerini paylaşmaktan. Ah! Dili olsa da bir konuşsa! Kim bilir ne hüzünlere ne neşelere tanık olmuştur. Ama anlatmaz, ne ketumdur o!
“Ne oldu, başına saksı mı düştü? Nasıl oldu da aklına geldim” dedi, içimdeki çocuk. “Bana bak, koca adam. Biz beraber dünyaya geldik ama baksana, sen ak saçlı, ak sakallı bir dede oldun oysa ben hâlâ çocuğum. Bunun tek suçlusu sensin. Azarladın sürekli beni, hep bastırdın, hep susturdun. Benim dediklerimi değil başkalarınkini kale aldın. Eşim ve çocuklarım birinci planda dedin. Sonra çevrem ve mesleğim, ardından da geleceğim deyip durdun. Aman meslektaşlarımı kırmayayım, aman öğrencilerim tarafından sevilip sayılayım, aman komşularım benim için “Ne iyi adam” desin diye didindin sürekli. Ardından da emekli olup köyüme gideyim ve ona olan vefa borcumu ödeyeyim dedin. Sen hiç kendin için yaşamadın, be koca adam. Soruyorum şimdi sana, çok mu önemliydi senin dışındakiler? Peki, hani neredeler? Oysa ben, yani içindeki çocuk, senin en yakın dostun olabilirdim. Keşke beni de kendinle birlikte büyütseydin! Ama buna olanak tanımadın ve beni çocuk bıraktın. Benim gibi birisi şimdi sana nasıl arkadaşlık eder? Demezler mi davul da dengi dengiyle diye. Kalkmış şimdi benimle dertleşmek istiyorsun. Hayır, dostum hayır! Ben, zor durumların adamı değilim. Kırgınım sana. Ne halin varsa gör. Dinlemiyorum iste seni.”
Uzun uzun düşündüm, haklıydı içimdeki çocuk. Yıllardır tıkamıştım kulağımı dediklerine. Hiç ciddiye almamıştım onu. Ama yıllar geçmiş ve artık vakit ikindi olmuştu. Şu sonbaharımda acaba en yakın dostum, içimdeki çocuk olabilir miydi? Ondan özür dilemek, ona sarılmak istedim. Ama kaçıyordu, küsmüştü bir kere. Onunla barışmak için ne yapmalıydım? Onu dinlesem, dediklerini yapsam, büyür müydü çabucak? En yakın dostum, sırdaşım, can yoldaşım olur muydu acaba? Bak, arkadaş özür dilerim, dedim. Biliyorum suçluyum. Ver elini de barışalım.
“Benimle barışmak istiyorsan, şunları yapmalısın: Bir, önce kendin için yaşayacaksın. Başkasını değil kendini düşüneceksin. Sen ne kaymakamsın ne belediye başkanı ne de muhtar, sana ne başkasından. İki, her şeyi olduğu gibi kabulleneceksin. Sana mı düşmüş başkasının görmediğini görmek, düzeltemediğini düzeltmek. Ne diye durumdan vazife çıkarıyorsun? Anlamadın mı daha aç insan önce karnını düşünür, kafasını değil. Yıllardır çalıştın çabaladın, söyle bana neyi değiştirebildin? Geç bunları, geç. Ye, iç, keyfine bak, be adam. Bir daha mı geleceksin dünyaya?”
Şaşırıp kalmıştım içimdeki çocuğun sözleri karşısında. O, benim bir parçam değil miydi? Nasıl adamsendeci olurdu? Dinlemez olaydım! Bacak kadar sıpa, nasıl da doluymuş meğer!
Tam bu sırada, “İnsanın içindeki çocuk, bencil olur. Hep bana hep bana der” diyen kalın, gür bir ses yankılanmaya başladı yandaki kayalıklardan. “Tamam, onunla barışık ol, isteklerine kulak ver, onu iyi dinle ama dediklerini de akıl süzgecinden geçirmeyi sakın unutma. O çocuk var ya o çocuk, paylaşmayı bilmez. Uzatılan ele bir şey koymanın hazzını hiç tatmamıştır. Boş torba ile at tutulmaz diyen cinstendir, o. Yetmez mi bugüne kadar yaptıkların, artık bırak başkaları için yaşamayı da biraz kendin için yaşa diyerek insanı sorumluluktan kaçırmaya çalışır. Oysa sorumluluk duygusudur insanı insan yapan. Benden söylemesi…”
Sen de kimsin, dedim. Yanıt vermedi. İçimdeki çocuğa seslendim: Hey, arkadaşım neredesin? Kaybolmuştu. Korkmuştu herhalde o davudi sesten de bir kovuğa sinip saklanmıştı.
Hâlâ Taşmasa’daydım, darmadağınık. Toparlayamıyordum bir türlü kendimi. Oturduğum yerden boş boş bakıyordum önümdeki uçsuz bucaksız maviye. Bir martı, var gücüyle kanat çırpıyordu bana doğru. Geldi ve az ilerideki masaya kondu. “Biliyorum kafan çok karışık. Bak, sana birini getirdim. Çay bahçesinde unutmuşsun onu. Ona kesinlikle gereksinim duyacağını bildiğim için alıp geldim” dedi ve indirdi üzerindeki yükü. Baktım, sağduyumdu. Kalkıp kucakladım onu. Martı bana sığınabileceğim huzur limanını gösterdikten sonra uçup gitti balıkçı barınağına doğru.
Sağduyum, “Boş ver. Haydi, rahatla biraz. Ben, içindeki o çocuğu çok iyi tanırım. O da senin bir parçan. O da ister elbette senin iyiliğini ama adı üstünde, çocuk işte. Onda duygular ön plandadır, onlarla hareket eder. Kayalıklardan gelen ses ise başkasının sesidir. Başkasının sözünü dinle, onu dikkate al ama sakın dediğini yapma. Asıl önemli olan, birlikte vereceğimiz karardır. Meraklanma sen. Ne zaman istersen, yine geliriz buraya. Yüksek sesle düşünür, birlikte çözeriz eğer varsa bir sorunun” dedi.
Tüm vücudumu bir sevinç yumağı sarmaya başlamıştı ki “Hişt, baksana” diyen bir ses geldi kulağıma. Baktım sağıma soluna. Az ileride blok taşlar arasında, küçük çalı görünümünde otsu bir bitkiydi bana el sallayan. Kalem kalınlığındaki gövdesinde oval yaprakları vardı, ucu sivri, etli, gri ile yeşil karışımı. “Gel, gel” diyordu bana “bir dilek tut sonra da sürgünümü kır ve eve götürüp as onu; eğer kurumaz da çiçek açarsa, dileğin yerine gelecektir. Haydi, korkma, kır onu.”
Bu yaşta ne dileğim olacak ki benim! Hem dişinle tırnağınla çalışıp çabalamazsan, hiç dilek yerine gelir mi? Kıramadım sürgünü. Okşadım sadece. O iki karış boyundaki sürgününün ucunda açacak beyaz sarı karışımı çiçeği düşününce kıyamadım ona. Belki de bir çiftin haziran sonu oraya gelebileceğini ve erkeğin sevdiği kadına bu dilek çiçeğini vererek onun gönlünü alabileceğini düşünerek kıramadım sürgünü…