<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4098680160407982765</id><updated>2011-12-29T07:58:58.753-08:00</updated><title type='text'>GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ</title><subtitle type='html'>http://gercemek.blogspot.com</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://gercemek.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercemek.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Gerçemek Taşeli Yöresi Kültür ve Düşün Dergisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07335325335767371791</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/SQeUl26ig8I/AAAAAAAAAAg/LPKwseynNo4/S220/Bitkilerimiz+(168).JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>34</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4098680160407982765.post-3647281184862508362</id><published>2011-12-15T13:15:00.000-08:00</published><updated>2011-12-29T07:58:58.899-08:00</updated><title type='text'>GERÇEMEK SAYI 30 OSMAN ŞAHİN ÖZEL SAYISI</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-LO6CD1b23OY/TupqiPEy8sI/AAAAAAAAALE/D-Lq-bAoXYw/s1600/kapak01.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 227px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686474615903417026" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-LO6CD1b23OY/TupqiPEy8sI/AAAAAAAAALE/D-Lq-bAoXYw/s320/kapak01.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ&lt;br /&gt;KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ&lt;br /&gt;ISSN: 1307–4881&lt;br /&gt;İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN&lt;br /&gt;Yıl: 5&lt;br /&gt;Sayı: 30&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni:&lt;br /&gt;Mustafa B.Yalçıner&lt;br /&gt;05327220674&lt;br /&gt;yalciner_mustafa@yahoo.fr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumlu Yazı İşleri Müdürü&lt;br /&gt;Hatice Canan Yalçıner&lt;br /&gt;yalciner_canan@yahoo.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetim Yeri:&lt;br /&gt;Merkez mahallesi&lt;br /&gt;Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2&lt;br /&gt;33840 Aydıncık/ MERSİN&lt;br /&gt;Telefon: (0324) 8412836&lt;br /&gt;E-posta: gercemek@yahoo.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı Kurulu:&lt;br /&gt;Mehmet Babacan&lt;br /&gt;F. Saadet Bilir&lt;br /&gt;Güngör Türkeli&lt;br /&gt;Songül Saydam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basıldığı Yer:&lt;br /&gt;Evren Yay. AŞ&lt;br /&gt;Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.&lt;br /&gt;Oğulbey/ANKARA&lt;br /&gt;(0312) 615 54 54&lt;br /&gt;Baskı Tarihi: 01 Kasım 2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır. Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.&lt;br /&gt;Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/ Aydıncık Şubesi&lt;br /&gt;TR930001001020307582605005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EMZİK (Onosma)&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686473603905882418" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-s2PmEBV_2N4/TuppnVFyCTI/AAAAAAAAAK4/paiLDbXdv8I/s320/Emzik.jpg" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Emzik ya da emzik otu olarak bilinen bu bitki, 15 ile 30 cm boyunda, boz yapraklı, çalı görünümlü, çok yıllık otsu bir bitkidir. Kayaların yüzündeki yarıklarda ya da taşların arasında yetişir. Kuru ve kalkerli toprakları sever. Yaprakları, gövdesi ve çanak yaprakları ince beyaz sert, batıcı tüylerle örtülüdür. Martta çiçek açar. Küpeyi andıran, beyaz, mor ve kırmızı çiçek açar. Çiçekler gövdenin üst kısmındaki dallar üzerinde aynı yönde dizilidir. Çiçekleri bal özüne sahiptir, çekilip sömürüldüğü zaman, ağza tatlı bir sıvı gelir. Arıların çok sevdiği bir bitkidir.&lt;br /&gt;Bilinen bir kullanım özelliği yoktur. Bazı türlerinin yapraklarının yara tedavisinde kullanıldığı söylenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EDİTÖRDEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;40. SANAT YILINDA OSMAN ŞAHİN&lt;br /&gt;Mustafa B. YALÇINER&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686472925277915282" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-jZZQVpcGsYg/Tupo_1ARCJI/AAAAAAAAAKs/BCCQzcDiYLU/s320/%25C5%259Eahin%2Byal%25C3%25A7%25C4%25B1ner%2Byaz%25C4%25B1s%25C4%25B1%2Bi%25C3%25A7in.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Takvim yaprakları 6 Ekim 2011 Perşembe’yi gösteriyor. Yazar Osman Şahin, Mersin’den Aydıncık’a gelecek. Eşimle onu bekliyoruz, emekli felsefe öğretmeni İhsan Sezer de yanımızda. Öğleye doğru geliyor Osman Şahin, yüzü hep güleç. “Canım kardeşim” diyerek sarılıyoruz birbirimize. Öykü yazarı Nazmi Bayrı da iniyor arabadan, kucaklaşıyoruz.&lt;br /&gt;Limana gidiyoruz Kelenderis Mozaiğini görmek için. Öğle yemeğinden sonra da yola düşüyoruz Anamur’a gitmek üzere.&lt;br /&gt;Osman Şahin’in 40. sanat yılı vesilesiyle 4 Ekim’de Adana’da, 5 Ekim’de Mersin’de etkinlikler düzenlenmişti. 6 Ekim akşamı da Anamur Eğitim-Sen Temsilciliği’nde bir söyleşi yapacağız.&lt;br /&gt;Nazmi Bayrı, İhsan Bey’in arabasına biniyor. Osman Şahin benim arabamda. Yoğun bir sohbet. Ne hızlı geçiyor zaman, ne çabuk bitiyor kıvrım kıvrım yollar!&lt;br /&gt;Anamur’da Esya otele iniyoruz. Otelin sahibi Yakup Uygunkubaş, eşi, kızı, oğlu hepsi candan davranıyor. Evimizde gibi duyumsuyoruz kendimizi. Gazeteci yazar Güngör Türkeli karşılıyor bizi orada. Daha sonra şair Muhammet Güzel ile şair Murat Koçak da katılıyor aramıza.&lt;br /&gt;Akşam yemeğinden sonra söyleşi yerine ulaşıyoruz. Eski Kütüphaneler Genel Müdürü Gökçin Yalçın bizden önce gelmiş Eğitim-Sen’e. Salon dolmuş, ilgi yoğun.&lt;br /&gt;Konuşmacılar olarak alıyoruz yerlerimizi. Konuşmaya Güngör Türkeli başlıyor. Gökçin Yalçın’ın konuşmasıyla sürüyor toplantı. Ve sıra bana gelince ben de yapıyorum konuşmamı.&lt;br /&gt;En son Osman Şahin konuşuyor. Sonunda da soruları yanıtlıyor.&lt;br /&gt;Peki, kimdir Osman Şahin?&lt;br /&gt;Osman Şahin, Mersin Aslanköy’de bir kuzlukta doğar. On üç çocuklu, yoksul bir Yörük ailesinde geçer çocukluğu. Fistanlı, yalınayak, başıkabak, kaybolursa çabuk bulunsun diye de boynunda bir çanla dolaşıp durur.&lt;br /&gt;Beş yaşlarındayken yılan sokar Osman’ı. Ne yol ne araba ne de para vardır hastaneye götürmek için. Kızgın demirle dağlanır yılanın soktuğu yer. Sütle temizlenir yarası.&lt;br /&gt;Okula başlar Osman. Çıra ışığında, senit üzerinde ders çalışır. Boş zamanlarında da oğlak güder.&lt;br /&gt;Köy Enstitüsü sınavına girer ve Diyarbakır Dicle Köy Enstitüsünü kazanır. Nasırlı ayakları ilk kez çorap ve ayakkabıyla tanışır. Osman şahin de insan ayağının bir numarası olduğunu burada öğrenir.&lt;br /&gt;Enstitüyü bitirerek, soran, soruşturan, aydınlanmacı bir öğretmen olur. Daha sonra da Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümünü bitirip, spor öğretmenliği yapar çeşitli illerde.&lt;br /&gt;Yazar olarak, 30 kadar kitabın, bir o kadar da senaryonun altına imzasını atar. 15’i öykülerden, 35’i filmlerden olmak üzere ödül üstüne ödül alır. Öyküleri yabancı dile çevrilir. “Obruk Bekçisi” öyküsünü Fransızcaya ben çevirdim ve bir öykü antolojisinde yer aldı. Daha sonra da “Son Yörük” ü çevirdik Fransızcaya.&lt;br /&gt;25’e yakın öyküsü filmleştirilir: Züğürt Ağa/ Kızgın Toprak/ Firar/ Kurbağalar/ Avcı/ Tomruk/ Kibar Feyo/ Fırat’ın Cinleri/ Yağmurdan Sonra/ bu filmlerden bazılarıdır.&lt;br /&gt;Osman Şahin’in edebi kişiliğine gelince, o toplumcu gerçekçi bir yazardır ve her şeye eleştirel bakar. Onun, özellikle de Doğu öykülerinin görünmeyen yüzünde devletin, sosyoekonomik düzenin, insanın eleştirisi vardır. Devlet varlığını, babalığını gerektiği gibi duyumsatmadığı zaman, şeyhin, ağanın dediği yasa yaptığı töre olur. Bu durumda da onların emrindeki insanlar bir türlü yurttaş olamaz hep kul kalır. Ve de topraksızlığı, yoksulluğu, sömürülmeyi, cehaleti yazgı olarak kabullenir. Ülke sorunlarına duyarsız kalamayan Osman Şahin, yapıtlarında feodal yapının, törenin, geleneğin esiri olmuş, ezilmiş, acı çeken bu insanları anlatır.&lt;br /&gt;Osman şahin, gözlemci gerçekçilikten beslenen bir yazardır. Öğretmen olarak atandığı Doğu ve Güneydoğu’da, gözlemledikleri, yaşadıkları ve duyduklarından müthiş öyküler çıkarmıştır. Ayrıca 1978 yılındaki bir roman eleştirisi yüzünden hakkında açılan davada 12 Eylül Döneminde 18 aya mahkûm olur. Hapishanede yaşadıklarından, gözlemlerinden diğer mahkûmlardan duyduklarından oluşan öyküler yer alır “Kolları Bağlı Doğan”da. Bu kitap tam bir 12 Eylül belgeseli tam bir hapishane edebiyatıdır. “Firar” buradaki bir öyküden filme alınmıştır.&lt;br /&gt;İnsandan, yaşamdan, gerçekten kopuk bir edebiyat anlayışına karşı olan Osman şahin, adını duyurduğu “Kırmızı Yel”den son öykü kitabı “Darağacı Avı”na kadar toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışından, hiçbir zaman ödün vermemiş, başkalarının istediklerini değil kendi içinden gelenleri yazmış, Atatürkçü bir yazardır.&lt;br /&gt;Romanları, araştırma yazıları, röportajları da olan Osman Şahin daha çok öykücü olarak tanınır. Öykücülüğü hakkında da kısaca şunları söyleyebiliriz:&lt;br /&gt;Osman Şahin olay öykücüsüdür; ancak olay, onun için bir amaç değil insanı ve yaşamı sorgulamak, insanın insanla ve doğayla ilişkilerini sergilemek için bir araçtır. Osman Şahin, olayı anlatırken olay karşısında insanın kişilik yansımalarını gözler önüne serer, olayın geçtiği yöredeki ekonomik ve toplumsal yapıyı, namus ve töre kavramını, kadın erkek ilişlilerini, insanların duygu ve davranışlarını etkileyen, biçimleyen, yönlendiren koşulları eleştirel bir bakışla ele alır. Yazarımız, okurlarına yoğun bir şok yaşatmak, akıllarını bulandırmak, yüreklerini titretmek için de olaydan yararlanır.&lt;br /&gt;“Yazar, en iyi nereyi ve neyi biliyorsa onu yazar” diyen Şahin’in ilk öykülerinde olay, kişi ve mekân Doğu’ya aittir. Sınıf arkadaşı Adnan Binyazar, Osman Şahin’e “ Sen aslına dön, Toroslar’ı anlat, nasıl olsa Doğu’yu anlatan var” deyince de Şahin kendi yöresini yazmaya başlar ama yine de bırakmamıştır Doğu’yu. Osman şahin’in, Doğu’yu anlatan yazarlardan farkı, olay ve kişilere daha insanca bakmış, daha insanca yaklaşmış olmasıdır.&lt;br /&gt;Osman Şahin’in çocukluk yılları Toroslar’da geçmiştir. Çocukluğunda yaşadıklarından, duyduklarından ya da daha sonraları kendisine anlatılan olaylardan müthiş öyküler yaratmıştır. Dört kuşak geri dedesi Çolak Osman Ağa efsanelerinden çok güzel öyküler avlamıştır. Yazarımız her iki bölgeyi de çok iyi tanıdığından, öykülerinde ikisinden de asla vazgeçememiştir.&lt;br /&gt;Osman Şahin’in öykülerinde zaman da mekân da sınırlıdır. Olay, kısa bir zaman diliminde olup biter, öyle yıllara giden, bir ömür içeren konular ele alınmaz. Dolayısıyla öykülerinin geçtiği mekân da çok geniş değildir.&lt;br /&gt;Öykülerinin kurgusu oldukça sağlamdır. Giriş ile sonuç arasında gayet güzel bir uyum vardır. Müthiş bir gerilim, zaman zaman hızlı bir tempo dikkat çeker. Okuru etkilemesini çok iyi bilir. Ona bazen yoğun bir şok yaşatır, bazen aklını bulandırır, yüreğini titretir. Okuru öykünün içine çekmek, heyecanlandırmak, merak ettirmek, öyküyü bırakmasına izin vermemek onun en önemli özelliklerinden biridir.&lt;br /&gt;Ayrıca okur çoğu kez onun öykülerinde, öykü içinde öyküyle karşılaşır: Geri dönüşlerle öykü kahramanları ya da olayla ilgili çok çarpıcı kısa bilgiler verir. Verdiği o birkaç cümlelik bilgi, bir bakmışsınız bir başka zaman kocaman bir öykü olup çıkmıştır. “Ölüm Oyunu” öyküsü buna açık seçik bir örnektir: İdris, babasının katili Hamit’i ormanda kıstırıp öldürür, cesedini de bozulup kokuncaya, kurtlanıncaya kadar ayaklarından asılı bırakır ağaçta. Osman Şahin’in “Ölüm Oyunları” adlı öykü kitabı 2002’de çıkmıştı. Sekiz yıl sonra çıkan “Darağacı Avı”, işte o öyküde geçen üç cümlelik bilginin tam yirmi yedi sayfada anlatılmış biçimidir.&lt;br /&gt;İdris’i kovalayan kardeşlerin babası da onun babasını kan davası nedeniyle pusuya düşürerek değirmende öldürmüş, cesedini taşa bağlayarak saatlerce döndürmüş, kurbanına eziyet etmiş. Kim bilir, bir gün bir bakarsınız Osman Şahin, bu kısacık bilgiden de müthiş bir öykü çıkarır.&lt;br /&gt;Dil konusunda da çok titizdir, Osman Şahin. “Dilimizi toprağımızı korur gibi korumalıyız. Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük servet, zengin, temiz bir Türkçe olmalıdır” der.&lt;br /&gt;Türkçenin sunduğu olanaklardan çok iyi yararlanan, sözcükleri bir kuyumcu titizliğiyle seçip kullanan Osman Şahin, konuşma dilinden uzak, düzgün, temiz, anlaşılır, akıcı, şiirsel bir öykü dili kullanır. Çıplak ve düz bir anlatım yerine betimlemelere, imgelere, simgelere, çağrışımlara başvurur. Olayın geçtiği bölgeye özgü sözcük ve deyimlerden de yararlanmasını bilir. Okur da bu öykülerde belki de ömründe ilk kez duyduğu “Ağız içinde dil gibi”, “Ağzı kör olasıca”, “Dağın başındaki su kimseye ait değildir” gibi sözcük öbekleri, deyim ve atasözleriyle karşılaşır.&lt;br /&gt;Konusuyla, kurgusuyla, mesajıyla, diliyle kırk yıldan beri yazınımıza birbirinden değerli yapıtlar kazandıran Osman Şahin’in 40. sanat yılını en içten duygularımla bir kez daha kutlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;DARAĞACININ DALI DÜŞTÜ AYNAMA&lt;br /&gt;Muhammet GÜZEL&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686472284978553970" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-1pf8JAwU8j4/TupoajtAJHI/AAAAAAAAAKg/mn-W1H06w-U/s320/%25C5%259Eahin%2Bm.g%25C3%25BCzel%2Byaz%25C4%25B1s%25C4%25B1%2Bi%25C3%25A7in.jpg" /&gt;Osman Şahin’in son öykü kitabı ‘Darağacı Avı’nı yeni okuyup bitirdim.&lt;br /&gt;Bir kitabı okuyup bitirdim, benden eleştirici de olur deyip kaleme sarılmış değilim. Aman yanlış anlaşılmasın, sınırlarımı bilirim. Hani denir ya eleştiri tarafsız olur diye...&lt;br /&gt;Bu yazı tarafsız değil. Haylice taraflı.&lt;br /&gt;Bir övgü ya da tanıtım yazısı deyin dilerseniz. Ama okuyup bitirene kadar dayanabilirseniz deyin, ne diyecekseniz.&lt;br /&gt;Bir Yörük, Osman Şahin’in öykülerini okumaya kalkışırsa, öykülerden onda ne kalır, bir bakmak isterseniz buyurun okuyun.&lt;br /&gt;Kış günü, Dörtyol’un nemi çökmüş üstümüze. Rüzgâr esmeyince, nem de yerinden kıpırdayamıyor. Gırtlağım, burnum ayarını yitirmiş. Gözüm yatakta. Ha düştüm ha düşeceğim. Belki de bu duygularla ilkin, adı ‘sarı yatak’ olan öyküyü okuyayım istedim.&lt;br /&gt;Sarı yatak öyküsü; Özgürlüğünün kendine ait olduğunu öğrenmemiş insanın, elbette özgürlüğünün kullanım hakkının başkasında olmasına tepkisi olamayacağını, özgürlüğünün kendisine ait olmamamsından bir rahatsızlık duymazken, kendisine ait olduğunu düşündüğü (ya da bildiği) bir basit eşyayı koruyabilmek için nasıl aslan kesildiğini anlatıyor. İnsana özgürlüğünün kendi egemenliğinde olduğu anlatılabilirse, ‘mal’ olmaktan nasıl çıkabileceğinin örneği verilirken, Alamaya, hep almaya alışmış feodal sistemin, vardığı ‘tamahkarlık’ın kendine nasıl zarar verebildiği de anlatılmakta.&lt;br /&gt;‘Üç Bey Ana’(nın) öyküsünde, içine daldığım cennetin bir tek çiçeğini bile kimseciklerle bölüşesim gelmiyor ama yine de azıcık bir şeyler yazayım. Masallar, söylenceler, destanlar, yakımlar, yakıştırmalar içinde geçen, çocukluğumu ve ilk gençliğimi, saçılıp kaldığı yerlerden derleyip bana geri getiren bu üç ananın öyküsü için kısaca şöyle söyleyebilirim. İnsanın kendini var eden kültürel, toplumsal geçmişini, kendi geleneği ve birikimlerinin ışığında, kendi dili ile algılayıp öğrenmesi, duyumsaması, ona kendini, çevresini, çevresinin çevresini, giderek dünyayı sevmeyi, hayatı ve hayatımızı paylaştığımız her şeyin anlamını algılamayı öğretiyor.&lt;br /&gt;Hele bir Çatal Celal var ki; ‘Durmuş emmimin aynısı. Nazım Hikmet’in ‘topraktan öğrenip kitapsız bilendir’ dediği... “Böyle insanlar olmasa dünya ne kadar dar.” Diyeceğiniz, (herhalde yaşamış) bir insanın öyküsü. Bağırarak konuşması, cahilliğinden ya da saygısızlığından değil. Osman Şahin, kahramanının içinin duruluğunu astarının temiz oluşunu, gizi gizlisi olmayışını, sesinin yüksekliğiyle anlatmak istemiş olmalı. Çatal Celal’in, ‘yıllar önce kendisinden saklanıp, ölüme yollanmış sevgilisine’ karşı duyduğu aşkının diriliğine, öykünün bugünü içindeki eşine, eşinin kendisine olan sevgisine hayranlıkla tanıklık ederken anlıyoruz ki; doğayla, Dünyayla, hayatla barışık insan, mutlu olmayı da başarabiliyor. Çatal Celal öyküsünde Osman Şahin, ağaçların arasında insan donunda bir ağaç, insan insanların arasında ağaçların dillerini, hallerini anlatan bir bilgeyle de tanıştırıyor okuyucuyu.&lt;br /&gt;‘Darağacı Avı’ kitaptaki ilk öykü.&lt;br /&gt;‘Hitchcock’un anısına’ adanmış. Öykünün içine dalınca, ‘adanmış’ oluşu elinizden tutuyor. Bir endişe ile ürperen çocuğun, elinden tutan ağabey eli gibi... ‘Elin gavuruna adanmış öykü, beni ırgalamaz ama bir okuyuvereyim,’ diyerek başlayıp bitirebilinseniz sorun yok.&lt;br /&gt;‘Herkes gibi benim de bir öyküm var. Herkesin öyküsü gibi kendi yatağında akan bir deredir. Ama akıp denizlere okyanuslara varacak insanlığın öyküsünün bir içinde bir damlacık olacak, öyleyse insanın öyküsü, benim de öykümdür,’ diye düşünüyorsanız, dışarıda duramayacağınız belli. Öykünün içinden, öyküyü okuyup bitirdikten sonra da çıkamayacağınızı baştan söylemek isterim.&lt;br /&gt;Öç alma duygusunun insanı sürüklediği tiksindirici deliliğe tanık oluyoruz, ‘darağacı Avı’nda. İnsanı elezerliğe savuran kinin, hak edilmemiş zaferi sahiplenmeye çalıştıkça, nasıl özezerlik sınırlarını bir zorlayan korkuya gömüldüğünü, korkuyu görmezlenebilmek için bilinçaltının kişiyi kendine tapıcılıkla nasıl korumaya çalıştığını, hile ile al ile ele geçirilmiş üstünlüğün ve kazancın; (o kazanç her ne olursa olsun,) bireyi, nasıl yalnızlığın ötesinde kimsesizleştirdiğini görebiliyoruz. Öykünün ortalarından sonra, kahramanın üst beninin (öğretilmiş tüm toplumsal görü, görgü ve değerlerin), yaşlı bir ihtiyar görüntüsüyle, öz beninin (insan olmanın gereği olan, kişinin içindeki insanın) de, yaşlı anasının kılığında kendisini terk edip gittiğini gördükten sonra, adamdan, artık ‘adam olmanın dışında her şeyi’ beklediğimiz anda, beklenenler arasında aklımıza gelmeyecek kadar insanlıktan çıkabileceğini görerek bitiriyoruz öyküyü.&lt;br /&gt;‘Öykü bu, karakteri gereği kurgu da olabilir’ demek, bunu bilmek, kendimizi, darağacı olarak seçilmiş olan o ağacın yerine koymaktan alıkoymuyor bizi. Öykü bittikten sonra, o ağaç gelip dikiliyor evimizin duvarındaki aynanın içine. Kendimizi yokluyoruz. Dallarımıza asılıp çürütülmüş, güzel insan ölülerinin dökülmüş, savrulmuş etlerinin kokusu içinde nasıl bayılıp (‘yozlaşıp’ desem kızmazsınız değil mi?) dünyadan geçmiş olduğumuz duygusu hüzünle yüzümüze bakıyor aynada. Eti, derisi dökülmüş insanlardan arda kalan iskeletlerin şıkırtısının nasıl da kulaklarımızda alışkınlık yaratıp bizleri devinimsizleştirdiğini düşünmeye başlıyoruz. İşte tam da burada rahatsızlık başlıyor. Huzursuz dallarımız bizlere isyan ediyor. Rüzgâr estikçe yel ipildedikçe dallarımızda şıkırdayan iskeletlerin utancı bastırıyor, kulaklarınızdaki uğuldayan ‘zamane’ fırtınalarının gürültüsünü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;MERSİN’E HEYKELİ DİKİLMESİ GEREKENLERİN BAŞINDA&lt;br /&gt;GELİR OSMAN ŞAHİN&lt;br /&gt;Mehmet BABACAN&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686471578268249250" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-4L0fBebm008/TupnxbAIrKI/AAAAAAAAAKU/dbkikyTa5mc/s320/Babacan%2527%25C4%25B1n%2Byaz%25C4%25B1s%25C4%25B1%2Bi%25C3%25A7in.jpg" /&gt;Toroslar’ın ve Arslanköy’ün çocuğudur Osman Şahin.&lt;br /&gt;Kim umardı ayağı yalın, başıkabak, poyraz kavruğu bir köy çocuğundan, böyle bir Osman Şahin çıkacağını… Çıktı işte.&lt;br /&gt;Doğasının ona, armağan gibi sunduğu yetenekleri, alnının akıyla, bileğinin hakkıyla kullanıp, geliştirerek, bugünlere geldi. Ülkesi tanıdı onu, dünya tanıdı…&lt;br /&gt;Yöresiyle özdeşleşmiş gibidir Osman Şahin. Köyünden kentine değin, taşıyla- toprağıyla; dalıyla- yaprağıyla, her zerre tanır onu. Çünkü Toroslar’ın ve Anadolu’nun en çarpıcı gerçekleri, bir bir dile gelir öykülerinde. Olağanüstü bir gözlem gücüyle saptadığı verileri, bir sinemacı ustalığıyla kurgular beyninde.&lt;br /&gt;Yörük diyarıdır Mersin ve Toroslar. Mevsim mevsim göçenlerin; kaklıktan su içenlerin diyarıdır. Poyrazlarda yarılmış dudaklar, yanaklar; kayrak taşlarına meydan okumuş çıplak ayaklar, tanır birbirini… Yoklukların, dermansızlıkların, kara deve ile birlikte çöktüğü kıl çadırlar, efil efil selâm gönderir yıllar ötesinden…&lt;br /&gt;Osman Şahin, “ Gölgemin Gölgesi” ve nice öyküsünde, tüm o geçmişin tercümanlığını yapar günümüze. Ve bu diyarın kültürünü, doğasından koparmadan, bir nakış ustasını kıskandırırcasına, döker kâğıt zeminlere.&lt;br /&gt;Her an gülümseyip duran aydınlık yüzüne bakıldığında, iç dünyasındaki hümanizma açıkça okunur; yüreğindeki sevgi çiçeği, bir ayna gibi, yankılanır yüzünde. Bu aydınlık duruş, çaba ile kazanılabildiği kadar, doğanın ona sunduğu, paha biçilmez, bir armağan olmalı…&lt;br /&gt;Her ne kadar, “ Doğduğu yer değil, doyduğu yer” denmişse de, doğduğu yeri hiç unutmaz Osman Şahin. Köyüne duyduğu özlem içinde, ayağına batan kördikeni bile bağışlar.&lt;br /&gt;Mersin’e hiç küsmedi. Takdir de beklemedi. Ama Mersin unutmadı onu,“ Mersin Kenti Edebiyat Ödülü” ile onurlandırdı.&lt;br /&gt;Yüreğindeki insan sevgisiyle, eğitimcilik mesleğinin, eşsiz uyumu içinde, toplumsal iletiyi görev saydı; yazdı, yazdı, yazdı. Yunus yürekli insanların verdiği ödülün sayısını, kendisi bile unutmuştur belki…&lt;br /&gt;Son günlerde, yöremizden bir kez daha geçti Osman Şahin.&lt;br /&gt;Adana’da başlayan söyleşi serisinin, ikinci durağı Mersin idi. Kentimizdeki, çağdaş ve ulusalcı kuruluşların çağrısı üzerine gelmişti. Ev sahibi kuruluşların düzenlediği sabah kahvaltısında başladı söyleşi. Yerelliğin ve ulusallığın ötesinde, evrensel pencereden bakmasını bilen Osman Şahin’den; sanat ve toplum üzerine, çarpıcı değerlendirmeler ve yargılar beklenmesi doğaldı. Öyle de oldu. Siyasal ve kültürel düzeyi epeyce yüksek; seminer gibi bir söyleşiydi yapılan. Sorular da o düzeydeydi elbette.&lt;br /&gt;Okumaktan dem vuruyordu yazar, “ Bir insanın boyu, okuduğu kitapların boyu kadardır” diyen Portekizli yazarı saygıyla anarak; aydınlarımıza ince bir göndermede bulunuyordu. Toplum- Siyaset- Sanat üçgeninde, sanatın, sanatçının ve aydının, toplumun ilerisinde olmak gibi ağır bir sorumluluk altında olduğunu, bir bir sayıp döküyordu.&lt;br /&gt;“Oy sandığı, demokrasi için yeterli değildir. Çünkü sandığa kim konursa, sandıktan o çıkar” diyordu.&lt;br /&gt;“Ülkemizin kültür düzeyi öyle yüksek ki, cezaevlerimiz bile, en az iki dil bilen aydınlarla dolu” diyordu.&lt;br /&gt;“Bizanslılar Ayasofya’da, meleklerin cinsiyetini tartışırken, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u kuşatmıştı. Ey aydınım diyenler! Biz, kuşatıldığımızın ne zaman farkına varacağız?” diyordu.&lt;br /&gt;“Fransızlar ve İngilizler, Libya’ya yüzlerce uçak ve tank satmışlardı. Şimdi hepsini bombalıyorlar. Çünkü yenilerini satacaklar” diyordu.&lt;br /&gt;“Cephede, gaz lâmbasının kör ışığında, Çalı Kuşu romanını okuyan Mustafa Kemal, elbette yenilmezdi; ona yürekten inananlar da yenilmeyecektir” diyordu.&lt;br /&gt;“En tehlikeli düşmanın, içerideki düşman olduğunu söyleyen Çiçero, 2000 yıl önce yaşadı” diyordu.&lt;br /&gt;Öğle arasında gerçekleştirilen TV. programından sonra, söyleşinin akşam bölümü, Mersin Sanat Kulübü’nde yapıldı Bu bölümde, Çukurova Üniversitesi’nden iki akademisyenin de katılımıyla, Osman Şahin’in sanatı ve sanatçı kişiliği konu edildi.&lt;br /&gt;Osman Şahin, açış konuşmasında “ Yazarlıkta yeteneğin payı önemli olmakla birlikte, gözlemin, çok okumanın ve içinde bulunulan çevrenin de, o denli pay sahibi olduğunu belirtiyor; bir yazarın bankası çocukluğudur” diyecek kadar bütünselleştiriyordu.&lt;br /&gt;Diğer konuşmacılar, Osman Şahin’in dili kullanıştaki somut ve şiirsel düzeyini; insanı öz alıştaki başarısını belirttiler. Güçlü gözlemlere dayanan öykülerin, şiirsellik kadar, doğa- yaşam ilişkisini dillendirebildiği için de; sinema görselliğiyle kolay buluştuğunu vurguladılar,&lt;br /&gt;Toplantının sonunda, ödüle doymayan Osman Şahin’e, bir ödül de ben sunmak istedim: Âşık Sümmani’in bir Deyiş’ini çok seviyordu. Onu sundum, ödül olarak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ceylan gözlerine kurban olduğum,&lt;br /&gt;Tanrı selâmını almaz mısınız?&lt;br /&gt;Mevlâm sizi süs için mi yarattı,&lt;br /&gt;Siz gel demeyince gelmez misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gurbete gidenler azığın alır,&lt;br /&gt;Kimisi gider de, kimisi kalır.&lt;br /&gt;Kimi sevap için Kâbe’ye varır,&lt;br /&gt;Kâbe kapınızda, bilmez misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karadır kaşların yaydan nicolur?&lt;br /&gt;Bugün dünya, yarın Ahret nicolur?&lt;br /&gt;Bir gönül yapması yüz bin Hac olur,&lt;br /&gt;Siz gönül yapmayı bilmez misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sümmani’yim ben bu canı niderim?&lt;br /&gt;Başım alır diyar diyar giderim,&lt;br /&gt;Yarın Mahşer günü dava ederim,&lt;br /&gt;Siz Mahşer yerine gelmez misiniz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;YAZAR OSMAN ŞAHİN&lt;br /&gt;M. Şehmus GÜZEL&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686470436723821042" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-q1JmvBZz8JQ/Tupmu-avCfI/AAAAAAAAAKI/td4JCi4HNvk/s320/Sayfa%2B9.jpg" /&gt;&lt;/span&gt; Osman Şahin’i çok geç tanıdım. 24 Aralık 1983’te bir tren yolculuğu sırasında ve yeni satın aldığım Acı Duman’ı okuyarak. Yazarı henüz tanımadan yapıtıyla tanıştım. Ve vuruldum.&lt;br /&gt;Yol boyu okuduğum öykülerinde yazar kendi coğrafyasını, yani o yüce Torosları, kendi toprak ve dağlarının insanlarını, acılı ve cömert Yörükleri ve Türkmenleri, türküleri, çığlıkları, ağıtları, gelenek ve görenekleri, yaşam biçimleriyle alıp getiriverdi Paris’in orta yerine. Ben Batı’ya gidiyordum yazar beni kolumdan tutup Doğu’ya taşıyordu. Bu hakiki yazarı kıramazdım. Dediğini yaptım ve Batı’yı bırakıp Doğu’ya çevirdim yüzümü.&lt;br /&gt;Büyülenmiştim resmen ve hemen sonrasında yazarın bütün yapıtlarını a’dan z’ye okudum. Osman Şahin’i biraz daha iyi tanıdım, iyi de oldu, ama bu yetmezdi, artık ve mutlaka böylesine sıkı ve gerçek yazarı tanıtmalıydım. Böylesine yaratıcı, yazdıklarını neredeyse somutlaştırıp, elle tutulur gözle görünür hale getiren, evet seyirlik kılan ustayı mutlaka tanıtmalıydım.&lt;br /&gt;Bu amaçla yapıtlarının tümünü okuduktan sonra koskocaman bir makale yazdım. Bu makale «Osman Şahin’i okumak ve seyretmek» başlığıyla Yapıt dergisinin Kasım-Aralık 1985 tarihli 13. sayısında yayınlandı (s.111-132).&lt;br /&gt;Bu sırada Osman Şahin’le ilişki kurmuş, en yeni yapıtlarını, kimi zaman yayınlanmadan önce bile, okuma olanağı elde etmiştim. İstanbul’a gidip gelen ortak tanıdıklarımız, kimi öğrencilerim ona uğruyorlardı, hazırlanan, bitmiş ama henüz yayınlanmamış çalışmaları da dâhil yapıtlarını alıp getiriyorlardı. Bu karşılıklı etkileşim süreci içinde ve kaçınılmaz bir biçimde aramızda düzenli bir mektuplaşma faaliyeti de başladı. Son haftalarda, ortak dostumuz değerli yazar Mustafa B. Yalçıner’in isteği üzerine Gerçemek için Osman Şahin’e ilişkin bir makale yazmak üzere dosyalarımda sakladığım mektuplara göz atıp tarihlerine göre sıralayınca 6 Haziran 1985’te başlayan mektuplaşmamızın son derece düzenli bir biçimde 1993’e kadar sürdüğünü saptadım. Elbette daha sonra da mektuplaştık, ancak 1985’ten 1993’e akan zaman dilimindeki daha sürekli ve daha farklıydı. Değişik ve belki ön açıcı da olur umuduyla Osman Şahin’in mektuplarından birini makaleme konu olarak almaya karar verdim. Burada bunu yapmak istiyorum.&lt;br /&gt;Mektup, karşılıklı mektuplaşma eylemi, edebiyat değeri olan bir çalışma, bir faaliyet, bir yaratıcılık olarak ta mutlaka değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Yazanların bireysel yönlerini, özgeçmişlerine, yaşamlarına ilişkin verileri de içeren mektup aynı zamanda tarihe, siyasi ve toplumsal tarihe de katkı yapmaya adaydır.&lt;br /&gt;Anılarını yazmak için kollarını sıvayanlar için aldığı ve gönderdiği mektuplar aynı zamanda vazgeçilmez, ihmal edilmemesi gereken, birer kaynak niteliği de taşıyor. Evet anılarımız için mektuplarımız mutlaka başvurulması gerekli kaynaklarımızdır. Mektupların tarihinin konulması, tarihinin konulmuş olması, bile başlı başına bir veridir. Mektup sözcüğünün Arapçada « yazılıdır » anlamını taşıması bile bu bakımdan son derece ilginçtir. Evet yazılıdır ve hepimiz biliyoruz, söz uçuyor ama yazılı olan kalıyor. Hele kimi zaman ve bilhassa yüzyılımızda, hafızanın fena halde nisyan ile malul olması ve maalesef hafıza kaybının önüne geçilmez ve neredeyse bulaşıcı bir bela biçimine dönüşmesi (bu konuda televizyonların, «aptal kutularının» beyni ve hafızayı tembelleştirici ve giderek ölümcül etkisini asla göz ardı etmemeliyiz) dikkate alınırsa, mektubun, yazılı olanın, yararı daha iyi anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;Mektubun yazıldığı günlere ilişkin son derece yararlı ve önemli bilgiler içeriyor olması halinde ise kaynaklık özelliği daha da önem kazanıyor elbette.&lt;br /&gt;Yazan veya yazanlar hele edebiyat alanında tanınmış isimlerse, mektupları onların yazım biçemi, tarzı veya onların bir türü olarak da değerlendirilebilir. Veya en azından yazım tarzları hakkında kimi ipuçları verebilir.&lt;br /&gt;Mektupların, yazanın veya yazanların yapıtları üzerine yeni bir ışık tutması da mümkün. Yazanların, yazanın yapıtlarını değerlendirmek için yeni bir açı da sunabilir bir mektup.&lt;br /&gt;İşte bunlar ve başkaları sonucu mektuplar, mektuplaşmalar öteden beri bir edebiyat türü olarak ele alınmış, değerlendirilmiştir. Bu konuya 20. yüzyılda daha çok önem ve öncelik verilse bile bu tür birkaç yüzyıldan beri biliniyordu ve değerlendiriliyordu. Hele ünlü devlet adamları, ünlü edebiyatçılar, ünlü sanatçılar arasındaki mektuplaşmalar söz konusu olunca.&lt;br /&gt;Türkiye’de maalesef bu tür yeterince kullanılmıyor. Karşılıklı mektuplaşmaların yayınlanmasına son yıllarda bir parça önem verilse bile, ilgi beklenenden çok azdır. Belki zaman içinde bu boşluk ta doldurulur. Bu bağlamda fırsat bulunca Osman Şahin’le karşılıklı mektuplaşmamızı kitap biçiminde sunmak isterim. Elbette bu konuda yazarımızın ön onayını aldıktan sonra. Hazırlığımı yaparak o günü beklerken, burada, bir anlamda tadımlık olması arzusuyla, yazarımızın bir mektubunu sunmak istiyorum.&lt;br /&gt;Osman Şahin’in bu makalede takdim ettiğim mektubunun onun kişisel yazım tarzına ayna olabileceğini de umuyorum. Ayna kelimesini Şahin’in beğendiğini bildiğim için özel olarak seçiyorum. Göreceğiniz gibi, mektubu da öykülerindeki gibi coşku dolu, sıkı tasvirlerle ve etkin kelimelerle yazdığını görmemizi sağlayan zenginlikte. Cömert, barışçıl, rahat, özgür ve tedirgin. Bu özellikler o günlerin Osman Şahin’ini de betimliyor sanıyorum. İşte ilk harfinden son harfine kadar bir yudumda içilen Torosların buzlu suyu olarak Osman Şahin’in 6 Aralık 1987 tarihli mektubu:&lt;br /&gt;“Benim değerli can dostum, Sayın M. Ş. Güzel,&lt;br /&gt;Ey, ben sana ne diyeyim? Öylesine sıcak, güzel, gerçek anlamıyla bir aydın insansın ki, sana binlerce teşekkür, sevgi, saygı sunuyorum. Geçen yıl Yapıt dergisinde benim için yayınlamış olduğunuz uzun ve işçiliğiyle çok geniş kapsamlı büyük yazınıza mı teşekkür etsem, yoksa yazmış olduğunuz onca içten, güzel mektuplarınıza mı?&lt;br /&gt;Size karşı duyduğum dostluk, arkadaşlık duygularımı anlatmakta kalemim gerçekten zorluk çekiyor. Büyük bir genişlik duygusu kaplıyor içimi. Saygı duyuyorum, sevgi duyuyorum. Sağ olun, var olun.&lt;br /&gt;Dostum, 16 Kasım tarihli mektubunuzu aldım. Biraz geciktirdim, çünkü “Kolları Bağlı Doğan” çıkmak üzereydi. Çıksın hem kitabımı, hem de mektubumu birlikte yollarım dedim. Bu nedenle bugünlere kaldı. Senin Gökyüzü dergisinde yayınlanan Fransa’daki 1968 kuşağı [ve] olaylarıyla ilgili geniş kapsamlı yazınızı okudum. Dergilerde çıkan diğer yazılarınızı da.&lt;br /&gt;Kardeşim, benim bu yıl Bilge Olgaç, İpekçe’yi çekti. Zincir adlı bir film daha çekildi, Irgat Erleri adlı öykümden. Kan filmi üzerine söylediklerinize aynen katılıyorum. Ben, son üç yıldan beri iki cephede birden savaş veriyorum. Biri Cağaloğlu Caddesi, öbürü Yeşilçam cephesi. Bu oldukça güçlerimi dağıtıyordu benim. Ben şimdi Edebiyat sancağının altına, yani Cağaloğlu cephesine çekildim. Ben her zaman Cağaloğlu-Edebiyat-Öykü sancağını, Yeşilçam sancağından üstün tuttum. Beni Osman Şahin yapan Edebiyat ve öykücülüğümdür. Üstelik Yeşilçam’da sermaye daha büyük olduğu için, oradaki ilişkiler daha bir acımasız ve « kara » oluyor. Bense iç yapı olarak çok hassas bir insanım. Yerinde söylenmemiş bir söz, iyi seçilmemiş bir söz bile benim ruhumu kanatır.&lt;br /&gt;Canım dostum, “Kolları Bağlı Doğan”ı size (...) imzaladım.&lt;br /&gt;Kitabı okurken çok canınız sıkılacak ama ne yapayım? İnanın yaşadığım bir gerçek bu. Kitap toplatılmasın, ben de “içeriye” tekrar girmeyeyim diye çoğu isimleri simge olarak kullanıp yazdım. Yeri ve zamanını belirtmedim. Mahkemelerin işini zorlaştırmayayım diye... (...) (İstanbul’a giden veya İstanbul’dan dönen, orada Osman Şahin’le ilişki kurmalarını istediğim öğrencilerimin ismi geçiyor bu üç noktalı parantezlerde, onların bugün bu makaleyle bir ilgisi kalmadığı için onlara ilişkin satırlara yer vermiyorum. MŞG)&lt;br /&gt;Önümüzdeki yaz sizi temmuz ya da ağustosta (ağustos daha iyidir) köyümde ağırlamak isterim. Evliyseniz eşinizle, değilseniz bir bayan arkadaşınızla birlikte benim konuğum olacaksınız. Sizinle [Sizleri] 3000 metredeki ulu Kartal Gölleri’ne, hiçbir arkeologun ayak basmadığı büyük tarihi şehir kalıntılarına götüreceğim. Evim çok geniş ve iyidir. Dağlarda sizlerle birlikte atalarımız gibi büyük ateşler yakar, et pişirir yeriz. Ne dersin?&lt;br /&gt;Türk Televizyonu, benim Toros Kaleleri adlı belgesel-yazılarımı filme alacak. Yalnızca Orta Toroslarda 1500-3000 metrelerde, doruklarda otuza yakın kale tespit ettim. Eskiden oralarda özgürlükler o kalelerden geçermiş. Onları müthiş yazdım. Gazetenin birinde röportaj olarak çıksın, size de göndereceğim.&lt;br /&gt;Dostum, nisan ayında da “Ay Bazen Mavidir” öykü kitabım yayınlanacak. Eylül-Ekim’de “Kanat Açma Zamanı-Roman” yayınlanacak. Bunlardan başka daha elimin altında iki öykülük kitap var. (...)&lt;br /&gt;Sevgili Dostum, Kolları Bağlı Doğan’ı acaba Fransızcaya çevirtip yayınlatmak mümkün mü? Türkiye’deki işkencelerden çok insan öldü. Birçok işkenceci polis mahkûm oldu. Türkiye’deki ilerici, demokrat güçlerin yükselen dayatmasının sonucudur bu. Ben bu kitabı ‘84’te yayınlatabilirdim, ama tekrar içeri girerdim. Şimdi bile tedirginim. Kitabı yazarken bile içimizde kendi sansür makasımızı taşıyoruz. Ne acı...&lt;br /&gt;Sana, yaza gel, köyüme gidelim, sana tarlamdan arsa vereyim ve ev yaptır.&lt;br /&gt;Her zaman kucaklayarak, derin içten başarılar dileyerek sevgilerim, saygılarım sizin olsun. Benim değerli kardeşim. Hoşça kal.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;ÖLÜMÜN GÖLGESİ YOK&lt;br /&gt;Osman ŞAHİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 205px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686469833844405778" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-bzD66F9qY18/TupmL4hFNhI/AAAAAAAAAJ8/uBM8bGnSxI0/s320/%25C3%2596L%25C3%259CM%25C3%259CN%2BG%25C3%2596LGES%25C4%25B0%2BYOK.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;Masallarda, sözlü, yazılı anlatılarda, Kerem ile Aslı’da, Romeo ve Jülyet’te, âşıkların birbirlerine kavuşamamaları anlatılır hep. Filmlerde, romanlarda, öykülerde evli erkeklerle kadınların gizli kaçamakları, aşkları anlatılır yine. Maupassant’ın “Ölümden Acı” romanında olduğu gibi. Örnekler çoktur. Adnan Binyazar’ın “Son on yılın en iyi romanı” seçilen “Ölümün Gölgesi Yok”ta ise, ölümün dipsiz kuyulara attığı, ölüm düşüncesinin iç içe geçtiği, ölüm karşısında başı dik duran bir aşk anlatılmaktadır. Ve roman baştan sona bu aşka yakılmış görkemli bir ağıttır.&lt;br /&gt;Filiz-Binyazar çiftinin sevme yetenekleri yüksektir. Duygularını birbirleri için taze tutarlar. Sevgileri saygıları sürekli kaynayan, birbirleri için farklı ışıklar, sevgiler, büyüler yaratmasını bilirler. Aşk, yüreklerin ipekleşmesidir.&lt;br /&gt;Süt katıksız temiz bir sıvıdır. İçine azıcık yabancı madde karıştığında kesilecektir. Aşklar da öyledir. İçine azıcık çıkar, bencillik karıştırdığınız an, gelinliğin dikiş ipleri atacaktır. Boşuna, “aşklar da bakım ister” dememiş Cemal Süreya.&lt;br /&gt;“Çıtır çıtır soba yansın, üstünde çaydanlık suyu kaynasın. Filiz örgüsünü örsün, ben de kitap okuyayım. Bana mutluluğu tanımla deselerdi hep Filiz’in yanında olmak derdim.” (S.124)&lt;br /&gt;Yukarıdaki kısacık alıntı bile Filiz-Binyazar çiftinin aşklarının yalınlığını gösteriyor.&lt;br /&gt;“Ölümün Gölgesi Yok” romanı, insanlığın yedi temel duygusundan ikisini, aşk ile ölüm temasını işliyor. Bazı okurlar, romanı, karı koca arasındaki kişisel ilişkiyi anlattığı için ilginç bulmayabilirler. Ben bu kanıda değilim. Yazar, bazen en yakınındakini anlatırken, en uzaktaki insanı da açıklayabilir. Bir damla suyun, nehrin bir parçası olması, sıradan bir insanın, yeryüzü insanlığının bir parçası olması gibi.&lt;br /&gt;On bir bölümden oluşan romanın bölüm başlarına, Fazıl Hüznü Dağlarca’dan, Shakespeare’den, Binbir Gece Masalları’ndan, Boris Pasternak’tan, Anna Ahmetova’dan, Cahit Sıtkı Tarancı’dan alıntılar yerleştirilmiş. Alıntılar bölüm içlerine ayrı bir tohum enerjisi ayrı bir tohum bereketi katıyor. Kaptan ile Karısı bölümü unutulamaz.&lt;br /&gt;Roman konusu çok geniş bir coğrafyada geçiyor. Elazığ, Ağın, Diyarbakır, Ankara, Almanya ve İspanya. Çorum’un çiçekli kırları ile soğuk, yağmurlu Berlin göklerinde, güneşli İspanyol kentlerinde, boğa güreşlerinin yapıldığı arenalarda, lokantalarda ızgaralarda pişirilen alakanlı boğa etlerinde, kırmızı şarapların tadında, binlerce kişinin arenada bağırdığı “Oley, Oley!” seslerinde hep ölüm vardır.&lt;br /&gt;Berlin’de, hastane odasında kanserle boğuşan Filiz, günbegün erimekte, ölüm her gün biraz Filiz’in bedenini çözmektedir. Ölümle yaşamın birkaç solukluk aralığında bile aşk vardır. Çiftler sevgiyle bakarlar birbirlerine. Birbirlerinin ellerini öperler. Sonunda Binyazar, yaşamının temel kaynağını, eşi Filiz’i kaybeder. Ama asla yıkılmaz, ölüme kızmaz hiç. Çektiği acıları, anılarını romanlaştırarak, “Ölümün Gölgesi Yok” ile Filiz’i ölümsüzleştirir. Ve ölümden öcünü alır. Ölüm her şeyi yenebilir ama aşkı ve sanatı yenemez.&lt;br /&gt;Filiz’in cansız bedeni sedye ile hastane koridorlarında, asansörde taşınırken, Binyazar’ın gördüğünü sandığı, duyumsadığı ve “uçkunlar” adını verdiği düşsel melekler, Binyazar’a çocukluğundan beri yaşadığı, tümü duygu düzeyinde kalmış eski aşklarını dile getirirler. Geçmiş aşkların, sonraki aşkların dostları olduğunu anımsatırlar Binyazar’a.&lt;br /&gt;Romanın son bölümü ağıtsı bir ilahiden farksızdır.&lt;br /&gt;… Bir elimde demlik, birinde çaydanlık, bardaklarımıza çay koyuyorum. Zeytin, peynir, reçel… Kendi tabağıma ne koyuyorsam, seninkine de aynını koyuyorum. Ocakta kızaran susamlı ekmeğin kokusu odalara doluyor, çayın buğusu tütüyor.&lt;br /&gt;Pencerede yağmur yunmuşu gün ışığı.&lt;br /&gt;Sofra hazır.&lt;br /&gt;Yüreğimin gelini,&lt;br /&gt;İnce bardaklara koydum çayı.&lt;br /&gt;Vazolarda ak papatyalar…”&lt;br /&gt;Yazımı, Seyrani’nin ölümsüz dizesiyle bitiriyorum:&lt;br /&gt;“Aşkın iğnesi ile dikilen dikiş mahşerece sökülmez imiş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;DOSTUM OSMAN ŞAHİN VE BİR FOĞRAFA ALTYAZI&lt;br /&gt;Ali F. BİLİR&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686469016161564274" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-7etCevW0Uq0/TuplcSaTNnI/AAAAAAAAAJw/_86rEatu8pw/s320/Bilir%2Byaz%25C4%25B1s%25C4%25B1%2Bi%25C3%25A7in.jpg" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşım Mustafa B. Yalçıner, Osman Şahin’e ayırdığı Gerçemek Dergisi’nin kasım-aralık özel sayısına bir yazıyla katılmamı önerdiğinde, Şahin’in yazınımızdaki yazarlık yolculuğunu yansıtan belgeliğimdeki fotoğrafları gözden geçirdim ve onlardan birini okurla paylaşmayı yeğledim.&lt;br /&gt;‘Kırmızı Yel’ öyküsüyle, “1971 TRT Öykü Büyük Ödülü” alan Osman Şahin, günümüze değin otuza yakın öykü, roman, eleştiri, biyografi kitabı yayımladı. Öykülerinin çoğu senaryolaşıp filme alındı. Emeği ve başarısı, düzineyi aşan ödülle değerlendirildi. Yapıtları dünya dillerine çevrilip okura ulaştı. Bu noktada Yazar Şahin’in, Ömer Seyfettin’le başlayıp Sabahattin Ali’yle süren toplumcu gerçekçi öykü geleneğimize eklenen özgün bir halka olduğunu belirmeliyim…&lt;br /&gt;Osman Şahin’le 1968’de, İstanbul’da tanıştığımız ilk günün imgesi belleğimde öylece duruyor. Hiç solmayan, sevincini sevincim saydığım kırk üç yıllık bir dostluk bu. Keşke o anlamlı buluşmamızı belgeleyen bir fotoğraf karesi bulunsaydı. Gençlik dönemimde elimden düşürmediğim fotoğraf makinem yanımda değilmiş demek. Bu bana ders oldu, daha sonraki ve bu son buluşmamızı çektiğim fotoğraflarla zamanın belleğine nakışladım. Şimdi anlatacağım, o fotoğraf karelerinden biri.&lt;br /&gt;Dijital makinenin sağladığı olanakla çekim tarihi, 23.03.2005 olarak düşmüş fotoğrafın alt sağ köşesine. Sanki dünmüş gibi. Oysa üstünden beş buçuk yıl geçmiş. Yer Mersin Üniversitesi Gülnar Meslek Yüksekokulu konferans salonu. Yazınımızın iki değerli yazarı Osman Şahin ve Burhan Günel’in çağrılı olduğu, söyleşi sonrasında paylaşılan bir an. Dostlarım okurlarına kitap imzalama hazırlığında. Masalar, ilkyazın habercisi güzelim Toros, Gülnar sümbülüyle donatılmış. Yakın masada Osman’ın okşayarak dokunduğu bir kitap ve içilmeyi bekleyen bir çay bardağı duruyor. Söyleşide, yazar dostlarıma eşlik ederken oturduğum ortadaki masa şimdi boş. Burhan’ın çevresi üniversiteli gençler, Osman’ın çevresi uzaktan gelen dostları tarafından sarılmış. Fotoğrafta, Şahin’in dışında objektife gülümseyerek bakan dört kişi daha var. Solda, masanın önünde ayakta duran ve elinde kitap tutan ak saçlı dost, yazar T. Ali Çağlar. Osman’ın hemşerisi, onu görmek, dinlemek için Mersin’den kalkıp gelmiş. Arka sağ yanda, elinde fotoğraf makinesi olan dost, Aydıncık’ın aydınlık yüzü, yazar Mustafa B. Yalçıner. Öteki iki kişi, Silifke’de Halk Kitabevi sahibi, yazar Yaşar Öztürk ile eşi resim öğretmeni-yazar Songül Saydam Öztürk. Silifke’den, müze müdürü ve pek çok kültür, sanat dostuyla birlikte toplanıp gelmişler etkinliğe. Ama sözünü ettiğim öteki dostlar bu karede yoklar. Karede bulunmasını istediğim başka güzel insanlar da var elbet. Osman’ı kucaklamak için Anamur’dan koşup gelen Gazeteci-yazar Güngör Türkeli ile Yüksekokul adına etkinliği düzenleyen sevgili eşim Saadet… Altı yüz kişilik konferans salonunu dolduran ve söyleşiyi baştan sona parlayan gözlerle dinleyen sevgili öğrencilerle Gülnarlı kültür dostlarını nasıl unutabilirim? Yüreğimde, kadim dostuma duyduğum özlem, ben de bulunmak isterdim bu fotoğraf karesinde…&lt;br /&gt;Tallahassee-Florida&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;KOLLARI BAĞLI DOĞAN (*)&lt;br /&gt;“Ne Kürtçü, ne de ırkçı Türkçü; ben Atatürkçüyüm”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;(Gamze Akdemir 11 Mart 2010 Cumhuriyet Gazetesi Kitap eki) &lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686467997610493362" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-ZReahmVDFgc/TupkhAAzRbI/AAAAAAAAAJk/3lRPJCY4vhk/s320/Sayfa%2B14.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;12 Eylül faşizmine en yakın perdeden, hücrelerin, işkence tezgâhlarının kör kuyularında bizzat çektiği eziyetler sonrasında aldığı notlardan yola çıkarak yazdığı ve bütün öykülerinin toplandığı dördüncü kitabı Kolları Bağlı Doğan raflarda... Osman Şahin ile kitabını konuştuk.&lt;br /&gt;-En önce anneciğinize adanmış bir kitap bu. Onun söylediklerini anlatır mısınız?&lt;br /&gt;-12 Eylül sonrasıydı. Hapise girmem kesinleşmişti, Toroslar'a, köyüme yaşlı anamı görmeye gittim. 81 yaşında ve 13 çocuk anasıydı. Okumasız, yazmasızdı. Biraz hoşbeşten sonra anama, bir yazım yüzünden hapise gireceğimi, kardeşimin de örgüt suçundan tutuklandığını, ağır işkence gördüğünü, ayak ve el tırnaklarının kerpetenle çekildiğini söyledim. Üzüldü, ağladı. Yaşlı, düşkün haline karşın canlandı. Elimi avuçlarının içine alarak, aşağıdaki kısa, özlü öyküyü anlattı. 'Siz bilmezsiniz oğul, sizin büyük dedeniz kuşçuydu. Kanca gagalı, iri pençeli, yırtıcı doğan kuşları beslerdi. Dedeniz silah kullanmazdı, atı vardı, iyi biniciydi. 'Kaçanı kaçanla, uçanı uçanla avlamak gerek' derdi. Kuşlarını kara marsık etlerle beslerdi, pençeleri, gagaları güçlü olsun diye. Obamıza bir gün bir Atlı Bey geldi oğul. Şakakları sivri, yeşil gözlü, çizmeli bir beydi. Dedeniz 'Tanrı misafiri' konuğunu çadırımıza kahve içmeye buyur etti. Adam atından indi. İçeri girerken, çadırın ön direğine sıra sıra tünemiş doğan kuşlarına hayranlıkla baktı. Kuşlar, çadır direğine ayaklarından iple bağlanmıştı. Adam, elini uzatarak anaç kuşlardan birini sevmek istedi. Anaç kuş, yaban bulduğu ele saldırdı, pençeledi, yırttı adamın elini.. Kan revan içinde kaldı eli konuğun. Adam bir kanayan eline, birde anaç kuşa bakarak, iki yanı keskin, sivri kamasını çıkardı. Telaşa kapıldık. 'Eyvah dedemizin kuşlarını kesecek' diye. Adam tersini yaptı oğul. Doğan kuşlarının ayak iplerini birer birer kesti, boşandırdı. Tümünü salıverdi gökyüzüne. Büyük dedeniz sinirlendi. 'Yahu sen ne yaptın, binbir emekle besleyip büyüttüğüm kuşlarımı nasıl salarsın' diye. Adam, sakin, bilge birine benziyordu. Hiç sinirlenmedi. Kamasını kınına soktu. İpek mendiliyle kanayan elinin yaralarını sardı. Sonra 'Bey bey, bir kuş düşün ki, elleri ayakları bağlıyken bile, kendisini tutsak eden insan soyuna asla yalvarıp pusmuyor, aksine saldırıyor. Görmüyor musun ki bu kuşlar, mağrur, yiğit kuşlar. Böylesi kuşları kolları bağlı tutsak etmek insanlığa yakışmaz, günahtır' dedikten sonra bindi atına. Dört nal oldu, çekti gitti. Fena bozuldu dedeniz. Bir daha da doğan kuşu beslemedi..&lt;br /&gt;Şimdi sen bu olaydan misal biç oğul. Ankaralara, İstanbullara varınca, sizi hapse atacak olan Kenan Paşaya söyle 'De ki, o içeridekilerin tümü birer kolları bağlı doğandır. Onları düşündüler, yazdılar diye hapse atmak, dört duvar arasında çürütmek günahtır. Ne yapmış benim oğullarım.. Namusa mı göz dikmiş, hak mı yemiş, can mı almış? Biz Türkmenlerde suç bunlar. Aklı olan düşünür, kalemi olan yazar. Oğullarım, düşündüğünü yazdı çizdi diye içeriye mi atılır? Nasıl görenek bu. Koyuversinler oğullarımın yakasını. Bulutun önüne geçilmez, buluta cetvel vurulmaz. Günahtır.'&lt;br /&gt;'Şahin' soyadımızın büyük dedemizden kaldığını da söyledi. Anacığımın iyi ki de elini öpmeye gitmişim. Son görüşümüzmüş meğer. 82 yaşında attan düşmüş, boynunu kırmış, ölmüş.&lt;br /&gt;'Bu kitap işkencenin sayfalardaki dolaşımı'&lt;br /&gt;-Okurlarımıza anımsatmak adına soruyorum, neden hapise atıldınız, içeride ne kadar kaldınız?&lt;br /&gt;-Her insanın yaşamında tayin edici 'an'lar vardır. Örneğin Köy Enstitüsü'ne girişim yaşamımın en önemli noktalarından biriydi. İkinci önemli anım da 1 Haziran 1983 günü cezaevine girişim. Cezam, bir roman eleştiri yazısı yüzündendi. 1978'de Mustafa Yeşilova'nın Milliyet gazetesi, 'Karacan Roman Ödülü'nü kazanan, belgesel romanı Kopo, 1938 Dersim isyanını anlatıyordu. Romanda bir tek 'Kürt' sözcüğü geçmiyordu. İsyanı, Alevi Türkmenlerin çıkardığını yazıyordu.&lt;br /&gt;Bir Türkmen çocuğu olarak alındım buna. Bir eleştiri yazısı yazdım. Yazmaz olaydım. İsyanı Alevi Türkmenlerin değil, Kürtlerin çıkardıklarını belirttim. Yazımda 'Kürt' sözcüğü geçtiği için İstanbul Toplu Basın Mahkemesi, bölücülükten dava açtı. Derken dava, İstanbul 3 No'lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'ne devredildi. Bilirkişi raporunda, edebi ağırlıklı bir eleştiri yazısıdır, suç yoktur denilmesine, tek kelime Kürtçe bilmememe karşın, Kürtçülükle suçladılar beni. Reddettim. 'Ne Kürtçüyüm, ne de ırkçı Türkçüyüm. Ben Atatürkçüyüm. Yıllarca beden eğitimi öğretmenliği yaptım. 19 Mayıs'larda milli duyguları kuvvetlendirici gösteriler yaptırdım, takdirnamelerim vardır' dememe karşın, bastılar cezayı, 18 aya mahkûm ettiler beni. Zaman 12 Eylül'dü, kötü zamandı, zalim zamandı. 1 Haziran 1983 günü, ırz düşmanı imişim gibi bileklerime kelepçeyi takıp iki jandarma nezaretinde Şile cezaevine tıktılar. Orada, ünlü tiyatro sanatçısı İsmet Ay ile İhsan Yüce ziyaretime gelerek bana moral verdi. 17 Haziran sabahı zırhlı sevk arabasıyla beni, ilkin Bursa Muvakkat Koğuşu'na, oradan da Yalova cezaevine naklettiler. Kolları Bağlı Doğan'da yer alan 'Muvakkat Koğuşu' öyküsünde tokatlanan, aşağılanan kişi benim. Yalova cezaevindeyken Yaşar Kemal, Kerim Korcan, Adalet Ağaoğlu, Bekir Yıldız, Alpay Kabacalı, Ali Uğur, Tanju Cılızoğlu, İsmet Kemal Karadayı, Ruşen Hakkı, Yılmaz Odabaşı, Mehmet Güler, Fikret Madaralı, Ali Özgentürk ve Gönül Dönmez Colin ziyaretime gelerek bana güç verdi. Oktay Akbal, Talip Apaydın, Mustafa Ekmekçi, Başaran, Tomris Uyar ile Erdal Öz de mektupları ile beni yüreklendirdi.&lt;br /&gt;18 kişilik koğuşta 44-45 kişiydik. Yataklara sığabilmek için bir yanımızın üstüne yani kılıcına yatmak zorundaydık. Nazi kamplarından farksızdı. Bir insan istifiydi. Ayıbın ayıplığını yitirdiği yerdi. O atmosfer içinde koğuşun siyah beyaz TV'sinden 1983 yılı Antalya Altın Portakal Film Festivali'ni izliyordum. Öykülerimden uyarlanan Derman filmi ile Tomruk filmi yedi ödül birden kazanmıştı. Derman En iyi 2. Film, Hülya Koçyiğit En İyi Kadın Oyuncu Ödüllerini, Müzik, Görüntü, Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini, Tomruk ise En İyi 3. Film ve yine En İyi Görüntü Ödülleri'ni almışlardı. Ben ödül törenini tahtakurularının, bitin, pirenin içinde hüzün ve sevinci bir arada yaşayarak izledim, unutamam. Ertesi gün Hülya Koçyiğit'ten bir telgraf aldım. 'Gönlümüzdesiniz' diye. Ağladım. Sonradan Şerif Gören'in çektiği, Hülya Koçyiğit ve Talat Bulut'un başrollerini oynadığı 'Firar' filminin öyküsünü, mahkûmların ağzından duyarak yazdım. Film yurtiçinde ve yurtdışında pek çok ödül kazandı. 18 Mart 1984 günü sabahı 'iyi hal'den tahliye oldum. Dışarı çıktığımda yeryüzü ile gökyüzünün ve denizin bu kadar sonsuz ve bu kadar muhteşem olduğunu gördüm, yaşadım ve sevindim.&lt;br /&gt;-Bir hapishane güncesi... Hepsi akılda tutulmuş notlardan hareketle yazılmış. Kolları Bağlı Doğan için hapisliğin, işkencenin yazılı belgeseli demek yanlış olmaz sanırım.&lt;br /&gt;-Size aynen katılıyorum. Özünde öyküleştirilmiş bir 12 Eylül belgeselidir Kolları Bağlı Doğan. Kitabın yazılışı bile başlı başına bir macera. Koğuşlar, ranzalar, masalar, yapış yapış kir ve pislik içindeydi. Boynunda, bedeninde, çenesinde kan çıbanı çıkmayan mahkûm yoktu. Fazla peçete kâğıdı kullanmaya çalışıyordum. Görüp yaşadıklarım, başka cezaevinden naklen gelenler, sevk edilenler, işkence görenlerle konuşuyor, notlar tutuyordum. Cuma günleri jandarma bütün koğuşlarda iğneden ipliğe arama yapar, yazılı kâğıtları alır götürürdü. Ben de peçete kâğıtlarının katlarını ayırdım, her kâğıda kurşun kalemle, kâğıdı deldirmeden usul usul yazdım. Sonra peçete kâğıtlarını avucumda nohut gibi top yapıp, sakladım. Görüş günümde onları eşime, kızıma verir, 'Bunları cam kavanozlarda saklayın, çok önemlidir' dedim. Cezaevinden çıkınca, altı yedi kavanoz dolusu kâğıt topu birikmişti. Büyük bir sabırla onları açarak, numaralandırarak temize çektim, düzelttim. Kolları Bağlı Doğan, işkencenin sayfalardaki dolaşımıdır. Devletin vatandaşına yaptığı zulümdür. Ben bu zulmü, estetik bir öykü diliyle yazmaya, öyküye sığdırmaya çalıştım.&lt;br /&gt;'Artık her şey daha da kötü'&lt;br /&gt;-Sürek avları; gel de enseyi karartma cinsinden. Öyle korkulu, öyle baskı dolu. Düşünme, yazma, söyleme, o zaman senden iyisi yok. Adalet, özgürlük istediniz niceleriyle birlikte. Yok dediniz, dur dediniz gidişata, infaz edildiniz. Aldılar içeri, yer misin, yemez misin, dayak üstüne dayak. Tırnakları söktüler. Falakalar. Aşağılamalar. Küfür, işkencenin bini bir para. Kolları bağlı doğanların biriydiniz. Kaç yıl geçti aradan? Ülkede bu anlamda bir şey değiştiğini düşünüyor musunuz?&lt;br /&gt;-Hayır. Hiçbir şey değişmedi hatta daha da kötüye gitti. Ben hapisten çıkalı 26 yıl oldu. Sıkıyönetimde yargılanırken, askeri mahkemeden iadeli taahhütlü yazı gelirdi ve 'şu şu gün tarihte, şu şu suçlardan yargılanacaksınız, mahkemede hazır bulununuz' diye uyarırlardı beni.&lt;br /&gt;Şimdi Silivri Esir Kampı'na alınan ordu komutanlarımızın, değerli bilim adamlarımızın, profesörlerimizin, politikacılarımızın, gazetecilerimizin hangisine böyle bir uyarı yazılmış, gönderilmiştir. Örneğin Mehmet Haberal'ın içeri alındığı günden beri neyle suçlandığını bilen var mı? 12 Eylül faşizminde bile yoktu böylesi bir sivil saçmalık.&lt;br /&gt;-Siz pes etmediniz ne o zaman ne bu zaman. 'Düşünce durdurulamaz, tıpkı yaşanan baharı kimsenin durduramayacağı gibi' diye yazıyorsunuz. Bu tür öykülerinizde en baskın, okura en fazla geçen duygu da bu bence. Her şeye rağmen yaşamak, ayakta kalmak, direnmek değil mi?&lt;br /&gt;-Az önce söylediğim gibi bir roman eleştiri yazısında 'Kürt' sözcüğü geçtiği için yargılanıp hapis yattım. Bir de son yıllarda ve günümüzde olup bitenlere bakıyorum da, ne diyeceğimi bilemiyorum. Herkes yeminli birer Kürt faşistine dönüşmüş, ağızlarda amacını yitirmiş bir 'özgürlük' lafı, eşitlikten kimse söz etmiyor. Devlete kafa tutanlar, başkaldırı denemeleri, yakmalar, yıkmalar devam ediyor. Türk olmak suç sayılıyor. Kürt işkence görür, hapise atılırsa dünya ayağa kalkıyor. Türk hapis yatar, işkence görürse kimse sesini çıkarmıyor. Otuz bin Kürt'ü, Türk'ü, kadını, erkeği, askeri, çocuğu öldürten Apo değerli şimdi. Cezaevi beğendiremiyorlar bey efendiye. Habur sınır kapısında teröristleri saygıyla karşılıyorlar. Ömründe İstanbul'dan dışına çıkmamış, Doğu dağlarında ayakta duramayacak haldeki birtakım yalakalar milletvekili oldu. Apo'nun müzesini ziyaret ediyorlar. AKP-Fethullah ortaklığının ülkeyi getirdiği noktaya bakın siz. Atatürk'e, devlete, orduya küfür eden alkışlanıyor, kazanıyor. Hain pusularla askerlerimizi şehit edenler, ordumuzun başına çuval geçirenler, kozmik aramaları, sömürge televizyonlarında gece gündüz konuşan, emperyalizmin yeminli maşaları, akademik unvanlı, CIA bağlantılı, hayatlarının önü arkası nice hile ve kıvrımlarla dolu insanlar. Onların gözleri duyguya, insana açık olamaz, Shakespeare'in 'Cebimdeki Orospu Tanrıparaya' tapanlar. Çürümüşler, yabancılaşmışlar. 12 Eylül öncesinde ikinci cumhuriyetçilerin çoğu Atatürk'ün, Marks'ın, Lenin'in, Mao'nun posterleri önünde arkasında yürüyüş yapardı, şimdi aynı kadro Ortaçağ kalıntıları olan Şeyh Sait'lerin, Seyyit Rıza'ların, Said-i Nursi'lerin ve Fethullah'ın posterlenin önünde yürüyor, büyük bir utanmazlıkla onları ve müritlerini 'Sivil Toplum Kuruluşu' olarak selamlıyor. Yüzsüzler, yüzleri olsaydı utanırlardı.&lt;br /&gt;'Gözlerimizi de aldılar'&lt;br /&gt;-'12 Eylül faşizminin sınıfsal niteliğine de bir eleştiri bu öyküler' sözünü açar mısınız?&lt;br /&gt;-Bir benzetme yapayım, 12 Eylül E-5 yolunda tıkanan burjuva arabalarının trafiğini açmak için, işveren ve patronlar için yapıldı. 13 Eylül sabahı ilk kutlama, ABD'deki ağabeylerinden geldi 'Bizim çocuklar başardı' diye. Başka deyişle 24 Ocak Kararları'nın önünü açmak için yapıldı. Özelleştirilme martavallarıyla fabrikaların, limanların, ormanların, bankaların, madenlerin ve nehirlerin satılışı için. Günümüzde bakkalların ortadan kaldırılmasına kadar gelip dayandılar.&lt;br /&gt;-Genel olarak hapishane ve mahkûm kimdir, hapislik duygusu nasıldır sizce?&lt;br /&gt;-Ingeborg Bachmann'ın bir sözü var. 'İnsanın gerçek ölümü hastalıklardan değil, insanın insana yaptığından' diye. Hapislik, klasik anlamda, devletin çocuğu okulla, hastayı hastaneyle, deliyi tımarhaneyle, suçluyu da hapishaneyle eğitme çabası. Her şeyi numaralayıp denetim altına alırlar. Orwel'in 1984 adlı kurgusal romanında anlattığı gibi her şeyi gözetir, dinlerler. Hapishaneler, mahkûmların ıslah edildiği değil insanın paramparça edildiği yer. İnsan kendi içine kapanır, büzülür, iç hamurundan kinler, öfkeler yaratır. Hapishane dışarıdaki büyük haksızlıkların içerdeki izdüşümü. Hapishanede mahkûmun sahip olduğu tek şey, zaman ve beklemek. Bir de, insan soyuna yapılan en büyük kötülük, ona işkence etmek değil, onu işsiz, uğraşsız bırakmak. Engels 'İnsanı insan yapan iştir' diyordu. Hapishanelerimiz 80 bin mahkûma göre yapıldı. Oysa bugün mahkûm sayısı 120 bini geçti. Ülkemizde altı yedi milyon işsiz var. Evine ekmek götüremeyen Türk ve Kürt özgür olabilir mi? Doğu Anadolu'da 175'ten fazla toprak ağası var. Toprak reformundan söz edilmeyen yerde, topraksız köylü 'özgür' olabilir mi? 1960'larda Sermet Çağan'ın 'Ayak Bacak Fabrikası' adlı ünlü oyununda aklımdan çıkmayan bir söz: 'İnsan bir kez aç kalmaya görsün, inançlarını bile yer.' Onca işsiz, aç insana, tırlar dolusu tespih ve muska dağıtsanız, birkaç kilo makarna, pirinç verseniz, Başkentin göbeğinde Tekel işçilerini açlık grevine, ölüme zorlayanlar kesinlikle gidecektir.&lt;br /&gt;-Hapisteyken ve hapisten sonra, o zor koşulların izi üzerinizde kaldı mı?&lt;br /&gt;-Benim yattığım hapishanelerde dış kapıdan koğuş kapısına kadar yedi tane ağır demir kapı vardı. Akşam sayımından sonra demir kapıların güm güm örtülmesi, demir sürgülerin çekilmesi, ruhumda derin izler bıraktı. Hapse girmeden önce gözlerim pilot gözü gibiydi. Koğuşta gece gündüz kerhane ışığı gibi kırk mumluk bir ampul yanardı ve ben okumadan duramazdım. Hapisten çıktığım zaman gözlerim ileri derecede miyoptu. Gözlük takmam bu yüzden. Bir de, hep duvarların dibinde kalacağım, dışarı asla çıkamayacağım gibi psikolojik bir travma geçirdim ve Yalova Hastanesi'nde ruhsal tedavi gördüm.&lt;br /&gt;-Kuşkusuz okura ağır gelen, yoran, sinirlerini bozan, vicdanını paramparça eden öyküler bunlar. Gerçek olması da cabası. Ama duyarlı okur itmedi öykülerinizi, okudu, bile bile girdi o dünyanın içine. Tepkiler nasıldı, neler dediler?&lt;br /&gt;-Sayın Talat Halman, ABD'de 'Yalnızca Türk edebiyatının değil, dünya hapishane edebiyatının da en parlak örneği' diye yazdı. Kitap, sıkıyönetim korkusuyla, zamanında yayımlanamadı. 1988'de ancak doğabildi ve Yalçın Pekşen inanılmaz güzellikte bir yazı yazdı. Kitap altı baskı yaptı, pek çok dergide övücü yazılar çıktı. Anadolu köylülerinden mektuplar geldi. Bir köylünün şu cümlesini unutamam. 'Size işkence eden polisin adresini verin ona yılan kabuğu göndereyim.' Yılan kabuğu göndermek senin aslın-öten bu demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SON YÖRÜK OSMAN ŞAHİN&lt;br /&gt;BİLİM+GÖNÜL ŞUBAT 2011 SAYFA 213 (Gamze Akdemir, Cumhuriyet Gazetesi) &lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4098680160407982765-3647281184862508362?l=gercemek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercemek.blogspot.com/feeds/3647281184862508362/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4098680160407982765&amp;postID=3647281184862508362' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/3647281184862508362'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/3647281184862508362'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercemek.blogspot.com/2011/12/gercemek-sayi-30-osman-sahin-ozel.html' title='GERÇEMEK SAYI 30 OSMAN ŞAHİN ÖZEL SAYISI'/><author><name>Gerçemek Taşeli Yöresi Kültür ve Düşün Dergisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07335325335767371791</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/SQeUl26ig8I/AAAAAAAAAAg/LPKwseynNo4/S220/Bitkilerimiz+(168).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-LO6CD1b23OY/TupqiPEy8sI/AAAAAAAAALE/D-Lq-bAoXYw/s72-c/kapak01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4098680160407982765.post-3546164682105518878</id><published>2011-10-02T04:53:00.000-07:00</published><updated>2011-10-02T13:46:14.359-07:00</updated><title type='text'>GERÇEMEK SAYI 29</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-XK4PdWzObvM/TojNSS67PUI/AAAAAAAAAJA/gx8vo-p2hyw/s1600/Ger%25C3%25A7emek%2B%2B29%2Bkapak.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 227px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5658998645991357762" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-XK4PdWzObvM/TojNSS67PUI/AAAAAAAAAJA/gx8vo-p2hyw/s320/Ger%25C3%25A7emek%2B%2B29%2Bkapak.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ&lt;br /&gt;KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ&lt;br /&gt;ISSN: 1307–4881&lt;br /&gt;İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN&lt;br /&gt;Yıl: 5&lt;br /&gt;Sayı: 29&lt;br /&gt;Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni:&lt;br /&gt;Mustafa B.Yalçıner&lt;br /&gt;05327220674&lt;br /&gt;yalciner_mustafa@yahoo.fr&lt;br /&gt;Sorumlu Yazı İşleri Müdürü&lt;br /&gt;Hatice Canan Yalçıner&lt;br /&gt;yalciner_canan@yahoo.com.tr&lt;br /&gt;Yönetim Yeri:&lt;br /&gt;Merkez mahallesi&lt;br /&gt;Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2&lt;br /&gt;33840 Aydıncık/ MERSİN&lt;br /&gt;Telefon: (0324) 8412836&lt;br /&gt;E-posta: gercemek@yahoo.com.tr&lt;br /&gt;Yazı Kurulu:&lt;br /&gt;Mehmet Babacan&lt;br /&gt;F. Saadet Bilir&lt;br /&gt;Güngör Türkeli&lt;br /&gt;Songül Saydam&lt;br /&gt;Basıldığı Yer:&lt;br /&gt;Evren Yay. AŞ&lt;br /&gt;Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.&lt;br /&gt;Oğulbey/ANKARA&lt;br /&gt;(0312) 615 54 54&lt;br /&gt;Baskı Tarihi: 15 Eylül 2011&lt;br /&gt;Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır. Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.&lt;br /&gt;Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/ Aydıncık Şubesi&lt;br /&gt;TR930001001020307582605005&lt;br /&gt;Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ADAÇAYI (Salvia aucheri)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5658997997800387122" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-GMR8tr8QpA8/TojMskOJ8jI/AAAAAAAAAI4/PWaa2qa2Rhw/s320/Ada%25C3%25A7ay%25C4%25B1%2B%25C3%25A7i%25C3%25A7e%25C4%259Fi.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Adaçayı, 1 metreye kadar boylanabilen, çalı görünümlü çok yıllık, zeytin yaprağını andıran, tüysüz beyazımtırak yapraklı, güzel kokulu bir bitkidir ve Akdeniz Bölgesi’nin yüksek kesimlerinde (500 ile 1300 m. rakımda) yetişir. Haziranda çiçek açar. Çiçekleri de beyazımtırak ve morumsudur.&lt;br /&gt;Bitkinin yaprakları, çiçek açmadan önce toplanıp kurutulur sonrada çay olarak içilir. Adaçayı, karaciğerle ilgili tüm rahatsızlıklara iyi gelir. Mideyi ve bağırsakları rahatlatır. Bademcik iltihabı, boğaz hastalıkları, diş iltihaplanmalarına da iyi gelir. Ayrıca adaçayının unutkanlığa karşı etkili olduğu söylenir.&lt;br /&gt;Adaçayının Latince adı “salvia” aynı dilde “kurtarmak, korumak, iyileştirmek” anlamında kullanılan “salvare” fiilinden gelmektedir. Efsaneye göre de Meryem Ana ve oğlu İsa, Kral Herodes'in gazabından adaçayının dalları arasına gizlenerek kurtulmuşlardır. Meryem Ana da bu bitkiyi insanlara yararlı olması için kutsamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EDİTÖRDEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TAŞELİ&lt;br /&gt;Mustafa B. YALÇINER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta Toroslar’da yer alan Taşeli, taşın bol olduğu yer anlamındadır. Doğuda Silifke ve Mut, batıda Alanya ve Akseki, kuzeyde Hadim, Taşkent ve Ermenek, güneydeyse Gazipaşa, Anamur, Bozyazı ve Aydıncık ilçelerini kapsar.&lt;br /&gt;Taşeli insanı, tarihin çeşitli dönemlerinde kaleler inşa etmiş, kayaları oyup, sarnıçlar, kaya mezarları yapmış, kayalara adam figürleri çizmiş. Günümüzde de çalışkandır Taşeli insanı. Sağlıklıdır, taşı sıksa suyunu çıkarır. Ekmeğini taştan çıkarır. Arkasından sapan taşı yetişmez alimallah. Buna karşın yoksulluk taş gibi çökmüştür omuzlarına.&lt;br /&gt;Taşeli, Yörük yurdudur. Yerleşik düzene geçenlerin bile yüreğinde hâlâ göçerlik yatar. Sahildeki halkın büyük bir kısmı yazın yaylalara göçer, önü talvarlı taş evlerde oturur.&lt;br /&gt;Yörede ayrı bir renk olarak Sarıkeçili Yörükleri yaşamaktadır, omuzlarına taş gibi çöken sorunlarıyla. Keçileriyle, develeriyle yaya olarak, ilkyazda yaylalara, havaların soğumasıyla da sahile yakın yerlere göçerler. Konargöçer dediğimiz, kıl çadırda, ormanda yaşayan Yörükler de artık bıçak sırtında. Konamıyor, göçemiyor. Taşeli de dar ediliyor onlara…&lt;br /&gt;Taşeli, kekik kokar, sümbül kokar. Bin bir çeşit bitki barındırır bağrında. Her mevsim çiçekleriyle, podyuma çıkar yörenin bitkileri. İlkbaharın gelişiyle, azganlar sarıya boyar yamaçları. Beyaz ve pembe karağanlar çağırır yoldan geçenleri. Emzik otları takar renk renk küpelerini. Dağlaleleri, yabanıl Osmanlı laleleri kızartıverir bir kez daha Taşeli’nin çakıllı topraklarını. Anadolu orkidesi görünür çaltı ve kermes meşesi diplerinde. Bahar ortalarında, beyaz tülbentli mor giysili gerçemek, güzellik saçar çevresine taşların arasından. Çobançıraları, borcaklar giyer sarı gelinliklerini. Çiriş, çavşır bekler durur ziyaretçileri. Güz ortaları, yabanıl siklamenler görünür pembe çiçekleriyle. Boncuk boncuk pürenlerin üzerinde arılar uçuşur durmaksızın. Püren balı, çavşır balı bol olur yörede.&lt;br /&gt;Sadece meşe, dallı servi, katran, ardıç, ladin gibi anıt ağaçlarıyla değil yabanıl hayvan varlığıyla da ünlüdür, Taşeli. Kayadan kayaya uçan şahinler, taşlı tarlalarda seken al kınalı keklikler, kaplumbağayı pençelerine alıp havalanan, sonra da bir kayanın ya da kocaman bir taşın üstüne atıveren, paramparça olmuş zavallıyı yiyen kartallar. Doğanı, baykuşu, güvercini, kumrusu, gövel ördeği, şahanı, bazı, telli turnası, sunası, maralı, cereni, balabanı, üveyiği dolaşır durur. Karacaoğlan’ı duyar gibi duyar gibi olur insan:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Arılar da konmaz oldu pürene&lt;br /&gt;Şükür olsun bu sevdayı verene&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Sadece Karacaoğlan da kokmaz Taşeli, aynı zamanda mitoloji de kokar. Murt, meşe, defne, servi, anemon, sümbül olur da uğramaz mı hiç, Olimpos tanrıları! Apollon’u, hyakinthos’u, Afrodit’i, Adonis’i görür gibi olur insan. Murt ve defne de çeker insanı mitolojik öykülerin içine.&lt;br /&gt;Bu bitkilerin mitolojik öyküleri canlanır Taşeli’nde gezenlerin belleklerinde. Tüm bunlar yeter de artar bile mitolojik bir yolculuğa çıkarmak için. İnsanın da inanası gelir her nedense!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DIŞINDAN FRENLİ ARABA&lt;br /&gt;Mehmet BABACAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1970’li yıllarda “ Emekçi Köylü Birliği” adında bir örgüt kurmuştuk. Amacımız, kırsal kesime kültürel katkıda bulunmak ve örgütlülüğü yaşamsal hale getirmekti. Üyelerimiz, fırsat buldukça, söyleşi toplantıları düzenleyerek, derneğimizi ve dünya görüşümüzü tanıtmaya çalışırlardı. Anamur, Aydıncık, Gülnar, Mut yörelerine çokça ben giderdim. Çünkü o yöre halklarıyla, Yörüklük damarımdan gelen bir akrabalığım vardı. Dilim dillerine, dileğim dileklerine uygun düşerdi. Hemen ısınıverir, köylü nüktedanlığında buluşuverirdik. Nasıl buluşmazsın ki, o nüktelerde, umulmadık felsefî derinlikler sergilenirdi. Örneğin: Ali Emmi, küçük oğluna kızmış, bar bar bağırıyor;&lt;br /&gt;“ Bu oğlan! Bu oğlan var ya! Enayinin katmerlisi bu!”&lt;br /&gt;Dayanamadım, azarlanma pahasına sordum:&lt;br /&gt;“ Ali Emmi, enayiyi az- çok biliriz da, bunun katmerlisi nasıl oluyor?”&lt;br /&gt;Yüzüme ters ters baktı, ama dayanamadı, yanıtladı:&lt;br /&gt;“ Bu oğlan, enayinin çaycıya çay ısmarlayan cinsinden” dedi.&lt;br /&gt;Bu dereceyi hiç duymamıştım. Onlara “ Çarıklı erkânı harp” denmesi nedensiz değilmiş meğer.&lt;br /&gt;O günlerle ilgili yaşantıları anımsarken, anı anıyı çağrıştırdı ve “ Dışından Frenli Araba” canlanıverdi hayalimde.&lt;br /&gt;Sözünü ettiğim dernekçilik sırasında, Mut/ Çömelek köyünde bir toplantıdan sonra, Silifke/ Kırobası yöresine geçmiştim. Orada da başarılı bir toplantı yaptık ve beni konuk ettiler. Sabahındaysa, mutlaka Silifke’ye gitmem gerekiyordu. Ne var ki, gün Pazar olduğundan, tek minibüs kalkarmış ve yer bulmak sorun olurmuş. O nedenle, erkenden kaktık; ayaküstü, sıkma- börekle kahvaltıdan sonra, uzakça bir yerdeki minibüsün yanına gittik. Ne görelim, arabanın yanında kimse olmasa, çöpe atılmış bir hurda sanılabilirdi. Boyasız, simsiyah bir saç yığınından başka bir şey değildi. Oysa şoför yardımcısı çocuk;&lt;br /&gt;“ Silifke’ye bir kişi, bir kişi!” diye yırtınıp duruyordu.&lt;br /&gt;Çocuk, böylesine bağırıyordu da;&lt;br /&gt;“ Bu kadar yolcu, bu hurdanın neresine sığacak?” diyen de yoktu.&lt;br /&gt;Sonunda, şoförün;&lt;br /&gt;“ Binin, kimse kalmasın” komutuna uyduk ve bindik. Kuru incir sandığını gördünüzse; işte, onun gibi istif olduk. Aramızda, “ Emiş Hala” dedikleri yaşlı, şişman bir kadın vardı ki, tam “ Osmanlı” dedikleri türdendi. Herkes ondan uzak durmaya çalışıyordu. Çok hatırlı olduğundan mı, yoksa hışmından korktukları için mi, belirsizdi?&lt;br /&gt;Şoför “ Ya Allah! Bismillah!” çektikten sonra, yola koyulduk. Herkes birbirini tanıyordu. Yabancı olan bendim sadece. Ama akşamki toplantı nedeniyle, beni tanıyanlar da çıktı. Hatta övgü bile sundular. Sohbet düzeyli, neşe aydınlıktı. Yalnızca, teknik yetersizlikler yüzünden, arabanın sıçramaları, bizi öyle yerleştirmişti ki, çıkabileceğimiz bile kuşkuluydu. Tavanla taban arasında, toptan gidip geliyorduk.&lt;br /&gt;Düzlük bitti. İnişe yöneldik. Kıvrıla kıvrıla inmeye başladık. Ne var ki, araba gittikçe hızlanıyordu. Suskunluk artmıştı. Konuşanların kaçamak bakışmalarında ve ses tonlarında bir tedirginlik seziyordum. Ya da herkesi kendim gibi görüyordum. Bakışların buluşması yoğunlaşıyor; dişler kenetleniyordu. Herkes, birbirinden bir şeyler bekliyor gibiydi. Sonunda, beklenen ses Emiş Hala’dan geldi:&lt;br /&gt;“ Oğlum yavaş git.”&lt;br /&gt;İçimizden bir oh çektikse de, değişen bir şey olmadı. Şoför, gözlerini yola dikmiş, bir büst gibi oturuyordu. Yolun kıyısındaki ağaçları sayamaz olmuştuk. Sanki biz gitmiyoruz da, ilerideki ağaçlar hızla üstümüze geliyordu. Yeniden bağırdı Emiş Hala:&lt;br /&gt;“ Oğlum yavaş gitsene! Kelle mi götürüyon!”&lt;br /&gt;Yalvaran bakışlarla bakıyorduk şoförün ense köküne. Hâlâ kılı kıpırdamıyordu şoförün. Emiş Hala, bir bomba gibi patladı:&lt;br /&gt;“ Yavaş gitsene köpoğlu köpek. Dur! İneceğim ben!”&lt;br /&gt;Hepimiz Emiş Hala olmuştuk O, bizim sesimizdi, soluğumuzdu.&lt;br /&gt;Şoför ilkken konuştu:&lt;br /&gt;“ Gurban olduğum teyzem. Elini ayağını öptüğüm teyzem. Durdurabilsem ben de ineceğim.” Gülelim mi, ağlayalım mı, şaşırmıştık?&lt;br /&gt;Meğer fren patlamış. Şoför, uygun bir yer bulup, arabayı sürtündürerek yavaşlatmayı ve en azından, daha az hasarla kurtarmayı amaçlıyormuş. Öyle de yaptı. Arabayı, bayır bir yere yan yatırarak, burnumuz bile kanamadan kurtardı bizi.&lt;br /&gt;Birkaç dakika önce, hakkında iyi şeyler düşünmediğimiz kaptanın, soğukkanlılığına ve kararlılığına hayran kaldığımız için ve de bizim canımızı yeniden bağışlamış gibi olduğu için; teşekkür sırasına dizildik kuzu kuzu.&lt;br /&gt;Deriz ki, şu yaşanası yaşamın sürprizleri, sayılamayacak kadar çok. Ama aklın yolu bir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALEVİLERİN SİYASAL TARİHİ (*)&lt;br /&gt;Celal Necati ÜÇYILDIZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şalvarı şaltak Osmanlı/Eğeri kaltak Osmanlı/ Ekende yok, biçende yok/ Yemede ortak Osmanlı…”&lt;br /&gt;Dadaloğlu Çukurova’da, Toroslar’da, İç Anadolu’da kavgaların içinde yer almış. İşte dörtlükle Osmanlı’yı tanımlamış. İşte bu tanımı görmek, Alevilerin Siyasal Tarihini yaşamak, bir film şeridi gibi.&lt;br /&gt;Araştırmacı Yazar Necdet Saraç 24.4.2011 günü bir emek ürünü hazırladığı ALEVİLERİN SİYASAL TARİHİ adlı çalışmasını Ankara’da bir toplantıda bizlere imzalayıp vermişti. Yapıtı Toroslar’da yaz yaşamı içinde okuma olanağım oldu.&lt;br /&gt;Tarih yazmak öyle kolay değil tabi ki. Tarih yazanların sorumluluğu vardır. Okuyanların da okuyunca onu irdelemesi. Zaman, zaman heyecan duyması. İşte kitabı okurken; heyecanlandım, beğenmediğim bölümler oldu. Ama sonuçta güzel bir çalışma yapılmış.&lt;br /&gt;1300- 1971 dönemi. Uzun bir süreç. Anadolu’da Selçuklusu, Osmanlısı ve günümüz Cumhuriyet döneminde hep saldırılmış. Yok edilmeye çalışılmış bir toplum. Ama ekilmiş tohum, kestikte, budandıkça daha gür çıkmış. Asimile edilmeye çalışılmış. Ama dimdik ayakta kalmaya devam etmiş. Şeyh Safi, Şeyh Haydar ve Şah İsmail ile Sultan Şahatay çıkmış. Yükseliş ve kıyım o döneme rastlıyor. İşte 1536 Osmanlı fetvası, 1826 da onu takip eden Mahmut dönemi fetvaları birer dönüm noktaları. İşte tarihte gördüğümüz, bize ulaşan olaylar.&lt;br /&gt;Cumhuriyet döneminde bütün iyi niyetlere rağmen, egemen Sünni güçlerin, alikirolarının becerileri. 1925 de Tekke ve Zaviyelerin Kaldırılması bahanesi ile Alevi ve Bektaşilerin yok sayılması. İşte bunları görmek. Yöremizde yaşamış Felteş Dede’ bizlere derdi ki:&lt;br /&gt;“ Cumhuriyet’ e gelinceye kadar ne zaman, nerede öldürüleceğimizi bilmiyorduk. Şimdi çok iyi değilsek de öldürülmeyeceğimizi biliyoruz.” Cumhuriyet olgusu oturmadan Şeriat özlemcileri ayağa kalkıyor. Ve onlar için en büyük düşman Aleviler. Vurun o zaman Alevi’ye.&lt;br /&gt;Ortaca, Çorum, Malatya, Sivas, Kahraman Maraş’ta katliamlara varan olaylar dizisi.&lt;br /&gt;Köyden kente, yurt dışına gidişler. Bir çığır açmıştır. Belki Alevileri ibadetleri durmuştur. Ama dönüp geldiği köyünde, eski bir binada, ama biraz genişçe bir odada meydanlar açılmaya devam etmiş, orada inançlarını yerine getirmeye çalışan yakınlarına uymaya çalışmışlardır.&lt;br /&gt;1960 yıllardan sonra bilinçlenen, okuyan Alevi gençler. Mustafa Timisi, Seyfi Oktay, Ahmet Toksoy, Abidin Özgünay, Doğan Kılıç Şeyhasanlı, Avukat Cemal Özbay, Haydar Özdemirler ve daha niceleri. 1969 yılında köyümüze sık, sık araştırma amacı ile gelen Prof. Mehmet Eröz’ün dürtmeleri sonucu, ülkü ocakları kuruluşlarında yer aldım. Bir gece düzenlendi. Ardından baktılar ki, bir alevi genç var. Yanlışlıkla aralarına girmiş. Hemen öteki oluverdim. İşte o anda Birlik Partisi ilçe örgütü kuruldu. Bir lise öğrencisi o hareketin içinde buluverdi. Timisi, Toksoy, Özgünay, Özbay ve Şemsi Belli ile bir araya gelme.&lt;br /&gt;Bu kitabı okurken, o dönemleri anımsadım. Mersin ilinde Ahmet Toksoy’un 600 oyla seçim kaybetmesi. Onun yerine Celal Kargılı seçilmişti. O dönemde bizlere verilen görev eski İçeldi. Hâlâ o dönemde tanış olduğumuz Alevi dostları ile ilişkilerimiz devam ediyor.&lt;br /&gt;Bu ilişkiler yumağı içinde kendimizi Alevi örgütlüğünün içinde bulmamız. İşte tarihsel gelişimin olguları. İşte güzellik bu olguları tekrar görmek adına. Bu yapıtın eksileri olabilir, artıları olabilir. İçinde bizi duygulandıran olaylar olabilir, ama okunursa, tarihsel gelişimi kavramak. Yeni bulgular ışığında, yeni yolları aşmak. Alevilik bilinci, insan olmanın gerekleri. Bu gün Avrupa’da Alevi örgütlenmesinin önünü açan unsurun, insan odaklı bir felsefeye sahip olması. Ülkemizde ise, zorlukların başında felsefenin kaldırılması, insana odaklı olmayan, çıkarcıların egemen olması. Var olan Vahabi Sülalesi düşüncesi. Çağımızda 1535, 1826 gibi fetvaların hâlâ yürürlükte olması.&lt;br /&gt;İşte Alevilerin işi zor. Onu kolay kılmanın yolu da, ortak paydanın bulunması. Tarihsel süreçten ders alınarak, daha bilinçli yola devam edilmesi. İşte bu ve benzeri yapıtların irdelenerek; akıl, mantık yolunun bulunması. Bu yolu bulursak; örgütlerin adlarının başında;&lt;br /&gt;Hacı Bektaş mı, Alevi mi, Pir Sultan mı olsun diye takılıp kalmayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) ALEVİLERİN SİYASAL TARİHİ, Necdet Saraç, Cem Yayınevi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABDÜLKADİR BULUT “Kasabalı Lorca”&lt;br /&gt;Nihat MUSTUL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali F. Bilir gibi, aynı yörenin, aynı kültürün çocukları olsak da, yüz yüze hiç karşılaşmadım ben de, Abdülkadir Bulut’la. Ama onun bir ya da iki kitabını okuduğumu anımsıyorum. Yanılmıyorsam İstanbul’daydı o yıllarda. Karayağız yüzüyle, gür ve kalın bıyıklarıyla, filinta gibi bir delikanlı olarak canlandırıyorum gözlerimin önünde onu hep.&lt;br /&gt;Sevgili dostlarım F. Saadet Bilir ve Ali F. Bilir çiftinin Abdülkadir Bulut’la ilgili uzun soluklu bir çalışma yaptıklarını biliyordum.&lt;br /&gt;Sonunda bu çalışma, “Abdülkadir Bulut (Kasabalı Lorca)” ve “Abdülkadir’e Sevgi Sözleri” adlarında iki kitaba dönüştü. O günlerde İstanbul’daydım. Baktığım bir iki kitapçıda ilkini bulabildim ancak. Ne yazık ki de bugünlerde okuyabildim.&lt;br /&gt;Kitap E Yayınlarından çıkmış ve 344 sayfa. Ön kapağında Abdülkadir’in kardeşiyle siyah/beyaz bir fotoğrafı, arka kapağında da Abdülkadir’in yaşamöyküsünden ilginç bir anlatı ve o ünlü “Solcu-komünist kurbağa” var. Yıllar öncesinde bu toplumda ne gülünçlükler yaşandığının, aydınlara, yazar ve şairlere ne tür baskılar uygulandığının çok açık bir belgesi bu kapaktakiler.&lt;br /&gt;Öncelikle, ille de bu kurbağadan söz etmek istiyorum. Abdülkadir yolda, “ sağ ön bacağı kopmuş, sol ön bacağı havaya kaldırılmış konumda ezilmiş” ölü bir kurbağa bulur ve okul lojmanındaki panoya asar. İşte bu kurbağa, “solculuk ve komünistlik” soruşturmasına neden olur ve Abdülkadir Bulut’a 777 gün öğretmenlik yatırtılmaz.&lt;br /&gt;Kitap, “Yayıncının Notu” ile başlıyor. E Yayınlarının sahibi Mehmet Atay Abdülkadir’in arkadaşı, dostu… Söyle söylüyor bu kitabı basarken: “Nereden aklıma gelirdi Bulut’un ölümünden 5 yıl sonra yayıncılığa başlayacağım, yitirişimizin 25. yılında onun için kitap basacağım. Ama Ali ve Saadet gibi iki güzel insan, hemşerileri Abdülkadir için incelik ve sorumluluk gösterip bu kitabı hazırlayınca bana da basma onuru kaldı. Onlara teşekkür borçluyum.”&lt;br /&gt;“İlk Söz” Cemal Süreya’ya verilmiş haklı olarak. Çünkü Abdülkadir Bulut’a “Kasabalı Lorca” diyen oydu.&lt;br /&gt;Arkasında İsa Çelik’in çektiği, Abdülkadir’in bir fotoğrafı var ki, işte bu fotoğrafla gözlerimin önünde o hep. Yine kitabın ileriki sayfalarında birçoğunu ilk gördüğüm, çok güzel fotoğraflar var.&lt;br /&gt;“Önsöz” Özdemir İnce’nin. Çünkü ona göre “Abdülkadir Bulut iyi bir arkadaş, gerçek bir dost, çok dürüst bir insan, benzersiz bir eş ve baba”, kız kardeşinin eşi ve yeğenlerinin babasıdır.&lt;br /&gt;Oğlu Ekim Bulut “Sesleniş”te, “Akdeniz’in Sıcak İnsanı Canım Babam” diyerek şöyle sürdürür yazısını: “Esasında ölünecek yaş değil be 42! Hele, yaşım 42’ye yaklaştıkça daha iyi anlıyorum bunu.”&lt;br /&gt;Öbür oğlu Elçin Bulut’sa, “Babam Abdülkadir Bulut” yazısında, “Uyurken yanaklarımdan ve gıdığımdan öptüğünde bıyıkları hiç batmıyordu sanki. Bıyıklar birer pamuk yumuşaklığında, sesi annemin sesi gibi geliyordu” der.&lt;br /&gt;“Sunu” bölümünü Saadet Bilir ve Ali Bilir kendilerine ayırmışlar. Bu kitabın ortaya çıkmasına öncülük eden duygularını açıkladıktan sonra şunları söylüyorlar: “ Şair Abdülkadir Bulut’u her yönüyle tanıtmayı amaçladığımız kitap çalışmasına işte bu duygularla başladık. Kolları sıvayıp hemen yola koyulduk. Belge, bilgi toplamaya yöneldik. Düşüncelerimizi şairin eşi Havva Bulut’la paylaşıp onun onay ve düşüncelerini aldık. Girişimimizi mektup yazarak ve basın yoluyla, Bulut’un yakın dost ve arkadaşlarına duyurduk. Yanılmamışız, beklediğimizin ötesinde bilgi ve yardım gördük, sevenlerinden. Çok sayıda bilgi, belge ulaştı elimize.” Alçakgönüllülükleriyle bu çalışmayı bir imece sayan yazarlar, kitaplarının bir yardımlaşma ürünü” olduğunu belirtiyorlar.&lt;br /&gt;“Yaşamöyküsü” bölümünde şairin çocukluğundan ölünceye kadarki yaşamından kesitler anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;Abdülkadir Bulut Anamurlu bir şair/yazardır, 1943 yılında Anamur’un Akine Köyü’nde doğmuştur. “Kıtlıkla yaşı ortaktır.” Benim Öğretmen Okulu öğretmenim Galip Oğuz onun da ilkokul öğretmenidir. Okumaya ilgisi o yıllarda başlar. İlkokuldan sonra Akşehir Öğretmen Okulu’na gider. Şiir yazmaya okulda başlar. Şiirleri çeşitli dergilerde yayımlanır. Anamur’a öğretmendir, Kaşdişlen Köyünde “Atatürk’ü Anma Gecesi” düzenlenecektir. Beş arkadaşıyla bu etkinliğe destek verir. “Sol propagandası” yaptıkları gerekçesiyle arkadaşlarıyla birlikte açığa alınırlar. Belli bir süre sonra diğerleri göreve başlatılır ama o, o kurbağa yüzünden 777 gün sonra başlatılır. Bu arada Havva İnce Bulut’la evlenir. İki çocukları olur.&lt;br /&gt;Şair olacaksa İstanbul’a gitmesini söyler dostları, şair çevreleri. Anamur’dan kopmak zor gelir ona. İstanbul’da daha da yoğunlaştırır çalışmalarını. Kitapları basılır arka arkaya. Ödüller alır.&lt;br /&gt;1985 Ağustos’unda Anamur’dadır. Silifke’ye bir akrabasının duruşmasına gider, köylüleriyle birlikte. Dönerken Boğsak yakınlarında, oturduğu tabureyle birlikte, kapının açılıvermesiyle birlikte dışarı fırlar. Mersin’e götürülür ve orada da ölür. Oraya da gömülür.&lt;br /&gt;Bu kısacık yaşamına yedisi şiir ikisi çocuk romanı, dokuz kitap sığdırmıştır Abdülkadir Bulut.&lt;br /&gt;Kitabın bundan sonraki bölümünde şiirlerinden ve düzyazılarından örnekler sunulmuştur. Abdülkadir’in şiir yazmadaki ustalığı kadar, şiir konusundaki birikimliliği de gözükmektedir burada.&lt;br /&gt;Daha sonraki bölümlerde Bulut’un yaptığı bir söyleşiyle Bulut’la yapılan söyleşiler yer almaktadır. Arkasından da Saadet ve Ali Bilir’in (açıkça belirtilmemişse de, ikisinin ortaklaşa söyleşileridir bunlar) eşi Havva Bulut, ablası, kardeşleri, Öğretmeni Galip Oğuz ve Veli Işık, öğretmen arkadaşları, dostları ve öğrencileriyle yaptıkları söyleşilere yer verilmiştir Bu arada, Ali F: Bilir’le yapılan bir söyleşi de buraya eklenmiştir. Sonra şairin yazdığı mektuplara ve ona yazılan mektuplara yer verilmiştir.&lt;br /&gt;Ölümüyle ilgili basında çıkanlardan sonra, İstanbul’daki ilk anma etkinliğinde yapılan konuşmalar bulunmaktadır.&lt;br /&gt;Abdülkadir Bulut yerel kokulu bir şair/yazardır. Bu yönünü hiç yitirmemiştir. Şiirlerinde ve yazılarında Anamur ve çevresinde kullanılan nice sözcük ve deyim kullanmıştır. Ve bunları evrenselle kaynaştırmıştır. İşte kitabın son bölümlerinde, onun şiir ve yazılarında kullandığı yerel sözcük ve deyimler yer almaktadır.&lt;br /&gt;Abdülkadir Belgeseli niteliğini de taşıyan bu kitap, “Şiir Dizini”, “Yapıtları”, “Adına Düzenlenen Dergi Özel Sayıları” ve “Soyağacı” bölümleriyle sona ermektedir.&lt;br /&gt;Bu kitabı çok hızlı aldım, biraz geç okudum ama çok kolay okudum. Çünkü içinde benim kültürüm, benim dilim vardı, hazırlayanlar benim dostlarımdı. Ve bu kitabı okumakla Abdülkadir Bulut’u çok daha iyi tanıdım. Şairliğinden de öte gerçek bir dosttur o, yürekli bir eylem adamıdır.&lt;br /&gt;Son olarak, yazın dünyamızın ıssız koyaklarında birazcık unutulup kalmış bu usta şair ve yazarı buralardan kurtaranlara selam olsun diyorum ben de, selam olsun!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AĞLAYAN KÖPEK&lt;br /&gt;Mehmet Ali KILINÇ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkokul son sınıftaydım galiba, sırtı alalı bir ya da iki yaşında karabaş bir köpeğimiz vardı. Her akşam fıstık beklemeye giderken, yanımda onu da götürürdüm. Talvarda yatıyordum yanımda da horoz çakmaklı çakaralmaz bir dolma tüfeğim vardı ama doğrusu geceleri biraz korkuyordum. En küçük bir tıkırtıdan ya da çalı kıpırtısından ürperiyordum. Talvarın altında bekleyen köpeğimiz, bir ses duyunca kalkıp, sağa sola koşsa, havlasa, biraz rahatlayacaktım ama hayır. Hareketlerine bakılırsa, o benden daha çok korkuyordu. En küçük bir çalı kıpırtısında kaçıp gelip, bekçi talvarının altına kıvrılıp yatıyor, direklerinin dibine siniyor, başlıyordu ağlama, sızlama sesleri çıkarmaya.&lt;br /&gt;Allah Allah, bu nasıl iştir diyor, köpeğin bu davranışına bir anlam veremiyorduk. Ağlayan köpeğimizin bu durumunu doğal olarak sağda solda anlatıyorduk. Sonraları öğrendik, bize gelmeden önce bir gece annesiyle fıstık beklerken, domuzlar tarlayı basmış, annesi domuzları kovalamaya çalışırken, domuzlar eniğin üstüne basıp geçmişler. Anlaşılan bütün sıkıntısı, ağlayıp sızlaması ondanmış.&lt;br /&gt;Ne yazık ki köy yerinde bir köpeğin ömrü fazla olmaz. Ya beş yıl yaşar ya da altı; on yıl yaşayanı pek yoktur. Ya hastalanıp ölür ya yanlışlıkla zehirlenir. Olmadı birisinin kurduğu tilki kapanı sonları olur. İş vicdansızlığa kalacak olursa, kimse hesap soramayacağına göre doğrultur namluyu köpeğe, basar tetiğe, olur biter. Ama biz hiçbir zaman bu ağlayan köpeğimizin işe yaramadığını bahane edip, kapımızdan kovmayı, aç bırakmayı, ona vicdansızca bir son hazırlamayı asla düşünmedik. Onun da canı var; onu da Allah yaratı dedik ve ölünceye kadar besledik. O yaşadığı sürece evimizin köpeği olarak kaldı.&lt;br /&gt;Ben köyden 15 yaşımda yatılı okula gitmek için ayrıldım. Köye ve fıstık tarlamıza ancak yaz aylarında bir süreliğine uğrayabiliyordum. Ben yokken, ağlayan köpeğimiz yavrulamış. Yavruları genellikle bir aylık falan olduktan sonra, konu komşudan “eniğin birini bize verin diyene” verilmiş. Alan da eniği ya eşeğinin heybesinin bir gözüne kafası dışarıda kalacak şekilde koyup götürmüş. Eğer götürülecek yer yakınsa, eniğin boynuna bir kestel bağlanıp götürülmüş. Birkaç gün bir yere bağlı kalan yavrunun önüne yalı verildiğinde, enik de yeni yerine alışır zaten.&lt;br /&gt;Kardeşlerimden benim küçüğüm, eniklerden biri ille benim olsun diye tutturmuş. En güzeli alıkoymuşlar, evde annesinin yanında kalmış. Kardeşim ona bir isim bile koymuş. Adı “Domut” olsun demiş.&lt;br /&gt;Köyümüz deniz seviyesinden 300 metre kadar yüksektedir. Bizim köyden on kilometre uzakta, 800 metre rakımlı bir dağda kurulmuş komşu köyde bir teyzem vardı. Şimdi rahmetli oldu. Onun köyü çarşıya pazara, yaylaya sahile giderken yol üzeri olmadığı için, özel olarak gidilmediği sürece teyzemi yılda bir kez falan görebiliyorduk. Bir gün rahmetli teyzem bizi ziyarete gelmiş. Köyüne dönerken de Domut’u kastederek, “Bize bir köpek lazım, bunu bize verin” demiş. Kardeşim de hevesini almış olacak ki Domut’u teyzeme vermeye itiraz etmemiş.&lt;br /&gt;Aradan bir yıl mı geçmiş yoksa bir buçuk yıl mı, rahmetli annem ve kardeşim eşeğimize binip, bir yaz başı teyzemlerin köyüne ziyarete gitmişler. Teyzemlerin davar evi, pelit ağacının gölgesindeymiş. Kardeşimle annem eve yaklaşırken, iri, gür sesli, sırım gibi bir köpek yattığı yerden doğrulup, gelenlere bir bakmış sonra da onlara doğru yürümeye başlamış. Bir yandan havlıyor, bir yandan da ayak sürüyormuş. Birkaç adım attıktan sonra durmuş, kulaklarını dikmiş, aralıklarla kesik kesik havlıyormuş. Kardeşimin “Domut, domut” demesiyle koca köpek, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp, sızlana sızlana bizimkilere doğru koşmuş. Gelenlerin hepsini baştan ayağa bir güzel koklamış. Domut’un bizimkileri nerdeyse bir sarılıp öpmediği kalmış. Koca köpek, çocuklar gibi yerlerde debelenip uzun uzun sevinç gösterisinde bulunmuş.&lt;br /&gt;Bizim evin işte işe yaramaz ağlayan köpeğinden, dört aylıkken ayrıldığı sahiplerini aylar sonra hatırlayabilen, onları görünce de boyunlarına sarılacak kadar sevgi gösterisinde bulunan akıllı bir köpek, Yörük evinin iriyarı muhteşem bekçisi “Domut” türemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CÜCE ŞEYHMUS&lt;br /&gt;Musa DİNÇ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Mardin kapı şen olur&lt;br /&gt;Dibi değirmen olur&lt;br /&gt;Buralarda yar seven&lt;br /&gt;Mutlaka verem olur.”&lt;br /&gt;Celâl Güzelses&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keçi Burcu’na çıktınız mı hiç? Keçi Burcu deyip geçmeyelim hemen. Buradan kuş bakışı baktığınızda, yeşilin bütün tonlarını bağrında barındıran, zerzevatın kaynağı Hevsel Bahçeleri’ni, haram suyla çalışan değirmenleri; bulanık ve küskün akan Dicle Nehri ve ta uzaklardan göz kırpan tarihi On Gözlü Köprü’yü görürsünüz.&lt;br /&gt;Diyarbakır’ın güneyi boyunca Dicle Nehri akar. Çevresi verimli topraktan beslenmenin verdiği rehavetle gelişmiş kavak, söğüt, çınar ve yaşlı dut ağaçlarıyla doludur. Bahar gelince ağaçlar güneşten utanıyormuşçasına yeşil giysilerine bürünür. Gazi Köşkü yaz sıcağının yardımıyla yersizlerin, yurtsuzların, sarhoşların evi olur. Tabiat anaları onlara, çimenlerinden bir yatak hazırlar, onlar da bu misafirperver kucakta cömertçe vakit öldürürler.&lt;br /&gt;Cüce Şeyhmus da Sur dibi, Gazi Köşk’ü, Ben-u-Sen üçgeninde barınan yersiz, yurtsuzlardan biriydi. On bir yaşlarında ya vardı, ya yoktu. Ufak tefek, cılız bir çocuktu. Onun yaşındakiler hayatın “H” sini bilmezlerdi. Şeyhmus’unsa bilginceydi.&lt;br /&gt;Küçük yaşta babasını kaybetmişti. Anasıysa, dayanamamış hayatın yıkıcı, yıpratıcı şartlarına, kocaya gitmişti. Üvey evlat olmak, Şeymus’a hayatın “ H” sini öğretmeye yetmişti, artmıştı da. Dövmeler, azarlar, küfürler biteviyeliği içinde Şeyhmus büyüdü, serpildi. Herkesçe tatlı gün damgası vurulan çocukluk günleri, onun için azap oldu.&lt;br /&gt;Nihayet, Şeyhmus dayanamadı ve kaçtı.&lt;br /&gt;Taşı toprağı altın edebiyatıyla, mıknatıs gibi çekiciliğiyle düşlediği İstanbul’daydı artık; ama o İstanbul’da bir zerrecikti. Kendine göre bir iş bulamadı. Sokak çocuklarıyla yatıp kalktı. Şeyhmus, kos koca on milyonluk bir şehirde tanımadığı insanlar arasında yapayalnız buluverdi kendini. İşte bundan sonradır ki, zaman Şeyhmus’a hayatın gerçek alfabesini öğretmeye başladı.&lt;br /&gt;Şeyhmus, Sur dibinde esrar çekenler, şeş- beş atanlar, bally çekenler, tiner koklayanlar, şarap içenlerle tanıştı.&lt;br /&gt;Kırıklara yarenlik etti. Kavgalar, didişmeler, çöplükten topladığı hurdalar v.s…&lt;br /&gt;Şeyhmus’u eli, yüzü kir içinde bir sokak çocuğu olarak görmek mümkündür artık. Düşlediği gibi çıkmamıştı İstanbul; gizliden bir nakliye kamyonunun kasasına binerek, gelmişti Diyarbakır’a.&lt;br /&gt;Eline geçen parayla bally alan Şeyhmus, boş bulduğu arazilerde ballyi körpe akciğerlerine çekerek hûlyalara, özlem çektiği hayallere dalardı.&lt;br /&gt;Bu böyle sürüp gidemezdi. Şeyhmus’un akciğerleri iflas etmişti.&lt;br /&gt;Bir gün Diyarbakır Devlet Hastanesi Dâhiliye Servisi’nde uygulamadaydım. Sedyede cansız bedeniyle yatan bir çocuğun, acilden getirildiğini gördüm. Bu çocuk Şeyhmus’du. Şeyhmus yaşamıyordu artık. Üç gün morgda kalan Şeyhmus’u sahiplenen de yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Solmasın filizler!&lt;br /&gt;Unutmayalım, daha nice&lt;br /&gt;Şeyhmuslar var!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAFAMIN İÇİNDEKİLER&lt;br /&gt;M. Demirel BABACANOĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yıldır düşünüyorum; kafamın içindekileri bir çözebilsem...&lt;br /&gt;Nerdeeeee?&lt;br /&gt;Bende o yetenek var mı?&lt;br /&gt;Şu kafa denen varlık herkeste var. Ali'nin kafası, Veli'nin kafası, eşeğin başı, devenin başı, itin başı koyunun başı, bostanın başı, kuşun başı...&lt;br /&gt;Bir kuşun başını koparıverip atıyorum. Öyle ki, hiç enerji harcamıyorum; şöyle okşar gibi bir elimle gövdesini tutuyorum, bir elimle başını çekiveriyorum; kopuyor baş. Sonra tüylerini yoluyorum, karnını yarıyorum, taşlığı çıkıyor, bağırsakları çıkıyor, atıyorum; ataşa koyup, cızbız pişiriyorum. Çıtır çıtır yiyorum, bir çıntık kemiğini atmadan yutuyorum. Öyle lezzetli ki…&lt;br /&gt;Siz kuş yediniz mi?&lt;br /&gt;Kuşun lezzetli olduğunu kimse duymasın. Herkes kuş tutmaya, kuş toplamaya başlar. Verirler çocukların eline sapanları, vur babam vur, kuş muş kalmaz dağlarda; mantar gibi un edilir. Avrupalara satılır vallahi. Biri akıl etse de ilgililere söylese, ihraç malı olarak kullansa, vallahi de tillahi de enflasyon diye bir şey kalmaz. Yükselip çıkan, uçup giden enflasyon kuşların sayesinde aşağıya çekilir. Yoksullar varsıllar kdv* vermekten kurtulur.&lt;br /&gt;Siz kdv veriyor musunuz?&lt;br /&gt;Ben veriyorum. Su içerken, yemek yerken, tuvalete giderken, her ne alırsam, her ne yersem veriyorum kdv’yi. Laf aramızda soluk alırken bile kdv veriyorum. Alıyorum fişini. Kdv ver okul yaptır, yol yaptır, fabrika kur... diyorlar. Tövbe ben onu düşünmüyorum. Benim tek kafamın içinde bir nokta var, ay sonunu nasıl getiririm? Fişler alıp fişler bağlıyorum, vergi iade zarfına koyuyorum, üzerini yazıyorum. Ondan üç beş kuruş alır mıyım diye, hep onu düşünüyorum. İşimiz gücümüz muhasebecilik oldu artık.&lt;br /&gt;Diyorum ki şunları bir def edebilsem kafamın içinden, edemem olanağı yok.&lt;br /&gt;Şu benim kafam ne kavuna benzer, ne karpuza; yuvarlak söbü, kıllı bir baş. Hiç sevmiyorum başımı. Ellerin başı derecesiz güzel. Kestane kırmızısı güller açmış irem bahçesi gibi. Dünyanın öbür ucundan kokusunu alıyor; bir radyo ışını gibi dünyanın çevresini saniyede sekiz on kez dolanıp ancak hızını alıyor, ellerin başı üstünde duruyor, güzel miski amber gibi kokuyor, bir anda âşık oluyor, yetmiş huriye, birden beceriyor. Benim baş, baş değil!&lt;br /&gt;Siz yetmiş huriyi görseniz ne yaparsınız?&lt;br /&gt;Ben de dört tane huri alayım diye düşünüyorum. Evdeki huriyle geçinemiyorum. Bir kavga bir dövüş, daha beni bile beceremedin, dört huriyi nasıl becereceksin diyor; o yüzden dört huri alma özgürlüğümü bir türlü kullanamadım.&lt;br /&gt;Şimdi ben ne yapayım?&lt;br /&gt;Bu baştan hiç hoşlanmıyorum. Bu başı kim tebelleş ettiyse etti başıma. Bir türlü alışamadım. İnsan kendi başına alışamaz mı? Başımı koparıp başkalarının başıyla değiştirmek istiyorum. Şimdilik hiç kimse benimle başını değişmek istemiyor. Demek ki başından mutlu olmayan bir benim. Öyleyse bu başta bir olağandışılık var. Duydum ki öğretmenler böyle başları döverlermiş. Başımı alıp elimle götüreceğim öğretmene. Benim başım çok yaramaz, hiç hoşlanmıyorum başımdan, aman öğretmen bey yaman öğretmen bey şu başımı iyice bir döv diyeceğim, eğit. Başkaları nasıl düşünüyorsa öyle düşünsün. Kalıp gibi olsun, tornadan çıkmış gibi. Olmadık, akla gelmedik, ayıp kötü şeyler düşünüyor. Bir huri varken, dört huri daha al diyor... her gördüğü güzelden pay istiyor!&lt;br /&gt;Başımı uzatıyorum öğretmene, kurbanlık kuzu gibi duruyorum önünde. Aman ne biçimsiz, meymenetsiz, şekilsiz, pis kokulu, şer, böyle bir başla uğraşamam diyor, kaçıyor öğretmen. Yuh sana diyorum, bu minnacık, yelpecik başla başa çıkamadın...&lt;br /&gt;Beni sana yanlış anlatmışlar dedi öğretmen. Şimdi öğretmenler baş maş dövmüyor. O eskidenmiş. Fatih'i bile dövmüş öğretmen. Böyle diyerek eskiye de özen duymuyorum.&lt;br /&gt;Yok yahu sen yalan söylüyorsun?&lt;br /&gt;Dayakçı öğretmenler her gün çıkıyor. Çocuklar disipline veriliyor. Savaşa hayır dedi diye içerlere atılıyor. El kadar çocuklar sopa yiyorlar. Dayak atmadan, dayak yemeden zevk alır olmuşuz. 1990 yılında yapılan araştırmaya göre yurttaşların yüzde 64,2'si öğretmenler çocukları dövebilir diyor, yüzde 30,3'ü de düşüncelerini söylemiyorlar&lt;br /&gt;Böyle şey olmaz mı diyorsunuz?&lt;br /&gt;Ben de olmaz diyorum. Bu öğretmende iş yok, bir türlü başımı eğitemedi. Eğitimsiz başı ne yapayım. Bari zaman gerisine bir tünel açıp gideyim, Akşemsettin hocayı bulayım, eğitsin benim başımı. Sonunda buluyorum hocayı. Olmazlanıyor hoca... Ah ah keşke başımı bir eğitseler; kdv filan düşünmem, kötü şeyler gelmez aklıma, savaşa hayır demem, kuzu gibi bir adam olurum. Kuzum kuzum diye severler beni. Sürüden ayrılmam, sürü olurum, kurban ederler beni, etimi yerler... Sen ayrıcalık yaratıyorsun, gir içeri demezler. Padişahımız efendimiz çok yaşa.&lt;br /&gt;Ah bir yaşayabilsek.&lt;br /&gt;Bu başımı hiç sevmiyorum. Sevmediğim bir başı da kafamda taşıyamam. Bir balta bulsam da şu başımı kessem. Bu balta küt, çok acıtır. Başımı sevmesem de kör baltaların altına tutamam. Yülekli keskin bir balta olmalı, başım kesilirse benden şikayetçi olmasın hiç değilse. Baltayı yülekçiye götürüyorum. Yülekçi soruyor: ne keseceksin baltayla? Bilelim ki ona göre yüleyelim baltayı. Ben de baş keseceğim baş diyorum. Hiç beklemediği bir yanıtla karşılaşıyor olmalı, yüzüme pel pel bakıyor. Herhalde soğan başı keseceğim deyince şaşması geçiyor, biraz gülümsüyor. Kendi başımı kesiyorum desem daha çok şaşıracak, belki de baltayı yülemeyecek, bana akıl vermeye kalkacak. Ayıptır canım, olur olmaza kızılır da baş kesilir mi? Alt tarafı bir huri olsun huri mi yok memlekette, alırsın birini daha... yok bilmem neler söyleyecek. Belki de hiçbir şey demeyecek, olur, olur, iyi olur, kes başını biz de kurtulak sen de kurtul. Neyse aldı baltayı bir hafta sonra gel dedi. Gittim, bu hafta olmaz, gelecek hafta gel, o hafta da gittim, bugün git yarın gel dedi. Akıl sıra beni atlatacak. Yılar mıyım, ne zaman demişse o zaman gittim. Gidip gelmelerim de iyi olmuş, hiç olmazsa baltalı günler yaşadık. Ah şu Katarina ah, hep Baltacı Mehmetlere âşık olursun. Bir de bana aşık olsana. Başımı bir görseydin, sende sever miydin? Neyse severdin, sevmezdin önemli değil, kaldım kadım da Baltacı artığı Katarina'ya mı kaldım. Baltamı alır başımı keserim en iyisi. Baltayı aldım, güzel yülemiş mi diye, önce bir soğan kestim, cirp kesiyor. Sonra bir turpa tuttum, cirp kesti, güle karanfile tuttum kesti, ağaçlara vurdum cirp cirp kesiyor. Elim değmişken bütün ağaçları doğradım böyle. Birde baktım ki bizim dağlardaki ormanları ben kesmişim. Şimdi hepsi çıplak, tanga gibi açıkta dağlar. Kel dağlar kel başlara benzer, hiç hoşlanmam... bunca ağaçları kestim ama gel gör ki kendi başımı kesemiyorum. Dedim ki bir cellât çağırayım. Bu çağda, bu zamanda nerede cellât? Cellâtlı ülkelerden cellât getirtsem olmaz, ayıp olacak; cellâtsız yerde yaşadığımı sanacaklar. Yine de el altından cellâtlı ülkeleri gezdim, aman bir cellât verin bana dedim, olmaz dediler, cellât bize gerekli, biz cellâtsız yaşayamayız. Çünkü her gün, her an bir yaramaz hayta çıkıyor, biz onun başını cellâda kestiriyoruz. Şimdi cellâdı sana verirsek, bütün yaramazlar, haytalar duyarlar bayram ederler. Onları durduramayız, tacımız tahtımız gider. Olan millete olur dediler, cellâdı bana vermediler, ben de cellâtsız döndüm geldim. Ne yapsam da bir cellât yaratsam? Nerdeee o güç bende?&lt;br /&gt;Cellât bulamayınca bir ustura almayı kararlaştırdım. Ustura kılı bile kesiyor. Aldım bir ustura, önce tıraş olmak istedim; aman ne biçim ustura, inat ediyor kılı kesmiyor, deriyi kesiyor. Ben deriyi kesen usturayı ne yapayım? Önce başımı kazımalıyım, sonra başımı kesmeliyim. Böyle bir usturayla başımı kesemem. Kör nalet ustura, kılı kesmeyen ustura olur mu? Jilet alsam, kılı keser, başı kesmez, ben başı dipten koparacak, kökten koparacak keski isterim. Öyle kesmeliyim ki o başı kındıra otu gibi bir daha çıkmasın. Giyotin; giyotin olsa çok iyi olur. Bizim yerlerde giyotin yok ki. Fransa'ya ısmarlasam, neyle ısmarlayayım? Kiminle, hangi parayla... Hem sonra sormazlar mı ne için getirtiyorsun giyotini diye. Asmak kalktı da giyotinle mi keseceksiniz bütün yaramaz başları demezler mi? Hepsine he, evet desem, kendimi nasıl kurtarabilirim? Kendi başımla uğraşırken suç üstüne suç işlemiş olmaz mıyım? Bütün bu işleri gizlice yapmalıyım. Aman ha gizli gizli deme, sen vazgeç bu giyotin işinden. En iyisi bir cembiye getirt Arabistan'dan. Hem cembiye inanmış adamların buluşu... Cembiye ile kes başını, günah olmaz, belki sevap olur. Aklıma yattı bu cembiye işi. Birini nerden bulmalı da bir cembiye getirtmeli. Ben gitmem Arabistan'a. Derken araştırmalar yaptım, üç beş adam buldum. Getirmesine getirecekler ama çok para istiyorlar. Kaçak getirebilirlermiş. Çok tehlikeliymiş. Bir mayına çarpıp ölebilirlermiş sınırda. Cembiyeden de vazgeçtim en sonunda.&lt;br /&gt;Siz hiç başınızı kesmek istemediniz mi?&lt;br /&gt;Bu baştan kurtulmanın bir çaresi olmalı. Zehir içsen, olmaz. Hepten öleceğiz. Ben ölmek istemiyorum, yalnız başım ölsün. Başım ölsün ki herkes kurtulsun bu baştan. Başımın içini de merak ediyorum. İçinde ne var ne yok öğreneceğim. Niye iyi şeyler düşünmüyor da kötü şeyler düşünüyor? Bunca güzellikler varken. Hava güzel, su güzel, dağ güzel... Gökyüzü güzel, bakabildiğin kadar bak. İç rakıyı, patlat şampanyayı, her gün huri değiştir, veren razı alan razı, cebini doldur, cebini doldur gül eğlen... Nene gerek senin elin kdv’si? Seyhan'ın üstünde Taşköprü, altından irin akıyor sana ne?... Adam ol, adam, kafa oğlu kafa. İyi şeyler düşün. Hak güçlünündür. Zayıfın yanında olmak sana mı düştü? Bak işte bir başınla bile geçinemiyorsun…&lt;br /&gt;Bu başı keseceğim artık karar verdim. Kimse beni bu karardan döndüremez. Adli hata olsa bile keseceğim bu başı. İnce ince doğrayacağım. İplik, iplik edeceğim, içinde ne var bakacağım. Neresinde saklıyor bunca aymaz, yaramaz düşünceleri...&lt;br /&gt;Ben yine o beğenmediğim baltayı aldım. Baş en ucuza bu baltayla kesilebiliyor ancak. İş yapıyoruz, ekonomik olsun. Burada enflasyona yenilecek değiliz ya? Elimde balta ıssız dağlara doğru çıktım. İstiyorum kimse olmasın yanımda. Görenler belki korkarlar, belki de korkmayıp benim gibi yapmak isterler. Ben onlara önderlik etmek istemem. Neme gerek, niçin bize önayak oldun diye gövdemi parçalamaya kalkarlar. Gövdem kalsın, gövdem bana gerek, başsız yaşarım da gövdesiz yaşayamam. Balta elimde pırıl pırıl parlıyor, söyle yüzüne baktım, göz göze geldim, bana gülümsüyor. Alay mı ediyor dedim değil. Ömründe hiç baş kesmemiş, baş kesecek olduğu için seviniyor. Soğan başı, turp filan kesmiş ama onları saymıyor, hiç önemsemiyor. Başımı yatırdım taşın üstüne, hiç baş kaldırmıyor, kuzu kuzu baltanın kendini kesmesini bekliyor. Yahu ne akıllı baş. Ne var biraz itiraz et, biraz sonra kesileceksin işte. O da benim gövdemden bıkmış mı ne? Neyse buraya kadar getirdik işi, vazgeçmek olmaz. İki elimle salladım baltayı, vurdum başıma, baş ayrıldı sonbaharda yarılmış nar gibi. Hiç kanım akmıyor, nasıl bir baş, canı çok pekmiş, of bile demedi... İplik iplik ayırdım, diş diş kopardım, inceden inceye baktım... Nereye gitmişti bunca düşünce, bunca akıl, bunca rezalet... Hiçbiri yok. Var da ben mi görmüyorum? Gözüme, trilyon kez büyüten mercekli bir gözlük taktım, baktık. İçinden güzel estetik, gerçek bir(m) çıktı. Yahu dedi beni hiç düşünmüyorsun? Mektup yazıyorsun güzel kızlara "Sevgili " diyorsun. Kimin sevgilisi onlar? Neden beni koymuyorsun "Sevgili" yazdıktan sonra "H" nin yanına?&lt;br /&gt;___________________&lt;br /&gt;*kdv: katma değer vergisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KUZUGÖBEKLERİ&lt;br /&gt;Mustafa SAĞLAM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu bizim Toroslar, özellikle İsaura bölgesi üretken, verimli ve ayrıca endemik bitkiler yönünden zengin bir bölgedir vesselam. Havanın sıcaklığı, yerin besleyiciliği ve iklimin yağışlılığı bir araya gelince doğayı doğurgan yapıyor burada. Bu topraklarda, fazlasıyla vardır her çeşitten canlıyı besleyecek nimetler. Bu yüzden de, “Kan düşse, can biter,” deyişi en çok İsaura bölgesinde kullanılır.&lt;br /&gt;Doğanın güçlülüğüdür ki, çiçeklerin kokusunu, meyvelerin tadını, güllerin kırmızısını, yaprakların yeşilini bir kat daha artırıyor; acıyı daha acı, tatlıyı daha tatlı, ekşiyi daha ekşi yapıp, ayrı bir koku, bir lezzet katıyor hepsine. Öyle bir yapıya sahip bu memleket.&lt;br /&gt;Uzun yıllardır ilk kez, Nisan ayında, doğup büyüdüğüm köye gittim bu yıl. Yanlış anlaşılmasın; her yıl birkaç kez gider gelirim ama bu aya rast getirebildiğim pek olmadı. Yol, yüksek dağların zirvesini aşıp, kışları çoğunlukla karlı, buzlu olduğu için karşılaşılabilecek rezilliklerden çekinir, yolculukları yaza bırakırdık ekseriya. Tufana, tipiye tutulup, birkaç kez yollarda mahsur kaldığımız oldu çünkü.&lt;br /&gt;Her yer için söylenir durur ama ben kesin inanıyorum; bizim o taraflarda da her mevsimin kendine göre bir güzelliği vardır. Yazın olsun, ilkbaharın olsun, sonbaharın olsun sizi oraya bağlayacak bir cazibesi bulunur hep; hatta kışın bile. Yol kenarındaki ağaçların dallarının üstüne yığılan kar, o dalların arasında konacak bir yer arayan serçeler, yukardan aşağı akan suyun oluşturduğu buzdan sütunlar... Soğuk moğuk ama yine de kışın bile ayrı bir güzelliği vardır orda.&lt;br /&gt;Orta yaşın üstüne çıkmış her kişinin yaptığı gibi, ben de yollarında, sokaklarında yürürken çocukluğumu yaşadım tekrar tekrar. Acısıyla tatlısıyla bir sürü anılarım var elbet orda geçen. Eski okulun önünden yürürken, kutladığımız 23 Nisan Bayramları gözümün önün geldi. Okuduğum şiirleri bile anımsadım mısra mısra. Şimdi büyük bir çoğunluğu uzaklarda yaşayan, bir kısmı da ne yazık ki artık aramızda olmayan sınıf arkadaşlarımın yüzlerini anımsadım, az solmuş, siyah-beyaz resimler gibi. Zamanın geri döndürülemeyeceğinin acısını içimde duydum bir kez daha.&lt;br /&gt;Sabah yürüyüşlerinden birini biraz uzatıp, köyümün dağlarına, yaylalarına çıkmaya karar verdim bir gün. Ladin, çam, andız, ardıç ağaçlarının arasında yürüdüm; doya doya kokularını çektim burnuma. Gördüm ki, her şey değiştiği halde onların kokusu değişmemiş hiç; bir tazelik, bir özüne bağlılık var hepsinde. Burnuna çektikçe içine bir ferahlık doğuyor insanın. Boşuna değildir ki, bir kısım hastaları doğada dolaştırarak tedavi ederlermiş eskiden.&lt;br /&gt;Ve yıllardır görmediğim kuzugöbeklerini gördüm bu sene. Hem de canlı canlı, topraktan yeni çıkmış, tazecik, çiçeği burnunda dedikleri gibi; ya da buğlu buğlu. Çam pürlerinin arasından başlarını gösterivermeleri öylesine ilginç, öylesine mucizevî, öylesine güzel... O simsiyah topraktan çıktığı halde sanki ona hiç dokunmamış, tertemiz. Hele on beş- yirmi kadarı siyahlı sarılı bir arada oldu mu öylesine gizemli bir manzara meydana getiriyorlar, bambaşka bir dünyada hissediyor insan kendini. Küçüklü büyüklü ve bin bir şekilde hem de. Birbirleriyle konuştuklarını hayal edip, seslerini duyar gibi oluyorsun bir an. Yanı başlarında açmış salep çiçekleriyle güzellik yarışına girmişler izlenimi de veriyor birlikteliklerine bakınca. Kuzugöbekleri, salep çiçeklerinden güzel; salep çiçekleri, kuzugöbeklerinden güzel. Doğa, bu dağların süsü olsun diye var etmiş onları besbelli.&lt;br /&gt;Ama onların bu cazibelerine karşın ömürleri öyle kısa ki! Güzel olan şeylerin yaşam süreleri neden hep böyledir bilmem! Gerçi uzun olsaydı da varlıklarını daha fazla koruyamazlardı kuzugöbekleri; birçok hayvan onun ne kadar lezzetli olduğunu biliyorlar anlaşılan, buldular mı hemen yeyiyeyiveriyorlar. Sonra insanlar tarafından arayanı çok; kırsal bölgelerde yaşayanların çoğu ne zaman, nerde kuzugöbeği çıkacağını tahmin ediyor ve çıkar çıkmaz da topluyor. Bütün bunlardan kurtulsalar bile, çıktıktan kısa bir süre sonra solmaya başlıyorlar. Çıktıklarının ertesi günü bile bayağı yaşlanmış oluyorlar artık. Anlaşılan insanlar gibi doğarken ölmeye başlıyorlar onlar da.&lt;br /&gt;Köyümüzün üst tarafında “Çavşak” adında, sarp mı sarp bir yer var; o çevrenin en ünlü yokuşu. Dibinden başına çıkıncaya epey bir oflatır küfletir, nefesini keser insanın. Orda belli olur yaşlısı genci, hamı idmanlısı. Çocukluğumda çok gittim geldim, çok buğday, saman taşıdım o yoldan. O zamanlar öyleydi; traktör mıraktör yoktu köyde; ürün eşekle, atla, katırla taşınırdı hep. Gece gündüz karınca yolu gibi çalışırdı orası. Biri inerken öteki çıkardı yoldan.&lt;br /&gt;Çavşak’ın başına çıktıktan sonra, yukarı doğru gidenlerin bazılarının zorunlu, bazılarının da sırf alışkanlık olarak dinlek verdiği yaşlıca bir çam vardı, orada taşın başına oturup, aşağıları, uzaklardaki Ermenek Baraj Gölü’nü seyrettim bir süre. Küçük bir deniz gibi görünüyordu. Hele suyu da temiz ve mavi olunca çok daha fazla benziyordu denize. Barajı dolduran nehrin adı da “Göksu”ydu zaten. “Mavi”ye, “gök” de denir bizim oralarda; gökyüzü rengi yani.&lt;br /&gt;Çavşak’ın yokuşunu her çıkan, fırsat bulursa o çamın dibinde biraz da uzanır, kısa bir şekerleme yapardı. O kadar da tatlı olurdu ki o beş-on dakikalık uyku... Başının altındaki çam kökü, sırtına sivreren yumruk gibi taş filan hiç dokunmaz, hatta pamuk kadar yumuşak gelirdi; kalkıp yürümeyi hiç canı istemezdi insanın.&lt;br /&gt;O, “bir zamanlar”dı tabi.&lt;br /&gt;Bugün ise, yol öyle tenhaydı ki... Hele sabahın erken saatleri de olunca, kuş ve sincap seslerinden başka bir şey duyulmuyor çevrede. Hâlbuki özellikle bu Çavşak’ın başı filan yirmi dört saat cıvıl cıvıl insan olurdu. İnenlerle çıkanlar, az da olsa bir laflamadan edemezlerdi burada. Sonra, yol boyunca türkü söyleyen mi dersin, kaval öttüren mi dersin, ıslık çalan mı dersin! Kendilerine güvenenler, seslerinin kayadaki yankılarını da duyunca kaldırırlar koyuverirlerdi avazlarını.&lt;br /&gt;Doğu tarafa giden yola saptım oradan. Aşağı yan uçurum, ötelere doğru derin ve geniş Göksu vadisi; üst yan sarp yaka ve çamlık, hem de epey yukarılara kadar. Ağaçların tepelerinden başka bir şey göründüğü yok. Bu yeşilliği görünce keyfe gelmemek elde değil; bu Tropikal orman görüntüsünü seyretmek insana haz veriyor. Dalıyorum çamlığın içine; tarak marak filan da aramıyorum. Yavaş yavaş tırmanıp gideceğim öyle. Yolumu kaybedip, kaybolacak değilim, küçükken çok sığır güttüm bu ağaçların arasında. Eğrisiyle doğrusuyla, çatalıyla düzüyle bütün çamlar belleğimde tek tek.&lt;br /&gt;Nisan ayının ikinci yarısı; bütün bitkilerin çiçek açtığı zaman tam; her birinin ayrı bir kokusu var. Nefes aldıkça, insanın burnu bayram ediyor adeta.&lt;br /&gt;Bir ara başımı çevirip bakıyorum, her yan sarı sarı kuzugöbeği. Öylesine çok ki, gözüme inanamıyorum! Bir kuzugöbeği tarlasında hissediyorum kendimi. Eskiden de çokluğuna rastladığım yıllar oldu, ama bu kadarını görmedim hiç. Nereye baksam, hangi tarafa yönümü çevirsem kuzugöbeği; kafalarını gösterip gösterip duruyorlar pürün altından.&lt;br /&gt;Sırtımdaki çantayı çıkarıp, bir taşın üstüne sekileniyorum ve onları seyretmeye başlıyorum hayran hayran. Bundan büyük de bir haz alıyorum. Bir tablo seyreder gibiyim. Yüzümü bir tebessüm kaplıyor farkında olmadan. “Her şeyin azalmakta ve bitmekte olduğu bir dünyada, bunların çoğalması ne güzel!” diye düşünüyorum o an. Sahi, bir şeylerin artması ne kadar sevindirici, umutlandırıcı.&lt;br /&gt;Sesler duyulmaya başladı o sırada. Bir anda bozuluverdi o büyü. Kuzugöbekleri, çam pürleri ve salep çiçeklerinin yarattığı armoni kayboluverdi hemen.&lt;br /&gt;Çok geçmedi, çamların arasına yayılmış, kadınlı erkekli bir insan grubu görüktü. Yere eğilip kalkıp, ellerindeki sepetlere bir şeyler dolduruyorlardı. Önce anlayamadım; tahmin etmeliydim aslında; sonradan farkına varabildim, kuzugöbeklerini topluyorlardı, hem de yarışırcasına. Kısa zamanda yanıma kadar gelip, çevremdekileri toplamaya başladılar.&lt;br /&gt;Hiç sesimi çıkarmayıp, yalnızca onların toplayışlarını seyrettim. Bir de selam alıp, selam verdim tabi. Bu sene çok kuzugöbeği bulmuşlar. Sebebi de sık sık yağmur yağıp, arkasından güneş açmasıymış. Böyle havaları severmiş kuzugöbeği.&lt;br /&gt;Düşündüm de gökyüzü doyasıya yağmur indirir, Toprak Ana’yı döllerse, doğa nasıl doğurgan olmaz ki! Nasıl böylesine gürleşmezdi ki bitkiler; bol olmazdı ki ürünleri! Nasıl şıpır şıpır lezzet damlamazdı ki meyvelerin uçlarından!&lt;br /&gt;Gelenler, kısa zamanda bitirmişlerdi hasadı. Bir an önce yeni kuzugöbeği sahalarına ulaşabilmek için acele ediyorlardı. Aralarındaki kısmen deneyimli kişiler, geçen yıllardan bilinen ürünlü yerleri herkesten evvel ele geçirme çabasındaydılar. Bu yüzden de bir yarış halindeydi hepsi.&lt;br /&gt;Ben de kapıldım bu hevese. Oradaki kadar boluna rastlamıyordum artık; yine tek tük görünüyordu çalıların arasında ama öncekilerin yanında çok az sayılırdı. Gördüklerimin hiçbirini kıyıp da koparamıyordum zaten. Onları oldukları yerde seyretmek yetip de artıyordu bile bana. Hele hele taze çıkmışların bambaşka bir görünümleri vardı. Ama insanın asıl haz aldığı zaman ilk bulduğu, gözle kuzugöbeğinin ilk buluştuğu sıraydı tam. O saniye hazzın zirvesini yaşardı kişi. Nedense sebebini bilmediğim bir sevinç duyuyordum onlarla karşılaştıkça.&lt;br /&gt;Velhasıl öteki kuzugöbeği toplayıcıları gibi ben de o çamın dibinden öteki çamın dibine, o ladinin dibinden öteki ladinin dibine, o sedirin dibinden öteki sedirin dibine koşturdum durdum bir hayli.&lt;br /&gt;Zaman çabuk geçiyordu; güneş ne vakit yükselmiş, saat ne zaman on iki olmuş şaşırmıştım.&lt;br /&gt;“Hayrat” adını verdikleri; teknesi, çam gövdesi oyularak yapılmış bir çeşme vardı; oraya varıp azığımı açtım ve sürekli akıp duran çeşmenin buz gibi suyundan içerek karnımı doyurdum. Sonra iniş aşağı yolu ele aldım artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖYKÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PÜREN&lt;br /&gt;Mustafa B. YALÇINER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girmedi pastaneye. Terastaki masaya geçip oturdu. Pardösüsünün cebinden çıkardığı kitabı koydu önüne. Koşup gelen garsondan sade, bol köpüklü bir kahve istedi. Sigarasını taktı ağızlığına; yaktı, derin bir nefes çekti. Üflediği duman, kendini bile zor ısıtan güneşi yer yer peçeleyen kara bulutlara ulaşmak istercesine dağılıp yükseliyordu. Delikanlı imrendi onlara. Ardından büzüldü dudakları.&lt;br /&gt;Kitabın içinden çekip aldı fotoğrafı. Dirseğini masaya koydu, yanağını da dayadı avucuna. Baktı fotoğrafa.&lt;br /&gt;“Aza koysam almıyor, çoğa koysam dolmuyor. Ah, be Şaban! Şu yaptığına bak. Ben sana bir püren fotoğrafı çek de gönder demiştim. Şimdi bunu nasıl göstereceğim, ya bu kız da kim derse, ne diyeceğim?”&lt;br /&gt;Utandı sözlerinden. Kanadı yüreği. Garson, “Afiyet olsun” deyince, fark etti masadaki kahve fincanı ile bir küçük şişe suyu. Kahvesinden bir yudum aldı, “Aynen bana benziyor,” dedi “bunun da tadı yok.”&lt;br /&gt;“Vay Emine, vay! Pürenlerin rengi de vurmuş yüzüne, Üstüne başına da kokusu sinmiştir mutlaka. Kömür karası gözlerin de ışıl ışıl! Oysa benimkiler kara bulutlar gibi yüklü…”&lt;br /&gt;Elindeki fotoğraf uçurdu delikanlıyı dağlarına, ormandaki kıl çadırlarına. Baktı rengârenk elbiseli, buğday tenli, çekik gözlü, püren dallarıyla çadırın önünü süpüren mayaya.&lt;br /&gt;“Ceylan bakışlı Eminem, sana bir şey anlatmak istiyorum. Bizim okulda bir bayan öğretmen var. Benim gibi o da matematikçi. Evlenmemiş hiç. Dedesi ya da babasına benzer birini bekleyip durmuş…&lt;br /&gt;Dedesi, Çanakkale gazisiymiş. Memleketine ya dönememiş ya da dönmek istememiş. Neden seçtiyse, Allah’ın bozkırındaki bir köye gidip yerleşmiş. Tahta Bacak Şahan derlemiş adına da. Derken orada evlenmiş. Eşini hiç öz adıyla çağırmaz, ona hep “Püren Hatun” dermiş. Zamanla iki de çocuğu olmuş. Oğlana Balaban, kıza da Turaç adını vermiş. “Benim doğup büyüdüğüm yerlerde, ağaç vardı, kuş vardı” diyerek, satın aldığı arazileri hep ağaçlandırmış. Kimse bilmiyormuş nereli olduğunu. Karısına bile söylememiş. Hiç götürmemiş de onu memleketine. Karısı, “Neden götürüp göstermiyorsun” deyince de, “Döneceğin yere asla gitmeyeceksin” yanıtını verirmiş. Konuşkan biri de değilmiş, Tahta Bacak Şahan. Hep uzaklara bakar dururmuş. Ama konuşunca da kısa ve özlü konuşurmuş. Bizim oraların laflarını bolca kullanırmış. Çok da genç ölmüş, gariban. Karısı, “Benim adam derin düşünceden öldü,” dermiş eşine dostuna. O bayan öğretmen doğunca da, babası adını Püren koymuş.&lt;br /&gt;Püren öğretmen de dedesi gibi konuşurken hep bizim laflardan kullanır. Bak bir gün ne oldu: Okulumuzda sıkmabaş bir öğretmen vardı; nasıl olduysa, müdür yardımcısı oldu. Püren öğretmen kulağıma, “Sürü ters dönerse, topal keçi başa geçer” dedi. Bir hoşuma gitti ki sorma. Yine bir seferinde dökülüverdi ağzından, “Aksi giderse Yörük’ün işi, kaymak yerken kırılır dişi” sözü. Ne yalan söyleyeyim, kanım kaynayıverdi kıza.&lt;br /&gt;Ha, bir özelliği daha var Püren öğretmenin: Sana da çok benziyor. Senin gibi giyinse ve onu davar güderken birisi görse, inan seni sanır. Isınıverdim ve yakın davrandım kıza. Fazlaca yaklaşmış olmalıyım ki …”&lt;br /&gt;-Merhaba, Balaban. Umarım çok bekletmedim.&lt;br /&gt;Eli ayağına dolaştı delikanlının. Gizleyiverdi fotoğrafı kitap sayfalarının arasına.&lt;br /&gt;-Hayır, hayır. Yeni gelmiştim zaten. Ne ikram edeyim sana?&lt;br /&gt;Genç kız, ayakta bekleyen garsona, “Bana şekerli bir kahve” dedi. Balaban da “Bana da bol köpüklü sade bir kahve daha.”&lt;br /&gt;Hoşbeşten sonra, Balaban, iki dirseğini masaya dayadı, çenesini avuçlarına aldı ve baktı arkadaşının çekik, ela gözlerinin içine.&lt;br /&gt;-Sana bir şey anlatmak istiyorum, Püren.&lt;br /&gt;-Büyük bir zevkle, hem de ömür boyu dinlerim seni ama önce izin ver, unutmadan söyleyeyim: Yarın babamın ölüm yıldönümü. Seni eve bekliyoruz. Balaban, bir bilsen nasıl da çok özledim babamı. Ama iyi ki sen varsın! Tanıştırıldığımız gün adının babamınkiyle aynı olduğunu duyunca, yüreğim nasıl da çarpmıştı öyle. Kanatlanıp, yuvasından uçuverecek sanmıştım! Yalnızca adın değil, fizik olarak da çok benziyorsun babama. O da orta boylu, etine dolgun, geniş omuzluydu. Onun gözleri de seninkiler gibi çekikti…”&lt;br /&gt;Balaban duyamıyordu Püren’i, içinde yuvarlanıp gittiği ırmağın sesinden. Bir kütük gibi bir o kıyıya çarpıyordu bir bu kıyıya. Bazen bir yardan aşağıya düşüyordu köpüklü sularla birlikte, bazen de kuru bir yaprak gibi dönüp duruyordu burgaçlarda.&lt;br /&gt;-Balaban, dalma öyle derinlere. Ben yüzme bilmem. Kurtaramam sonra seni.&lt;br /&gt;-Kusuruma bakma, Püren. Şu son günlerde, hep böyle oluyorum. Elimde değil. Bir bakmışsın, sökmüşüm çadırımı, göçmüşüm başka yerlere.&lt;br /&gt;Pardösüsünün cebinden çıkardığı ağızlığına bir sigara takacağı sırada, Püren, “Ay, ne güzelmiş! Bakabilir miyim” dedi, “ne zaman aldın?”&lt;br /&gt;Söyleyemedi ağabeyinin onu püren kökünden yapıp gönderdiğini. Söyleyeceklerini de unutuvermişti, nutku tutulmuştu bir kere.&lt;br /&gt;Püren, ağızlığı incelerken, Balaban yine uçup gitmişti dağlarına, konmuştu ormandaki kara kıl çadırın üstüne. Uzaktan bakıyordu, sürüyü ağıla sokmak için oradan oraya keklik gibi seken Emine’ye.&lt;br /&gt;-Atalım mı bunu, Balaban? Teke siyeği gibi kokuyor.&lt;br /&gt;-Atamam. Püren…&lt;br /&gt;Sürdüremedi sözlerini, Balaban. Boğazına dizildi sözcükler. Kitaba dikti gözlerini, içindeki fotoğrafı alıp uzattı.&lt;br /&gt;Fotoğrafa bakar bakmaz, irileşiverdi gözleri Püren öğretmenin.&lt;br /&gt;Yıldırımla vurulmuşa döndü Balaban.&lt;br /&gt;-Hani sen, bir zamanlar hiç püren görmedim demiştin ya! Ben de kardeşimden bir püren fotoğrafı rica ettim. O bunu göndermiş.&lt;br /&gt;-Bu kız var ya, bu püren koklayan kız… Yahu Balaban, sen beni…&lt;br /&gt;Yutkundu delikanlı. Bir de ter boşandı.&lt;br /&gt;- Hava da bozacak gibi. Kalkalım istersen.&lt;br /&gt;-Otur lütfen. Ve söyle Balaban…&lt;br /&gt;-Hayır, hayır! Henüz bilmiyorum…&lt;br /&gt;-Yahu Balaban, neyi bilmiyorsun? Halamın şu gençlik fotoğrafını nereden bulduğunu söyleyiver, olsun bitsin.&lt;br /&gt;Dilini yuttu Balaban. Çevirdi başını. Bakışları takılıp kaldı, el ele tutuşmuş, pastaneye doğru gelen öğrenci çifte. Yüreğinde gittikçe büyüyen bir sızıyla, kapıdan içeri girene dek de izledi onları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4098680160407982765-3546164682105518878?l=gercemek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercemek.blogspot.com/feeds/3546164682105518878/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4098680160407982765&amp;postID=3546164682105518878' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/3546164682105518878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/3546164682105518878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercemek.blogspot.com/2011/10/gercemek-sayi-29_02.html' title='GERÇEMEK SAYI 29'/><author><name>Gerçemek Taşeli Yöresi Kültür ve Düşün Dergisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07335325335767371791</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/SQeUl26ig8I/AAAAAAAAAAg/LPKwseynNo4/S220/Bitkilerimiz+(168).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-XK4PdWzObvM/TojNSS67PUI/AAAAAAAAAJA/gx8vo-p2hyw/s72-c/Ger%25C3%25A7emek%2B%2B29%2Bkapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4098680160407982765.post-862433863816038449</id><published>2011-07-30T05:16:00.000-07:00</published><updated>2011-07-30T06:10:16.907-07:00</updated><title type='text'>GERCEMEK SAYI 28</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-GVYmx2_PFIA/TjP_u9SXjoI/AAAAAAAAAIQ/x4won65ASC8/s1600/GER%25C3%2587EMEK%2BKAPAK%2B28.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 227px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5635128740961291906" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-GVYmx2_PFIA/TjP_u9SXjoI/AAAAAAAAAIQ/x4won65ASC8/s320/GER%25C3%2587EMEK%2BKAPAK%2B28.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;TAŞELİ YÖRESİ KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ&lt;br /&gt;ISSN: 1307–4881&lt;br /&gt;İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN&lt;br /&gt;Yıl: 5&lt;br /&gt;Sayı: 28&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni:&lt;br /&gt;Mustafa B.Yalçıner&lt;br /&gt;05327220674&lt;br /&gt;yalciner_mustafa@yahoo.fr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumlu Yazı İşleri Müdürü&lt;br /&gt;Hatice Canan Yalçıner&lt;br /&gt;yalciner_canan@yahoo.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetim Yeri:&lt;br /&gt;Merkez mahallesi&lt;br /&gt;Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2&lt;br /&gt;33840 Aydıncık/ MERSİN&lt;br /&gt;Telefon: (0324) 8412836&lt;br /&gt;E-posta: gercemek@yahoo.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı Kurulu:&lt;br /&gt;Mehmet Babacan&lt;br /&gt;F. Saadet Bilir&lt;br /&gt;Güngör Türkeli&lt;br /&gt;Songül Saydam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basıldığı Yer:&lt;br /&gt;Evren Yay. AŞ&lt;br /&gt;Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.&lt;br /&gt;Oğulbey/ANKARA&lt;br /&gt;(0312) 615 54 54&lt;br /&gt;Baskı Tarihi: 01 Temmuz 2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır.&lt;br /&gt;Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.&lt;br /&gt;Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/Aydıncık Şubesi TR930001001020307582605005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KONSOLOSÇİÇEĞİ (Bougainvillea)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 324px; DISPLAY: block; HEIGHT: 196px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5635126456748761970" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-Z6GW9oUAVMU/TjP9p_7qY3I/AAAAAAAAAII/QXqvZWgZMLg/s320/Konsolos%2B%25C3%25A7i%25C3%25A7e%25C4%259Fi.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Akdeniz ikliminde yetişen, çok dallı, sarılıcı bir çalı olan konsolos çiçeği, gelin duvağı ya da begonvil olarak da bilinir. Boyu beş metreye kadar yükselebilen bitki, sıcak ve bol ışık ister ama rüzgârı pek sevmez. Koyu yeşil yaprakları, sıcaklık 5°C’nin altına düşerse, dökülür. Kırmızı, eflatun, turuncu, sarı ve beyaz çiçek açan çeşitleri bulunur. Bina önünü kaplamak, çardak üstünü örtmek, duvara ağdırmak için kullanılır.&lt;br /&gt;Brezilya kökenli olan bu bitki, Fransız gemici Bougainville tarafından 19.yüzyılın ortalarında Avrupa’ya getirilmiş. Mersin’de ise ilk kez, İtalyan Konsolosluğu’nda görülmüş ve binanın önünü kaplıyormuş. Bu nedenle konsolos çiçeği adı verilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EDİTÖRDEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;2. KELENDERİS ÖYKÜ YARIŞMASI BİRİNCİSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DEĞİRMEN DÖNER BELKİ HÂLÂ&lt;br /&gt;Tamer KÜTÜKÇÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;“Elinizi demir parmaklıkların arasından sokup, sürgüyü çekiverin.”&lt;br /&gt;İskeleden beri aynı düşüncenin zulmü altındaydı. Üstelik rıhtımdaki o kambur adamın söyledikleri kafasını iyice karıştırmıştı. Bu yüzden avlunun üzerine kondurulmuş som mermerden zile bastığını unutmuştu ve kendisine yönelik bu sözü birkaç saniyeden sonra algılayabildi.&lt;br /&gt;“Peki. Açmayı deniyorum.”&lt;br /&gt;Üst tarafında, çubukların eğreti balık motifleri oluşturduğu tuhaf bir bahçe kapısıydı. Oldukça karanlık bir kül rengine boyanmıştı. Bu haliyle, içeri buyur edileni zamanın burgacında yok edecekmiş sanısı uyandırıyordu. Titrek elleriyle, yatağından boşanan sürgüyü yavaşça çekti.&lt;br /&gt;“Oldu, sanırım.”&lt;br /&gt;Eve giden bir bahçe yolu. Onun sol tarafında, suyu boşaltılmış, zemininde birkaç kuru yaprağın gezindiği dikdörtgen biçiminde bir havuz. Havuzun kenarında birkaç renksiz sarmaşık, sessizce, avluya doğru uzanıyor. Evin yan tarafına doğru dolanan patikaysa, olduğu gibi kalmış.&lt;br /&gt;“Buyurun, hoş geldiniz.”&lt;br /&gt;Evin önündeki iki sıra taş merdivenin üzerinde söylüyor bunu. Eskilerin değirmi dedikleri biçiminde oval yüzlü, otuz beş yaşlarında bir kadın. İnsana içini dökme hissi verecek kadar güleç.&lt;br /&gt;“Hoş bulduk.”&lt;br /&gt;Biri merdivenlerin üzerinde, diğeri bahçe kapısının hemen iç tarafında, bekliyorlar. Birbirlerine yaklaşmaya korkar gibi, duruşları. Kadının yüzündeki tebessüme usulca karışan bir mahcubiyeti seziyor adam, apansız. Bitkin gözleriyle, kadının gözlerinin içinde geziniyor. Ve göz bebeklerine -varlığından utanılan- bir sıkıntının dolduğunu görüyor o zaman, her geçen saniye.&lt;br /&gt;Merdivenlerden bahçe yoluna iniyor, neyse ki kadın, bir iki adım atarak.&lt;br /&gt;“Çok özür dilerim. Sizi çıkaramadım.”&lt;br /&gt;Adam, hâlâ o kül rengi kapının hemen iç tarafında. Sanki çok karmaşık bir hisle yorgun.&lt;br /&gt;“Dert etmeyin. Beni tanımıyorsunuz.”&lt;br /&gt;Yüzüne az önce yerleşen gülümseme bütünüyle uçuyor, artık bu sözle kadının. Şimdi, onun yerinde, saygıyı elden bırakmamaya özenli bir endişe. Evin yan tarafına dolanan patikanın başladığı yerde küçük bir su kuyusu var. Adamın yüzüne bakmadan birkaç adım atarak kuyunun yanına sokuluyor, kovanın içine bırakılmış bezi alıp iki eliyle sıkmaya başlıyor durup dururken.&lt;br /&gt;Adam havuzun kenarından avluya doğru uzanan sarmaşıklara çeviriyor şimdi bakışlarını.&lt;br /&gt;“Ne olur bu anlamsız ziyaretimi ve tuhaf ricamı mazur görün” diyor. “Bu bahçede birkaç dakikalığına kalmak istiyorum.”&lt;br /&gt;Kuyunun başında. Bezin sularını sıkmaktan vazgeçiyor. Yüzüne bakıyor şimdi adamın. Anlamasız. Ama peşinen olumsuzlayıcı değil.&lt;br /&gt;Sararmaya başlamış ayva yapraklarından biri daha ağaçtan kopup, havada savrulduktan sonra havuzun kuru zeminine iniyor.&lt;br /&gt;“Estağfurullah. Arzu ettiğiniz kadar kalabilirsiniz. Aslında sizi içeri davet etmek isterdim, ama evde yalnızım, babam sadece birkaç dakika önce Ayvalık’a gitmek üzere rıhtıma indi. Gözünde müzmin bir rahatsızlık var da.”&lt;br /&gt;Anlaşılmış olmayı umar bir sesle ekliyor sonra:&lt;br /&gt;“Eh, madem siz de bahçede olmayı diliyorsunuz…”&lt;br /&gt;“Evet, evet, kesinlikle.”&lt;br /&gt;Hiç duraksamadan söylüyor bunu. Bir solukta.&lt;br /&gt;Ağzından tereddütsüz çıkan bu “evet”, kadının yüreğine biraz olsun su serpmiş gibi.&lt;br /&gt;Elinde öylece kalan bezi, kuyunun çıkrığına asıyor. “O zaman bana müsaade. Doğrusunu söylemek gerekirse mutfakta yemek hazırlamakla meşguldüm.”&lt;br /&gt;“Rica ederim, ne demek, lütfen.”&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bahçenin içinde öylece kalıyor. Teselli kadar buruk bir yaz sonu. Havuzun zemininde gezinen sarı yapraklara bakıyor uzun uzun. O zamanlar bu su kuyusu yoktu. Kilisenin önündeki çeşmeden kova ile su taşırlardı. Suyun rengi tatlı bir pembeye dönerdi, havuzun içine boşalttıkça.&lt;br /&gt;Sarımsak taşından yapılmış havuzun zeminini, sonradan, adi bir mozaikle kaplamışlar. İçinden çok naif bir sızı gelip geçiyor bunu fark ettiği anda. O yaz akşamlarında çocukluğun en kaygısız kahkahaları, sanki önce, rengini yitiren bu sularda tükenmiş. Boşalan, sadece havuz mu?&lt;br /&gt;Sırtını avluya yaslayıp, bahçeye boydan boya bakıyor. Ayva ağaçlarıyla çevrelemişler havuzun üç tarafını. Saklambaç oynarken arkalarına gizlendikleri bağları köklemişler hep. Orta yerde taşlıklı bir bahçe yolu, taşların aralarında bitmiş yabani otlar. Demek o kadar az yürünüyor.&lt;br /&gt;Oysa ne kadar canlıydı o zamanlar bahçe. Koşturmacalar, sesler ve en çok, anılarla.&lt;br /&gt;Havuz başına serdiğiniz kilimlerin üzerinde sakin yaz geceleri. Halanın, kenarında kiraz deseni olan kâseler içinde getirdiği sakızlı muhallebisi. Karşılıklı ceviz oynayışınız karşı evde oturan Sait’le, havuzun şu taşı üzerinde. Bir İstanbul yalnızlığında, çocukluğunun tek arkadaşı. Yalnız, yazlarla yetinilen bir hayatı sevme hali. Seni buraya bağlayan, biraz da çocukça yakınlığı Sait’in. Bir de, belki, pencereden bahçeye taşan o sardunya kokusu. (Gerçekten kokar mıydı sardunyalar? Bir özleyiş yanılsaması mı yoksa bu?) Hiç değilse sarmaşıklar direnmiş zamana. Siluetleri havuzun pembe suyu üzerine düştükçe, erguvanları çağrıştıran sarmaşıklar. Yıllar sonra, denizaşırı gelen mektuplarda hep gözyaşlarıyla hatırlanacak olan sarmaşıklar…&lt;br /&gt;Yaslandığı yerden doğrularak, bahçenin içinde dolaşmaya başlıyor. Buranın kış halini hiç hatırlamıyor. Sadece yazları geldikleri bu ev, hep o durgun, sıcak akşamlarıyla kalmış hatırında. Bir kaçış, bir sığınma, bir avunuştu belki de. Havuz kenarına dizilmiş cevizlerle, köhne bir değirmenin devingen gölgesi arasında var edilmiş. Evhamlardan, tehditlerden, ama hepsinden öte yalnızlıklardan uzak... Su kuyusunun yanından geçip, evin yan tarafına dolanan patikayı tutuyor.&lt;br /&gt;Bu dar aralıktan rüzgârda son kez geçişi. Evin köşesini döner dönmez donup kalıyor ama.&lt;br /&gt;Harap bir bahçeyi tümden kuşatmış dikenler. O gövdesinin bir tarafı yanık?..&lt;br /&gt;İstanbul’dan gelen haberlerle tarumar olan o yaz sonu, eniştenin uzayan yüzü, bunun nasıl bir ceza olduğunu anlayamayışınız bir türlü, hak edilmemiş bir darbenin o öfkeyle karışık incinmişliği, zihinlere zulmeden karamsar düşünceler, biraz isyan, daha çok kırgınlık ve bahçeden uzaklaşan ayak sesleriyle, halanın mutfakta günlerce öksüz gibi bekleyen sakızlı muhallebisi.&lt;br /&gt;Bu ağacın altında, hepsiyle yüklenmiş olarak, dakikalarca konuşmadan oturuşlarınız.&lt;br /&gt;Bir sonun sessizliklere gömülü halde gelmesi.&lt;br /&gt;Bari o sedir ağacını kesmemiş olsaydılar.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Birdenbire telaşla irkildi. Bunu nasıl akıl edememişti.&lt;br /&gt;Kadın, mutfak bahanesiyle içeri geçmiş ve polisi aramış olabilirdi. Kendisinin bir suçlu, bir hırsız olduğunu düşünmese bile, en iyi ihtimalle hafif kaçık biri olduğuna kanaat getirmiş olmalıydı. Merkeze çekerlerse, beni anlamak istemezler, diye düşündü. Herkese yaptıklarının en az iki mislini…&lt;br /&gt;Paniklediğini belli etmemeye çalışan bir çabuklukla geri döndü, evle duvar arasında kalan patikadan ön bahçeye çıktı yeniden, su kuyusunun yanından geçerken içeriye doğru seslendi:&lt;br /&gt;“Çok teşekkür ederim hanfendi. Ben ayrılıyorum.”&lt;br /&gt;Böyle yabansı bir sesle konuştuğunu yadırgıyor her şeye rağmen; bu, tuhaf bir güz sancısı bırakıyor içine. Duraksamadan bahçe kapısına doğru yürüyor. Havuzun her şeyi içine almış gibi duran hüzünlü haline, geçerken son bir kez bakıyor yine de. Bulunmaz bir yakınlıktan, gözlerde kaybolmamış bir gülüşten, okşayıcı bir sesten, uzak izler kalmış gibi yaprakların kıyılarında hep.&lt;br /&gt;Bahçe kapısına uzanmak üzereydi. Evin tahta kapısının gıcırdayarak açıldığını duydu.&lt;br /&gt;“Özür dilerim. Sizinle hiç ilgilenemedim. Beni mazur görün.”&lt;br /&gt;Başını çevirdi. Kadının elinde kesilmiş bir domates, parmaklarından suları süzülüyordu.&lt;br /&gt;“Ne demek? Asıl ben. Size minnettarım. Anlayışınız için.”&lt;br /&gt;Kadının tombul yanaklarına, yine kapıyı ilk açtığı andaki sevecenlik gelip yerleşmişti. Sanki tebessümünün çocukça gücüne inanarak sordu:&lt;br /&gt;“Kimsiniz? Hiç değilse bu bakımsız bahçemizi niçin görmek istediğinizi söyleseniz…”&lt;br /&gt;Orada, bir elini kül rengi bahçe kapısının demirine uzatmış, avluya tırmanan sarmaşıklara bakıyordu şimdi. Zaman, dayanılmaz bir özleyişe nihayet boyun eğmiş gibi. Kadın da sanki bu rüyanın içinde duruyor artık. Ona, havada yanık bir çocukluk kokusu duyup duymadığını sorsa…&lt;br /&gt;Ansızın kadına döndü.&lt;br /&gt;“Tepedeki değirmen? Dönüyor mu hâlâ?”&lt;br /&gt;Beklemediği ya da duymaktan korktuğu bu soru karşısında yeniden afallıyor kadın. Başını çevirip, ayva ağaçlarının yaz yorgunu yapraklarının arasından tepeyi görmeyi çalışıyor.&lt;br /&gt;Yüzünde şimdi bütünüyle tanısız bir ifade.&lt;br /&gt;“Bilmem. Hiç dikkat etmemiştim. Oysa babam sık sık uğrardı.”&lt;br /&gt;Bakışlarını zorlukla görülen tepeden ayırmayarak ekliyor arkasından:&lt;br /&gt;“Ama biliyorsunuz, değirmen yakındır, sokaktan yukarı doğru yürüyüverince.”&lt;br /&gt;Bu sözleriyle ne demek istediğini anlıyor kadının. Bahçe kapısını açıyor.&lt;br /&gt;“Haydi, kalın sağlıcakla.”&lt;br /&gt;‘Hepsi, bu kadarmış…’ Kapıdan çıkmak üzereyken, yeniden seslendiğini duyuyor onun.&lt;br /&gt;“Ha bir dakika!”&lt;br /&gt;Başını çeviriyor. İçeri girip, bahçe kapısını kapıyor arkasından, anlayamadığı bir telaşla.&lt;br /&gt;“Buyurun?”&lt;br /&gt;Kadının yüzünde çok gizli bir yerlerde dolaşıyor olmaktan doğan bir sıkıntı, ıstırap.&lt;br /&gt;“Özür dilerim. Beni bağışlayın. Aklımı kurcaladı. Sormadan edemeyeceğim.”&lt;br /&gt;Adam, geldiğinden beri yüzündeki derin kederi uzaklaştırmayı ilk defa başarıyor, zoraki de olsa gülümsüyor. Gülümseyişi, yüzünden elli küsur yılın yükünü bir an için siler gibi oluyor.&lt;br /&gt;“Lütfen sorun.”&lt;br /&gt;“Değirmeni değil, değirmenciyi merak ediyorsunuz asıl değil mi?”&lt;br /&gt;Şimdi ikisi arasında tüm mesafelerin aşıldığı bir dakika. Duvarların çöktüğü.&lt;br /&gt;İkisi de kalkanlarını aynı anda ellerinden düşürüvermişler gibi.&lt;br /&gt;Kadın, biraz ürkek, biraz yaptığının gereğinden şüpheli, adama doğru sokuluyor; en çok iki adımlık bir mesafe kala duruyor. Gözlerinin içine bakıyor, oradan bir şeyleri çekip almak ya da kendisini de o dünyaya dâhil etmek istercesine. Parmaklarından domates suları süzülüyor hâlâ.&lt;br /&gt;Adam, yarım asırdır süren bir azapla kuşatılmış buluyor kendini. (Çocukluğun en güzel yazlarını bir gemiye yükleyip göndermek kolay değildir. O uzun gecelere sığmayan mutlulukların gerçekte bir el sallanışı ömrü olduğunu görmek. Bir düş kırıklığı, vicdansız bir domino taşıdır.)&lt;br /&gt;Kadın, bu kez gözlerini hüzünle dolduruyor.&lt;br /&gt;“Merak etmeyin” diyor, “ya da belki üzgünüm demeliydim. Değirmenci ile ilgili hiçbir şey söylemeyeceğim size.”&lt;br /&gt;Adam, kadının bu son sözü üzerine kapıya yöneliyor. Tam sürgüye uzanmak üzereyken, avlunun uzak bir köşesine bırakılmış saksı içinde sardunyaları fark ediyor. Kırmızıya çalan bir pembelikte. Kokup kokmadıklarını keşfetmenin tam zamanı. Bundan nedense hemen cayıyor.&lt;br /&gt;“55’in rüzgârlı bir ekim sabahıydı. Sardunyalara iyi bakmasını dedenizden rica ederken, ikisinin de gözleri dolmuştu. Demek bu sözü tuttunuz. Bunun için de teşekkürler.”&lt;br /&gt;Arkasına dönmeden söylemişti bunu. Kadının yüzünde nasıl bir iz bıraktığını göremedi.&lt;br /&gt;Bahçe kapısını açtı, çıktı.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Her taraf, büyüsünü yitirmiş bir son yaz sessizliğiyle örtülü.&lt;br /&gt;Yüksek avluların çevrelediği bu taşlı sokaktan yukarı doğru yürüyor. Kulağının içinde, rıhtımda kaynamış mısır satan kambur adamın söyledikleri. Yolun üzerindeki taşları tekmeliyor yürürken. İstanbul yorgunu, düşsüz, buradaki yazlara sığındığı o çok eski günlerde olduğu gibi.&lt;br /&gt;Bir bahçeden sokağa taşan zeytin dalları arasından, ansızın pervanesi görünüveriyor.&lt;br /&gt;Sokağın son evini de geride bıraktıktan sonra, patikadan belki bir yüz metre yürüyünce. Topu topu yüz metreye hapsolmuş bir çocukluk anısı. Değirmene doğru ilerliyor. Yazın sıcağına direnen kır çiçekleri sağda solda. Havada insanın içinden tüm gamları dağıtan bir meltem esintisi.&lt;br /&gt;Değirmene birkaç adım kala duruyor. Adanın neredeyse tamamını görebildiği bir tepenin yamacında şimdi. Onu getiren motorun yanaştığı eski iskele, rıhtım, sahil kahveleri, yukarı doğru çıkan dar sokaklar, kilisenin yıkık çan kulesi ve büyük sedir ağacının boşalttığı arka bahçesi evin.&lt;br /&gt;Bu tablonun içinde başka bir zamanın hayali uyanıyor. Yıllardır bir azap gibi.&lt;br /&gt;Rıhtımda, bilmediği bir yere doğru giden geminin ardından el sallayıp, sonrasında Cunda’nın bu dar sokaklarında deli gibi koştuğu bir güz öğlesi. Tepeye yürümek ve geminin gittiği büyük adayı görmek istemişti, sonra, biraz durulunca. Değirmenin önünde onu görüyor. Kumral saçları alnına dökülmüş, üzgün; elini uzatıyor yine de. “Bırak Bekir Abi dokunma! Yürü git!” Yüzünün rengi uçuyor bunun üzerine; değirmene doğru, gerisin geri dönüyor, içeri giriyor Bekir abisi. Sait koşarak geliyor aşağıdan. Bağırtısını duymuş. “Ne yaptın Hris? Değirmeninde az mı oynadık, kaç akşam bizimle çocuk oldu Bekir Abi?” Kısık, mavi gözleri (gözleri daha o zaman hassastı) titriyor bunu söylerken Sait’in. Başını esefle sallayıp, değirmene yürüyor sonra. Sait’in arkasından “hepinizden nefret ediyorum” diye bağırıyor, “anlıyor musunuz, hepinizden...”&lt;br /&gt;Başını çevirip değirmene bakıyor. Gidip o tahta kapısını çalmak istiyor. Değirmenin yine dönüp dönmediğini öğrenmek. Kambur adamın bilinmez nasıl bir tesadüfle söylediği o sözler geliyor aklına. Hiçbir şey, bir dostluğu koruyamamaktan daha acı değil. Geri dönüyor. Rüzgârın esintisinde, yanık bir yaz kokusu. Patikanın yalnızlığından, evlerin bahçelerinden taşan gölgelere sığınıyor. Sardunyalar bırakılmış avlu diplerine. Rıhtıma iniyor, bu kez başka sokaklardan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;2. KELENDERİS ÖYKÜ YARIŞMASI İKİNCİSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MAVİ BİSİKLET&lt;br /&gt;Koray Avcı ÇAKMAN&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Evimiz iki sokağın kesiştiği yerde, iki göz odalı küçücük bir gecekonduydu. Dedemle benim odamın camından aşağıki sokak, annemlerin camından da yukarıki sokak görülürdü. Ben okula yazılırken babam ne çok uğraşmıştı muhtardan ikametgâh kâğıdı almak için... İki muhtar da tutturmuştu “Eviniz bizim sokağa girmiyor!” diye. Aşağıki sokağın muhtarı “Nasıl yazayım? Valla sahte evrak düzenlemekten mahpusa tıkarlar beni!” demişti. Neyse ki diğer muhtar sonunda insaf etmişti de almıştık ikametgâh kâğıdını.&lt;br /&gt;En çok oyunu severdim ben, bir de hayal kurmayı… Bazen İbo’ları sokakta göremediğim zamanlar annemlerin odasındaki camdan bakardım, Reşat’lar top oynuyor mu diye... Reşat bizim aşağı sokaktaki bakkal Rıza amcanın oğluydu. İbo yukarıki sokakta otururdu. Onun da babası benim babam gibi bir fabrikada işçiydi. İkisiyle de oynardım ama İbo’yu Reşat’tan daha çok severdim. Benim gibiydi İbo. Benim gibi sıradan... Oysa Reşat havalıydı. Benim saçımı hâlâ annem keserken, o köşe başında yeni açılan sosyetik berbere giderdi babasıyla. En son Amerikan tıraşı yaptırmıştı saçını. Okuldaki tüm kızlar dönüp dönüp bakmıştı Reşat’a. Zehra da bakmıştı.&lt;br /&gt;Eve gider gitmez anneme, “Sen Amerikan tıraşı yapamıyosun benim saçımı. Bana ne ya! Yeni açılan berber yok mu, ona gidicem ben de,” dedim. Annemin cevabına kalmadan dedem ayağındaki terliği çıkarıp fırlattı bana doğru, “Ocağımıza incir ağacımı dikicen len, elin gâvuruna benziycem diye!” Oysa bir bilse, o zaman tüm kızların, Zehra’nın da bana bakacağını... Hem belki ben de tıpkı Reşat gibi öyle kasıla kasıla yürüyecektim bahçede.&lt;br /&gt;Babamsa kızmadı dedem gibi: “Hele ben bir ustabaşı olayım, Amerikan da kestricem saçını Capon da aslanım ,” dedi. Annemse “Ne varmış ben de keserim öyle,” diye seslendi mutfaktan: “Hele yarın bi görim Reşat’ı, nasılmış bakiim saçı?...” Ama kesemedi. Bir de bana kızdı kesemeyince!... Enseme hafif bir tokat şaplatıp, “Başlarım senin Amarikana da, havana da ha!” dedi. Böylece benim Zehra’yı tavlayıp okulun en havalısı olma hayallerim de suya düşmüştü kesilen her bir tutam saçımla birlikte.&lt;br /&gt;Ertesi gün Reşat okula kırmızı renkli yepyeni bir bisikletle çıkageldi. Değil kızlar hepimiz bakakaldık bisikletine. “Babam şimdiden karne hediyesi aldı,” dedi kasılarak. Bisikleti de en az saçları kadar havalıydı. Parıl parıl parlıyordu. İbo, bisiklete yan yan bakarak, “Oğlum kız bisikleti bu! Hiç kırmızı oğlan bisikleti olur mu? Baban kandırmış seni!” diye takıldı ona. Ama Reşat hiç oralı olmadı: “Hadi ordan!” dedi, “On sekiz vitesli kız bisikleti mi olur? Kız bisikletinin arasında böyle demir de olmaz. Git istediğin bisikletçiye sor! Hem geçen gün sen de kırmızı kazakla gelmedin mi okula? Niye kırmızı bisiklet kız bisikleti olsun ki? Hiç kıskanma!”&lt;br /&gt;Haklıydı Reşat. Bu kadar çok vites olsa olsa erkek bisikletinde olurdu. Aslında İbo da biliyordu bunu ama için için kıskanmıştı o da Reşat’ı hepimiz gibi.&lt;br /&gt;Zehra “Ben de sürebilir miyim?” diye sordu. Ah bu bisiklet benim olacaktı şimdi... “Dur sana ben öğreteyim,” derdim. Ya da yooo... Arkama atlardı Zehra, onla taaa derenin kıyısına bile giderdik. Rüzgârda saçları ne güzel uçuşurdu. Hem belime de sarılırdı bisiklete binince... “Daha sıkı sarıl yoksa düşersin,” derdim.&lt;br /&gt;O akşam babama “Bana da bisiklet alır mıyız baba?” diye sordum. Dedem söylenirken babam dedi ki: “Alırız tabi oğlum. Yeter ki sen karnende kırık getirme. Bisiklet de alırız. Bakkal Rıfkı’nın tomofilinden de alırız. Hele ben bir ustabaşı olayım. Hepsini alırız be aslanım!” dedi.&lt;br /&gt;Ne güzeldi o akşam yediğimiz pilavın tadı. Varsın dedemin söylendiği gibi tereyağlı olmasın. Daha bir sıkı sarılmıştım derslerime. En az dört işlem çözmeden yatmıyordum geceleri... Dedem “Aferin büyük adam olucan sen,” diyordu beni böyle harıl harıl çalışırken gördüğünde.&lt;br /&gt;Reşat okula hep bisikletiyle geliyordu. Deli Ömer bile başta küfrü savurmuş olsa da, “Amma afili kerata…” diyordu artık.&lt;br /&gt;Bir bir bitiyordu yazılılar. Matematikten ilk kez en yüksek notu ben almıştım sınıfta. Babam duyar duymaz “Aferin aslanım! Şimdiden iki tekerleğini hak ettin bisikletin!” dedi. Bir tek din öğretmeni henüz yazılı yapmamıştı. Belki de sözlüleri yazılıya sayacaktı. Ne güzel okumuştum Sübhaneke’yi. Bir de Ayetel Kürsi’yi ezberleyebilseydim. Ne kadar çalışsak da dedemle, hep karıştırıyordum ben bu duayı. Dedem “Kerrat cetvelini ezberlemeye benzemez bu. Şeytan hep aklını karıştırır insanın,” derdi.&lt;br /&gt;O hafta din öğretmenimiz “Bu ders kaderi de anlatayım haftaya yazılısınız çocuklar!” dedi ve başladı anlatmaya:&lt;br /&gt;“Kader biz insanoğluna karmaşık bir kavrammış gibi gelir çocuklar! Ama aslında hiç de öyle değildir. Size basitçe şöyle anlatayım: Hani başımıza bir şey gelmesin diye uğraşırız ama ne yaparsak yapalım, gelir ya! İşte başımıza gelen o şey bizim kaderimizde vardır. Yani bu takdir-i ilahîdir ve hepimiz olanı kabullenmek zorundayız.”&lt;br /&gt;Din öğretmeni anlatırken ben babamın bana alacağı bisikleti düşünüyordum. Din yazılısını da geçtim mi tamamdı bu iş! Ne de olsa babam, “Akşama sabaha ustabaşıyım. Yeni gelen koca koca bıçaklı biçerleri benim gibi kullanan yok ki!” diyordu. O zaman iki katı yevmiye alacak, ben de ustabaşı oğlu olacaktım. Acaba ne renk alsaydım bisikleti?&lt;br /&gt;Mavi… Tabi ya… Hem o zaman kimse kız bisikleti de demez, hem Reşat da beni kıskançlıkla suçlayamazdı. Zehra’yla gezerdik okul çıkışları. Onu ben bırakırdım evine. Saçları ne güzel uçuşurdu rüzgârda... Belki de onları uçuşmasın diye toplar, düşmeyeyim diye de sıkı sıkı sarılırdı belime. Göğüsleri sırtıma değerdi sarıldıkça. Belki eve bırakmadan bir de öpücük kondururdu dudağıma…&lt;br /&gt;Bir hoş olmuştum bunları düşünürken. Kulaklarım yanıyor, sanki kalbimde bir sürü kelebek kanat çırpıyordu. Arkadaşım Rüstem’in sesiyle kendime geldim. “Hadi oğlum uyuma! Zil çalıyor.”&lt;br /&gt;Göz açıp kapayıncaya kadar çabucak geçiverdi bir hafta. Din öğretmeni kâğıtları dağıttıktan sonra, “Yazın bakayım çocuklar, kader nedir? Başka da soru yok,” dedi. Bu dersi de geçtim mi, benimdi mavi bisiklet...&lt;br /&gt;“Hadi oğlum Memo! Sen ki beş vakit namazında, elinden tespihi düşmeyen Nurullah Efendi’nin torunusun! Din dersinden mi kalıcan?” dedim kendi kendime. Heyecandan kalbim güm güm atıyordu. Geçen gün derste anlatmıştı ya hoca. Hani bir şey olacakmış da olmamış. Neydi yaa? Aklıma nedense hocanın anlattıkları değil de hep Zehra’nın uçuşan saçları geliyordu.&lt;br /&gt;Üff!… Derste hayal kurmaktan hocanın söylediklerini doğru dürüst dinlememiştim ki... “Aman be Memo!” dedim kendi kendime. “Anan baban sürekli kaderden bahsedip duruyor. Yaz işte onları! Hem hoca da örnekler vererek anlatmıyor mu konuları derste. ”&lt;br /&gt;“Kader öyle bir şeydir ki her yerdedir. Annem ne zaman mutfağa girse, ne zaman çamaşır leğeninin başına otursa ‘Ah şu talihsiz kaderim!’ der. Deli Ömer’in öyle delirmesinin nedeni de kaderdir. Yoksa niye öyle yoldan gelene geçene durup dururken dil çıkarıp küfür etsin ki? Hiç ister mi o öyle olmak? ‘Allah’ın delisi işte!’ der muhtar, ‘Onun kaderine de delilik düşmüş”. Kader budur işte… Dedem de ne zaman anlayamadığı bir şey olsa, sağ elinin işaret parmağını tükürükleyip karşındakinin alnına yazı yazar gibi ‘Cenabı Mevla’m cümlemizin alnına teek teeek yazmış kaderini’ der her seferinde e’leri uzata uzata…”&lt;br /&gt;Yeter mi acaba bu kadar? Yooo ama kimse daha kâğıdını vermedi. Herkes uzun uzun yazıyor. Zehra da saçlarını iki örgü yapmış bugün; güzel başını eğmiş, gözü kâğıtta, kalemini incecik parmaklarıyla kavramış harıl harıl yazıyor. Hadi oğlum Memo! Ha gayret bir şeyler daha yaz da doldur şu kâğıdı, yazdığın onca şeyle zayıf alacak değilsin ya!&lt;br /&gt;Bir de teyzemin kızı vardı adı Kader. Biz köydeyken ölmüştü babası. Böyle sürmeli gözlü upuzun saçlı, ağlamış suratlı bir kızcağızdı. Bir ayağı diğerinden biraz kısaydı, bu yüzden de yürürken aksardı hep. Ne zaman birinin düğünü olsa “Beni kimse almaz!” derdi hüzünlü gözlerle. “Niye?” diye soracak oldum bir gün. “Topalım da ondan” deyip uzun uzun ağladı. Onu böyle görünce “Ben alırım seni,” dedim, ama acıdığımdan değil. Güzeldi çünkü Kader abla. Hem kısa olan ayağına topuklu giydirirdim ben, o zaman aksamazdı da... Yüzüme inanmaz gözlerle baktığını görünce “Alırım, ama bekle beni. Biraz daha büyüyeyim de para kazanayım,” dedim. Para kazanmadan alamazdım ki ona topuklu ayakkabıyı... Ama beklemedi beni. Karşı köyden biriyle evlendi. Yüzü örümcek ağı gibi kıp kırışık, kara kuru bir ihtiyar bir akşamüstü gelip, babamdan istedi onu... “Damat bu adamın oğlu mu? O ne zaman gelecek?” diye sormuştum da o akşam anama, “Çok konuşma len...” diye enseme şaplağı yemiştim yine. Güzel gözlü Kader abla havanın ayaza kestiği bir kış günü, o örümcek ağı suratlı ihtiyara varmış; gelin olmadan bir gece evvel de uzun uzun ağlamıştı. “Bir ayağına topuklu ayakkabı giyersen topallamazsın. O zaman da bu adamla evlenmek zorunda kalmazsın,” demiştim ona. Topallığına bulduğum çözümü söylemiştim ya, yarına düğün olmaz sanıyordum. Kader abla evden gelinliğiyle çıkarken teyzem, “Ne kadersizmişsin Kader kızım,” demişti peşi sıra.&lt;br /&gt;Uzun uzun bu hikâyeyi de yazmıştım kâğıda. Ben bile yazarken bu kadar duygulandıysam, kim bilir din öğretmeni ne kadar beğenirdi. Kâğıdı verirken, “Öğretmen belki alkışlatır bile beni, hani geçen gün Zarife Ayetel Kürsî’yi okuyunca alkışlattıydı ya,” diye düşündüm.&lt;br /&gt;Keyfimden o akşam ıslık çala çala vardım eve. Annem kapının önünü süpürürken bir yandan da söyleniyordu. “İki sokağın da tüm pisliği mi toplanıyor ne burda? Daha dün süpürdüm yine toz, yine toz… ” Dedemin sesi geliyordu içeriden: “Akşam akşam söylenme gelin! Şeytanları toplayacaksın başımıza.”&lt;br /&gt;Babam akşam gelirken bir küçük rakı almıştı, bir de kavun. Annem, “Bu mevsimde kavuna para verdiğin yetmezmiş gibi, bir de bu mereti mi aldın?” diye söylendi kavunu dilimlerken... Babamsa neşeyle güldü: “Akşama sabaha ustabaşıyım hanım. Yakında bitiyor sefillik günleri... Artık istersek, kışın bile kavun yeriz!” dedi neşeyle.&lt;br /&gt;Bir hafta sonra din öğretmeni “Yazılıları okudum,” dedi. Kalbim güm güm atıyordu yine. Ben mavi bisikleti düşünürken hoca “Memo biir! Aslında sıfır verecektim ya, bakma bir verdim o kadar yazdın diye. Amma da uydurmuşsun be oğlum! Otur yerine…” demez mi! Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Acaba deli Ömer’i yazdım diye mi kızmıştı öğretmen. “Ulan Memo, elin delisinin ne işi vardı yazılı kâğıdında? Hocanın seni dövmediğine şükret. Yaktın beli deli Ömer,” dedim içimden.&lt;br /&gt;Mavi bisiklet de hayal olmuştu artık. Ah Zehra!.. Oysa Zehra ne güzel belime sıkı sıkı sarılacak “Haydi Memo daha hızlı sür daha hızlı,” diyecekti.&lt;br /&gt;Ne diyecektim şimdi ben annemlere?... Matematikten kalsam neyse, ama din dersinden de kalınır mıydı? Dedem “Dinsiz imansız!” diye sövse yeriydi. Hiç Nurullah Efendinin torunu din dersinden kalır mıydı? Belki sırf benim yüzümden dedeme artık camide en ön saflarda yer vermeyeceklerdi. Başım önde, düşünceli düşünceli eve giderken Reşat bir anda bisikletiyle tam yanı başımdan geçivermez mi! “Hay senin bisikletine…” diye bastım küfrü, deli Ömer gibi...&lt;br /&gt;Yokuşu tırmanıp, döndüm. Nedense bir kalabalık vardı bizim evin önünde. Yoksa duymuşlar mıydı din dersinden bir aldığımı? Belki Reşat yetiştirmişti benden önce haberi; dedem de fenalaşmıştı duyunca… Bu kalabalık da herhalde ondan toplanmıştı. Zaten ne zaman üzülse şekeri fırlardı aniden. Daha geçen gün muhtarın kızı gelip iğne yapmıştı. Kim bilir, belki babam ustabaşı olmuştu bugün. Onun sevincini bile kursağında bırakacağım... “Tuu oğlum Memo, tüküreyim senin kaderine!” diyerek başım önde, daldım kalabalığın içine…&lt;br /&gt;Annem kapının eşiğinde oturmuş, dövüne dövüne ağlıyordu:&lt;br /&gt;“Vah benim kadersiz başım! Vah benim kadersiz erim! Oyy benim kadersiz ocağım! Ah üç kuruş uğruna gencecik yaşında koca biçerlerle al kanlara boyandı erim!…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;2. KELENDERİS ÖYKÜ YARIŞMASI ÜÇÜNCÜSÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÇAKIR GÖZLÜ MİSAFİR&lt;br /&gt;Hande BABA&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Orta yaşlı, sekiz çocuk anası Gülbahar o gün bir başka telaşlıydı. Evin içinde oradan oraya koşturuyor, tekrar tekrar kontrol ediyordu derme çatma tahta kapıların tozunu. En büyüğünü teliyle, duvağıyla gelin edip evden çıkarırsa diğer kızlarının da önü açılacaktı. Eskiler “Ön ayak nereye giderse arka ayak da oraya gider” derlerdi. Aracılar “İyi bir aile, çok temiz bir delikanlı getiriyoruz Zilan için. Bu iş oldu sayılır, darısı geridekilerin başına” demişlerdi. Damat adayı liseyi bitirmiş, askerliğini yapmıştı. Üstelik belediyede çalışıyordu. Aydan aya gelirini bilecek; açlık, sefalet çektirmeyecekti kızına. İlk damat böyle olunca diğer kızlarını istemeye de işsiz güçsüz kimse gelemezdi artık. Heyecanlı telaşıyla son kontrolleri yaparken kızı beğensin, sevsin, gönüllü çıksın kapıdan diye dualar ediyordu. Gerçi kimse Zilan’a “İstiyor musun?” diye sormayacaktı ama o kızının bakışından anlardı gönlü olup olmadığını. Genç kız, kısmetse evleneceği adamı kahve verirken görecekti, boşları alırken de. Sonra birisi mutfağa gidip “Hadi Zilan, içeri gel de el öp” derse… Kızı şanslıydı ona göre, kendisi bu kadarını da yaşamamıştı. Babası kahvede satmıştı onu beş koyuna. Ne istemeye gelen olmuştu, ne de beğendi mi diye gözüne bakan. Bir gece vakti adamın biri kapılarını çalmış, beş koyunu bırakmış, Gülbahar’ı alıp yola koyulmuştu; sessiz sedasız, karanlığa saklanmış ayıplarıyla birlikte.&lt;br /&gt;İki gün yol gitmişlerdi; adam Gülbahar’a ekmek su vermiş ama dönüp de bir kez olsun yüzüne bakmamış, tek kelime etmemişti. Genç kız ise yol boyu başını yerden kaldırmamış, adamın peşinden de ayrılmamıştı. Yolunu şaşırsa, kaybolsa; nereye, kime gittiğini bilmez, onca yolu beraber geldiği kişinin kim olduğunu söyleyemez, tarifini yapamazdı. Yorucu yolcuğun sonunda vardıkları küçük kasabanın dar sokaklarında yürürken, yanındaki adamın gelip geçenle selamlaşmasından anlamıştı yeni evinin yakında bir yerlerde olduğunu. Sarmaşıkların sardığı taş duvarlı bir evin önünde durmuşlardı. Adamın sert sert yumrukladığı kapıyı, yemenisinin altından ak saçları görünen iki büklüm bir kadın açmıştı. Çabucak kadının elini öpüp başına koyduktan sonra içeri yönelmişti adam. Gülbahar da peşi sıra. Yaşlı kadın yorgun, ürkek genç kızı tepeden tırnağa süzüp “Pek de körpeymiş” demişti. Etmeye çalıştığı hoş beşe, sorduğu sorulara adamdan kısa kısa cevaplar alan ihtiyar, sıkkın bir tavırla oturduğu yerden kalkıp “Gel güzel gelinim, al duvak takalım, seni öyle götürelim ablana” deyince anlamıştı Gülbahar; kuma geldiğini, yaşlı kadının kaynanası, adamın da kocası olduğunu.&lt;br /&gt;Düşüncelerinden sıyrılıp mutfağa doğru seslendi Gülbahar, “Zilaaan, kapat ocağı. Olmuştur artık.” Halının orta yerinde oynaşan iki küçük oğlanı da “Misafirler gelip gidene kadar ortalıkta görmeyeceğim sizi” diyerek bahçeye kovaladı. Çocuklar, muhtemelen dışarı çıkmamak için “Acıktık” diye bağrıştılar. Kafasını iki yana sallayıp cık cıklayarak “Şimdi sofra kurmanın sırası mı?” diye söylendiğini o anda odaya giren orta yaşı çoktan aşmış kadının duyduğunu anlayınca mahcup bir tavırla sustu. Kadın, “Zilan’a söyleyin doyursun sizi, sonra da çıkın dışarı” dedi. Çocuklar Abla’nın sözünü ikiletmeden kayboldular ortadan. Gülbahar “Misafirlerin gelmesine şunun şurasında ne kaldı! Uzaktan geliyorlar, zaten onlara sofra kurulacak. Vakitlice yenilip içilsin de ne koşulacaksa bir an önce konuşulsun” diye için için söylenmeye devam etse de ses edemedi.&lt;br /&gt;Gülbahar’ın sofraya oturması yakışık almazdı ama hizmet ederken bol bol görecekti damat adayını. Gelenler, Zilan’ı Allah’ın emriyle isterken kocasının yanında Abla oturacak; onlar belirleyecekti kızının kaderini. Ne de olsa biri babası, diğeri… “Ablanın hakkı bu” diye düşündü genç kadın. Gülbahar’a hiç kötü davranmamış, onu bir gün olsun horlamamıştı. Çocuklarının sekizini de kendi yavrusu gibi basmıştı bağrına. Hele ki Zilan’ı “İlk göz ağrım” diyerek bir başka severdi. Al duvağını açıp Gülbahar’ı eve buyur ettikten kısa bir süre sonra hiç konuşmadan iş bölümü yapmışlardı aralarında. Doğurmak ve temizlik Gülbahar’a düşmüştü; çocuklara bakmakla yemek yapmak da Ablaya. Nikâhını vermemiş, çocukları kendi üstüne kaydettirmişti ama yine de iyi kadındı. Yıllar gelip geçmiş, kocası da Abla da yaşlanmıştı artık. Aslında kocası da kötü adam değildi. Bir zamanlar sevdası dillere destan olmuş, çok severek kaçırmıştı karısını. Öyle zorla filan da değil. Adam yıllarca dölsüzlüğe de direnmişti direnmesine ama sonra… Sonrası kendisiydi işte; beş koyuna karşılık alınıp getirilen, sekiz taneyi doğuran Gülbahar. Bazen kocası Abla’ya öyle bir bakardı ki içi sıyrılırdı; “Kızlarıma da kocaları böyle baksınlar” diye dua ederdi içinden.&lt;br /&gt;Gülbahar’ın gün boyu süren heyecanı misafirler gelince daha da artmıştı. Damadı görmek için nasıl da sabırsızlanıyordu. “Helal süt emmiş biri olsun. Hayırlıysa olsun, değilse hiç olmasın” diye dualar ederek açtı kapıyı. Başı önünde buyur etti gelenleri içeriye. Kocasıyla Abla misafirlerle sohbet ederken şekerle kolonya ikram etti. Elinden geldiğince fark ettirmemeye çalışarak baştan aşağı süzdü damadı. Temiz yüzlü bir oğlandı. Kanı ısınıverdi birden, belli ki yüreğinin iyiliği yüzüne sinmişti. Mutfakta yorgunluk çaylarını hazırlayan kızının elinden tepsiyi alırken “Pek iyi bir çocuk, bildim ben” dedi yüzünde güller açarak. Zilan’ın ellerinin titrediğini görünce de “Bu iş iyi olacak” diye geçirdi içinden.&lt;br /&gt;Çay tutmaya damadın babasından başladı. Yaşlıca adamla göz göze gelince bir an duraladı, şaşaladı. Gülbahar tanıyordu bu çakır gözleri. Yanılmış olmak istedi, o olmasın istedi. Çay şekerini misafirlere tek tek gezdirirken tekrar baktı adama, bir daha, bir daha… Gözü karardı, başı döndü. Çabucak toparlanıp zorlukla attı kendini mutfağa. Yanılmıyordu, bu adam oydu. Yirmi günlük bebesini kucağından çekip aldıktan sonra verdikleri adam… Yakınındaki tabureye çökerken ağlıyordu; Zilan için, geride bıraktığı, bir daha hiç karşısına çıkmayacağına inandığı geçmişi için, unuttu sandığı, üzerine sünger çektiği oğlu için, kaçamadığı yazgısı için… Ya o temiz yüzlü delikanlı onun bebesiyse!&lt;br /&gt;Zilan anladı anasındaki tuhaflığı; biraz önce Gülbahar’ın yüzünde açan güllerin yaprakları su olmuş, damla damla akıyordu. “Anam ne oldu?” diye sordu endişeyle. Kadın “Başım döndü, heyecandan olsa gerek” dedi; sarıldı kızına, saçlarını okşadı, boynunu kokladı. Gülbahar, o an düşündü delikanlıyı koklamayı. Bir kerecik koklayabilseydi; bilirdi, anlardı kendi bebesi olup olmadığını. Boşalan bardaklar alınmalı, sofra kurulmalıydı. Ruh gibi dolanarak yapılması gerekenleri yaptı. Kaynana adayının “Ayrı ev açmayız. O bizim tek evladımız, her şeyden kıymetli, gözümüz gibi baktık ona, alacağımız gelin de evladımız olacak” demesiyle içi burkuldu, yorgun yüreği çöktü, ezildi. Sesinden belliydi kadının art niyeti olmadığı sadece koşulları önden ortaya koymak istediği ama… Gülbahar’ın kulağında tekrar tekrar çınladı onca sözün arasından çekip aldıkları. O, bizim tek evladımız! O, bizim tek evladımız!&lt;br /&gt;Yenildi, içildi, sofra toplandı. Sıra malum konuya gelmişti ki çakır gözlü adam ayakyolunun yerini sordu. Ev sahibi erkeklerden biri de gösteriverdi. Gülbahar temiz havlu verme bahanesiyle sıvıştı mutfaktan. Kızı ardından “Ana oradaki havlu temiz” dese de… Adam çıkana kadar oyalandı Gülbahar. Havluyu uzatırken de akıtıverdi içindekini, “O sizin oğlunuz değil!” Çakır gözler koyulaştı; bir yandı, bir söndü. Kısacık duraksamaya koca bir ömrü sığdıran adam “Kadın sen ne dediğini bilmiyorsun” dedi. Gülbahar, “Biliyorum, hem de çok iyi biliyorum. Kapı aralığından görmüştüm seni. Ağam bebemi sana vermişti” diye terslendi. Adamın gözleri irileşti, bir şeyler söylemeye niyetlendi, sonra vazgeçip yürüdü gitti. Arkasından bakakalan Gülbahar artık emin olmuştu, mutfağa zor attı kendini. Zilan içeride konuşulanları duymaya çalışıyordu. Çakır gözlü adamsa boncuk boncuk terler döküyor, bir türlü konuya giremiyordu.&lt;br /&gt;Yıllar öncenin üstü örtülmüş ayıpları, saklandığı karanlığın ardından çıkmış, geçen bunca yıla meydan okuyarak gelip evin orta yerine çöreklenmişti. Yakınlarındaki barajın inşaatında çalışan işçilerden biri, Gülbahar’ın yolunu çevirivermişti bir gün. Her şey çabucak olup bitmiş, daha on beşine varmamış Gülbahar sesini çıkaramamış, kimselere bir şey diyememişti. Alaşağı edildiği günden yaklaşık üç ay sonra anlamıştı hamile olduğunu. Anası da fark edince kızılca kıyamet kopmuştu. Babası çok dövmüştü ama Gülbahar anlatamamıştı yapanın kim olduğunu. Bilmiyordu ki ne anlatsın! Kızlıktan kadınlığa geçtiği o günden sonra da bir daha hiç görmemişti iti. Aylarca baba evinin bir odasında kapalı kalmış, arada yemek vermeye gelen anasından başka ne bir insan görmüştü, ne de gün yüzü. Babasına kalsa çoktan ölmüştü de anası “Bebeyi de satarız, kızı da” diyerek başı yerde adamı ikna etmişti. Bir-iki gelip durumuna bakan ebeden başka bilen, duyan olmamıştı.&lt;br /&gt;Emzirirken anası odaya girmiş alelacele çekip alıvermişti bebesini kucağından. Oğlunu bir daha hiç göremeyeceğini o an anlamış, sessiz sessiz akan gözyaşlarıyla bakmıştı anasının çıktığı kapının aralığından. İşte, o zaman görmüştü bu çakır gözlü adamı. Adamın gidişinden sonra da bebesinden geriye bir sütü, bir de buram buram duyduğu kokusu kalmıştı. Soramamıştı bile kimin, nereye götürdüğünü. Odasının kapısı her açıldığında “Şimdi…” diyerek ölümü beklediği gecelerden birinde, beş koyunla kapıya dayanmıştı; sekiz çocuğunun babası, doğuramayan Abla’nın kocası. Delikanlıyı bir koklayabilseydi… Zilan’a sarıldı; boynunu, saçlarını kokladı. Oğlunu koklar gibi…&lt;br /&gt;Gülbahar, yatak odasındaki sandıktan alıp şalvarına sakladığı silahla mutfağa dönünce, ortalıkta oynaşan çocukları avluya çıkardı. Yıllar önce, bebesi gittikten sonra, o küçücük odada her kapı açılışında “Şimdi” diyerek beklediği yazgısı kapıya dayanmıştı. Gülbahar bunca yılı ölümün ertelendiğini bilmeksizin, düşünmeksizin yaşamıştı. Ama şimdi… Doyamadığı bebesine, aynı karında büyüttüğü kızını karı edemez, konuşamaz, anlatamazdı. Anlatsa namusları, gerideki çocukları, günahsız oğlu… “Ya o gün kapı aralığından bakmasaydım, çakır gözlü adamı görmeseydim” diye düşündü Gülbahar.&lt;br /&gt;Yıllar önce karanlığa saklanan, üzeri suskunlukla örtülen ayıpların, beslenip serpildiğinden, yeni filizler verip güçlendiğinden habersiz Zilan, heyecanını gizlemeye çalışarak içeride konuşulanları duymaya çabalıyordu. Silah patladı. Zilan, dayandığı kapıdan yavaşça yere kaydı. İçeridekiler duydukları sesin yarattığı şaşkınlığı üzerlerinden atıp mutfağa doğru yeni hareketlenmişlerdi ki silah bir daha patladı. Bildiği tek çareye yüz sürmüş, ölümden medet ummuş Gülbahar’ın, yere düşerken son duyduğu şey o tanıdık koku oldu. Oğlunun mu, yoksa Zilan’ın mı olduğunu ayırt edemediği koku! &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;2. KELENDERİS ÖYKÜ YARIŞMASI JÜRİ TEŞVİK ÖDÜLÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TİPİ&lt;br /&gt;Salim NİZAM &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Otobüs ıssız yolda durdu, bagajdan bavulumu indirdikten sonra ardında gri bir egzoz dumanı bırakarak uzaklaştı. Etrafıma bakındım, dört yanımda karlar, bozkır ve yalnızlık… Köy yolları kapalıydı, karlar eriyene kadar da açılmazdı. Tek çarem kalıyordu yürümek, bildiğim kestirmelerden yürümek…&lt;br /&gt;Kaç saattir yürüyordum? Beyaz gece sabaha demlenirken, önümde dağlar, vadiler belirirken, ayakucumda canımı hissederek yürüyordum. Botlarım bir kaç yerinden su almıştı, parmaklarım ve kulaklarım sızlıyordu; dokunsam ağlayacağım, dokunsalar ağlayacağım. Buz kesen burnuma ağzımla durmadan üflediğim nefesim tükenmek üzereyken yürüyordum.&lt;br /&gt;Güneşin ilk huzmeleriyle birlikte gözlerimi kamaştıran kar beyazında, yerdeki kardelen çiçeklerinin pembe ve mor renkleriyle yaşama tutunurken, sabahın ayazı doluyordu içime. Yürürken sert karların sesini, bir kaç metre önümdeki kayalıkların arasından koşan yabani domuz sürüsünün homurtulu sesleri bastırıyordu. Kızılırmak’a doğru giden sürünün ardından şaşkınlıkla bakarken donakalıyordum…&lt;br /&gt;Bulutlar kaplıyordu yüce dağları, bulutlar kaplıyordu yeri, göğü… Ve kar başlıyordu. Uzak köyler gözümün önünden birer birer siliniyordu. Kızılırmak baş döndürücü beyaz sarhoşluğuyla kıvrılarak akarken, hoyrat rüzgârların önündeki bulutlar doğuya doğru hızla sürükleniyorlardı. Bir adım daha atmaya mecalsiz bacaklarım yere yığılmamak için hacıyatmaz gibi dengede kalmaya çalışırken hava giderek bozuyordu. Uçsuz bucaksız bozkırı karlar örtüyordu ve uzun bir süredir yürüdüğüm dar patikayı…&lt;br /&gt;Tilki, dağın eteklerinde benimle aynı yolu kullanıyordu. Bir süre sessizce bakışıyor ve gözlerimiz birbiriyle odaklanıyordu. Aynı patikada karşılaşmamızı beklemiyordu belki de. Bozkırda bir beşerle karşılaşma ihtimaline şaşırmıştık ikimiz de ve mıhlanmıştık olduğumuz yerde… İlk hamleyi onun atmasını beklerken ve patikadan uzaklaştığını fark ettiğim sırada, tilki patikadan çıktığımı fark ediyordu. Patikaya biraz öteden girip, farklı yönlerde yolumuza devam ederken tilki buz tutmuş kuyruğunu sallayarak, defalarca ardına dönüp bakıyordu. Saatime tekrar bakıp, paniğe kapıldığım sırada tilki gözden kayboluyordu.&lt;br /&gt;Kar yağışı hızlanırken, bozkırda tek başıma kalmış gibi tarifsiz bir korkuya kapılıyordum. Bozkıra karlar ve içime hüzün düşüyordu. Gittiğim yollarda kara lastiklerinin izini arar gibi düşmüşken peşine, sanki bu yollardan hiç geçmemiş gibi yoktun önümde. Ağlasam yıkılacağım, yıkılsam olduğum yerde yığılıp kalacağım. Yürüyorum gidip gelenlerin yollarının tam ortasında ve vahşi hayvanların patikasında…&lt;br /&gt;Gökte ve yerde kar çoğalırken ve gökyüzü bakır rengini alırken, uzaklarda belli belirsiz atların kişnemeleri duyuluyordu. Issız bozkırda yola düşenler ve zemheri ayazını benimle bölüşenler vardı. Rüzgârın sesi kulaklarımda hırçın bir çocuk gibi uğuldarken, kar taneleri yüzüme sert darbelerini vururken, tipi başlamıştı. Artık ne yol, ne yön, ne can, ne mecal kalmıştı. Zemheri tipisinde aklımda bir tek sen vardın. Kar tufanı sürüklüyordu bilinmeze, nefessiz kalıyordum, boğuluyordum. Utanacak hallere mi düşmüştüm, başım mı düşmüştü öne? Rüzgâr öfkeliydi, rüzgâr ölüme gebeydi; içime işliyordu ve dinmeliydi. Fırtınada sığınacak liman arayan gemiler gibi kuytu arıyordum; gözkapaklarımda tipi, gözbebeklerimde uyku ağırlığıyla. Tipinin tam ortasındayım, düşsem yerimden kalkamayacağım ve uyusam uyanamayacağım. Tipi harbindeyim; ruhum dehlizlerinde gurbete çalıyor, rengim soluyor, bir garip oluyorum ve ne zaman başımı kaldırabilsem karşımda ne ana, ne yar buluyorum.&lt;br /&gt;Tipi sürerken, adımlarım yokuş aşağı inmeye başlıyordu, yüksek çalılıkların arasında bata çıka yürüyor ve nehre yakın olduğumu biliyordum. Kızılırmak coşkun akıyor, bana sislerin arasından bakıyordu. Yüreğimde bir yangın hissediyordum o an, içim yanıyordu. Dışarıda kar yangını, içimde yürek… Boğazım kuruyor, yokluğunda susuyordum. Tipi taşa tutuyordu yüreğimi, karlar savruluyordu içimde, her şey havalanıyordu olduğu yerden, karmaş dolaş, ak boz oluyordum, çamurlu sular gibi bulanıyor ve duruluyordum. Sen diye, Kızılırmak’ın bulanık suyunu avuçluyor, geçerken boğazımdan ve süzülürken parmaklarımın arasından kusuyordum. Önümde yokuşlar düzler, önümde geçitler gizler… Karlar savruluyor gönlüm harman yerine dönüyordu. Kuşlar fırtınadan kaçıyor, tipiden ayazdan kaçıyor, konuyordu çalıların kuytusuna… Bir ben çırçıplak kalıyorum ıssın bozkırın ortasında. Karlar konuyor saçlarıma, karlar doluyor içime, gençliğime ömrüme…&lt;br /&gt;Gözyaşlarım süzüldüğü yerde donuyor, hıçkırıklarım boğazımda düğümleniyor, arapsaçıyım, çözülemiyorum. Kartallar dönüyor gökte, kar taneleri dönüyor, başım dönüyor… Elimde soğuk telgraf, elimde ıslak kâğıt harf harf… Avuçlarımda donuyor kâğıt, zaman ve nefesim. Ölüm düşmüş kâğıda ve gelmiş başa neyleyim…&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Ben hep tipide kalmalıydım, sana götüren otobüse hiç bilet almamalıydım. Soğuk telgraf bana hiç ulaşmadı, alıcı kuşlar bize hiç bulaşmadı. Yolum bağlanmalı, pusulam sapmalı, tipide kalmalıydım. Bir bayram günü sana gelmemişsem, kırağı vurgunu ellerinden öpmemişsem, mancınıkla İbrahim’in ateşine atılmalıydım…&lt;br /&gt;Biliyorum hep tipide kalsam da, senden uzak olsam da, yine yaşanmışlık olacaktı bu köyde… Hanelerde dumanlar tüterken göğe, bir tek sen olmayacaktın o taş evlerin birinde. Artık tandırın başında sen durmayacaktın. Sana ağlarken, sana ağlanırken doğduğum yerde; gülbeyazı yazman başında durmayacak ve külbeyazı tenin olmayacaktı,&lt;br /&gt;Ben hep tipide kalmalıydım annem. Soğuk sularla yunarlarken ve narin tenine biçerlerken beyazı, seni Azrail’in elinden çıkmış bulmamalıydım. Dünya gözüyle son kez görmeliydim seni, öpmeliydim gözlerinden, tabutunun karşısında heykel gibi durmamalıydım. Ömrüm uzaklarda sensiz azaldığı için ve ömrün doğduğum evde bensiz azaldığı için, ana ah’ıyla bozkır ortasında cehennem narıyla yanmalıydım. Ana, bunca sene sana dargınlığımdan, bana kırgınlığından ve hakkını helal etmediğinden; tanrının yedi kat lanetini almış gibi Nemrut’un dağında taş olmalıydım!.. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;2. KELENDERİS ÖYKÜ YARIŞMASI JÜRİ TEŞVİK ÖDÜLÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÜYÜMEYE BUDANMAK&lt;br /&gt;Murat YAZICI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Nihayet yılbaşı akşamı olmuştu. Bu akşamı kaç gündür sabırsızlıkla beklemiştim. Çünkü bu akşam demek, meyve, çerez, boncuklu katmer ve dayım demek. Katmer deyip geçmemeli. Katmerde saklı boncuk kime çıkarsa o yılı onun şansına göre yaşamış olurduk. Dokuz yaşına gelememe rağmen hala benim şansıma göre bir yıl yaşamadık. Bu durum hevesimi kırsa da heyecanımı hala azaltmadı.&lt;br /&gt;Büyükannem katmeri her yıl anamın yapmasını isterdi. Yengem bu duruma hep içerlerdi. “Neymiş onun yaptığı katmer iyi oluyormuş. Bana gelince yağı karneyle veriyor ona gelince, “İstediğin kadar al,” diyor. Elbet benim elimden katmer lezzetsiz olur,” diyordu.&lt;br /&gt;Bu yıl da katmeri anam yaptı. Bu kez geçen yılki boncuktan koymadı. Katmerin içindeki boncuk erimiş o akşam ki tüm heyecanımız yok olup gitmişti. Büyükannem tedbiri elden bırakmamış, günler öncesinden erimeyen boncuk bulup sayasının iç cebindeki çıkına saklamıştı. Katmer yarıya gelince babaannem gözünü yumup katmerin üzerine boncuğu bıraktı, anam da yufkayı üzerine açtı. Boncuğun yerini ne kadar bellemeye çalışsam da üst üste açılan yufkalar, çevrilen sini boncuğun yerini çoktan kaybetmeme neden oldu. Sonunda anam katmeri sacın altına koydu. Sacın üzerine koru yaydı. Babamın İstanbul’dan getirdiği saatten gözümüz hiç ayrılmadı. Saatin camı içerisindeki tavuk yem gıdaklıyor, biz kalan dakikaları hesaplıyorduk. Kırk dakika sonra büyükannem sacın üzerindeki kül ve koru kenara çekip katmeri ocaktan çıkardı. İçini çekmesi için katmer beklerken dayım ile babam ellerinde dolu torbayla kasabadan geldi.&lt;br /&gt;Katmeri masaya büyükannem koydu, “Boncuk bıçak ağzında çıkarsa öküzlerimizin şansı, eğer önlerimizdeki dilimde çıkarsa bizlerin şansı,” dedi. “Bıçak boncuğa denk gelmesin,” diye dua ediyordum. Gelmedi de. Katmeri yerken boncuk yengemin önündeki dilimde çıktı. Babaannemin suratı asıldı. Yengemi genç kızlığından beri bir türlü kabullenememişti. “Ben tahıl yıkarken derede o da geçip üste yün yıkadı,” diye söylenip dururdu. Eğer bu sene bir uğursuzluk olursa, malımız ölürse, ekinimiz olmazsa yılbaşı katmeri boncuğu yüzünden vay geldi yengemin başına!..&lt;br /&gt;Babaannem masadan kalkmadan önce babam ile dayımın getirdiği çantadan ikişer mandalina ile birer elma dağıttı, birer avuç da leblebi… “Masa toplandıktan sonra eğlence edin hemen yemeyin,” diye hepimizi tembihledi. Masada toplanacak ne varsa! Topu topu bir sini katmerden başka. Beş on dakika geçmeden meyveler bizim, kabuklar da sarı ineğin midesini boyladı. Büyükannem sonunda güzden beri sakladığı cevizleri getirmek için ambara gitti. Satıcıya harmandan bir teneke buğday verip iki kilo ceviz almıştı. O zamanlar onar tane yediğimiz cevizin geri kalanının akıbetini merak etmiştik. Bir keresinde anam ile yengemin, büyükannemden dolayı, “Cevizlerin kalanını nasıl da iç etti,” diye konuştuklarını duymuştum. Meğer bu akşam için saklamış. Cevizleri tek tek saydı daha sonra da can başına taksim etti. Payımıza beşer ceviz düştü. Sanki bana küçük olan cevizler geldi. Yine de sesimi çıkarmadım. Yılların tecrübesi yaşlı ninem, “Papola’nın(1) cevizi farşıh(2) olmaz,” dediyse de cevizlerin yarısından çoğu çürük çıktı.&lt;br /&gt;Anam ocakta yanan tezeklerden bir kürek ateş alıp odanın sobasını yakmaya gitti. Evin içi duman oldu. Arkasından da ateş üzerindeki kaynayan tencereyi götürdü.&lt;br /&gt;Odanın sobası misafir kalacağı zaman yakılırdı. Onun dışında odamız hep kilitli olurdu. Tüm yaşantımız ahırdan tarabayla ayrılan evde geçiyordu. Dayım biz de misafir kalacak olmasa da bu akşam babamla baş başa yeni yıl kutlaması yapacak. Anam masaya yeni örtü açtıktan sonra tenceredeki horoz etini küçük bir siniye boşaltıp masanın tam ortasına koyuyor. İki tabak da yoğurt. Sonra da kasaba kokan torbadan çıkardığı, beyaz ekmek, mandalina, elma, fıstık, leblebi ve bir şişe de rakı. Dayımın açtığı pencereden dışarıya duman çekilirken soba da harlamaya başlıyor. Gözüm hep masanın üzerinde. Anam eve gitmemi istese de dayım kolumdan tutup beni sandalyeye oturtuyor. Ses çıkarmıyorum. İçerisi çok soğukmuş kimin umurunda.&lt;br /&gt;Babam önüme koyduğu budu yemem için ısrar ediyor. Yememekte kararlıyım. Yaz boyu ot yığınları, komşu evlerinin damları, harman duvar diplerinden karanlık üzeri kovalayarak getirdiğim horozu önümüzde bir tabak et ve kemik yığını görmek içimi burkuyor.&lt;br /&gt;Rakı şişesi yarıya iniyor. Dayım ile babam teypten türkü dinlemeyi bırakıp türkü söylemeye başlıyorlar. Söyledikleri türküyü kaydedip sonra da dinliyorlar. Seslerine pencere önünde bağlı köpeğin havlama sesi karışmış. Silip yeniden söylüyorlar. Köpek havlamaya devam ediyor.&lt;br /&gt;Dayım boş kadehleri doldururken, uzanıp bir çay bardağı alıyor, “Yeğenim bir bardak da sana doldurayım,” diyor. Babam onaylamaz bir tavırla dayıma bakıyor. “Bir bardak ne çıkar evin büyük çocuğu,” diyor dayım. Yarıya kadar rakı dolu bardağa su ekleyip önüme koyuyor. Utanıyorum. Rakının kokusunu burnuma çekiyorum, içim bulanıyor. Dayım kadehini önümdeki rakı bardağına vuruyor, “İç yeğenim” diyor. Bardağı aldığım gibi bir solukta kafaya dikiyorum. İçime bir yangın saplanıyor. Yüzümü ateş basıyor. Dayım hemen bir dilim mandalina soyup ağzıma veriyor.&lt;br /&gt;Dayımın da babamın da keyfi yerinde, “Görünen dağın uzağı yokmuş,” diyor babam. İlk kez o akşam saçımı okşuyor sonra da önümdeki boş bardağa rakı dolduruyor. Onu da içiyorum.&lt;br /&gt;Babam, teybe aldıkları türküyü sürekli başa sardırıp dinliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mecnun’um Leyla’mı Gördüm&lt;br /&gt;Bir Kerece Baktı Geçti&lt;br /&gt;Ne Sordum Ne De Söyledim&lt;br /&gt;Kaşlarını Yıktı Geçti…(3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sobanın alevi alnıma vuruyor. Duvarın beyaz badanası sararıyor, Kızılay takviminde incecik parmağı dudağına dokunan kız, bir uzaklaşıp bir yakınlaşıyor. Sesler derinleşiyor. Sandalyeden kalkarken ayağım dolaşıyor. Direkte asılı takvime yaklaşıyorum. Kıza bakıyorum. Dayım “Alalım onu sana diyor,” İçimden ağlamak geliyor.&lt;br /&gt;Sabah takvimi direkten indiriyor babam. “Bitti” diyor, “Yıl.” Takvim kartonunu dürüp büküp yanan ocağın üzerine atıyor. Bir yıldır duvarda asılı olan resme son kez bir daha bakıyorum. Kızın yeşil gözlerini saran alev yüreğimi alazlayıp geçiyor.&lt;br /&gt;O günden sonra nice yıllar bitse de o yıl bitmiyor. Rakı kokusu, tezek dumanı ve takvimdeki kız. Geçte olsa anlıyorum: İnsanın kendisine en büyük ihaneti, büyümekmiş meğer…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------&lt;br /&gt;(1) Papola: Posof ilçesinin köyü;&lt;br /&gt;(2) Farşıh: Bozuk, işe yaramaz&lt;br /&gt;(3) Ruhi Su, Mecnun’um Leyla’mı Gördüm&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4098680160407982765-862433863816038449?l=gercemek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercemek.blogspot.com/feeds/862433863816038449/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4098680160407982765&amp;postID=862433863816038449' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/862433863816038449'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/862433863816038449'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercemek.blogspot.com/2011/07/gercemek-sayi-28.html' title='GERCEMEK SAYI 28'/><author><name>Gerçemek Taşeli Yöresi Kültür ve Düşün Dergisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07335325335767371791</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/SQeUl26ig8I/AAAAAAAAAAg/LPKwseynNo4/S220/Bitkilerimiz+(168).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-GVYmx2_PFIA/TjP_u9SXjoI/AAAAAAAAAIQ/x4won65ASC8/s72-c/GER%25C3%2587EMEK%2BKAPAK%2B28.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4098680160407982765.post-7396325657834160782</id><published>2011-06-22T14:35:00.000-07:00</published><updated>2011-06-22T15:46:53.034-07:00</updated><title type='text'>GERCEMEK SAYI 27</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-W-wDGtlkDYw/TgJvdEUEbtI/AAAAAAAAAHo/BIcOUIA61xc/s1600/gercemek%2B27.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621177830076608210" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 227px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-W-wDGtlkDYw/TgJvdEUEbtI/AAAAAAAAAHo/BIcOUIA61xc/s320/gercemek%2B27.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ&lt;br /&gt;KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ&lt;br /&gt;ISSN: 1307–4881&lt;br /&gt;İKİ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN&lt;br /&gt;Yıl: 5&lt;br /&gt;Sayı: 27&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni:&lt;br /&gt;Mustafa B.Yalçıner&lt;br /&gt;05327220674&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:yalciner_mustafa@yahoo.fr"&gt;yalciner_mustafa@yahoo.fr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumlu Yazı İşleri Müdürü&lt;br /&gt;Hatice Canan Yalçıner&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:yalciner_canan@yahoo.com.tr"&gt;yalciner_canan@yahoo.com.tr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetim Yeri:&lt;br /&gt;Merkez mahallesi&lt;br /&gt;Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2&lt;br /&gt;33840 Aydıncık/ MERSİN&lt;br /&gt;Telefon: (0324) 8412836&lt;br /&gt;E-posta: &lt;a href="mailto:gercemek@yahoo.com.tr"&gt;gercemek@yahoo.com.tr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı Kurulu:&lt;br /&gt;Mehmet Babacan&lt;br /&gt;F. Saadet Bilir&lt;br /&gt;Güngör Türkeli&lt;br /&gt;Songül Saydam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basıldığı Yer:&lt;br /&gt;Evren Yay. AŞ&lt;br /&gt;Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.&lt;br /&gt;Oğulbey/ANKARA&lt;br /&gt;(0312) 615 54 54&lt;br /&gt;Baskı Tarihi: 15 Haziran 2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır.&lt;br /&gt;Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.&lt;br /&gt;Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/Aydıncık Şubesi TR930001001020307582605005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BALDIRAN (Smyrnium perfoliatum)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621172583115087522" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-GqdqEi1nEpw/TgJqrp29XqI/AAAAAAAAAHI/2obAMm4q4OY/s320/Bald%25C4%25B1ran.jpg" border="0" /&gt;Latince adı “smyrnium perfoliatum” olan bu baldıran, zehirli değildir. Otsu bir bitki olan baldıran taşlık yerlerde ve çalıların arasında, şubat ortalarında kendini gösterir. İnce uzun kahverengi bir kökten çıkan birkaç kolda kalp şeklinde yapraklar bulunur. İlerleyen günlerde bitkinin bir de sürgünü çıkar ortaya. Boylanıp işaretparmağı kalınlığına ulaşan bu gövdeyi iri kalp şeklinde sarımtırak birkaç yaprak sarar. Gövdenin işte tam bu kısmından ya sağa ya da sola bir dal çıkar. Bitki bu şekilde 50 ile 60 cm kadar boylanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her dalın ucunda, nisan sonlarında sarı şemsiye şeklinde çiçekler açar. Daha sonra da siyah tohumları olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taze kökün kabuğu soyulup içindeki beyaz kısmı yenir. Baharatlı, değişik bir tadı vardır. Yine sürgünü de yenir taze iken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydıncık Yeniyörük Köyü Kalebeleni Mahallesi’nde bolca yetişir, baldıran.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EDİTÖRDEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;CUMHURİYETLE YAŞIT BİR ŞAİRİMİZ: MEHMET AYDIN&lt;br /&gt;Mustafa B. &lt;strong&gt;YALÇINER&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/strong&gt;Öğretmenlerin öğretmeni Mehmet Aydın hakkında eğitimciler ve edebiyatçı dostları o kadar çok yazdılar ki bana bir şey kalmadı nerdeyse. Bu nedenle de zorlanacağımın bilincindeyim. Bu durum da en iyisi, yüreğimi kalemime teslim etmek olacak.&lt;br /&gt;Mehmet Aydın ile 1970’li yılların sonlarında tanıştık. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmendik ikimiz de. O, Türkçe bölümündeydi, ben de Fransızca bölümünde. Öğrenci kavgalarının yoğun olduğu yıllarda, yemekhanede ya da yolda kısa sohbetlerimiz olurdu. Genelde de dil üzerine konuşurduk.&lt;br /&gt;Mehmet Ağabey’i ben önce iyi bir dilci olarak tanıdım. Dile özen gösteren, dil sevgisiyle yoğrulmuş. Zorbalığa karşı, hoşgörü sahibi, sevecen ve babacan bir eğitimci. Köy Enstitüleri, Öğretmen Okulları, Yüksek Öğretmen, Eğitim Enstitüsü gibi kapatılan okullarda öğretmenlik yapmış bir eğitimci. Belgrad Üniversitesi’nde Türk dili okutmanı olarak görev yapmış bir eğitimci. Altmış yaşına bile gelmeden, kendi isteğiyle emekli oluverdi Mehmet Öğretmenim.&lt;br /&gt;Yıllar sonra ben de emekli oldum ve ayrıldım Ankara’dan. Okumaya daha fazla fırsat bulunca, gerçek anlamda tanıdım Mehmet Aydın’ı. Özellikle de şiir kitaplarından. Çok büyük haz alarak okudum şiirlerini. Atilla Aşut, öyle bir anlatmış ki Mehmet Aydın’ı bana söz düşmez artık. “Toprak ve gönül adamı Mehmet Aydın; şiirlerinde ırgatlık yapan körpecik çocukların, orakçı, çapacı kadınların, boynu bükük yoksulların, yorgun gurbetçilerin, yersizlerin, yurtsuzların ve umarsızların yaşamlarından bize umut dolu dizeler devşirmiştir.&lt;br /&gt;O, kendini boylu boyunca yurduna ve insanlığa adamış; hep bilginin, erdemin, onurun, sevginin bayrağını dalgalandırmıştır. Yaşamı boyunca gericiliğe, bağnazlığa, bilinçsizliğe, aymazlığa, ayrımcılığa, sömürüye ve baskıya karşı aydınlık bir dünya için savaşmış; ‘sevgilerin üstüne basmayın!’ diye haykırmıştır.”&lt;br /&gt;Mehmet Aydın’ın, editörlüğünü mizah öyküleri yazarı Musa Dinç’in yaptığı ve şiirlerinin kocaman bir demet oluştuğu “Bozkırı Aydınlatan Mavi” adlı kitabında, tanıdığım ve sevdiğim seçkin edebiyatçılarımız ne güzel anlatmışlar Mehmet Ağabeyi. Örneğin öğretmenim Vecihi Timuroğlu bakın ne diyor: “Kin’in insan yüreğine yük olduğunu en iyi bilen en iyi insan Mehmet Aydın’dır.” Osman Bolulu, “O, dil devrimine bağlıdır; arı duru bir dil kullanır, aydınlanmacıdır.” Vedat Yazıcı, “Öğretmenliğiyle, yazın alanındaki çalışmalarıyla, hep yaşamını dolduran bir güzel insandır.” Öner Yağcı, “O, insan sevgisiyle yazın sevdası, dil sevgisi, umut ve coşkuyla dolu bir öğretmendir.” Osman Nuri Poyrazoğlu, “Onun şiirlerinde ‘slogan’ yoktur. Tema bolluğu onun şiirlerinin bir başka özelliğidir.” A. Kadir Paksoy, “Mehmet Aydın, Anadolu aydınlanmasının şairidir. Toplumcudur, ama slogandan kaçınır. Yer yer sesini yükseltse de, bağırıp çağırmayan, kendi halinde bir şiirdir onun şiiri.”&lt;br /&gt;Beş yıl önce yayımlamaya başladığım Gerçemek ile yeniden iletişim kurdum, Ahmet Özer’in deyimiyle “Yaşamı Şiire Dönüştüren Şair” ile. Dergimde bugüne değin de birkaç şiirini yayımladım, Cumhuriyetle yaşıt, bu koca çınarın.&lt;br /&gt;En son, Güncel Sanat Dergisi ile TED Alanya Koleji tarafından Alanya'da düzenlenen Alanyalı Halk Ozanı Kaygusuz Abdal Sempozyumu ve Ödül Töreni’nde karşılaştım Mehmet Ağabeyimle. Ellerinden öptüm, sarıldık birbirimize. Ödül töreninde yaptığım konuşmaya, bu yüreği insan sevgisiyle dolu yüce insanı selamlayarak başladım. Mehmet Hocamla ilgili içimden gelenleri paylaştım dinleyicilerle. Salondakiler de Mehmet Aydın'ı ayakta alkışladılar.&lt;br /&gt;Musa Dinç ile de orada tanıştık. Gerek gördüğümüz an, Mehmet Aydın’ın koluna girdik, bazen Musa bazen ben. Ve “Cumhuriyete Sahip Çıkmak” yepyeni bir anlam kazandı üçümüz arasında…Tanrı sana sağlıklı uzun ömür versin ey koca USTA!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uslanmış Benlik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok uzaklarda kaldı&lt;br /&gt;Çılgın uçarı günler&lt;br /&gt;Koluna girdim artık yaşlılığın&lt;br /&gt;Yadırgı bir hüzün çöker içime sık sık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Titrek adımlarla&lt;br /&gt;Yavaşça basarım yere&lt;br /&gt;Güvendiğim belleğim&lt;br /&gt;Uzaklaşır benden ara sıra&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevecen bakışlarım&lt;br /&gt;Dalar gider uzaklara&lt;br /&gt;Öykülere söyleşilere yaslanırım&lt;br /&gt;Görkemini yitirir eski yaklaşımlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağrımda çalkalanır bir ürperti&lt;br /&gt;Özenirim büyüyen istekle/sendeleyerek&lt;br /&gt;Sevdalar dolu gençliğime&lt;br /&gt;Uçar gider kırık düşlerle&lt;br /&gt;Yüreğim ağzıma gelerek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçan zamanı&lt;br /&gt;Durdurmaya çalışmak boşuna&lt;br /&gt;Yıllar ilerliyor kendi çizgisinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha deyince söz tutmuyor gönlüm&lt;br /&gt;Çabaların geriye dönüşü yok&lt;br /&gt;Ne yapsak etsek&lt;br /&gt;Kanı kuruyor insanın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEHMET &lt;strong&gt;AYDIN, &lt;/strong&gt;güneşi paylaşmak, sayfa 456&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALLI TURNASI YAŞAMIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yokluğunun upuzun kışından sonra&lt;br /&gt;Birden o ayçiçeği çıktı karşımıza&lt;br /&gt;Toprağa sarı ışıklar saçan&lt;br /&gt;Ellerin mi bu gömgök yapraklar&lt;br /&gt;Sen misin usul usul kımıldanan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşkına döndük kavuşmuş gibi&lt;br /&gt;Sanki yüzümüzde soluğun&lt;br /&gt;“Kızım” dedi anan, “bu benim kızım”&lt;br /&gt;Ürpererek dokunduk başucundaki taşa&lt;br /&gt;Büyülü bir ses misin Orpheus’tan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakıcı özlemiyle sonsuzluğun&lt;br /&gt;Kucakladık kırları seninle&lt;br /&gt;Yaşamın allı turnası&lt;br /&gt;Ne değin uzaklarda da olsan&lt;br /&gt;Çık gel yüreğimize ilkyazda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEHMET &lt;strong&gt;BAŞARAN,&lt;/strong&gt;Armağan Kitap, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları sayfa 332&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şiirleri masamda duran kocaman iki kitaptan aldım. İkisi de yeni geçti elime; adıma imzalanmış, iki büyük şairden, iki büyük eğitimciden. İkisi de, Öner Yağcı’nın deyimiyle “ Dev Bir Aydınlık Ağacı”. İkisinin de adı Mehmet. Biri, Aydın; diğeri Başaran. Ellerinize, yüreklerinize sağlık, Değerli Öğretmenlerim. (Mustafa B.Yalçıner)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;YANKILANIYOR YALNIZLIK&lt;br /&gt;M. ŞEHMUS &lt;strong&gt;GÜZEL&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde, yalnızlık hiç beklenmeyen, önceden bilinmesi mümkün olmayan ve kimi açılardan belli ölçüde tedirgin edici boyutlar kazandı.&lt;br /&gt;Elbette yalnızlık bir hastalık değildir, elbette insan doğduğunda yalnızdır. Öldüğünde de. Doğumla ölüm arasında geçen o kısa veya uzun, dertli veya dertsiz, sıkıntılı veya neşeli zaman diliminde yalnız kalmamak için paylaşmasını bilmeli, uzlaşmacı, bilge ve uysal anlamında filozof olmalı. İnsanoğlunun bireysel açıdan başka bir biçimde kurtuluşu mümkün değil. Yalnızlığın tedirgin edici boyutlarını görünce ilk söylenmesi gerekenler bunlar.&lt;br /&gt;Burada sözünü ettiğim yalnızlık, katlanılan, başa bela olmuş yalnızlık değil. Seçilmiş, tercih edilmiş yalnızlıktır. Yani öyle geçmişinde aile içinde yaşamış, kendi ailesini kurmuş, sonra yalnız kalmışlık değil anlattığım. Neredeyse doğuştan beri yalnız kalmayı tercih etmiş, yalnızlığı bir yaşam biçimi olarak seçmişlerin yalnızlığıdır. Yaşamını yalnızlık üzerine kurmuşların yalnızlığıdır. Bu, aynı zamanda her gün yalnız kalmak anlamına da gelmiyor elbette. Bencillik, kendi merkezcilik, benmerkezcilik sonucu yaşam biçimi olarak yalnızlığı seçmişlerin yalnızlığıdır bu. Örneğin bir kadın veya erkek düşünün on altı, otuz beş veya yüz metrekarelik evinde tek başına yaşamayı seçmiş. Yalnız. Yapayalnız. Kedisi veya köpeği bile yok. Ama bu kadın veya erkek her sabah işine gider, her akşam işinden döner, hafta sonunda belki bir kadın veya erkek arkadaşıyla « çıkabilir » de. « Çıkacak » hiç kimse bulamazsa, belki, kim bilir, olmaz olmaz demeyin, kalkıp ana ve babasını veya birinden birini ziyaret bile edebilir. Bu milyonda bir ihtimaldir ama bu da bir ihtimaldir hani. Ne olursa olsun böyle bir kadın veya erkeğin yaşamı yalnızlık üzerine kurulmuştur ve o yalnızlık içinde onu asla bir başkası gelip aramamalıdır. Yaşam biçimi yalnızlıktır. Kural budur. Gerisi istisnadır. Böyle bir yalnızlıktır burada yankılanan.&lt;br /&gt;Yalnızlığın getirdiği kimi sonuçlar irdelenmeyi hak ediyor. Yalnızlık birçok şey yanında aynı zamanda yeni tür ticari ilişkilere yol açıyor. Bunun ve kimlere yaradığının da mutlaka incelenmesi lazım. Süpermarketlerde artık birçok şey, her şey dememek için bu formülü kullanıyorum, tek kişilik olarak sunuluyor, satılıyor, alınıyor, tüketiliyor...&lt;br /&gt;Bireysellik göklere çıkarılarak, bencilliğe, benmerkezciliğe ulaşıldı.&lt;br /&gt;Yaratıcı düşünceden belli ölçülerde uzaklaşıldı, tekrarcılıkta karar kılındı. Tekrarcılık öncelik kazandı. Yaşam her gün yinelenen, benzer ve aynısının tıpkısı eylemler ve hareketler bütünü biçimine dönüştürüldü. Monotonluk hayatımızı tekeli altına aldı. Beyin artık kendini yormadan ve sanki otomatik viteste gibi işler oldu ve bunun sonucu kimi işlevlerini yitirdi. Günümüzde en ciddi hastalıkların başında beyinle, hafızamızla ilgili olanların öncelik kazanması bir rastlantı değil. Bunu bilimsel ciddi araştırmalar sonucunda İngiliz uzmanlar da söylüyor. Bu konuda Melih Aşık’ın 10 Nisan 2011 tarihli Milliyet’teki « Açık Pencere »sinden bakmanızı tavsiye ederim. Uzmanlar bunu önlemek için kimi öneriler yapıyorlar, hepimizin işine yarayabilir diye birkaçını aynen aktarıyorum:&lt;br /&gt;“Hayatınızı ne kadar renklendirirseniz beyninizi o kadar neşelendirirsiniz...&lt;br /&gt;Farklı düşünme tarzları beyni geliştirir.&lt;br /&gt;Çocuklar ve hayvanlarla daha fazla vakit geçirin. Sizden farklı düşünen insanlarla konuşun.&lt;br /&gt;Zihinsel rutinlerinizi kırın. Bazen telefonu sol elinizde tutun, çantanızı diğer elinizde taşıyın, evinize başka bir yoldan gidin.&lt;br /&gt;Her gün güzel bir resme, manzaraya ya da fotoğrafa bakmaya çalışın.&lt;br /&gt;Her gün sevdiğiniz bir müziği bir süre gözleriniz kapalı dinleyin. Klasik müziğin zekâya 7 puan eklediği öne sürülmektedir.&lt;br /&gt;Yabancı dil öğrenmek beyni geliştiriyor. Her gün birkaç yabancı sözcük öğrenin.&lt;br /&gt;Kişi açık havada ve ayaktayken beyin yüzde on daha fazla çalışır, diye tahmin edilmektedir. Yürürken kolları sallamak da beynin çalışmasını etkiler.” (1)&lt;br /&gt;Bütün bunlar önemli, güzel ve mutlaka uygulanmalı. Ama bu arada alışkanlıklar, monoton yaşam, yalnızlıklar içinde sürüyor ve kafayı yormadan geçinmek ve “yaşamak”, yaşa-bak gittikçe öncelleşiyor. Hatta öncelleşti aslında yıllardan beri. Yaşa-bak hem televizyona bakmak anlamında. Hem de sadece bakmak, sorgulamadan, irdelemeden sadece bakmak anlamında. Sürekli televizyon izlemek örneğin insanı basbayağı ahmaklaştırıyor. Bu da bilimsel araştırmalarla ispatlı. “Sürekli televizyon izlemek beyni yavaşlatır” diyor uzmanlar. O nedenle alışkanlıklarımızı aşan, beynimizin sınırlarını zorlayan etkinliklere yönelmeliyiz.&lt;br /&gt;Yalnızlıklar ve yalnızlıkların toplamı sonucu toplumsal faaliyetler, toplumsal yön gittikçe sınırlandı. Sınırlanıyor. Sınırlanmaya mahkûm ediliyor. “Sahte dinler” ismini verebileceğimiz bin bir yan ve ticarî ilişkiler demeti içinde eriyenler de, toplu intiharlarla çareyi “başka dünyalara gitmekte” arayanlar da var elbette.&lt;br /&gt;İnsanoğlu kendisini geliştirmekte diğerleriyle ilişkinin önemini artık göremez oluyor. Görmüyor. Es geçiyor. Oysa kendimizi ancak başkalarıyla (birlikte) değerlendirebilir, kıyaslayabilir, ölçebiliriz. Kedimize ve/veya köpeğimize “posta atarak” değil.&lt;br /&gt;Özverili davranış biçimleri terk ediliyor. Özverili davrananlara, paylaşanlara “aptal”mış gibi bakılıyor. Modası geçmiş bir dünyanın son çocukları muamelesi yapılıyor. Bunun sonucunda medenî davranmak gereksiz görülebiliyor. “Benden” veya küçük klanlardan olmayanlara karşı aniden ve hiç de beklenmeyen biçimlerde sert, kaba, şiddete dayalı davranış biçimleri edinilebiliyor. Sokakta, otobüste, metroda, her türlü toplu taşıma araçlarında ve aklınıza gelebilecek her yerde kabalık, gayri medenî davranış biçimleri öncelik kazanıyor. Bu tür davranışların sayısı, yoğunluğu ve şiddeti gittikçe artıyor. Hele büyük kentlerdeki, dev-kentlerdeki, "dünya-kentlerdeki” anonima (isimsizlik, tanınmamışlık) ve vurdumduymazlık da devreye girince iş çığırından çıkıyor, çıkabiliyor. Bugün birçok megapoldeki mega yalnızlıkların yol açtığı mega şiddetin kaynaklarından biri de budur.&lt;br /&gt;Yaşanılan veya dayatılan hayat öyle bir hale geldi veya getirildi ki bugün kimi insan/birey/yurttaş bizzat kendi yaşamından bile artık zevk alamıyor. Kendini ve yaşamını bile anlamlı hale getiremiyor. Yaşamak neredeyse a’dan z’ye anlamsızlaşıyor. Anlamsızlaştırılıyor. Yat-Kalk-Çalış. Yat-Kalk-Çalış git-geli arasında sıkışan ve/veya sıkıştırılan hayatlar çekilebilirlik sınırını aşıyor. Bunun sonucu intiharlar artıyor. Çocuklarda, gençlerde, İskandinavya ülkeleri gibi « kuzeyde » yaşayanlarda, Fransa’da mahkûmlarda, polislerde, çalışma koşulları günden güne zorlaştırılan emekçilerde...&lt;br /&gt;Sevginin yönü, amacı sonucu bile değişti. Sevmesini bil(e)meyen tipler yetişti, yetişiyor. Bu tür bireylerin sayısı günden güne artıyor. Sevmeyi sadece seks yapmakla eşdeş gören, sevgiyi seksle karıştıran veya sadece ona indirgeyen kadın ve erkekler türedi... Yalnızlıklarında, “pembe telefonlarla” veya sadece kendi kendileriyle sevişenler söz konusudur artık. Bu da yeniden ve yeniden “sahte dinlerin” türemesine yol açtı.&lt;br /&gt;Bu yeni tür davranış biçimlerinden, yalnızlıkların yarattığı oluşumlardan yararlananlar da var elbette. En önce siyasi, ticari, toplumsal (kültür ve bunun bir parçası olarak televizyon kanalları en başta) egemenliğe sahip olanlar, sonra yapay dinleri ve onların tapınaklarını ellerinde tutan kesimler. Bu takımlar acısından bu davranış biçimlerinin gittikçe tutulmasını “ harika bir gelişme” biçiminde değerlendirmek mümkün. Ancak bu süreç henüz tamamlanmamış bir süreç. Sonucunun nasıl geleceğini, getirileceğini bilemiyoruz. Bugünden. Kim bilir belki egemenleri son derece şaşırtacak bir sonuçla da bitebilir. Hani göremeyen gözler açılırsa. En iyi gören biliyorsunuz kapalı gözlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT&lt;br /&gt;(1) Melih Aşık’la Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde birinci sınıftan itibaren sınıf arkadaşı ve dosttuk. Dostluğumuz o günlerden bugünlere sürüyor. Fakülte yıllarında Melih’in lakabı “Doktor”du. Nedenini anlatmam uzun sürer, başka bir gün belki anlatırım. Bu lakabın etkisiyle midir, yoksa Melih’in “kaymakam yerine doktor olmak istemiş olması mıdır, bilemiyorum, ama arada bir doktor tavsiyeleri aktarması epey yararlı ve hoş. Hepimizin işine yarayabilecek öneriler bunlar çünkü. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;EDEBİYAT AĞACIMIZDAN EKSİLEN YAPRAK: RUŞEN HAKKI&lt;br /&gt;İsmail &lt;strong&gt;BİÇER &lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621176699623230242" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 233px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-6j5KtrCV2sc/TgJubRC-yyI/AAAAAAAAAHg/kK2jxpsnKrk/s320/Ru%25C5%259Fen%2BHakk%25C4%25B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/strong&gt; “Ruşen Hakkı, hep çocuk. Ruşen Hakkı, hep dost. Ruşen Hakkı aşkla, hüzünle, içtenlikle, doğayla bütünleşmiş bir insan. Ruşen Hakkı, güler yüzünü eksik etmeyen bir inatçı yazar. Ruşen Hakkı, hep sevgi ve sevecenlikle dolu bir ağabeyi genç yazarların.” (Öner Yağcı)&lt;br /&gt;11 Nisan 2011’de kaybettiğimiz Ruşen Hakkı’nın, edebiyat dünyamızda yarattığı boşluk, kolay doldurulacak gibi değil.&lt;br /&gt;“Sessizlik Kuyusu” adını taşıyan ilk şiir kitabım için, “Özgür Kocaeli” gazetesindeki köşesinde tanıtım yapmış ve şiirlerimden örnekler sunmuştu. Bu durumdan son derece etkilenmiş ve mutluluk duymuştum. Edebiyatımızın bu alçakgönüllü ustası, genç şairlerin ilk yapıtları eline geçer geçmez, bu gazetedeki köşesine mutlaka taşır, böylece onlara en büyük desteği sunmuş olurdu.&lt;br /&gt;Ruşen Hakkı, son derece titiz bir şiir ve yazın işçisidir. Şiirlerini okuduğunuzda, sözcüklerin nasıl bir incelikle yan yana geldiğine tanık olursunuz. Her eseri bir öncekini aşan çabanın ürünüdür. Toplumcu-gerçekçi sanat anlayışına sahip olmasına rağmen, slogan anlatımlara itibar etmez. Anlaşılamayan, kapalı imgelere yüz veremediği gibi, gerek şiirleri, gerek öyküleri içimizi ısıtan türden. “Üretimde Sevda” kitabındaki, “Patikanın Sonu” başlıklı şiiri buna çok güzel bir örnek:&lt;br /&gt;“Sana sevdiğin çiçeği getirmek isterdim / kıyısında açıp da dereyi güzelleyen / çocukları dillendiren çiçeği. // Bölük pörçük anıların koyağından / kotarıp da kendimizi hadi gidelim // hadi gidelim / inelim göz kamaştıran / yüzümdeki patikadan aşağı / ve varıp birlikte sahiplenelim / dudağımdaki şarkıyı. // Sesini sesime ver / ya da al sesine kat sesimi / ve yalağı mermer / çeşmeye dayarken dudağını / unutma beni içtiğini. // Bak dinle, sesinin değişikliği / muştuluyor burçlarımızın çiftleştiğini!”&lt;br /&gt;Ruşen Hakkı’nın, güzelim Türkçesiyle okuru büyüleyen bu dizelerinden sonra,&lt;br /&gt;“Yırtılan Gecede” adını taşıyan şiiri, 1999 yılında İzmit’te (Marmara’da) yaşanan, Ağustos depreminin (unutulmayacak o ortak acının) ifadesidir:&lt;br /&gt;“Gece yırtıldı / göğü gördüm / şaşılası yakındı! / Yıldız toplardım / çocuk olsaydım! // Gece yırtıldı / denizi gördüm, / bir alev topuyla geldi / Gölcük’te Kavaklı’yı / Değirmendere’de / sahili yutan dalgalar! // Gece yırtıldı / çaresizliği gördüm, / batacak bir gemiydi sanki ev / öylesine korkunç sallandı / ve bütün sesleri boğdu / dipten gelen uğultu! // Gece yırtıldı / korkuyu gördüm, / savruldum oradan oraya / ve inanılmaz bir aşkla sarıldım / kırk yıllık karıma!”&lt;br /&gt;İlk şiiri 1952’de “Yeşilay” dergisinde çıkan Ruşen Hakkı’nın, sadece şiir ve öykücü yanına değinmek eksiklik olur. O, aynı zamanda günce, roman ve çocuk kitapları türlerinde de eserler vermiş üretken bir yazın adamı ve gazetecidir.&lt;br /&gt;Yapıtlarında toplumcu damara sahip bu yazın ustası, insanlık adına yola çıkmayı görev edinmiş, ezilenlerin ve emekçilerin sesi olmayı başarmıştır. Her şeyden önce, yazdıklarıyla yaşamı arasında asla bir çelişki olmamıştır. Kavgası yumuşak, haklılığını ise bir sanatçıya yakışır edayla ifade etmesini becermiş ender isimlerden biridir.&lt;br /&gt;Eserleriyle, çevresinde dostluk ve sevgiyi büyütmüş Ruşen Hakkı gibi değerlerin, edebiyat dünyamızdan eksilmesi büyük kayıp. Hasta olduğu günlerde, önemli yazın adamı Şener Aksu’nun, O hastalanınca; İzmit hastalandı sanki.” sözü boşuna değildir.&lt;br /&gt;Her okuduğumda, aynı duygu ve derinlikte etkilendiğim “Genzimde Yanık Kokusu” başlıklı şiiriyle yazımı noktalarken, yapıtları ve kişiliği önünde saygıyla eğilmeyi bir borç olarak görüyorum.&lt;br /&gt;“Kocaman bir yalnızlıktı / Behçet Aysan’ın şiirinde İzmit / bir ince suydu / günü geldiğinde / körfeze dökülen. // Ne zaman Sivas dense / genzimde yanık kokusu. // Vereme geçit vermezdi / hekimliğinin ilk yıllarında / ve her akşam /asar da gelirdi çınarlara / dispanser kokusunu, / usulca yanaşırdı limanıma // rakılanırdık, en çok da Mahir’de. / Hangi mevsimdeysek / o mevsime bürünürdü sesi / ve baştan sona bilmese de sözlerini / ses sokardı her türküye. // Ankara dendiğinde / daha bir buğulanan gözlüklerini / silerken hüzün dökerdi, sevgiyi daha bir inceden / dokurdu gözleri. // Azıcık külhandı, /çokça şair”&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;MUSTAFA B. YALÇINER’İN ÖYKÜLERİ (*)&lt;br /&gt;Hasan &lt;strong&gt;AKARSU&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mustafa B. Yalçıner, 1948 Mersin-Gülnar-Gilindire (Aydıncık) doğumlu. 1996’da Gazi Üniversitesi’ndeki görevinden emekli olan yazarın makale ve öyküleri birçok yazın dergisinde yayımlandı. “Toroslar’da Yaşam Erken Başlar” (1) ve “Sümbül Gölü” (2) adlı iki öykü yapıtı olan yazar, kısa öyküleriyle ilgi çekiyor.&lt;br /&gt;Toroslar’da Yaşam Erken Başlar adlı yapıtında, 34 öykü yer alıyor. Önsözde, Vecihi Timuroğlu, onun öykülerini şöyle değerlendiriyor: “Mustafa B. Yalçıner, konuşanın sözünü yanıtlama yöntemini kullanıyor, ama duruma göre, dinleyene yöneltilen söyleme de rastlıyoruz… Kısa öyküde, tek kişinin söyleyişi, olayın akışını da engelleyebilir. Mustafa, bu engeli görmüş ve karşılıklı konuşmaları yeğlemiş… Mustafa, kişileri çok yanlı yansıtma çabasına yöneliyor ara ara…”&lt;br /&gt;Öğretmen Dünyası dergisini izlemeseydim, Saadet Bilir’i, Ali F. Bilir’i tanıyamayacaktım. Onları tanımayınca da Mustafa B. Yalçıner’i tanımayacaktım. Her şey birbirine ne güzel bağlanıyor. Akdeniz gezisinde, Aydıncık (Gilindire) Öğretmenevi’nde üç gece kalmasaydım o yöreye ilgi duymayacaktım belki. Gerçemek dergisi bu değin ilgimi çekmeyecekti. Gilindire öykülerini, Toroslar’ın öykülerini bu değin severek okumayacaktım. Yalçıner, öykülerinde çocukluk anılarına, göç olaylarına, okul yıllarına, konargöçerlerin yaşamlarına yer veriyor. Göç (mübadele) öykülerinden Sarnıç, Hıristo Hasan en çok ilgi çeken öyküler. Yörük Deveci Ali, Berber Petro’nun kızı Athena’ya sevdalı. Zorunlu göç olunca, Petro, kızını sarnıca sarkıtarak Yörük Ali’den saklayıp kurtarmak istiyor. Sevdanın önüne geçilemiyor, Athena’yı, gelenek ve din ayrılığına karşın Yörük Ali’ye veriyor. Demirci Yorgi de malını, eşeğini göç sırasında Hıristo Hasan’a severek bırakıyor.&lt;br /&gt;Gömü arama alışkanlığı Gilindire’de de var. Arama sırasında yaşanan kaza olayları, dinamitle balık avlama sırasındaki kaza olayları, sevgiliye kavuşamama acıları, çok çocuklu ailelerdeki geçim sıkıntıları, hayvan otlatırken çocukların başına gelen olaylar, babanın cüzdanından para çalma, Irmasan Yaylası’ndaki yaşam, Silifke’de liseyi okurken yazarın başından geçen olaylar (Sordururum Sana), Fransız turistlerle ilişkiler vb olaylar başarıyla anlatılıyor öykülerde. “Yalnızlığın Ayak Sesleri”nde, benöyküsel bir anlatım var. Emekli olan yazar, Ankara’dan ayrılıp çocukluğunun geçtiği kasabaya ev yapıp yerleşmek istiyor. Eşi, gelip onu yeniden Ankara’ya götürmek istese de başaramıyor, yalnız dönmek zorunda kalıyor. Yazar, doğduğu yere tutkun. Onun için yurtsama duyguları içinde duyumsadıklarını yansıtıyor. “Yayla Yolunda” hayrat yaptıran Topal Abdullah’ın öyküsünü anlatırken, meşe ağacını ne güzel konuşturuyor:”Ne oldu bu insanlara, çeft de mi toplamaz oldular? Ya develer nereye gitti? İnanır mısın keklikler ötmez, eşekler anırmaz oldu gölgemde” (s.115). İnsanlığın eskilerde kaldığı vurgulanıyor öykülerde, yüreğinin sesini dinleyen insanlar, kuş gribi nedeniyle yakılan hayvanlar, Sivas-Madımak’ta takunyalıların yaktığı insanlar anlatılıyor. Dürüst oldukları halde, çıkar ilişkileri nedeniyle karalanan, ak olduğu bilinen insanlar (Değirmenci Memiş Ağa), paranın gücü kullanılarak öldürülmek istenen ( Mahmut Ağa) insanlar, odun toplarken ırzına geçildiği için intihar eden güzel kızlar (Cemile-Ayıboğan) anlatılıyor. Yazar, her öyküsüne güzel-etkileyici betimlemeyle başlıyor. Baba Gömütü öyküsünde, belediye kararıyla taşınan mezarlar anlatılırken, Musa, 40 yıl önce yitirdiği babasıyla konuşuyor, ona eski konukseverliğin kalmadığını söylediğinde, babasının da “iyi ki ölmüşüm” diyen sesini duyar gibi oluyor.&lt;br /&gt;“Sümbül Gölü”nde, 25 öykü yer alıyor. Yaşlı adam Umut’un öyküsünde, karısını yitiren adamın topladığı mücevherleri bir çobana okul yaptırsın, çocuk okutsun diye vermesi anlatılıyor:”…Evet evlat! Çok para var bu torbada. Çıldırtır adamı. Ama sen akıllı davranacaksın, anladın mı beni? Bol bol okul yaptıracaksın. Çocuk okutacaksın. Özgür insanlar yetiştireceksin…” (s.9). Çoban çocuk, torbada cilalı çakıltaşları ve deniz böceği kabukları buluyor mücevher yerine. Unuttuğu sığırlarının ardına düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Göç nedeniyle, Yorgi’ye iki altın borcunu ödeyemediği için üzülen Adil’in ruh durumu, dinlence için deniz kıyısındaki kasabasına gelen İngilizce öğretmeni Evren’in karakola götürülürken yaşadığı korku (12 Eylül’ün üstünden bir yıl geçmiş), komşunun bahçesinden babası için salatalık çalarken yakalanan Mülayim’in korkusu, köydeki muhtarlık çekişmesi ve kuraklık sıkıntısı, yalnız yaşayan babaya sahip çıkan kızının tutumu, balık tutarken fırtınaya yakalanan kaptanın umarsızlığı ve cesareti, istediği kızı alamayan delikanlının bunalımı, boş inançların etkisi (Yılan Kavlağı), içindeki çocuğu dinleyen anlatıcının kendisi için yaşayamadığı için duyduğu üzüntüsü (Taşmasa’daki Çocuk), Kilindria’ya dönen Rum’un ata evini arayışı sırasında Berber Petro ile kızı Athena’nın öyküsünü dinleyişi, yüz elli yıllık ceviz ağacının korunması için Orman Mühendisi çıkacak olan Mürşit’in girişimi, yalnız yaşayan insanların sahiplenilmeleri, isyan eden atların öyküleri (Atların İsyanı), Fransız turist kız Nikol’a aşık olan Veysel Kaptan’ın öyküsü (Peşör’ün Öyküsü), emekli olunca bir kasabaya yerleşmeyi düşleyen memurun düşünceleri, 600 yıllık iki servi ağacının söylenceli öyküsü (İkiz Katran), öldürdüğü yılanın eşinden korkan çocuğun çıkmazı (Una Bulanmış Karayılan) vb konular, olaylar başarıyla anlatılıyor öykülerde. Kitaba ad olan “Sümbül Gölü” öyküsünde, ilkyazda arabasıyla Toroslar’a çıkan sürücünün sümbül kokularına tutulup durması, sümbülleri bekleyen kadınlarla konuşması anlatılıyor. Köylü kadınlar çiftçinin durumunu şöyle yansıtıyorlar:”…Birkaç ihtiyar kaldı köyde. Malcılık öldü, çiftçilik öldü. Gençlerin hepsi de terk etti köyü. Ne yapsınlar burada? Şimdiyse sahilde seracılık yapıyorlar. İş nerde, aş orda. Bizse hükümetin verdiği tarla parasıyla idare etmeye çalışıyoruz. Bir de sümbülümüz var…” (s.94). Köylü kadınlar, kırlarda açan sümbülleri toplayıp kente satmaya götürüyorlar, gelir elde ediyorlar. Anlatıcının anımsadıkları bir düş gibi. Sabah ezanı okunurken ayılıp çok içtiğini anlıyor.&lt;br /&gt;Yazar Mustafa B. Yalçıner, kısa öykülerinde, küçük insanların kocaman dünyalarını başarıyla yansıtıyor. Olay öyküleri yazıyor, elöyküsel anlatımı daha çok kullanıyor. Olay kişileri, çevresinde iz bırakan kişiler olup uzun süre belleğinize yerleşiyorlar. Olayların geçtiği yerler Toroslar ve çevresi, deniz kıyısındaki kasaba, yaylalar vb. Betimlemelerinde başarılı olan yazar, olayların geçtiği yerleri, kişileriyle birlikte etkili olarak, yalın bir dille anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) 1. Toroslar’da Yaşam Erken Başlar- Mustafa B. Yalçıner, Öyküler, Etik Yayınları, Mart 2008, 176 s.&lt;br /&gt;2. Sümbül Gölü- Mustafa B. Yalçıner, Öyküler, Etik Yayınları, Eylül 2009, 152 s. &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;HİÇ YAŞLANMAYAN CEMAL SÜREYA’YA: PEKİ BU ÖLÜM NİYE?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Ekber &lt;strong&gt;ATAŞ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621165996538295122" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 250px; CURSOR: hand; HEIGHT: 316px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-WfDlWog6XWU/TgJksQ8rc1I/AAAAAAAAAGw/yiGQG1S0sgc/s320/Cemal%2BS%25C3%25BCreya.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;gülün tam ortası süreya&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;cemal süreya’ya &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;istanbul&lt;br /&gt;kederli ömrüm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kırmızı bir kuştur soluğum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konacak çatı arar&lt;br /&gt;gülün tam ortası süreya&lt;br /&gt;oysa cemal’eydi konukluğum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sıyırıp geçiyor galata’yı&lt;br /&gt;istanbul&lt;br /&gt;kuşluk vakti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Merhaba Cemal abi.&lt;br /&gt;Ölümsüzlük ardındaki şair ağabeyim, seni ölümsüzlük uykunda şiirimle selamlıyorum.&lt;br /&gt;Onca yıl yan yana oturmuşuz bu yakada (Bostancı’da). Adeta seninle bütünleşen Hatay’a girip çıkmışız yıllarca. Ne ki, bu süreler içinde seninle karşılaşamamak, Vecihi Timuroğlu, İsmet Kemal Karadayı’lı müebbetlik içki sofralarınızın konuğu olamamak, benim için ne büyük kayıp; bunu şimdi daha iyi anlıyorum.&lt;br /&gt;Vecihi abi, senin zekânın pırıltılarından söz eder durur hep. Masa başı sohbetlerinizin konusu, gelip gelip edebiyat, şiir, sanat, felsefeye, tarihe dayanınca, Bir Cemal Süreya konferansına dönüşürmüş bu sofralarınız. Timuroğlu ile 2009 Temmuzu’nda, Ankara’daki evinde yaptığım uzun söyleşi de, seni ve İsmet ağabeyi sorduydum. Şunları demişti, özetleyerek alıyorum:&lt;br /&gt;“Cemal Süreyya’sız bir yazın dünyası, eksiktir bence… Cemal’in engin bir yazın bilgisi vardı. Kaç kişi bilir acaba? Cemal, Yedi Askı’yı çevirmiştir. İslam öncesi Arap şirini hangi boyutta ve hangi derinlikte bildiğinin en güzel örneğidir bu. Fransız Şiiri’ni, Cemal gibi bilen kaç kişi vardır ülkemizde? Salt şiir bilmezdi, yazınımızın tüm kaynaklarını bilirdi. İslam’dan önceki Türkçe metinleri irdelerdi. İran yazınının ve Arap tarihinin tüm aşamalarını incelemişti. Cemal’in şiirini iyi okuyun. Onun, tarih bilgisindeki derinliği anlarsınız. Cemal, sürekli tarih okurdu. Toplumun tarihini bilmeden, o toplumun ekinsel yansıtmasını yapamazsınız. Her zaman, genç şairlerin ve yazarların ilk yapıtları sığdır. Çünkü tarih bilgileri derinleşmemiştir. Felsefeye soğukturlar. Cemal, gerçek anlamda bir tarih felsefesi uzmanıydı. (…) Demem o ki, sanatçı ya da düşünür, dilinin, toplumunun tarihsel gelişmesinin tüm geçmişini, bu geçmişin ilişki kurduğu yabancı ekinlerin en az iki yüz yıllık geçmişini iyi bilmelidir. Yoksa şiiri de, yazısı da, bir sığlık gösterir. Cemal, benim dostumdu… Ama ilişkimiz, salt dostluk ilişkisi değildi. Bir araya geldiğimizde, sanat ve ekin ilişkimiz başlardı… Ancak, bütün içtenliğimle söylüyorum, benimle ve Muzaffer’le oturduğunda, deha derecesinde bir zekânın ışığını saçardı. Öğretir ve öğrenirdi. Öğrenmekten kaçınmazdı. Bu konuda, çok da alçakgönüllüydü. Kesinlikle bilgiçlik yapmazdı. Bilgiçlikten iğrenirdi.&lt;br /&gt;Onların ölümleri, bende sarsıntı yaratmıştır, (…).”&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Sonra birden, seksenli yıllarda, Özal’a yaptığın, ince zekâ ürünü önerin geldi aklıma. Böyle bir öneriyi de ancak, yapsa yapsa Cemal Süreya gibi bir şair yapardı dedim kendi kendime. Özal’ı, bir Pazar günü, Kadıköy’deki iskelenin önünde birlikte intihara davet edişini hiç unutamıyorum…”&lt;br /&gt;Şöyle diyordun:&lt;br /&gt;“ Gelin birlikte intihar edelim. Bu millet sizden kurtulsun; benim de bir şair olarak bu halka bir yararım dokunsun…”&lt;br /&gt;Şimdi düşünüyorum da, böyle bir öneriyi sizin dışınızda başka kim yapabilirdi diye, aklıma kimse gelmiyor. Toplumsal sorumluluğu doruklara taşıyan böyle de bir romantiktin benim dünyamda. Bu, tam da Cemal Süreyaca bir duruş ve tavır. Ne ki, sen, diyalektik düşüncenin gerekenleri yapandın ayrıca. Genç dostum Engin Berk’in, yazısına, senden yaptığı alıntıda şöyle demiyor muydun?&lt;br /&gt;“Anadolu insanı temelde materyalisttir. Dört mevsimin kadrosu içinde toprağa bitişik bir yaşamı vardır. Dindar değildir. Din, din olarak onun davranışlarında hâkim çizgi olmaktan uzaktır. Bir ideoloji olarak kavramaktadır dini?”&lt;br /&gt;Düşünmelerin, yazmaların, konuşmaların, dost meclislerinde dile getirdiklerin yalnızca şiirle sınırlı değildi. Özellikle konuşmaların, “… deha derecesinde bir zekânın ışığını saçardı. Öğretir ve öğrenirdi(n). Öğrenmekten kaçınmazdı(n). Bu konuda, çok da alçakgönüllüydü(n). Kesinlikle bilgiçlik yapmazdı(n). Bilgiçlikten iğrenirdi(n)…”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Gerçek dostların, sevenlerin, hayranların hep böyle düşündüler. Haksız da değiller hani. Ne yazık ki ben bunları, dostlarından öğreniyorum. Şiirlerinden, yazılarından, yapıtlarından öğreniyorum. Bütün bu hayran olduğum durumları, anları, Cemal Süreya’ya özgü olan her şeyi, seninle karşı karşıya, Timuroğlu ve Karadayı’nın olduğu bir masada dinlemek isterdim. Olmadı. Dostlarının anlattıklarından, yapıtlarından yazdıklarından tanıdım seni. Aynı coğrafyanın, aynı ekinin (kültürün) insanları olarak, sizin öncelim ve öncülüm olan sanatçı, düşünür, şair kimliklerinizin yer aldığı sanat, düşün ve edebiyat dünyasında yer almış olmakla teselli buluyorum.&lt;br /&gt;Söylediğin sözlerinden birini daha anımsıyorum. Kimin sözüne karşılık söylediğini anımsamıyorum, ama aklımda kaldığınca şöyleydi:&lt;br /&gt;“Lokman Hekim kendine yedi kartal ömrü biçmiş.” Cemal abi sen de bu söze karşılık şöyle demiştin:&lt;br /&gt;“Bir şairin ömrü, olsa olsa yedi kırlangıç ömrüdür…”&lt;br /&gt;Şairlerin ömrü “yedi kırlangıç ömrü müdür” bilemem, ama senin de çok iyi bildiklerinden biri olan, Fransız yazın ve düşün dünyasının usta kalemi Sartre’a kulak verdiğimizde bize, şairin bir Gılgameş (ölümsüz ) olduğunu söylüyor:&lt;br /&gt;“Bir insan, onu tanıyan son insan öldüğünde ölür.”&lt;br /&gt;“Her ölüm erken ölümdür” diyen de sen değil miydin?&lt;br /&gt;*Artshop yayınlarınca hazırlanan "Cemal Süreya Yirmi Yaşında" kitabında yer alan yazı&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;YİRMİ MİLYAR DOLARLIK OTEL&lt;br /&gt;Celal Necati &lt;strong&gt;ÜÇYILDIZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Yıllarca kızdıklarını, komünist diye içeri tıktılar. Kızdıklarına “Komünistler Moskova’ya” dediler. Sonra bu ülkeyi yöneten sağ iktidarlar, yağlı börekli anlaşmaları yaptılar. Dünyanın en pahalı doğalgazını Rusya’dan alıyoruz. Elektriğini en pahalı alıyoruz. Şimdi de 20 milyar dolarlık nükleer santral yaptırıyoruz. Hem de Akdeniz kıyılarına. Kime? Rusya’ya. O Rusya Sinop’a neden yapmıyor? Kendi güvenliği sarsılmasın diye. İyi niyetleri var ise; iki nükleer santrali da Ruslar yapsın. Ama yok. Onları tehdit etmeyecek. Akdeniz’de yaşayan halk, onların umurunda değil. Onlar nükleer santral yapılsın gerisi teferruat diyorlar. Bizimkiler de yağlı börekli anlaşmayı kabul ediyorlar. Gerisi teferruat.&lt;br /&gt;1977 yıldan bu yana Akuyu’ya yapılması planlanan nükleer santral ile haşır neşir olarak adeta KANKA olduk. Atom Enerjisi Kurumu Başkanı sayın Prof. Dr. Tolga Yarman başkanlığında bir heyet Silifke’de Öğretmenler Derneği, Halk Eğitimi Merkezi salonlarında, bilgilendirme toplantıları yaptı. Sonra 1978 yılında Taşucu’ndan Silifke’ye insan zinciri ile ilk karşı eylem başladı. Büyükeyceli Belediye Başkanı Sayın Kemal Güdül nükleer karşıtı eylemlere destek verdi. Toplantılarda gençler ile birlikte tivist bile oynadı. Sonra bir dış geziye gitti. Döndüğünde, nükleerci oldu. Kasaba halkı inanamadı. Onu bu kez başkan seçmediler.&lt;br /&gt;Sonra Ceyhan’da bir deprem oldu. Deprem sonrası Yumurtalık- Antalya arasında Ecemiş fay hattı oluştuğu rapor edildi. İşte bu tarihten sonra Prof. Dr. Tolga Yarman güvenlik ortamı olmadığından projeye karşı çıktı. Merhum Ecevit’in Başbakanlığı döneminde başta Yarman Hoca’nın şerhi doğrultusunda, gelişmeleri değerlendiren Sayın Ecevit ihale dosyasını rafa kaldırdı.&lt;br /&gt;Biraz rahatladık. Sonra enerji darboğazı gıygıdısı çalınmaya başladı. Amerika’sı, Rusya’sı ayağa kalktı. Şu Türkiye’yi karanlıktan kurtaralım dediler. Dosyalar hazırlandı. Akkuyu Santrali için Rusya’nın teklifi İkili Sözleşmelerin meclisten karar alınarak verildi. Haydi hayırlısı.&lt;br /&gt;Ne hikmetse; Japonya’da depremler sonucu nükleer santraller sızıntı vermeye başladı. Yani güvenlik sorunu ortaya çıktı. Almanya Başbakanı nükleer enerjiyi durdurdu. İspanya masaya yatırdı. Fransa düşünüyor.&lt;br /&gt;Bizde de sıcağı sıcağına Başbakanımız Sayın Erdoğan Rusya’ya uçtu. Evdeki tüp gaz da tehlikeliymiş. Bu bizi yıldırmaz, birkaç hafta içinde temel atalım dediler. El sıkıştılar. Eşantiyon olarak da 17 Nisan’da vizeler kalkıverecek. İnşaatlarda çalışan işçilerimize gün doğdu. Turizmi canlandırmaya gelen Ruslara da gün doğdu.&lt;br /&gt;Yörede yaşayan bir vatandaş olarak bir önerim var. Eğer Rusya güvenlik konusunda kendine güveniyor ise, hem Akkuyu, hem Sinop’u birlikte yapıversin. Ne olsa bu işi biliyorlar. Bir de firma aramayalım. Kore, Çin uğraştırmasın bizi.&lt;br /&gt;Bunu yapamıyorsa, Akkuyu’da güzel bir liman yapıldı. Orası Amasra’nın bir versiyonu; gelin Akkuyu’yu Ruslara verelim. İlle yatırım yapmak istorsa, oraya 20 milyar dolarlık turizm yatırımı yapsın. Antalya’da bu konuda sicili düzgün. Yatırımları dolup, taşıyor. Buraya da yatırım yapsın. Ne güvenlik sorunu. Ne yöre halkının kötü bakışı. Her gün yatar, kalkar dua ederiz. Pirlere, yatırlara dua ederiz. Hem de 21 Mart Sultan Nevruz’a girerken. O gün dualarımız, niyazlarımız kabul olur. Sonra 6 Mayıs gelir, Hıdırellez günü de ziyaretlere gider niyaz ederiz.&lt;br /&gt;Bunları yapmazlar ise, bu yıl 21 Mart’ta, 6 Mayıs’ta zirvelerdeki ziyaretlere çıkıp, niyaz edip, Yüce Tanrıdan geldikleri gibi gitmeleri için dua edeceğiz. Başka gücümüz kalmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARAP KADINLARI&lt;br /&gt;Mustafa &lt;strong&gt;SAĞLAM&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hepsinin değilse bile dünya halklarının çoğunun şarkılarını dinledim. Şöyle veya böyle büyük bir kısmımız da dinlemiştir. İletişim teknolojisinin bu kadar geliştiği çağımızda kaçınılmaz oluyor, herhangi bir şekilde kulağımıza geliyor o şarkılar, ezgiler, melodiler; radyo, televizyon, sinema derken bir yerlerde karşımıza çıkıyorlar işte.&lt;br /&gt;Bazıları hoşuma gider, severek dinlerim; ırkları, dinleri, dilleri farklı olsa da sanatın diğer dalları gibi insanların ortak duygularını anlatır onlar da, haz verir dinleyenlere. Bu yüzden de müzik insanlığın ortak malı sayılmıyor mu zaten! Ama içlerinde biri var ki, her zaman ilgimi çekmiştir benim, çok farklıdır ötekilerden; Arap Dünyası, Arapların şarkı söyleyişleri ve özellikle de Arap kadınlarınınki. O bölgenin müziğinde bir ayrıcalık gören yalnızca ben değilim; müzik otoriteleri kabul ederler ki, zengin melodileriyle dünyada apayrı bir yere sahiptirler ve kendilerine has bir şarkı söyleyişleri vardır onların. Yoğun bir duygu yükü içerir Arap şarkı ve türküleri.&lt;br /&gt;Yoğun duygu içerirler içermesine de, bunun yanında bir de yalvarma, yakarma, aman dileme vardır büyük bir kısmı çöllerle kaplı bu sıcak bölgenin müziğinde. Şarkı söylerken seslerinde bile vardır o susamışlık, yanmışlık. Gerçi yalnızca Arap ülkelerinde değil, büyük bir çoğunluğu Müslüman olan Ortadoğu ülkelerinin aşağı yukarı tümünde aynıdır; sanki insaf dilerler şarkı, türkü söylerken.&lt;br /&gt;Çoktandır gözümden kaçtığı yok onlardaki bu özellik. Merakıma yenik düştüm, acemice de olsa kendimce kısa yollu bir araştırma yapmadan edemedim ve bazı fikirlere vardım sonucunda. Başta, gördüm ki daha fazla Müslüman ülkelerin kadın şarkıcılarına has bir üslup bu. İsrail kadınlarının şarkı söyleyişleri daha farklı örneğin; aynı bölgede yaşayıp Araplarla iç içe olmalarına karşın onlarınkine benzemezler.&lt;br /&gt;Konuya daha yakından bakıp, biraz da hayatları hakkında bilgi sahibi olduktan sonra, “Müzikleri neden böyle yakarış dolu olmasın ki!” dedim kendi kendime. Neden yanık yanık çıkmasın sesleri! En önemlisi, henüz çocuk mu, genç mi olduklarını bilmeden evlendiriliyorlar, daha doğru dürüst akılları bile ermeden bir kocanın kucağında buluyorlar kendilerini çünkü. Bir erkeğe eş olma konusunda en ufak bir bilgi edinmeye bile fırsat vermiyorlar.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;On dört, on beş yaşın heyecanını, uçarılıklarını hiç mi hiç bilmezler; insanı serseme çeviren o kavak yelleri başlarında hiç esmemiştir. Fırsat bulamamışlardır böyle bir şeyi yaşamaya.&lt;br /&gt;Örneğin bir iki yıl içinde boylanıverip, bir genç kız görüntüsü kazanıverdiklerinde, sürme mürme çekme, saçlarını tarayıp salıverme, kısa bir etek giyip bacaklarını, dar bir elbise giyip göğüslerini ve kalçalarını sergileme âdeti yoktur onlarda. Bu sergileme sonucu, oğlanların, peşlerinde sıraya girdiğini görmenin zevkini hiç yaşamamışlardır, o hazzı hiç bilmezler Arap kızları, kadınları. Tabi bu durumda doğanın onlara vermiş olduğu “seçme olanağı”nı da kullanma imkânları olmaz. Naz, cilve yapamazlar kimseye; böyle bir haklarının olduğunu bile bilmezler.&lt;br /&gt;Çünkü önce Allah’ın, sonra peygamberin kulu olup, onların önünde boyun eğerler, onlara saygı duyarlar, onların emirlerini yerine getirirler. Ve bunların yanında bir de kocalarının kulu, kölesidir onlar. Ama o ilk ikisi, kocalarına kulluk etmek kadar zor gelmez onlara. Doğa, bütün kadınları kocaları ile eşit yarattığı halde, Arap kadınları, kocalarıyla bir türlü eşit olamamışlardır. Bir kısmı, doğadan gelen bu eşitliğin bilincinde ise de bunu açığa vuracak, ağızlarını açıp söyleyecek güçleri yoktur. Çoğu da öyle inandırılmış ki, besbelli bir “eksik etek”tirler; çünkü erkeklere bakınca vücutlarında bir noksanlık olduğu apaçık görülmektedir.&lt;br /&gt;İkincisi: Âdem’i baştan çıkarıp, insanoğlunun Cennet’ten kovulmasına sebep olan onlardır ve doğuştan günahkârdırlar. Zekâsı da kıttır bu kadın mahlûkatının; pek bir şey düşünemez, bilmez, anlamazlar, fikir yürütme güçleri yoktur; saçları uzun, akılları kısadır vesselam.&lt;br /&gt;Bu durumda, ya bir erkeğin dört karısından, ya da haremindeki cariyelerinden biri olmaya layıktırlar. Eğer şanslıysa erkeğine hizmet edip ona çocuk doğuran bir kuluçka makinesi olma fırsatını elde eder, değilse haremde sıranın kendisine gelip çağrılmayı bekleyen biri olur ve gençliği o kadınlar hapishanesinin parmaklıkları ardında geçer.&lt;br /&gt;Talih yüzüne gülüp gönlünün düştüğü bir kocaya eş olsa bile, bulunduğu coğrafyanın geleneği, göreneği, töresi ve dini gereği ancak ya bir tülün ya da siyah bir peçenin ardından bakabilirler dünyaya, bu yüzden de göğün mavisini, gülün kırmızısını, çiçeğin sarısını hiç mi hiç bilmezler, ömürleri boyunca hiç görmemişlerdir, öğrenmeleri de çok uzak bir ihtimal. Doğayı seyretmenin hazzını yaşayamazlar; renk bilgisi bile yoktur çoğunda.&lt;br /&gt;O ülkelerin en çağdaşında bile sadece gözlerini açık tutma hakkı tanınmıştır kadınlara. Dudakları, yanakları görünmese de gözleri açıktadır, bakmalarına bir engel yoktur, bari adım attıkları yeri bilsinler. Başkaları onların yüzünü görmese de onlar, başkalarının yüzünü görebiliyorlar.&lt;br /&gt;Ama Arap kadınlarında, dahası şu Ortadoğu kadınlarının tümünde öyle bir göz, kaş, kirpik vardır ki, yerkürenin hiçbir yerinin kadınlarında bir benzerini göremezsiniz. Ağızlarıyla, dilleriyle ve yüzleriyle anlatacaklarının hepsini gözleriyle anlatıyorlar. Başkalarının saatlerce dil dökerek söylemeye çalıştığı herhangi bir şeyi onlar bir bakışla ifade ediverirler hemen.&lt;br /&gt;Seslerindeki o yakarının, o yanıklığın asıl sebebi içlerinden geldiği gibi konuşamamaları, doya doya bir gülememeleri, sevememeleri, gönüllerince bir aşk yaşayamamalarıdır. Meramlarının hep içlerinde bir ukde olarak kalmasıdır. Hep kul, köle olmaları, ezilmeleridir. Onun için Tanrı’ya yalvarıyorlar, kocalarına yalvarıyorlar, kaderlerine yalvarıyorlar.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Evet, Arap kadınlarınınki bir türkü, şarkı değil, “imdat çığlığı”dır aslında.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;KONUK KEDİ&lt;br /&gt;Mehmet &lt;strong&gt;BABACAN&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Akşamın erken saatleriydi. Evimizin giriş kapısında bir tıkırtı duyduk. Kapı çalınması değildi. Merdivende de kimse yoktu. Kapıyı hafifçe aralayınca, bir kedi, süzülüverdi içeriye. Yetkince bir şeydi. Sokak kedilerinde gördüğümüz kirden, pastan eser yoktu. Bakımlı bir görünümü vardı. Uysalca davranışlar içindeydi, Bacaklarımıza sürtüne sürtüne, evi kolaçan edercesine dolaştı. Sonra, kırk yıllık değilse bile, birkaç yıllık dostumuzmuş gibi, sedire çıkıp, yanımıza kıvrıldı.&lt;br /&gt;Eşimle göz göze gelip, son yargımızı paylaştık: Bu bir ev kedisiydi. Komşulardan birinin olmalıydı. Kendi kapılarını şaşırmıştı her halde. Bir de, kediler şaşırmaz derler. Demek ki, şaşırmayan bir Allah.&lt;br /&gt;Kedi hırsızı olmamak için, komşulara bir bir sorduk. Kimse sahip çıkmadı.&lt;br /&gt;Bizim yaşadığımız telâş, konuğumuzun umurunda bile değildi. Uzun süreli bir nöbetten çıkmış gibi dinlendikten sonra, gerinerek kalktı, bizimle ilgilenmeye başladı. Bizim, ona hal- hatır soracağımız yerde; sanki o bize soruyordu. Hafiften başlayan okşamalarımıza cesurca yanıt veriyor; mutluluğunu sergilemekten çekinmiyordu. Arada bir kalkıp, külhanbeyi tavırlarla, şöyle bir dolandıktan sonra, kalktığı yere yeniden yatıyordu. Anlatmak istediği bir şey vardı sanki. Bizim tarafta ise, deniz kıpır kıpırdı. Sere serpe yatışına baktıkça, yüreğimizde sevgi meltemleri uçuşmaya başlıyordu. Bu kadar kısa zamanda, bu kadar yoğun duygudaşlık, şaşırtıcıydı doğrusu. Biz onu, önceden tanımıyorduk, ama sanki o bizi, yıllardır tanıyordu. Çünkü bizim güvendiğimizden daha çok, o bize güveniyor gibiydi.&lt;br /&gt;“Bizim olabilir mi?” dercesine bakıştık. Ama içimizden gelecek yanıtı söylemekten korkuyor gibiydik. Çünkü apartmanda bakımı zordu kedinin. Daha önce de kedimiz olmuştu. Beslenmesi, neyse de, temizliği ve dışkısı bir belâ idi. Kışta kıyamette, kum aramaktan bıkmıştık. Hani, “ Kedi nankör olur” derler ya; yemin olsun, yıkarken, nankörlüğün zirvesine çıkıyordu. Sorun bununla da bitmiyordu. “ Beterin beteri vardır” derler ya; şubat- mart dönemine dair tasamız, ta aralık- ocakta başlıyordu. Her canlıda cinselliğin alevlendiği dönemler olurmuş; ama kedininki bir başkaydı arkadaş. O dönemde, yaşamının üç düğüm noktası vardı sanki: Karnını doyurmak; çişini yapmak; sonra da, sevgili bulmak için, sokak kapısını tırmalamak.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Neyleyim ki, ocak ayı bitmek üzereydi gene. Akşam- sabah tarih tekerrür etmeye hazırdı. Haydi, dışarıya bıraktık, diyelim. Sokakta namusumuzu beş paralık ettikten sonra; kim bilebilir, karnında kaç nüfusla döneceğini? Kendini, evlâtlıktan reddedilmiş sayıp da, hiç dönmese, nasıl olsa biz de unuturduk, olur biterdi. Ama döner gelirdi bu sırnaşık. Önce geldiği gibi, tıpış tıpış gene gelirdi.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hikmetinden sual olunmazmış. Onca derdimiz varken, başımıza bir de kedi derdi çıkmıştı. Kovsak mı, sevsek mi? İlginçliği gün geçtikçe artıyordu. Yatılacak en güzel yeri seçmekte öyle ustaydı ki, ağzımız açık kalıyordu. Yemek için miyavlamayan kedi cinsi duydunuz mu hiç? Sürtünerek istiyor, istediğini. Vallahi, böyle cilvelisini yeni görüyorduk.&lt;br /&gt;Hâsılı, ev sahibi biz miyiz, o mu, belirsiz olmuştu.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Arkadaş toplantısında da anlattım olayı. Hem de, tüm ayrıntısıyla anlattım. Çünkü derman aranacaksa, dert açık açık anlatılmalıymış. “ Gıdaklamayan tavuğa folluk gösterilmez” derdi, rahmetli Ninem.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Arkadaşlar, daha da karıştırdı kafamı. “ Siz, o gelen yaratığın, gerçekten, kedi olduğuna inanıyor musunuz?” diyen arkadaşın destekçisi, mantar gibi çoğalıverdi. Bu soruyu ilk soran da, en aklı başında bildiğim kişiydi. Gel de çık içinden.&lt;br /&gt;Ha, kedi ne mi oldu?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bir sabah kapıyı açıverdik, çıkıp gitti. Günler geçtiği halde, henüz dönmedi. Kim bilir, şubat ya da mart sonunda belki döner, torunlarla birlikte…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;SABRIN BEDELİ (*)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Mustafa B. &lt;strong&gt;YALÇINER&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621174541720248738" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-Mm6uqobwSQM/TgJsdqO0YaI/AAAAAAAAAHQ/IL9m750Bfe0/s320/Alanya%2B%25C3%25B6d%25C3%25BCl%2BSABRIN%2BBEDEL%25C4%25B0.jpg" border="0" /&gt;Kapının eşiğine oturmuş, uzaktan geçmekte olan gemiye bakıyordu. “Yolun açık, denizin dingin olsun, ” dedi kara kuru adam ve birden kaşlarını çattı, çevirdi bakışlarını solundaki tarihi anıtmezara. “Ben de binebilirdim o gemiye, gidebilirdim uzaklara, kavuşurdum huzura. Ama satamadım, senin yüzünden. Çakılıp kalacağım burada, lanet şey! Şeytan, bir dinamit koyuver şunun dibine diyor.”&lt;br /&gt;Denize nazır, toprak damlı, tek katlı, eski bir taş ev ile içerisinde hurma, zeytin, portakal, limon ve nar ağaçları bulunan bir bahçeydi, pamuk saçlının satmak isteyip de satamadığı.&lt;br /&gt;“Bildim bileli dikilip durursun burnumun dibinde, neye yarayacaksan! Başkasına var mı bir faydan bilemem ama bana zararın dokunuyor işte, anlıyor musun, boyu bosu devrilesi!”&lt;br /&gt;Bin sekiz yüz yıldır ağzı mühürlüydü tarihi anıtın. Yine korudu sessizliğini.&lt;br /&gt;“Merhaba, Sabri Emmi” dedi bir belediye görevlisi, “suyu okumaya geldim.” Uzattı su tüketim bildirimini adama. “Emmi, çok kullanmışsın bu ay. Altmış lira tutuyor.”&lt;br /&gt;Adam, avucuna kor almış gibi salladı elini, atıverdi kâğıdı. “Ne bu, be! Bu kadar suyu tek başıma nasıl tüketirim ben? Duyan da hamam işletiyorum sanacak.”&lt;br /&gt;Yanıtlamadı görevli. Çabucak da uzaklaştı oradan. Sabri, ellerini dizlerine çökerek ayağa kalktı. Aldı bildirimi yerden, yerleştirdi yaka cebinden çıkardığı eskimiş cüzdanına, telefon ve elektrik faturalarının yanına. İlk gözdeki kâğıt paralara baktı. “Bu parayla ödenmez ki bunlar! Bir terslik olmalı bu işte. En iyisi gidip, derdimi Başkana anlatayım.”&lt;br /&gt;Kara lastik pabuçlarını geçirdi ayağına. Duvara dayalı asasını aldı ve düştü yola belediyeye doğru. Kamburu iyice çıkmıştı Sabri’nin. Prangalı gibi ağır adımlarla ilerliyordu. Yol kenarındaki yaşlı harnup ağacının gölgesinde durdu.&lt;br /&gt;Yıpranmış, rengi atmış ceketini çıkardı. Kirli şapkasını eline aldı, yellendirdi kafasını. Şalvarının cebinden çıkardığı kocaman bez mendile de sardı alnındaki boncuk tanelerini.&lt;br /&gt;“Başkan bari yerinde olsa da boşuna yürümemiş olsam bunca yolu, ” diyerek kalktı oturduğu taştan. “Söylesem ona evi satacağımı, yardımcı olur mu ki bana! Parası olan biri alır da tamir ettirirse, fıstık gibi olur. Ama şimdi öyle mi ya? Toprak dökülüyor tavanından. Fareler cirit atıyor içinde. Namussuzlar burnumu kemirecek diye ödüm patlıyor geceleri. Ah, bir satabilsem şunu! Atacağım kapağı bir huzurevine. Bastıracağım parayı, baktıracağım kendime. Kurtulacağım yalnızlıktan da sefaletten de. Baksana oğlana! Gitti Almanya’ya; aldı bir sarışın, gel keyfim gel. Ne arar ne de sorar, namussuz. Damat ise, ‘Baba, sıkılırsın sen İzmir’de. Otur oturduğun yerde’ deyip duruyor. Kendi oğlumdan hayır yok ki elin oğlundan olsun! Mal mı bırakırım ben onlara, satıp savacağım, yiyip içeceğim. Ah, bir çıkarabilsem şu viraneyi elimden!”&lt;br /&gt;Belediyenin giriş kapısında giydi ceketini. Nemli mendiliyle de kuruladı saçını başını. Merdivenleri dinlene dinlene çıktı. Sekreterin odasına girdi.&lt;br /&gt;“Hoş geldin, Sabri Emmi. Otur şöyle de soluklan biraz.”&lt;br /&gt;Koltuğun kenarına ilişiverdi, adam. Asasını da bacaklarının arasına aldı. Elleri dizlerinin üstünde, gözleri bir duvarda bir pencerede, boş boş bakınıyordu çevresine.&lt;br /&gt;“Neden eğreti oturuyorsun, Sabri Emmi? Yerleş şöyle koltuğa. Bir de çay söyleyeyim sana.”&lt;br /&gt;“Sağ ol kızım. Başkan müsaitse, beni bir görüştürüver.”&lt;br /&gt;Sarışın sekreter kapıyı çaldı, girip çıktı. “Buyur, Sabri Emmi, ” dedi yüzünde tatlı bir tebessümle.&lt;br /&gt;“Hoş geldin Sabri Emmi. Geç şöyle otur. Kızım, sen de bize iki çay söyle.”&lt;br /&gt;“Başkanım, serinmiş burası, yayla gibi maşallah.”&lt;br /&gt;İlk kez bu kadar yakından bakıyordu Başkana. Pörtlek siyah gözler, kanatlı bir burun, kocaman bir ağız, sivri bir çenenin altında kat kat gerdandı, ilk dikkatini çeken.&lt;br /&gt;“Böylesini de ilk kez gördüm, ” diye mırıldandı.&lt;br /&gt;“Neyi ilk kez gördün, Sabri Emmi?”&lt;br /&gt;“Su parası, Başkanım. Tam altmış lira. Hanım sağ olsaydı, neyse! Ama ben bir ayda bu kadar suyu nasıl kullanacağım ki!”&lt;br /&gt;Başkan’ın suratı asıldı, gözleri fırıl fırıl dönmeye başladı. “Kullanmasan, işler mi sayaç? Belki de musluğu açık bırakmışsındır, ” dedi azarlayan bir ses tonuyla…&lt;br /&gt;Başkanın cep telefonu çaldı. “Buyurun, Sayın Vekilim. Saygılar sunarım. Yasa teklifi verildi mi? Çok güzel bir haber bu. Tanrı sizi başımızdan eksik etmesin, efendim. Kesin diyorsunuz yani? Sözünü ettiğiniz türden birkaç yer biliyorum, Sayın Vekilim. Siz nasıl uygun görürseniz, öyle yapalım. Ben önce kendi üzerime alırım, sonra ya ortak oluruz ya da size devrederim. Yok, efendim. Para göndermenize falan gerek yok. Sonra aramızda hallederiz. Teşekkürler, efendim. Size de…”&lt;br /&gt;Yüzünün gerginliği kuş olup, uçtu gitti. Avuçlarını birbirine sürttü. Zile bastı, odacı geldi. “Oğlum, kaldır şu boş bardakları. Bana orta bir kahve. Sabri Emmi’ye de şekerli.”&lt;br /&gt;Sabri doğrulmaya çalıştı. “Ben kahve falan istemem, gideceğim.”&lt;br /&gt;“Oğlum, daha ne bekliyorsun? Çabuk getir kahvelerimizi.”&lt;br /&gt;Sabri ayağa kalktı, bastonunu aldı ve kapıya yöneldi. Başkan fırladı yerinden. Göbeği adımlarını geçiyordu. Tuttu yaşlı adamın elinden. Çekti onu kocaman masasının önünde duran koltuğa doğru. “Nereye gidiyorsun? Daha su sorununu çözmedik ki! Otur bakalım. Önce şu kahvelerimizi içelim. Sonra da ver bakayım şu bildirimi.”&lt;br /&gt;Ne diyeceğini bilemiyordu Sabri. Yüzünün uçup giden rengi gelip kondu yerine. Hüzün fışkıran gözleri umut ışığıyla pırıldamaya başladı. Koltuğa öyle eğreti de oturmadı artık.&lt;br /&gt;Telefona sarıldı Başkan. “Kızım, su işlerinden birini çağır bana.”&lt;br /&gt;Baktı Sabri’ye. “Sabri Emmi! Yalnızlık, Allaha mahsustur. Seni yeniden evlendirelim desem, elinde yok avucunda yok. Sonra evin de ev değil ki…”&lt;br /&gt;Görevli girince, sustu Başkan ve döndü ona.&lt;br /&gt;“Oğlum, Sabri Emmi’nin su saati bozulmuş. Bizdeki sağlam saatlerden birisiyle değiştirin. İhbarnamedeki miktarı da iptal edin.”&lt;br /&gt;Döndü Sabri’ye. “Senin canın sağ olsun, be Sabri Emmi. Bak, hallettik işte. Ne diyorduk? Ha, evlenmem dersen, bir huzurevine yollasak seni diyeceğim ama emekli maaşın da yetmez ki…”&lt;br /&gt;“Başkanım, ben de çok istiyorum huzurevine gitmeyi ama şu virane ayak bağı oluyor. Ah, bir satabilsem!..”&lt;br /&gt;“Seni severim, Sabri Emmi. Eğer cidden huzurevine gitmek istersen de yollarım seni.”&lt;br /&gt;“İyi de Başkanım, param yok ki! Damı sattıktan sonra ancak gidebilirim.”&lt;br /&gt;“Ya satamazsan ne olacak?”&lt;br /&gt;“Satılana kadar bekleyeceğim.”&lt;br /&gt;Konuşmaya ara verildi, elinde kahve tepsisiyle odacı girince.&lt;br /&gt;“Oğlum, sekreter hanıma söyle içeriye kimseyi almasın.”&lt;br /&gt;“Valla, Sabri Emmi, bugüne kadar iyi sabır ettin şu yoksulluğa. Senin de hakkın artık adım gibi yaşamak. Sana para vereyim git istediğin şehre. Yerleş bir huzurevine. Ömrünün son günlerini bari mesut geçir.”&lt;br /&gt;“Başkanım, sen bana borç vereceğine, önünde yarım dönüm arsasıyla evimi satıver.&lt;br /&gt;“Yirmi beş bin lira vereyim mi?”&lt;br /&gt;“Ne dedin? Deli misin, sen?&lt;br /&gt;“Tamam, tamam. Elli bin olsun. Bak, kabul etmezsen, teklifimi geri alırım ve yirmi beş binden fazla da vermem. Düşün taşın ve kararını hemen ver.”&lt;br /&gt;Sabri’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Yaşlı yüreği de yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başladı.&lt;br /&gt;“Caymak yok ama. Para bir tarafa, tapu bir tarafa, anlaştık mı?”&lt;br /&gt;Başkan, çıkardı cüzdanını. “Ben de sana bir kıyak çekeyim” dedi. Beş tane iki yüzlüğü verdi, Sabri’ye. “Bankaya gideceğim ve sana tam elli bin lira daha getireceğim. Bu iyiliğime karşılık, sen de bu konuda kimseye bir şey demeyeceksin. Söz verirsen, tüm masrafları da çekerim. Seni şimdi evine yollayacağım. Tapuyu alacak ve beni Tapu Dairesi’nde bekleyeceksin.”&lt;br /&gt;Başkan yeniden bastı zile.&lt;br /&gt;Odacıya, “Oğlum, ” dedi, “şoföre söyle, Sabri Emmi’yi önce evine götürsün, sonra da Tapu’ya bıraksın.”&lt;br /&gt;Onlar çıkar çıkmaz, Başkan aldı telefonu eline: “Sayın Vekilim, hani sizin beğendiğiniz şu taş ev var ya, anıtın yanındaki. İşte onu alıyoruz yüz bine. Az önce anlaştık ev sahibiyle. Şimdi bankaya ardından da Tapu’ya gideceğim. İkimize de hayırlı olsun, efendim. Ne demek! Rica ederim. Görüşmek üzere, Sayın Vekilim.”&lt;br /&gt;Birkaç ay sonra, iki dirhem bir çekirdek Sabri, ana haber bülteni için televizyonun karşısındaki koltuğa kurulmuş, ayak ayak üstüne de atmış, kahvesini yudumluyordu.&lt;br /&gt;“Önce özetler” dedi haber sunucusu, “Anayasa Mahkemesi sit alanlarının satışını iptal etti.”&lt;br /&gt;Ağzının iki yanında iki şirin çukur oluştu Sabri’nin. Başını salladı yukarıdan aşağıya. Gidip kâğıt, kalem getirdi. Taktı gözlüğünü. Akmaya başladı sözcükler:&lt;br /&gt;“Sevgili Başkanım, Ben, Antalya’da bir huzurevine yerleştim. Size gelince, siz de sabırlı olun biraz; bir gün gelir, amacınıza ulaşırsınız. Sabri…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) “Alanya Güncel Sanat Dergisi’nin düzenlediği Kaygusuz Abdal Öykü Yarışması (2011) Akdeniz Öykü Ödülü” &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4098680160407982765-7396325657834160782?l=gercemek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercemek.blogspot.com/feeds/7396325657834160782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4098680160407982765&amp;postID=7396325657834160782' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/7396325657834160782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/7396325657834160782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercemek.blogspot.com/2011/06/gercemek-sayi-27.html' title='GERCEMEK SAYI 27'/><author><name>Gerçemek Taşeli Yöresi Kültür ve Düşün Dergisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07335325335767371791</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/SQeUl26ig8I/AAAAAAAAAAg/LPKwseynNo4/S220/Bitkilerimiz+(168).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-W-wDGtlkDYw/TgJvdEUEbtI/AAAAAAAAAHo/BIcOUIA61xc/s72-c/gercemek%2B27.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4098680160407982765.post-1035170378663899549</id><published>2011-04-25T06:04:00.000-07:00</published><updated>2011-04-25T06:23:04.840-07:00</updated><title type='text'>GERCEMEK SAYI 26</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-rrJXbcrMGAM/TbV0NMosFCI/AAAAAAAAAGc/ViF-xYSX0MQ/s1600/%25C3%25B6n%252Bkapak.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5599509481784087586" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 227px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-rrJXbcrMGAM/TbV0NMosFCI/AAAAAAAAAGc/ViF-xYSX0MQ/s320/%25C3%25B6n%252Bkapak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; GERÇEMEK&lt;br /&gt;TAŞELİ YÖRESİ&lt;br /&gt;KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ&lt;br /&gt;ISSN: 1307–4881&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:&lt;br /&gt;Mustafa B.Yalçıner&lt;br /&gt;05327220674&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:yalciner_mustafa@yahoo.fr"&gt;yalciner_mustafa@yahoo.fr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı Kurulu:&lt;br /&gt;Mehmet Babacan&lt;br /&gt;F. Saadet Bilir&lt;br /&gt;Güngör Türkeli&lt;br /&gt;Songül Saydam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basıldığı Yer:&lt;br /&gt;Evren Yay. AŞ&lt;br /&gt;Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.&lt;br /&gt;Oğulbey/ANKARA&lt;br /&gt;(0312) 615 54 54&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baskı Tarihi: Nisan 2011&lt;br /&gt;İki Ayda Bir Yayınlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl: 5&lt;br /&gt;Sayı: 26&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek, kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup, parasız dağıtılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.&lt;br /&gt;Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/Aydıncık Şubesi TR930001001020307582605005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetim Yeri:&lt;br /&gt;Merkez mahallesi&lt;br /&gt;Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2&lt;br /&gt;33840 Aydıncık/ MERSİN&lt;br /&gt;Telefon:&lt;br /&gt;(0324) 8412836&lt;br /&gt;E-posta: &lt;a href="mailto:gercemek@yahoo.com.tr"&gt;gercemek@yahoo.com.tr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;AZGAN (genista spinosa)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5599506772512606866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-bAs0eHVHsMg/TbVxvf0CCpI/AAAAAAAAAGU/jpMOSQ8nzTU/s320/Azgan.jpg" border="0" /&gt; Akdeniz bölgesine özgü, baklagiller ailesinden, 150 ile 200 cm boylanabilen çalı görünümlü dikenli bir ağaççıktır. Sarı çiçekleri ve bezelyeyi andıran meyvelerinin tohumlarının zehirli olduğu söylenir. Azganın iki türü vardır: A) Deve azganı B) Sarı azgan.&lt;br /&gt;Deve azganı, domuz dikeni olarak da bilinir. Develerin sevdiği bir bitkidir. Yeşil zeytin renginde yaprakları vardır. Bir dal üzerinde değişik yönlere bakan ve ucu kahverengi iri dikenleri bulunur. Aynı yöne bakan dikenleri birbirine paraleldir. Şubat ortalarından itibaren yarım ay şeklinde çiçek açar. Bu çiçek önce ikiye ayrılarak bir dudak oluşturur. Daha sonra da bu iki dudak tekrar yarılır. Nisan ortalarında meyveye durur.&lt;br /&gt;Sarı azgan, mart sonlarına doğru çiçek açar. Dikenleri daha küçüktür. Meyveleri mayıs sonlarında kendini gösterir.&lt;br /&gt;Yöremizde yakacak odun olarak kullanılan azganın bilinen bir özelliği yoktur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;KOLCU İBİL AĞA VE DURSUN TEYZE&lt;br /&gt;Mustafa B. YALÇINER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbil Ağa, 1800’lü yıllarda, Alanya’dan Gülnar’ın ilçe merkezi Gilindire’ye develerle mal getirip götüren tüccar Göğ Ese’nin oğludur ve Gilindire’de kolculuk yapmaktadır. Bir başka deyişle deniz kıyısındaki yalaklarda oluşan tuzu toplatmamakla görevlidir.&lt;br /&gt;Kolcu lakaplı İbil Ağa, üç kez evlenmiş. Son karısını da kaybetmiş, sonbahar rüzgârında savrulmak üzereyken, bir çocuklu, dul Dursun Kadınla yolu kesişir. Serik Bahşişlerinden Mehmet Ağanın kızı Dursun Kadın girer bu kez de yaşamına.&lt;br /&gt;Yörük ana Dursun Kadın, Serik Jandarma Karakolu’nda görevli bir rütbeliyle evlidir ve bir de oğlu vardır. Tayini çıkan komutan ev tutmak üzere kentten ayrılır. Gidiş o gidiş. Bir süre sonra Dursun Kadın, alır oğlunu yanına, düşer kocasının peşine. Ama rastlayamaz izine. Nasıl olduysa kendini Gülnar’ın yeni ilçe merkezi olan Anaypazarı’nda bulur. Oğlu da artık on beş yaşlarına gelmiştir. Yeniyetme, anasını bu ilçede bırakarak çeker gider. O günden sonra Dursun Kadın, oğlundan hiç haber alamaz.&lt;br /&gt;Genç Seriklinin, Tuzcu İbil’den nur topu gibi bir oğlu olur. Çocuğa iki dedenin adlarından oluşan “Memed Ese” adı verilir. Dursun Kadın’ın tek oğlu Mehmet İsa okuyup öğretmen olur. İsa Çevik olarak bilinen “Mehmed Ese”, Gilindire’nin ileri gelenlerinden Tevfik Yıldırım’ın kızı Gülseren ile evlenir.&lt;br /&gt;Ben1950’li yıllardan anımsarım Dursun Teyze’yi. Dörtayak Anıtmezar’ın hemen dibinde, iki katlı bir evde yalnız yaşardı. Anıt ile batısındaki dere arasına sıkışıp kalan küçücük bir patika, varır dayanırdı, derme çatma bir kapsaya. İşte oradan girilirdi biberiye ve haşhaş bulunan bahçesine. Evinin önünde, kenarında çok sayıda saksının dizili olduğu yüksekçe bir de tahtalığı vardı.&lt;br /&gt;Dursun Teyze bahçesine girilmesinden pek hoşlanmazdı. Oraya giren çocuklara çok kızar ve onları bazen taşla, bazen sopasıyla kovardı. Alt sekide koca koca badem ağaçları vardı. Şubat gelince, çiçeklere bürünür, mart içinde de iri iri çağlaların yüküyle yerlere kadar eğilirdi. Kütür kütür çağlalar. «Ye beni, ye,» der gibiydiler. Ama onları Dursun Teyze’ye yakalanmadan yemek bayağı zor olurdu.&lt;br /&gt;Bir gün, ağaçlardan birine tırmandım. Tepesine varınca, dala oturmuş çağla devşiriyordum. Dursun Teyze beni görüp, ağacın altına gelmiş, bağırıyordu:&lt;br /&gt;-İn aşağı, bacaksız!&lt;br /&gt;İnmeye başladım. Çok korkuyordum. Kanatlanıp uçuvermek istiyordum. Derken bastığım dal kırılıverdi ve sırtüstü düştüm. Çakılıp kaldım yere. Ağzım kocaman açılmış, sanki dilim boğazıma akmaya başlamıştı. Nefes almakta zorlanıyordum. Bir anda dünyam karardı.&lt;br /&gt;Sopası elinde, sert bakışları üstümde, Dursun Teyze bağırıp duruyordu:&lt;br /&gt;- Vurayım mı sopayı? Bir daha çıkacak mısın ağacıma?&lt;br /&gt;Ellerimi havaya kaldırmış, ona yalvaran gözlerle bakıyordum. Bir yandan da ölümle pençeleşiyordum. Soğuk bir ter boşandı ve ölüm bir hışımla sıyırıp geçti beni.&lt;br /&gt;- Kalk ayağa, diyorum sana.&lt;br /&gt;Zorlanarak kalktım. Sık sık nefes alıp veriyordum. Üstümü başımı silkeledim.&lt;br /&gt;- Tövbe et. Bir daha yapmayacaksın değil mi?&lt;br /&gt;- Valla billa, bir daha yapmam.&lt;br /&gt;Değneğini bir iki kez vurdu kıçıma. Ama acıtmadı.&lt;br /&gt;-Bahçemde seni bir daha yakalarsam, bacaklarını kırarım, anladın mı? Çabuk defol şuradan.&lt;br /&gt;İpinden boşanmış dana gibi koşmaya başladım…&lt;br /&gt;Aynı akşam, Dursun Teyze, yemek saatinde, titreyen elinde içi turşu dolu bir sahanla bize geldi. Sofraya davet edildi. O da otururdu. Yemekte göz göze geldik. «Babana söyleyeyim mi» dercesine bakıyordu. Söylerse, babam kemiklerimi kırardı. Yemek süresince diken üstünde oturup durdum. Babam camiye gitmek üzere dışarı çıkınca ancak rahatlayabildim.&lt;br /&gt;Dursun Teyze, yemekten sonra, biraz kestirdi. Uyanınca da, gemici fenerini aldı, yaktı ve yalnızlığı ile baş başa kalmak üzere çekip gitti evine…&lt;br /&gt;Yıllar sonra, İstanbul’a yükseköğrenim için gittiğim zaman duydum, Dursun Teyze’nin çadırını söktüğünü, yükünü sardığını ve göçüp gittiğini. Yıl 1967 olmalı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.mehmetbabacan.net/?p=1394"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;ABDÜLKADİR BULUT’UN ARDINDAN&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;br /&gt;Mehmet BABACAN&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;08 Ocak 2011 Cumartesi günü, Mersin Sanat Sokağı’nda Abdülkadir Bulut vardı. 1985 Ağustosunda, acı bir trafik kazasında kaybettiğimiz şair dostumuz aramızdaydı sanki.&lt;br /&gt;Toplantının ana nedeni, şair Abdülkadir Bulut’un kişiliği ve sanatı üzerine, biyografik tarzda yazılmış olan iki cilt kitabın imza töreniydi. Duyarlı sanatseverlerin yığınsal katılımıyla gerçekleşti.&lt;br /&gt;Sayın F. Saadet Bilir ve Sayın Ali F. Bilir’in birlikte yazdıkları;&lt;br /&gt;1.Kitap: “ Abdülkadir Bulut. “ Kasabalı Lorca” ( Yaşamöyküsü, şiir, yazı ve mektupları)&lt;br /&gt;2.Kitap: “ Abdülkadir Bulut’a sevgi Sözleri” adlı kitaplar, 2010 yılı sonunda, e yayınevi tarafından okura sunulmuştu. Bilir çiftinin hazırladığı kitaplar, titiz bir çalışmanın vefa yüklü ürünleri ve örnekleriydi.&lt;br /&gt;Mersin Üniversitesi öğretim üyelerinden Sayın Orhan Özdemir’in yönetiminde sürdürülen toplantı, giderek, Abdülkadir Bulut’u anma etkinliğine dönüştü. Çünkü şairin dostları, yakınları ve sanatsever izleyiciler, özlemlerini, yürek kabartıcı anılarını dillendirerek, selâm yolladılar Abdülkadir Bulut’a. Acılardan, hüzünlerden öte; bir sanatçıya, bir aydına, bir eğitimciye yakışır dolulukta anıldı sevgili dostumuz.&lt;br /&gt;O, okuma- yazma öğretmenliğini boy boy aşmış, eğitimciliğin yaşamsal önemini ve sorumluluğunu kavramış bir öğretmendi.&lt;br /&gt;O, bireysel kişiliği geliştiren temel besinin toplumsal kültür olduğunu; o nedenle, bu kültürün eğitim yoluyla geliştirilip, yaygınlaştırıldığı oranda, yaşamın daha düzeyli ve düzenli hale gelebileceğini savunuyordu. Toplumsal kültürün ana eksenini ise, sanat kültürünün oluşturması gerektiğini biliyor ve bu bilincin yarattığı sorumluluk içinde kıvranıyordu. Toplumsal sorunların, beynini ve yüreğini, bu denli kamçılayışı o yüzdendi. Sorunlara çözüm olabileceği umulan etkinliklere, gözünü kırpmadan, omuz verişi o yüzdendi.&lt;br /&gt;O, kocaman yürekli bir şairdi. Denize karşı, haykırırcasına şiir okurken; o denizin yerinde halkı gördüğünü, sık sık yinelerdi. “ Boğulacaksak, büyük denizde boğulalım ki, boğulduğumuza değsin. Küçük işler bize göre değil dostum” deyişini, dün gibi anımsıyorum.&lt;br /&gt;O, cesur bir aydındı. Dar gelirli memurların, hele öğretmenlerin, sürgünlerde bile, büyük şehre sürülmediğine şükrettikleri bir zamanda, İstanbul’a gönüllü gitti o. Çünkü daha ileri boyutta sanat kültürüyle orda buluşabileceğini sezinliyordu.&lt;br /&gt;Çünkü şimdi bile öyle ya; hele o yıllarda, yerel ve yöresel düzeyde çaba harcayan sanatseverlere destek verip, yardımcı olmak şöyle dursun, dudak bükülüyordu. Nasıl olmuşsa olmuş, ulusal düzeye ulaşabilmiş sanatçılarımızın çoğu, yerelliği ve yöreselliği hiç yaşamamışlar gibi, amatörce çaba harcayan genç sanatseverlere tepeden bakmayı ve olabildiğince uzak durmayı, üstünlüklerinin kanıtı gibi görüyorlardı. Oysa köklerinin orda olduğunu; o küçümsedikleri alandan, daha neler öğrenebileceklerini bir anlasalardı, daha üretken olabilirlerdi. Nazım’ı, ya da Yaşar Kemal’i evrensel kılan öz, kökünden kopmamak değil miydi?&lt;br /&gt;Abdülkadir Bulut’un İstanbul serüveni, bu tavra başkaldırıydı belki. İstanbul’a gitmeseydi, yalnızca Anamurlu bir şiir sevdalısı olarak kalabilirdi. Oysa şimdi, Anamur’da doğmuş, ünü yurt dışına bile taşabilmiş, Türkiyeli bir Abdülkadir Bulut gerçeği var.&lt;br /&gt;İyi ki gitti İstanbul’a. Orada buluştuğu ustalar, yeteneği göz ardı etmeyecek kadar ustaydılar. Bilgilerini, yüreklerini sundular ona.&lt;br /&gt;İyi ki gitti İstanbul’a. Anamur’da bir park levhasına sahip kılınmasa da, sanat kültürümüzün içinde ve sanat dostlarının dost yüreğinde, Anamur Kalesi’nden daha yıkılmaz bir anıt olarak yerini aldı.&lt;br /&gt;İyi ki, bugün, bir Bilir çifti ortaya çıktı da, gıpta edilecek bir çalışmayla, onu, unutulmazlık noktasına oturtuverdi.&lt;br /&gt;Tüm değerlere; tüm emeklere ve tüm özverilere, saygılar, teşekkürler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;İÇİMİ DÖKTÜM&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İçimi döktüm&lt;br /&gt;Rafineri işçilerine Mersin’de&lt;br /&gt;Gözümü kaçırmadan yüzlerinden&lt;br /&gt;Meyvesi alınan portakallar gibi,&lt;br /&gt;Döktüm içimi bir bir&lt;br /&gt;Toroslarda pus vardı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaramı gösterdim&lt;br /&gt;Zeytin silken köylülere&lt;br /&gt;Sol eliyle kaparak alnını&lt;br /&gt;Ve toplayarak dudaklarını&lt;br /&gt;İçlerinden şahan bakışlı birisi&lt;br /&gt;“Of” dedi&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Abdülkadir BULUT&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HOCA NASRETTİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca Nasrettin&lt;br /&gt;Parayı veren çalar&lt;br /&gt;Düdüğü demiş&lt;br /&gt;Bana göre bizim hoca&lt;br /&gt;Bu sözünde yanılmış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O söz şöyle durmalı&lt;br /&gt;Ve işin aslına bakmalı&lt;br /&gt;Parayı veren değil&lt;br /&gt;Düdüğü yapan çalmalı&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Abdülkadir BULUT&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SULARI ÖPTÜM &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Suları öptüm, oturup ağladım&lt;br /&gt;Bir ter damlası olarak aktı&lt;br /&gt;Göğsümden gençliğim neylersin&lt;br /&gt;Artık benim sesimi biraz da&lt;br /&gt;Dağlar denizler yerine&lt;br /&gt;Kelimeler işlesin&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Abdülkadir BULUT&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UÇURTMANIN YAKINMASI &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzüne doğru uçunca&lt;br /&gt;Özgür oluyorum&lt;br /&gt;Ama ipin ucunun başkasının elinde&lt;br /&gt;Olduğunu anlayınca&lt;br /&gt;Öfkeyle kendimi&lt;br /&gt;Yere çarpıyorum&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Abdülkadir BULUT&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KÜLÜN ÜSTÜNDEKİ ZEYTİN AĞACI &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çiçek gösterene kadar&lt;br /&gt;Kül döker güneyin insanları&lt;br /&gt;Kıraçtaki tek zeytin ağacının dibine&lt;br /&gt;Bunun hikmeti nedir diyemem&lt;br /&gt;Vardır bir bildikleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz değmesin diye&lt;br /&gt;Daha üçünde bir fidanken&lt;br /&gt;Yumurta kabukları bağlanır&lt;br /&gt;Yola bakan dallarına&lt;br /&gt;Kimseler görmeden&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Abdülkadir BULUT&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KARA TREN &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Trene çoğunlukla&lt;br /&gt;Kara tren deniliyor da&lt;br /&gt;Niye uçağa&lt;br /&gt;Kara uçak denilmiyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa trene bizim gibi&lt;br /&gt;Yoksullar bindiğinden mi&lt;br /&gt;Kara tren denilmiş de&lt;br /&gt;Uçağa varsıllar bindiğinden&lt;br /&gt;Uçak denilmiş&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Abdülkadir BULUT&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;AYDAN YALÇIN’IN ŞİİRLERİ (*)&lt;br /&gt;Hasan AKARSU&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ozan Aydan Yalçın, 1964 Silifke doğumlu olup şiirleri bugüne değin birçok dergide yayımlandı. Onu, sevilerin ozanı olarak gözlüyoruz. “Aşkence” (1) ilk şiir yapıtı olup adından da anlaşılacağı gibi, seviyle acıyı buluşturuyor. Bir öncü kuş olarak zamanı kutsayıp geçiyor. Maviyi, gökyüzünü, özgürlüğe bırakıyor “kelepçeli ellerinden”. Ayrılışlarla çoğalan acıları yaşıyor ve güneşe sesleniyor:”çıkar şapkanı güneş/ hemen yak kandilini” (s.9). Ozan, onursuzluğun çıkmazında aşkın pusuya düşürüleceğini biliyor. Ağlayan kadını betimlerken çok anlamlılığa yaslanıyor:”…gök/ dolu/ su/ yer/ dolu/ su” (s.11). Seviden başkaldıran ozan, “karanlığı bir bez gibi yırtıyor sesim” derken içinde bulunduğu tinsel durumu yansıtıyor ve “tek ciğerle soluyor yaşamı”. Yalnızlığını duvar kağıtlarına çiziyor, kırlangıç olarak duyumsuyor kendini. Kendi kentinde, yitik bir kadın, bir gözyaşı şişesi, bir göçebe oluyor.&lt;br /&gt;Aydan Yalçın’ın şiirlerinde benzetmeler, imgeler çoğunlukta:”…sonra nedense, birden/ dilimden öpen aşklar düşerdi usuma/ ve nasıl da saplanırdı/ gecenin gergin kasıklarına// dilimde bir kaldırım ıslığı/ şaraplanır akardım esrik yalnızlığıma… (s.19)…çıkıyorum işte!/ en yüksek yerine kentin/ ilmekleyip takıyorum boynuma sonbaharı… aşk demlendi…(s.20-21)…göçebe ürpertidir/ yüreğime saplanan sustalı acı… (s.22)…asılı kalır aşk/ acı kimliğime yapışır/ yutkunamam yaşamı// dünya boğazımda kalır…” (s.25). Bu örnekler çoğaltılabilir. Ozan, insan çıkmazının da ayırdında olup insanlığın bozuluşuna üzülüyor. Zamanı kutsayıp bir öncü kuş olarak dünyada yaşanan acıları da yansıtıyor şiirlerine.&lt;br /&gt;Aydan Yalçın, zemheride çiçek açan, yasak meyveyi yiyen, dilinde aşkı ballandıran bir ozan olarak betimliyor kendini. Yaşamı, zamanı, ölümü, aşkı sorguluyor:”…avucumda eriyen bir parça buzdur zaman/ aşkencedir yaşam/ ölüm: son burgu// yasaklanmış bir flüt, seslenirken geceye/ // çarmıha gerer kendini aşk/ başlar yeniden sorgu” (s.37). Aydan Yalçın, sesinden cam kırıkları toplayan, çocukluğuna horoz şekeri uzatan, “korkunun sindiği tüm şiirlerini yıkan”, yaşamı “süte doğranan ekmek bilen”, gözleri yıldızlara susayan, gözlerinde fırtına susan, sevdayı tastamam ezberleyen, sabırsız sevgilerin ozanı.&lt;br /&gt;“Ay Konuşsun” (2) Aydan Yalçın’ın ikinci şiir yapıtı. İlk yapıtındaki benzetmeler, imgeler burada da karşılıyor bizi: “tepemde bakır çalığı gök/ yüzümde düşünceli bir zaman// dilimin arsız kuşları bunlar; yalnızlığım değil/ her şiir mavisini sürüklüyor ardından” (s.5). Mavisi çok bu şiirlerde, seviler, yalnızlıklar çoğalıyor sürekli. “Ezik bir sabah geçiyor içinden” ozanın. Yıllarca göğsünde yanlış bir gökyüzü taşıdığı için üzgün. Yitirdiği sevilere üzülüyor, çiçekleri konuşturuyor, sevilerin kokusunun bile kalmadığını belirtiyor.&lt;br /&gt;Ozanın ne değin duyarlı olduğunu anlamak için birkaç dizesini okumak yetiyor. Denizin soluğunu duyumsayan, kelebeğin kanatlarını ve bulutu giyinen bir ozanla karşı karşıyayız:”…yorgan dikmiş gökyüzünden ay ninem/ örtüyor üstüme/ aman dağılmasın uykum// okyanus eteğini açmış bekliyor//…ürkek bir çocuğun boyalı kalemleriyle çizdiği/ bir bulut giyiniyorum/…yağmur kuşları yuvalanıyor/ saçlarında bulutun…” (s.22).&lt;br /&gt;“Yarım kalmış bir şiire ağlama!”, “içinin ışıklarını kapatma!” diyerek sesleniyoruz ozana. Umutlu olmasını diliyoruz, öneriyoruz. O da sevdiğiyle bir çift yunus olsun:”…bir çift yunus olalım/ tutuşsun denizin kanı/…atlarla gel/ bütün güvercinlerimle bekliyor olacağım” (s.32-33). Şu dizelerde onun şiirini buluyoruz:”…Şiir açıyorum Ruhibey Meyhanesi’nde/ kalemim son damlanın mürekkebiyle sarhoş/ başı dönmüş şiirin/ eteğini kaldırmış imge/ bir sözcük, bir renk asıyorum/ şiir dört köşe…” (s.35).&lt;br /&gt;Aydan Yalçın, “şiiri dört köşe” ozan, saçları yıldız, yüreği ay süzmesi, şafağın oğlunu öpen ozan. “Böğürtlen bakışlı, saka kuşu çocukluğundan”, küçük mutluluklarla çoğalan, “kalbi çok geçişli bir kavşak” olan, sevi sularında yüzen, sevinin iklimine usulca yağan, ellerini fırtınayla değiştiren ozan:”…gül veren elde gül kokusu kalırmış/ ben ellerimi fırtınayla değiştim” (s.71). Yaşamı saçma bir koşturmaca olarak algılıyor:”…parantez içine alıp kendimi/ durdum ve baktım insanlara/ gördüm ki yaşam/ ne saçma bir koşturmaca…” (s.79). Kardeşi Özgür’e sunduğu şiirin son iki dizesi çocukluğuna bir sesleniş:”…hadi kalk sulama kanalında yıkanmaya gidelim/ kuş tüyü sevinçlerden yorgun ömrümüze yastık dikelim” (s.85).&lt;br /&gt;Aydan Yalçın, iki şiir yapıtıyla şiirin doruğuna tırmandığını kanıtlıyor. Benzetmeleri, betimlemeleri, imgeleriyle zengin şiirler yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) 1. Aşkence- Aydan Yalçın, Şiir, Ürün Yayınları, 2. Basım, Şubat 2010, 72 s.&lt;br /&gt;2. Ay Konuşsun-Aydan Yalçın, Şiir, Hayal Yayınları, 1. Baskı, Mayıs 2010, 88 s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;ISLIKLA MENGİ ÇALMAK&lt;br /&gt;Celal Necati ÜÇYILDIZ&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yolda kendi başınıza yürüyorsunuz. Sazınız yok. Kemanınız yok. Kaval da yok. Yalnızlığı yenmek için bir yoldaş ararsınız. Hele gece yürüyorsanız gölgeniz de yoktur. O zaman bir türkü tutturmak geçer içinizden. Sözlerini anımsamazsınız. Dudaklarınız kıpırdar, sonra bir ıslık çıkar. Islık, melodiye dönüşür. Yalnızlık duygusu biter. Yolculuk daha kolay kılınır.&lt;br /&gt;Ormanda, odun kesen Tahtacı bir yandan nacağı ile tomruğu soyar bir yandan da bir ıslık tutturur. Mengi olur. Sevdaları dökülür çamların dallarlından, koyaklardan ses gelir. Bir ses, iki ses. Aşağılara iner. Bir başka kesimci, o da ıslık çalmaya başlar. Bir de bakarsınız, koyak ıslıklarla çok sesli koraya dönüşür. Melodi, türkülere bırakır sonra yerini. Akşam olunca sazın tezenesi gezinirken türküler dile gelir. Mengi olur. Halay olur.&lt;br /&gt;Mut Köprübaşı köyünden bir Tahtacı kızı Antalya Koyunlar (Altınova) köyüne gitmektedir. Otobüsten iner. 2 ya da 3 kilometrelik yolu yaya gidecektir. Biraz yürür. Bir taksi durur yanında.&lt;br /&gt;“ Bacım köye gidiyorsan götüreyim.”&lt;br /&gt;“ Yok, ben elin arabasına binmem.”&lt;br /&gt;“ Biz yabancı değilik. “&lt;br /&gt;“ Ne bileyim, ispat et.”&lt;br /&gt;“ Nasıl ispat edeceğim.”&lt;br /&gt;“ Islıkla bir mengi çal.”&lt;br /&gt;“ Bilmiyorum.”&lt;br /&gt;“ O zaman binmem arabana. Yürü git .”&lt;br /&gt;Taksi yola devam eder. Biraz sonra bir taksi daha gelir. O da sınavdan geçer. Islıkla mengi çalamaz. Kızımız yaya olarak devam eder yoluna. Köye yaklaşırken römorksuz bir traktör gelir. Genç kızın yanında durur. Sınavda başarı kazanır. Islıkla bir mengi çalar. Kız delikanlının yan tarafına oturur.&lt;br /&gt;Bir süre sonra köye girerken, önceki gidenler görürler.&lt;br /&gt;“Ülen Hasan ıslıkla mengi çal sana.”&lt;br /&gt;Hasan keyifle ıslıkla bir mengi tutturur. Köyün ortasında 360 derece bir tur atar. Traktör durur.&lt;br /&gt;Fatma aşağı iner. Diğerlerine el sallar.&lt;br /&gt;“Gördünüz mü? Islıkla mengi çalmasını bilmiyorsunuz. Bir de Tahtacı geçiniyorsunuz…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;YEMENİ&lt;br /&gt;Suat GÜLŞEN&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bayramların vazgeçilmez konusudur eski bayramlar. “Nerede bizim çocukluğumuzdaki bayramlar? Nerede o eski bayramların coşkusu?” diye söze başlar insanlar. Niçin şimdiki bayramlarda o coşkuyu bulamazlar, hep yıllar öncesinin bayramlarına özlem duyarlar?&lt;br /&gt;Hakikaten bayram kutlama geleneklerimizden uzaklaşıyor muyuz? İnsanlar birbirlerinden uzaklaşıyor mu? İnsani ilişkilerimiz zayıflıyor mu? Neredeyse komşularımızı bile tanımaz olduk! Nerede o eski bayram ziyaretleri? Niçin eskiden olduğu gibi, bayram hazırlıkları yapmak yerine “Bu bayram tatilini nerede geçirsek” diye plânlar yapıyoruz?&lt;br /&gt;Özlem duyuyoruz çocukluğumuzun bayramlarına, bazen kötü anılar yaşamış olsak da…&lt;br /&gt;1960 yılının Ramazan Bayramıydı. Günler öncesinden başlamıştı bizim evde de bayram hazırlıkları. On çocuklu ailede bayram telaşı…&lt;br /&gt;Malatya Sümerbank Fabrikası’nda işçi olan babamın almış olduğu bayram ikramiyesiyle az çok her çocuğa bayramlık birşeyler alınmaya çalışılmıştı. Bayram, bizim için bir bakıma gereksinimlerin karşılanabilmesi için bir fırsat olurdu. Bir pantolona, gömleğe ihtiyacımız olsa, genellikle yaklaşan bayramda babamın alacağı işçi ikramiyesini beklememiz gerekirdi.&lt;br /&gt;O bayram bana siyah bir yemeni ayakkabı alınmıştı. Arkasında çekecek işlevini gören deriden bir uzantısı vardı. Cilalı derisi ayna gibi parıldıyordu bu deri ayakkabımın. İlk kez bir iskarpin ayakkabı giyecektim. Altı delik, lastik ayakkabıdan kurtulmuş olmanın sevinciyle içim içime sığmaz, yerimde duramaz olmuştum.&lt;br /&gt;Bu bayram yalnız bana ayakkabı alınmış olduğu için benim sevincim kardeşlerimden daha fazlaydı. Bayram sabahını iple çekmiştim.&lt;br /&gt;Her bayram arifesi olduğu gibi babam bizi hamama götürmüştü. Hamam tasını, sabun ile lifi alarak, ağabeyim Nihat, kardeşim Fırat ve ben, küçük kardeşimiz Murat’ın da elinden tutarak evimizin hemen arkasındaki Yıldız Hamamına gitmiştik. Hamam kalabalık mı kalabalıktı. Zaten her bayram öncesi çok kalabalık olurdu hamamlar. Çaresiz sıra beklenirdi göbek taşında buram buram terleyerek.&lt;br /&gt;Bu arada boş durmaz, keselerdik birbirimizi. Hamamda yıkanmak çok güzel olurdu. Musluktan akan sular kurnaları doldurur, biz de tas tas dökünürdük. Su boldu. Evde kazanla su ısıtıp yıkanmaya benzemiyordu elbet.&lt;br /&gt;Lifi bolca köpürtüp bir güzel yıkayıp vücudumuzu, bol bol da su dökününce, kuş gibi hafiflerdi çocuk bedenimiz. Hele bir de giyinme bölümünde birer şişe soğuk “Demir Gazozu” ısmar-layınca babam, keyfimize diyecek olmazdı.&lt;br /&gt;Bayramlık giysilerimizi başucumuza koyar, yere yan yana serilmiş iki yatağa girerdik beş kardeş. Bayram ziyaretlerinde akrabaların, komşuların verecekleri bayram harçlıklarını düşünmek uykularımızı kaçırır, şekerlerin çikolataların tadını duyumsamaya başlardık. Biran önce sabah olmasını iple çekerdik.&lt;br /&gt;Bayram namazını kılıp camiden çıkınca, babam bizi Tecde mezarlığına götürürdü. Hemen bir faytona biner yola koyulurduk. Şimdiki gibi otobüsler, minibüsler yoktu o zamanlar. Taksiye binmek de çok pahalıydı. Faytoncu kırbacını havada şakırdattımı atlar dörtnala koşardı. Yol boyu hep fayton konvoyu oluşurdu. Çok geçmeden mezarlığa varırdık. Ben yedi yaşındayken vefat eden annemin mezarını ziyaret ederdik önce. Annem öldüğünde en küçük kardeşim Murat henüz kundakta bir bebekti. Beş kardeş hepimiz çocuk yaşta öksüz kalmıştık. Dua ederken gözyaşlarımı gizlemeye çalışsamda saklayamaz, her ziyarette yaşlar yanaklarımdan süzülürdü.&lt;br /&gt;Eve döndüğümüzde, kız kardeşim Melahat kahvaltı sofrasını hazırlamış, bayramlıklarını giyinmiş, bizleri bekliyor olurdu. Biz de biran önce bayramlıklarımızı giyinmek için aceleyle çaylarımızı yudumlardık. Bayramlaşma evde başlardı.&lt;br /&gt;Babam ile üvey annem divana oturur, biz öz-üvey on kardeş sıraya girerdik bayramlaşmak için. Avcumuza sıkıştırılan yirmibeşer kuruş bizi çok mutlu ederdi. Bu para o zamanların bir sinema bileti demekti.&lt;br /&gt;Bayramlaşma gün boyu sürerdi. İkram edilen şekerleri, çikolataları ve leblebileri yanımızda taşıdığımız kese kâğıdı denilen kağıt torbalara biriktirirdik. Mahallenin çocukları ilk harçlıklarıyla hemen bir mantar tabancası alır, bol bol mantar patlatırlardı. Bayram boyunca bu tabancaların sesi sokaklardan eksik olmazdı.&lt;br /&gt;O bayram sabahı babam bizleri yine erkenden uyandırmış,&lt;br /&gt;-Haydi, kalkın çocuklar, hemen abdestinizi alın, çabuk olun camiye gecikmeyelim sonra yer bulamayız, dışarıda kalırız diye, her bayram sabahı tekrarladığı sözlerle bizleri uyandırırdı.&lt;br /&gt;Sıcacık yataktan kalkmamız zor gelse de Nihat abim, ben ve benim küçüğüm Fırat, uyku sersemi gözlerimizi ovuştura ovuştura kalkmıştık. Biraz oyalanmış olacağız ki avluda bizleri bekleyen babamın sesi tekrar duyuldu:&lt;br /&gt;-Haydi, çabuk olun çocuklar, acele edin, gecikeceğiz.&lt;br /&gt;Abdest alırken yüzümüze değen soğuk su uykumuzu açmıştı, çabucak giyindik. Ben, hevesle yeni ayakkabımı giymiş bağcıklarını itina ile bağlamıştım.&lt;br /&gt;Sokağına çıktığımızda hava henüz aydınlanmamıştı. Soluk sokak lambaları hala yanıyordu. Hızlı adımlarla yola koyulduk. Yolda pek kimsecikler yoktu. Her adım atışımda yeni ayakkabımın çıkardığı ses, caddenin sessizliğini bozarken kardeşlerimin gözleri de ayakkabıma kayar olmuştu.&lt;br /&gt;Camii yolundaki Akpınar Çeşmesinde abdest alan ve atlarını sulayan birkaç faytoncu vardı. Çeşmenin yola sıçrayan sularına basmadan, bize en yakın olan Yeni Camii’ ye çabucak varmıştık. Ayakkabılarımızı kapıda çıkarıp elimize alarak içeri girmiş ve ayakkabı raflarına yan yana sıralamıştık. Benim yeni ayakkabım diğerlerinin arasında ışıl ışıl duruyordu.&lt;br /&gt;Camii boş sayılırdı. Önde üç sıra cemaat oluşmuştu. Zaten her bayram namazı camiye geldiğimizde, en fazla iki üç sıra cemaat olurdu. Hemen yan yana dizilerek bizler de safa girdik. Gün ışıyıp namaz vaktinin gelmesine daha çok zaman vardı. Bize çok uzun gelen sıkıcı bir bekleyiş yine başlamıştı.&lt;br /&gt;Duvardaki büyük saatin “tik tak” seslerini dinleyerek, yelkovanın ağır hareketini izleyerek, gözüm sallanan sarkaçında öylece bakıp vakit geçirmeye çalışıyordum. Tavandan sarkan büyük avizenin üzerindeki küçük ampulleri de saymak oyalayıcı oluyordu.&lt;br /&gt;Yarım saat sonra sabah ezanı okunmaya başlayınca cemaat artmış, arkamızda da saflar oluşmuş ve caminin yarıya yakın bölümü dolmuştu. Ezan sesiyle birlikte bir kıpırdanma, bir toparlanma başlamıştı. Kıldığımız dört rekât sabah namazı bizi biraz olsun oyalamıştı.&lt;br /&gt;Camii kubbesindeki pencerelerin renkli camlarından günün ilk ışıkları süzülmeye başlayınca, duvarlardaki eski yazı tablolar daha iyi görünmeye başlamıştı.&lt;br /&gt;Derken hoca, biraz yüksekçe olan ve üç basamaklı merdivenle çıkılan vaaz kürsüsüne ağır ağır çıkıp oturunca, bütün gözler ona çevrilmişti.&lt;br /&gt;Vaaz dinlemek hoşumuza giderdi, hem hocadan birşeyler öğrenir hem de vakit daha çabuk geçerdi.&lt;br /&gt;İslam’ın farzları, doğruluk, dürüstlük, komşuluk ilişkileri, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, yalan söylememe, gibi konularda hocanın uzun uzun anlattıklarını dikkatle dinler bu öğütlerden kendimize pay çıkarırdık.&lt;br /&gt;Zaman geçtikce cemaat iyice kalabalıklaşır. Bazen arkalardan:&lt;br /&gt;-Muhterem cemaat, saflarınızı biraz daha sıklaştırın, dışarıda bekleyen kardeşlerimize de yer açın, diye uyarı sesleri gelirdi.&lt;br /&gt;Bunun üzerine saflarda bir kıpırdanma olur, birbirimize biraz daha sokulurduk. Bayram namazının saati geldiğinde hoca bayram namazının nasıl kılınacağını anlatarak vaazını bitirirdi.&lt;br /&gt;İki rekât kılınan bayram namazından sonra, hocanın hutbesini dikkatle dinler, okunan dualardan sonra bayram namazını bitirirdik.&lt;br /&gt;Bayramlaşma hemen camii içerisinde başlardı. Önce hocanın elini öperek bayramlaşmaya başlardık. Tanıdık olsun olmasın cemaatte birbirleriyle bayramlaşmak için sıraya girerdi.&lt;br /&gt;Camiden çıkışlar biraz izdihama neden olurdu. Onca kalabalığın iki kanatlı tek bir kapıya yönelmesi, haliyle kapı önünde yığılmaya ve itişmelere neden olurdu. Biz hiç acele etmez bir kenarda durup kalabalığın azalmasını beklerdik.&lt;br /&gt;O bayram da yine öyle yapmış, kapıda biriken kalabalık azaldıktan sonra biz de çıkışa doğru yönelmiştik. Ayakkabı raflarına yaklaştığımızda birde ne göreyim! Benim yeni ayakkabımın yerinde yeller esmiyor mu?..&lt;br /&gt;Bütün rafların altını üstünü iyice kontrol etmeme rağmen bulamayınca, ayakkabımın çalınmış olduğunu anladım. O an sanki dünya başıma yıkılmıştı.&lt;br /&gt;Benim ağlamaklı durumumu gören babam ve kardeşlerim hep birlikte tekrar tüm ayakkabılığı kontrol etmiştik. Ama boşunaydı aramalarımız.&lt;br /&gt;Babam durumu camii hocasına söylemiş, hoca efendi de üzülmüştü bu duruma. Çaresiz camii tamamen boşalıncaya kadar beklemeye başladık. Camide kimse kalmayınca ayakkabı rafları da boşal-mış, en alttaki rafta bir “harrik” kalmıştı.&lt;br /&gt;Bu çok eski, her tarafı yırtık, ökçesine basılmış ayakkabının sahibi yoktu. Demekki benim güzelim ayakkabının yerine bu bırakılmıştı.&lt;br /&gt;Çaresizdim. Eve yalınayak gitmektense bu ayakkabıyı ayağıma geçirerek, ayağımda sürüye sürüye, gözlerimden yaşlar aka aka evin yolunu tutmuştum.&lt;br /&gt;Yeni bir ayakkabı için bir sonraki bayramı bekleyeceğimi biliyordum. İçimden, bir daha yeni ayakkabıyla camiye gitmeye tövbe etmiştim.&lt;br /&gt;Benim bu halimi gören kardeşlerim de durumuma çok üzülmüşlerdi. Babam başımı okşayarak:&lt;br /&gt;-Üzülme Suat, bu bayram eskilerinle idare et, önümüzdeki ay maaşımla sana yeni bir yemeni alacağım. Haydi, sil gözyaşlarını, ağlama artık diye teselli etmişti.&lt;br /&gt;Babamın yeni ayakkabı alma sözü beni biraz olsun rahatlatmıştı. Bir sonraki bayramı beklemeden tekrar yemenime kavuşacaktım. Akpınar çeşmesine vardığımızda ağlamayı kesmiş, elimi yüzümü yıkayarak aybaşında alınacak yemeninin hayaline dalmıştım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;TÜRKÜ DİNLEMEK&lt;br /&gt;Mustafa SAĞLAM&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çoktandır kafamda oluşagelen bir düşünce var; ikiye bir kendini anımsatır durur: Şöyle bir şey, hayatı yaşanır, dünyayı çekilir kılan şeylerin en önemlilerinden biri, bir halkın türkülerinin olmasıdır gibi bir fikir bu. Belki biz pek önemsemiyoruz ama kesin inancım şu ki, bir toplum için ekmek, su ve hava kadar gereklidir türküler. Türküler, bir milletin yaratıcılığını gösterir aynı zamanda. Bu yüzden de derim ki, “Ne mutlu türküler yakabilmiş halklara!” Dağlarında, kırlarında, ovalarında, ormanlarında ve çeşme başlarında türküler söyleyen milletlere ne mutlu!&lt;br /&gt;Ayrıca, toplumların geçmişinde yaşanmış duyguların bir birikimidir o uzun havalar, kırık havalar, ağıtlar, baraklar ve öteki bütün türküler. Türkü dağarcığı ne kadar zenginse, geçmişinde başından o kadar çok acılı, sevinçli, neşeli olaylar, o kadar çok aşklar geçmiş demektir o milletin.&lt;br /&gt;Türkülerin toplum hayatındaki yeri bir başkadır; sözlerle, yazılarla veya bakışlarla anlatılamayanların, ezgiler eşliğinde anlatılmasıdır türküler. Duyguları anlatırken, sözlerin tek başına yetersiz kaldığı yerler vardır bazen; dil ne kadar gelişmiş olursa olsun, hissedilenleri anlatmaya gücü yetmez, uygun sözcükler bulunmaz, yaratılmamışlardır henüz. Hiçbir zaman da yaratılamayacaklardır belki. Orda, nağmeler sözcüklerin yardımına koşarlar işte.&lt;br /&gt;Üstünde durulması gereken şeylerden biri de türkülerin doğuşudur; türküler, nerden, nasıl doğar?&lt;br /&gt;Yaşamın en sade, katışıksız bir şekilde sürdürüldüğü yerler her ülkenin kırsal alanlarıdır şüphesiz; oralarda doğayla daha bir içiçedir kişiler. Toprakla, bitkiyle ve tabiat şartlarıyla mücadele içinde geçer günleri. Onun içindir ki, türküler, kentten çok bozkır yaşamından beslenir ve etkilenir. Ve türküler, isterse bir aşkı, bir neşeyi, isterse de bir acıyı anlatsın hepsinde de o yerin, o coğrafyanın, o toprakların damgası vardır hep. Her şeye olduğu gibi ona da yansır bozkırların temiz havası, çiçeklerinin kokusu, armonisi. Bunlardan her biri ayrı bir çeşni katar türkülerin içine; ayrı bir payı vardır hepsinin. Her ülkenin türküleri farklıdır ama her ülkedeki türkülerin esin kaynağı kırdaki, köydeki yaşamdır. Çağımızda, türküsel yaşam ancak oralarda kalmıştır çünkü.&lt;br /&gt;Dünyanın her ülkesinde türkülerin büyük bir kısmı, aşkları, sevgileri ve ölümleri işler temalarında. Türkü, kendine has bir yöntemle anlatır anlatmak istediklerini, kendine has bir anlam katar konuya ve bu yüzden de kulaklar, apayrı bir haz alır onu dinlerken.&lt;br /&gt;Ve asıl türkülerden öğrenilir sevgi. Onca aşığın dertlerini, duygularını, öğütlerini dinleyerek öğrenilir sevgi sözcüğünün anlamı. Ben, “aşk” sözcüğünü önce türkülerde duydum. Âşıkların dilinden dinledim sevmeyi, sevilmeyi. “Hekim kim; başından geçen” dedikleri gibi yani. Nağmelerin gücüyle insanın içine sindire sindire hem de.&lt;br /&gt;Bu yüzdendir ki, bir halk, türküleri kadar sevebilir, türküleri kadar sevmiş, sevilmiştir geçmişinde. Sevmiş, acı çekmiştir ki, türküler yaratmıştır. Türküleri vardır ihtiyacı olduğu zaman söyleyecek, dinleyecek. Acı doludur bazı türküler. Acı da sevginin olduğu yerde vardır neticede; kaybedildiği zaman yaşanır hüzün. Sevinince olduğu gibi hüzünlenince de türkü söyler insan.&lt;br /&gt;Kişilerin insanlaşmasında da önemli bir yeri vardır türkülerin. Bütün sosyoloğlar tarafından kabul edilir ki, türkü dinleyerek yetişen kişiler, türküsel, şiirsel yaşarlar; pek kötülük taşımazlar içlerinde. Severler, gönül kapıları hep açıktır. Türküler, kötülüğü, öldürmeyi, kin gütmeyi öğretmezler çünkü. Hiçbir âşık, seven kişi, başkalarını üzmek, acı çektirmek istemez, böyle bir şeyden haz alan âşık olmamıştır şimdiye kadar; doğasına ters düşer bu.&lt;br /&gt;Sözümün varacağı şu; mademki türküler bir toplum için bu kadar yararlı; evlerimizde, sokaklarımızda, kahvelerimizde, tarlalarımızda ne kadar çok türkü çalar, türkü söyler, türkü dinletirsek o kadar çok sevgi ve aşk esinleriz insanlarımızın yüreklerine. Türkülerle, ninnilerle büyüttüğümüz çocuklarımızın geleceklerine daha bir umutla bakarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;BİLLUR KUPALAR&lt;br /&gt;Mehmet ÖNDER&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Her işyerinde konuşulur ya, “Çayımızı kendimiz yapalım; hem güzelce demleriz, hem de tasarruf ederiz” diye. Bu düşünce, çay kahve işiyle uğraşacak özel bir elemanınız olmadığı sürece başarılı olmaz. Hele bizim gibi çalışanı az, geleni gideni çok olan işyerlerinde başarı şansı hiç yoktur.&lt;br /&gt;Yine de denemekle bir şey yitirmeyiz, dedik, biz de kalkıştık. Öyle iddialı filan değildik. Bizimki, fırsat buldukça demleyelim; ivedi durumlarda kahveden söyleriz, biçimindeydi. Uygulama, çaydanlık semaver yakma, yangın tehlikesi gibi renkli olaylar eşliğinde bir süre gitti.&lt;br /&gt;Bizim asıl sorunumuz çay bardağı yitirme bağlamında ortaya çıktı. Aldığımız ilk bardak düzinesinden haftasında bir tek kalmadı. İki düzine daha aldık, iki haftada onlar da uçtu gitti.&lt;br /&gt;Hani, aza “Nereye gidiyorsun?” demişler de “Çoğun yanına” demiş ya, bizim bardaklar da o hesap; kaç tane alsak hafta demiyor kahveci bardağı olup çıkıyorlar.&lt;br /&gt;Dikkatli olsun, diye kahveciyi uyardım. Oralı bile değil:&lt;br /&gt;- Yok abi, onlar bizim bardaklar. Üç kuruşluk çay bardağı için laf ettirecek adam mıyız?&lt;br /&gt;Doğru; üç kuruşluk şeye kim döner bakar. Bakmaz da, birilerinin bizim işyerindeki üç kuruşluk çay bardaklarına dadandığı kesin. Bu olsa olsa çay bardağı mafyasının işidir, diyeceğim ama; o da çok inandırıcı gelmiyor. Koskoca mafya düştü düştü de bizim çay bardağına mı düştü?&lt;br /&gt;Şu ya da bu, en iyisi önlemini almak. Bu kez gittim, çiçeklisinden iki düzine daha aldım. Üç beş gün içinde bunlar da yarıya inip Necati’yi de çiçekli çay bardaklarını götürürken yakalayınca yine uyardım. Ama uyarsam ne, savunması hazır:&lt;br /&gt;- Çiçekli çay bardağı bizde de var abi. Valla billa!&lt;br /&gt;Çiçekli çay bardakları da gitti. Hem de yeminle. Ne yapmalı? Bir çare bulamazsak, ara sıra da olsa kendi çayımızı demleyip keyifle içemeyeceğiz.&lt;br /&gt;Bu kez gittim, bir düzine saplı bardak aldım.&lt;br /&gt;Ama, çözüm değil; Necati’nin her koşula uygun savunması hazır: “Kulplu bardak mı dedin? Bizde de var. Hem de ne türden istersen. Vallahi de tallahi de!”&lt;br /&gt;Adam büyük yemin ediyor; nasıl inanmazsın?&lt;br /&gt;Bu arada birer ikişer saplı bardaklar da tüydü.&lt;br /&gt;Çare çare diye düşünürken “Bari çayı fincanla içelim” dedim; ama o da çözüm olmadı. Onlarda türlü çeşitli fincan da varmış. Birkaç günde hepsini süpürdü gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlerce onun bulamayacağı kadar değişik çay bardak aradım. Yok yok. Benim bulabildiğim her türlü bardaktan Necati’nin kahvesinde de bol bol oluyor. İşin de ehli ya, gidip buluyor mu, günahını da almayalım “Bizde de var!” mı deyiveriyor, bilmiyorum.&lt;br /&gt;Düşünürken, annemin evlendiğimiz zaman hediye ettiği çay bardakları aklıma geldi. “Zeki Müren Dişi” bardaklar. Bu on bir çay bardağı, annemin en değerli eşyalarındandı. Camlı bir dolapta saklar, neredeyse her gün tozlarını alır, sık sık yıkar siler yerine sıralardı.&lt;br /&gt;Bunlarla öyle herkese çay ikram edilmezdi. Kırk yılda bir İzmir’den Azime teyzemgil ya da o derece hatırlı misafirler gelecek de annem:&lt;br /&gt;“Hatçıgadın, billur kupaları getir” komutu verecek, bunlarla çay içilecekti.&lt;br /&gt;Hatice ablam talimatı alınca konuk sayısı kadar billur kupa çıkarır, altlarında cam piyetalarıyla bakır tepsiye diziler, getirirdi. Bu iş ona çok titiz olduğu için yaptırılırdı. Ablamın adı hem Hatice hem de Fadime idi. Annem anneannemin, babam da babaannemin adını vermiş, her biri kendi anasının adıyla çağrılmasını isterdi. Ben bazı yanılıp, ötekinin verdiği adla sorma yanlışlığı yapar, “Senin enki isimde bir aban yok!” yanıtını alır, paylanmış olurdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Babamla annem birbirlerine adıyla seslenmeyi ayıp mı sayarlardı bilmem. Babam anneme “Gı”, annem de babama “Benibak” diye seslenirdi.&lt;br /&gt;Babam sinirli biriydi. Olur olmaz herşeye kızardı. Annemin çay bardağı düzinesinin bir eksik olmasının sebebi de buydu. Altmışlı yılların başları olmalı. Annem mahalleden teyzelerle Tire pazarına alışverişe gitmiş. O zaman ağzı diş diş çay bardakları moda; Zeki Müren Dişi bardaklar. Herkes alınca annem de tamaht etmiş. Eve gelince de heyecanla anlatmaya başlamış. Tam babam birini almış bakarken&lt;br /&gt;“Benibak, billur kupa aldım. Zeki Müren Dişiymiş” deyince, babam yine sinirlenmiş. “Gıı” demiş “Başlatma elin adamının dişinden, dırnağından” Sonra çarpıvermiş yere; ve annemin Zeki Müren Dişi çay kupalarının sayısı düşmüş on bire.&lt;br /&gt;Dedim ya, düşünürken, annemin hediye ettiği çay bardakları aklıma geldi. Annem görse, billur kupalarını işyerinde kullanmama dünyada izin vermezdi. Aslında ben de istemezdim ama, Necati faktörü işte.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Bir sabah on bir bardağı güzelce paketleyip işyerine götürdüm. Artık kozlar benim elimdeydi. İçimden “Haydi bakalım” dedim. “Her türlü bardağı, fincanı buldun. Annemin elli yıllık ‘Zeki Müren Dişi’ kupalarından da bul, seni gözlerinden öpeyim. Bakalım on ikincisi olmayan on bir bardaktan ‘Bende de var’ diyebilecek misin?” diye diye pusuda bekliyorum.&lt;br /&gt;O sıra üç kişi çıktı geldi. Açtım telefonu dört çay söyledim. Çaylar geldi. Tepside altlarının cam piyetalarıyla birlikte dört tane Zeki Müren Dişi çay bardağı.&lt;br /&gt;Hay Allah, adam sabah ilk kez çay getiriyor. Ne zaman içeri girdi? Ne zaman aldı gitti? İnanılır gibi değil.&lt;br /&gt;İçimden, “Yakalandın Necati!” dedim. “Artık hiç bir bahanen kalmadı. Yiten tüm bardakların, fincanların sorumlusu sensin!”&lt;br /&gt;Artık dayanamıyorum:&lt;br /&gt;- Şimdi sen, bunları da mı bizim mutfaktan almadın?&lt;br /&gt;Necati kendinden son derece emin:&lt;br /&gt;- Almadım tabii. Bunlar benim annemin çeyizinden kalma. Sizinkilerle karışmasın diye çayı bunlarla getirdim.&lt;br /&gt;Necati gidince hemen mutfağa koştum. Bizim on bir billur kupanın kutusu bile açılmamış, öylece duruyordu. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;LASTİK PABUÇLAR&lt;br /&gt;M. Demirel BABACANOĞLU&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-kadınlar gününe sevgiyle-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiril tiril giyinmişti yaşlı adam.&lt;br /&gt;Yürüyordu.&lt;br /&gt;Yol tozluydu.&lt;br /&gt;Hava sıcaktı.&lt;br /&gt;Ötüyordu cırcır böcekleri.&lt;br /&gt;Yolun karşılıklı kenarları ağaçlarla sıralanmıştı.&lt;br /&gt;Yaşlı adam ağaçlardan birinin kenarına oturdu. Yüzündeki ter süzüldü çenesinden aşağı. Adam yavaşça cebinden mendilini çıkardı. Sildi yüzünü; rahatladı. Dikildi gözleri bir noktaya. Zaman gerisine döndü. Geçti uzam içinden. Annesi karşısındaydı.&lt;br /&gt;"Al sırtına beni anne!"&lt;br /&gt;"Alamam!"&lt;br /&gt;Annesinin bacakları sızlıyordu. Romatizmal bir rahatsızlığı vardı. Ağrıyan dizlerini ovalamaya başladı. İndi parmaklarına doğru. Çocuk ısrarlı olmadı. Baktı annesinin ayaklarına. Eğri büğrü olmuştu. Damarları çıkmıştı derisinin üstüne. Yumrulaşmıştı eklemleri...&lt;br /&gt;Lastik pabuçları yanındaydı. Burnu kopmuştu. Altı delikti. Çocuk lastik pabuçları gördü. Üzüldü.&lt;br /&gt;Karışık bir duyguyla:&lt;br /&gt;"Romatizman bundan azıyor anne" dedi.&lt;br /&gt;"Bir kunduran olsa!"&lt;br /&gt;Anne hüzünlendi.&lt;br /&gt;"Kız oldum, gelin oldum, hiç kunduram olmadı!"&lt;br /&gt;Çocuk anladı annesini.&lt;br /&gt;"Üzülme anne, bir gün sana kundura alacağım!"&lt;br /&gt;Anne sevindi.&lt;br /&gt;Kucakladı oğlunu.&lt;br /&gt;Bağrına bastı.&lt;br /&gt;"Ölmem ben! Ölmem" dedi.&lt;br /&gt;Çocuk ellerini açtı. Kocaman işareti yaptı.&lt;br /&gt;"Böyle kocaman olacağım!"&lt;br /&gt;"Okuyacağım!"&lt;br /&gt;"Çok çok kazanacağım!"&lt;br /&gt;Annesi sevgiyle baktı oğluna.&lt;br /&gt;Yeşerdi umutları&lt;br /&gt;"Okutacağım seni" dedi kocaman.&lt;br /&gt;Çocuk zıpladı...&lt;br /&gt;"İlk maaşımdan!"&lt;br /&gt;"İlk maaşımdan!"&lt;br /&gt;"Göreceksin, donatacağım seni..."&lt;br /&gt;"Gelin gibi olacaksın, gelin gibi!"&lt;br /&gt;Bu sarada bir kuş geldi, kondu ağaca; durdurdu konuşmayı. Uzun uzun öttü. Yaşlı Adam uyandı; baktı kuşa. Kuş ötüyordu.&lt;br /&gt;Canı sıkıldı Yaşlı Adam'ın, kalktı yürüdü.&lt;br /&gt;Saptı bağ yoluna!&lt;br /&gt;Bağ yolu ince, çılga bir yoldu. Örtmüştü çalılar. Sürtünerek geçti Adam. Bir yaşam ortamına girmişti. Geniş, büyük bitkiler vardı. Kuşlar, böcekler içindeydi. Kelebekler uçuşuyor, arılar çiçekten çiçeğe konuyor, bal alıyordu.&lt;br /&gt;Adam yaşama denizinin içindeydi. Vardı bağa. Altın sarısı üzümlerden kopardı yedi. Rahiyası, kokusu, tadı kaldı damağında. Ya ballı incirler; bir sevgi gibi işledi gönlüne. Gençleşti "Gençlik başka" diye geçirdi içinden. Sonra gezdi bağı baştan sona. Tepeciklerin birinin üstüne çıktı, gözetledi dört köşeyi.&lt;br /&gt;Gölgeler uzanmış, serinlemişti hava.&lt;br /&gt;Mavışlı deresinin yamaçları zümrüt yeşiline kesmişti.&lt;br /&gt;Az sonra bülbül sesleri, keklik sesleri doldurdu koyağı.&lt;br /&gt;Suya indi yavrulu keklikler.&lt;br /&gt;Rahat değildi anneleri.&lt;br /&gt;Her an bir hoyratın korkusu vardı seslerinde. Hemen su içip uzaklaştılar oradan.&lt;br /&gt;Tepecikten indi Yaşlı Adam. Karşı yamaçtaki som yeşile bulanmış çam ağaçlarının yanına gitti: dayadı sırtını yaşlı bir çam ağacının gövdesine. Soludu kokularını çamın, doldurdu ciğerlerine. Etkisi görüldü oksijenin hemen; göğsü genişledi, açıldı burun delikleri. Silindi mikrobik pürüzler. Yepyeni oldu her yeri! Gark oldu neşeyle!&lt;br /&gt;Annesi karşısındaydı. Üzerinde entarisi, başında pullu tülbenti; ayaklarında kundurası vardı. Kaş hizasından kulak üzerine yeni domurmuş bir kırmızı gül sokulmuştu. Kakülü sarkıyordu yandan. Yanakları elma elma olmuş, gözleri cıvıl cıvıl mutluluk doluydu. Bacaklarında romatizmal bir kalıntı görünmüyordu. Capcanlı duruyordu ayaklarının teni.&lt;br /&gt;Yaşlı Adam sevindi.&lt;br /&gt;Çılgınlar gibi bağırdı.&lt;br /&gt;Yürüdüler anneyle oğul.&lt;br /&gt;Yaşlı adam baktı annesine.&lt;br /&gt;Kundura elindeydi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;EYLEMCİ İMAM&lt;br /&gt;Nihat MUSTUL&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yirmi yedi yıldır imamdı. Yirmi yıl kendi köyünde çalışmış, son yedi yıldır da ilçedeki merkez camisinde imamlık yapıyordu.&lt;br /&gt;Aslında imamlık babasından kalmıştı ona, babası öğretmişti her şeyi. Babası yaşlanınca da, babasının ve köylülerin isteğiyle o kıldırmaya başlamıştı namazı köylülere. İlk yıllarda kadrolu değildi, camiye gelen köylüler verirlerdi parasını. Beş yıl sonra da kadrolu olmuştu. Artık devlet memuruydu, maaşını devletten alıyordu.&lt;br /&gt;Son bir haftadır yine derin düşüncelere dalmıştı. Biraz kaygılıydı ama kararlıydı… Ne olacaksa olsundu artık, kopacaksa kopsundu kıyamet. İlle de yapmalıydı düşündüğünü, içinden geçeni, doğru olanı…&lt;br /&gt;Aslında iki üç yıl önce vermişti kararını. Ama ne olur ne olmazdı, henüz emekliliği gelmemişti. Bakarsın kıçına bir tekme vuruverirlerdi, emekliliği yanardı… En iyisi eşeği sağlam kazığa bağlamaktı önce. Başka cezalar verirseler de versinlerdi.&lt;br /&gt;İşte şimdi emekliliği dolmuştu. Kendisini daha özgür hissediyordu artık.&lt;br /&gt;Belki de en yoğun sıkıntıyı dün çekmişti. Karısı ve çocukları bile anlamışlardı durumu. Ama o son kararını vermişti.&lt;br /&gt;İçi fokur fokurdu önce. Ocağa konmuş çaydanlığa benzetmişti kendisini. Suyu kaynatmalıydı ille de. Artık rahatlamıştı şimdi; neşeliydi, gülüyordu, içini gurur bile doldurmuştu.&lt;br /&gt;Yine de sabahtan beri karısının gözü hep üzerindeydi. Yalvarır gibiydi.&lt;br /&gt;“Yapma” diyordu, hem kendini hem bizi yakacaksın, dillere düşeceksin…”&lt;br /&gt;“Hiç endişelenmeyin siz, doğru olanı yapıyorum ben. Hırsızlık, hayırsızlık yapmıyorum ya… Mektebe okul, imtihana sınav diyeceğim, o kadar.”&lt;br /&gt;Yine de işi garantiye almalıydı. Kalkıp masaya oturdu, bugünün tarihiyle emeklilik dilekçesini yazıp altını imzaladı. Yazdıklarını bir daha okudu, tamamdı. Evden çıkınca önce müftülüğe-kaymakamlığa uğrayıp dilekçesini verecek, ilişiğini kesecek, sonra da camiye gidip son namazını kıldıracaktı. Ve de yirmi yedi yıllık imamlığı böylece bitecekti.&lt;br /&gt;Kendisini diğer imamlardan, “Atatürkçüyüm” diyen birçok insandan farklı buluyordu. Konuştuğu hiçbir imam anadiliyle tapınmaya taraftar değildi. Onlara göre bu mümkün değildi. Kuran Arapça inmişti, İslam dini evrenseldi.&lt;br /&gt;Oysa Atatürk zamanında bu yol açılmıştı, hem de Atatürk’ün kendisi tarafından.&lt;br /&gt;“Atatürkçüyüm” diyenlerin çoğu bile bu konuda Atatürkçü değillerdi.&lt;br /&gt;Gerçek bir Atatürkçüydü o, yenilikçiydi… Atatürkçülük sözle değil, onun düşüncelerine, yaptıklarına sahip çıkmakla olurdu oysa.&lt;br /&gt;Yapacağı Atatürkçülüğü üç kişi biliyordu aslında. Biri karısı, biri Mesut öğretmen, biri de en yakın imam arkadaşı Osman’dı.&lt;br /&gt;Mesut öğretmenle otuz yıldır tanışırlardı, köylerinin öğretmeniydi. O okumuş öğretmen olmuş, kendisi okuyamamış imam olmuştu. Taa o yıllardan başlamıştı dostlukları. Ondan neler öğrenmemişti ki… Belki de öğrendiklerinin yarısını. Atatürk’ü en çok o sevdirmişti, o anlatmıştı. Din konusunda bile çok derindi bilgisi, hep aklı öne çıkarırdı.&lt;br /&gt;Kimisi gibi beyni kara değildi kendisinin, gözlerinde Arap gözlüğü yoktu. İşte bunu da, geldiği bu noktayı da Mesut öğretmene borçluydu. Ona güvenirdi, her konuyu konuşurlardı.&lt;br /&gt;Dünkü karşılaşmalarında kesin kararını söylemişti ona. İlle de bu eylemi yapacaktı. Aslında daha önceleri de çok konuşmuşlardı bunu. Her seferinde de, “Seni etkilemek istemem, yap ya da yapma diyemem, karar senin. Sana bir zarar gelmesini istemiyorum. İstiyorsan, toplum için yararlı olacağına inanıyorsan… Sen bilirsin” demişti.&lt;br /&gt;Elbette yararlı olacaktı, en azından bir tartışma ortamı başlayacaktı.&lt;br /&gt;İmam arkadaşına da “Birlikte yapalım bu eylemi” demişti kaç kez. Arkadaşıysa karşı çıkmasa bile, asla yanaşmamıştı.&lt;br /&gt;Üç-dört saat sonra yirmi yedi yıllık işinden ayrılacaktı, bu ayrı bir duyguydu, hüzün karışımıydı ağırlıklı. Öbür yandan da çok farklı bir heyecan yüklüydü içi. Türkiye’de bir ilki deneyecekti.&lt;br /&gt;Artık zaman yaklaşıyordu, saat 9.00’a geliyordu, ancak yetişirdi. Abdestini aldı. Kim bilir kaçıncı abdestiydi bu. Önce beşle üç yüz atmış beş çarpılacaktı, çıkan da yirmi yediyle. Sonra bayramlar, cenazeler… Zor hesaptı şimdi bu, zamanı değildi hem. Dilekçeyi bir daha okudu, fazla kırıştırmadan ceketinin iç cebine koydu. Karışık duygularla, karışık düşüncelerle doluydu. Bu karışıklıkla evden çıktı.&lt;br /&gt;Müftü odasındaydı, kapıyı çalıp içeri girdi. Cebinden çıkardığı dilekçeyi uzattı. Müftü meraklanmıştı:&lt;br /&gt;“Hayırdır… Bu nedir?” dedi.&lt;br /&gt;“Emekliye ayrılıyorum…”&lt;br /&gt;Müftü başını doğrultu. Göz göze geldiler.&lt;br /&gt;“Emekliye mi ayrılıyorsun? Bu da nerden çıktı şimdi?”&lt;br /&gt;“Yeter artık, yirmi yedi yıl çalıştım Müftü Bey.”&lt;br /&gt;“İyice düşündün mü, kararlı mısın?”&lt;br /&gt;“Düşündüm, kararlıyım… İzin verirseniz.”&lt;br /&gt;“Peki öyleyse, haydi hayırlı olsun.”&lt;br /&gt;Bütün işlerini bitirmiş, ilişiğini kesmişti ya, artık özgürdü, daha bir cesaretlenmişti hem de. Son ezanını okuyacak, son namazını kıldıracaktı az sonra. İkindin namazına da yeni bir imam gönderecekti müftü, kendi yerine.&lt;br /&gt;Camiye geldiğinde daha on dakika vardı ezan saatine. Cami avlusundaki ağaçların gölgesinde birkaç yaşlı ezanı bekliyordu, birkaç kişi de abdest alıyordu. İçeri serinceydi, cami imamı olarak son kez giriyordu içeriye. Gece gündüz demeden yedi yıl gelip gitmişti buraya. İçerideki her şeyi dikkatlice gözden geçirdi, her şey yerli yerindeydi.&lt;br /&gt;Heyecanı gittikçe artıyordu. En çok da cemaatin, halkın tepkisini merak ediyordu. Ne olabilirdi, nasıl bir tepki göstereceklerdi?&lt;br /&gt;Birkaç kez babasından duymuştu makamını. Ta o zamanlar kazınmıştı kulaklarına bu makam. Babası, “Atatürk zamanında böyle okunurdu” demişti. Kaç kez söylemişti bile evde kendi kendine.&lt;br /&gt;Ses cihazının yanına geldiğinde saatine bir daha baktı, saat tamamdı. Mikrofonu açtı, parmağıyla tık tık etti. Ses gidiyordu. Atatürk geldi birden gözlerinin önüne, onun dönemi geldi. Bunları hep Mesut öğretmen anlatmıştı. Güç buldu bunlardan. Allah Türkçe de bilirdi. Ve bir bir dökülmeye başladı Türkçe ezanın sözleri ağzından:&lt;br /&gt;“Tanrı uludur…&lt;br /&gt;Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak…&lt;br /&gt;Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’nın elçisidir Muhammed…&lt;br /&gt;Haydi namaza…&lt;br /&gt;Haydi felaha…&lt;br /&gt;Tanrı uludur…&lt;br /&gt;Tanrı’dan başka yoktur tapacak…”&lt;br /&gt;Ezanı bitirdiğinde on beş yirmi kişi girmişti bile içeriye. Herkes şaşkındı, merakla kendisine bakıyordu. Dışarıdan da sesler duyuluyordu:&lt;br /&gt;“Delirmiş bu imam, delirmiş!”&lt;br /&gt;“Allah’ın ezanı değiştirilir mi? Namaz kılmam ben bunun arkasında…”&lt;br /&gt;“Valla ben beğendim, Türkçe, dediğinin hepsini anladım.”&lt;br /&gt;“Hükümet, Diyanet bir değişiklik mi yaptı acaba?&lt;br /&gt;“Atatürk canlanmış, Atatürk!”&lt;br /&gt;“Din elden gidiyor, din! Ey Müslümanlar!” &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;KÜLTÜR VE DİL&lt;br /&gt;Mustafa B. YALÇINER&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bir kültürde ne varsa, dilinde de o vardır. Bir başka deyişle dil, kültürün aynasıdır. Kültür devingen olduğu için dil de devingendir. Kültürde gözlenen değişiklikler, zaman içerisinde dilde de kendini duyumsatır. Bu nedenle bir toplumun dili iyi incelenirse, o kültürde yetişen insanların yaşam tarzı, üretim ve tüketim şekli, dünyaya bakışı, düşünce yapısı bir nebze anlaşılır.&lt;br /&gt;Taşeli yöresinde kullanılan, “Kelete enik, sürüye kurt getirir”; “Sürü ters dönünce, topal keçi başa geçer”; “Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur”; “Teke gibi kokmak”; “Karnım tuluk gibi”; “Kurtlu keş”; “Ayranım ekşi diyen olmaz”; “ Lök gibi oturmak”; “Deve yürekli”; “Maya gibi”; “Deve kini”; “Deveyi havudu ile yutmak”; “O adamla arkadaşlık ya da alışveriş etmek, ısırganla kıç silmeye benzer”; “Bu adam, yaralı parmağa çöğdürmez”gibi atasözleri ve deyimlere bakıldığında, bu sözleri bağrından çıkaran insanların yaşamına egemen olan öğeler ile onların yaşam biçimleri hakkında bazı bilgilere ulaşılabilinir.&lt;br /&gt;Taşeli yöresi, Yörük yurdudur. Yörükler, su ve ot peşinde koşan, yazın yaylaya çıkan, kışın sahile inen, hayvanları ile yaşayan konargöçerlerdi. O zamanki Taşeli insanı çadırda yaşar, ayakyolu olarak çalı diplerini seçer ve silinmek için de taş ya da ot kullanırdı. Dağda, ormanda yaşayan bu insanların en büyük sorunlarından biri de suydu. İçme suyunu, tuluklarla getir yine tuluklarda saklarlardı. Gelenek göreneklerine göre de sağaltma yöntemleri uygulamaktaydılar. Yeni kesilen ve kanamakta olan parmağa çöğdürür, diğer yaralarına püse ya da katran sürerdi.&lt;br /&gt;Yörüklerden bazıları zaman içerisinde yerleşik düzene geçti. Kıl çadırı bırakıp yaşamlarını toprak damda sürdüren köylüler, Yörük kardeşlerini küçümsemeye başladılar: “Gün battı, Yörük yattı”; “Dağdan inmiş Yörük, ne erik bilir, ne koruk”; “Yörük ne bilir bayramı, lak lak içer ayranı” ; “Bahçene erik, kapına Yörük dıkma”; “Erikten maşa, Yörük’ten paşa olmaz”; “Kıllı Yörük”; “Ayranı sinekli” gibi bazı atasözleri ve deyimler bu olguyu çok güzel bir şekilde açıklamaktadır.&lt;br /&gt;Yerleşik düzene geçip de ekip dikmeye başlayan köylülerin yeni deyim ve sözcüklere gereksinim duymaları doğaldır. “Dirgeni yiyen sıpa, bir daha gelir mi sapa”; “ Öğünen öküz tarlayı boklar”; “Dah, kara öküz dönüm başına” gibi atasözleri de toprağın işlenmeye başlandığını dönemlere denk düşmeli. Tarla sürerken karasabanın düzgün gitmediğini gören çiftçi, boyunduruk altındaki öküzlerden güçlü olandan yana bir kayış daha atmış. Böylece güçlü öküze daha fazla yük düşmüş. Yörede bugün hâlâ “Kayış atmak” deyimi mecazi olarak kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;Yöre kültüründe bir zamanlar akraba evliliği egemendi. Dışarıdan kız alınmamış, dışarıya da kız verilmemiş. Ata yurdu terk edilmemiş. Eğer bir delikanlı bir yabancıyla evlenmiş ve ata yurdundan uzaklaşmışsa, diğerlerine şöyle bir öğüt verilmiş: “Uzaktan alma düveyi, çeker gider boğayı.”&lt;br /&gt;Evlilik yaşındaki kızlar ya da evli kadınlar için, mal mülk ikinci plandadır. Önemli olan kocanın mertliği, dürüstlüğü ve çalışkanlığıdır. Bu da şu sözle özetlenmiştir: “Erim er olsun da, varsın yerim çalı dibi olsun.” Evlenen kızların boşanması hoş karşılanmamış. Kız evden çıkarken ona şöyle söylenmiş: “Bu evden beyaz gelinliğinle çıkıyorsun, buraya ancak kefeninle dönersin.”&lt;br /&gt;Bir dönem nasıl olduysa, akrabalar arasına nifak tohumu atılmış, birliktelik bozulmaya çalışılmış: İnsanlar kızgınlıkları en ağır sözlerle açığa vurmuşlardır: “Sen dostunu iyi seç, anan nasıl olsa düşmanını doğurur”; “Akrabanın akrabaya akrep etmez, ettiğini”; “Akraba ile ye iç ama alış veriş yapma.”&lt;br /&gt;Zaman içerinde, kendi içlerinden çıkanlara değer verilmez, yabancılar tercih edilir olmuş ki “Evin tosunundan öküz olmaz” demişler.&lt;br /&gt;Bu sözlerin büyük bir kısmı günümüzde ya unutuldu ya da kullanılmaz oldu. Bunda yaşam biçimi, kuşkusuz büyük etmen. O değiştikçe dilde ölen, geçmişte kalan, günlük kullanımdan kalkan, yeni gelip yerleşen sözcükler olacaktır.&lt;br /&gt;Tıpkı yöremizde konargöçerliğin en son temsilcisi Sarıkeçililer’in yaşam biçiminde gözlenen değişiklikler gibi. Kimin aklına gelirdi Sarıkeçili diline “kapsam alanı”, “kontör” ya da “mesaj” gibi sözlerin gelip yerleşeceği.&lt;br /&gt;Günümüz gençliğinin bilmediği ya da kullanmadığı ama Sarıkeçililerin hâlâ kullandığı, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bazı sözcük ve deyimler, bir iki kuşak sonra onların gençleri de kullanmaz olacak. Tuluk da neydi, diyecek belki de. Tıpkı bugün “savran”, “kavas”, “beserek”, “köşek”, “maya” sözcükleri için dendiği gibi.&lt;br /&gt;Bakalım gerçekten kaç kişi anımsayacak bu Yörük sözcüklerinin anlamını?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4098680160407982765-1035170378663899549?l=gercemek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercemek.blogspot.com/feeds/1035170378663899549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4098680160407982765&amp;postID=1035170378663899549' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/1035170378663899549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/1035170378663899549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercemek.blogspot.com/2011/04/gercemek-sayi-26.html' title='GERCEMEK SAYI 26'/><author><name>Gerçemek Taşeli Yöresi Kültür ve Düşün Dergisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07335325335767371791</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/SQeUl26ig8I/AAAAAAAAAAg/LPKwseynNo4/S220/Bitkilerimiz+(168).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-rrJXbcrMGAM/TbV0NMosFCI/AAAAAAAAAGc/ViF-xYSX0MQ/s72-c/%25C3%25B6n%252Bkapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4098680160407982765.post-6371099290372189503</id><published>2011-02-15T10:39:00.000-08:00</published><updated>2011-02-15T11:43:10.613-08:00</updated><title type='text'>GERÇEMEK SAYI 25</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-nAXEOeFkQoA/TVrPHLKi-kI/AAAAAAAAAGM/lDwn_xw790U/s1600/%25C3%25B6n%252Bkapak.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573995210987469378" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 227px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-nAXEOeFkQoA/TVrPHLKi-kI/AAAAAAAAAGM/lDwn_xw790U/s320/%25C3%25B6n%252Bkapak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;GERÇEMEK&lt;br /&gt;TAŞELİ YÖRESİ&lt;br /&gt;KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ&lt;br /&gt;ISSN: 1307–4881&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:&lt;br /&gt;Mustafa B.Yalçıner&lt;br /&gt;05327220674&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:yalciner_mustafa@yahoo.fr"&gt;yalciner_mustafa@yahoo.fr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı Kurulu:&lt;br /&gt;Mehmet Babacan&lt;br /&gt;F. Saadet Bilir&lt;br /&gt;Güngör Türkeli&lt;br /&gt;Songül Saydam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basıldığı Yer:&lt;br /&gt;Evren Yay. AŞ&lt;br /&gt;Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.&lt;br /&gt;Oğulbey/ANKARA&lt;br /&gt;(0312) 615 54 54&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baskı Tarihi: Şubat 2011&lt;br /&gt;İki Ayda Bir Yayınlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl: 5&lt;br /&gt;Sayı: 25&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek,&lt;br /&gt;kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.&lt;br /&gt;Mustafa Yalçıner, Ziraat Bankası Mersin/Aydıncık Şubesi TR930001001020307582605005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetim Yeri:&lt;br /&gt;Merkez mahallesi&lt;br /&gt;Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2&lt;br /&gt;33840 Aydıncık/ MERSİN&lt;br /&gt;Telefon:&lt;br /&gt;(0324) 8412836&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E-posta: &lt;a href="mailto:gercemek@yahoo.com.tr"&gt;gercemek@yahoo.com.tr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;DOMUZ BAKLASI (Lupinus) &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573992825262767090" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-R8Afk1be8rE/TVrM8Tpc-_I/AAAAAAAAAF8/d4-pw49V_1M/s320/Ac%25C4%25B1%2Bbakla.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Domuz baklası ya da acıbakla olarak bilinen, tek yıllık bu otsu bitki, baklagiller familyasından olup, kalem kalınlığında, gri tüylerle kaplı bir gövde üzerinde 40 ile 50 cm yüksekliğe ulaşabilir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Taşlı ve kumlu arazilerin bol güneş alan yamaçlarında kendiliğinden yetişir. Yine gri tüylerle kaplı yaprakları bir elin parmakları gibi dizili olup 7 ya da 9 parçadan oluşur ve yaklaşık 3 cm uzunluğunda bir sap ile gövdeye bağlanır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Martta çiçek açar. Çiçeklerinin mor zarları iki parçalıdır; uçları ise gaga şeklindedir.&lt;br /&gt;Baklayı andıran meyvesi de tüylüdür. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Güzel görünümlü bu bitkiden yöremizde şimdilik hiçbir biçimde yararlanılmıyor. &lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;EDİTÖRDEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UYGARLIKLAR KAVŞAĞINDA, BİR KÜLTÜR İNSANI: YAZAR MEHMET KARASU&lt;br /&gt;Mustafa B. &lt;strong&gt;YALÇINER&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573991706882986818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-8HSoIiHZ8xA/TVrL7NW700I/AAAAAAAAAF0/56mWlOyClgI/s320/Antakya%2527daki%2Bs%25C3%25B6yle%25C5%259Fi.jpg" border="0" /&gt;              18 Aralık 2010, Cumartesi. Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya temsilcisi ve Aalen-Antakya Kültür Derneği Başkanı, Yazar Mehmet Karasu, Antakya girişinde karşılıyor bizi. Kucaklaşıyoruz. Yanımda eşim var, dostlarım F.Saadet Bilir ve Ali F. Bilir var. Söyleşi ve imza günü için çağrılıyız. Ben, “Öyküde Mekân ve Öykülerimin Mekânı Taşeli”nden, F.Saadet Bilir “Abdülkadir Bulut’un Yazarlığı”ndan, Ali F Bilir ise “Ölümünün 25. Yılında Şair Abdülkadir Bulut”tan söz edeceğiz Antakya Ticaret ve Sanayi Odası’nda saat 14.00’te yapılacak söyleşide.&lt;br /&gt;Daha zamanımız var. Merkezde, eski Antakya evlerinden birinin restore edilerek lokantaya dönüştürülmüş, çok hoş bir mekâna götürüyor bizi Mehmet Karasu. Davranışı, konuşması ve bilgisiyle tam bir kültür insanı, yöresinin değerlerini tanıtmaya çalışan bir Antakya sevdalısı. Antakya yemeklerinden tadıyoruz, hepsi de mükemmel. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Arabalarımızın yanına gelene kadar yürüdüğümüz Hatay'ın Fransız işgalinden kurtuluşuna atfen "Kurtuluş" adı verilen cadde hakkında kısa bilgiler de vermeyi ihmal etmiyor Karasu: Bu cadde Roma döneminde şehrin en görkemli caddesiymiş. Dünyada aydınlatılan ilk caddeymiş. Eğlence düşkünü insanlar gelirmiş dünyanın dört bir yanından. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Söyleşi yerindeyiz. İzleyiciler ilgili. Görsel ve yazılı basın ilgili. Söyleşi sonrası, kitaplarımızı imzalıyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;         Akşamüzeri. Yağmur çiseliyor. Kurtuluş Caddesi’ndeki Habib-i Neccar Camii’nin karşısında bir kafeye giriyoruz. Kahvelerimizi yudumlarken, küçük bir grupla söyleşmeye devam ediyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;       Mehmet Beyin eşi Nebihe Karasu, Tekirdağ’dan sırf bizler için kalkıp gelmiş. Ama yetişemiyor söyleşiye. Akşam yemeği için, üç aile, Harbiye Ceylan Ocakbaşı’ndayız. Olağanüstü bir ağırlama. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;         Nebihe Hanım da yazar. “Evvel Zaman İçinde Antakya Masalları” adlı kitabı yazmış eşiyle birlikte. “Süleyman İsa’nın Evinde” başlıklı çok hoş bir yazısını okudum az sonra sözünü edeceğim kitapta. Akşam yemeği sonrası, bizi kalacağımız otele kadar getirdi Karasu çifti. &lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573991603199086562" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-g_aVMZqNI8o/TVrL1LGxD-I/AAAAAAAAAFs/7cY5QKyr80o/s320/Karasular.jpg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;            Pazar sabahı, kahvaltıdan sonra, sevgi ve hoşgörü şehrine tekrar döndük Mehmet Bey ile. Sarımiye Camii ve hemen bitişiğinde bir kilise. İki ibadethaneyi bir duvar ayırıyor. Eskiden bu duvar da yokmuş.&lt;br /&gt;           Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliğine gidiyoruz. Çeşitli dergi ve kitaplar veriyor bize Karasu dostumuz. Öğleden sonra da ayrılıyoruz Antakya’dan. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Evime dönünce ilk işim, Mehmet Karasu ve Esra Ünal’ın hazırladıkları “Süleyman El-İsa’ya Saygı” kitabını okumak oluyor. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Kitap, Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliği, Aalen-Antakya Kültür Derneği ile Aknehir Belediyesi tarafından, 19 ile 20 Şubat 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Süleyman El-İsa’ya Saygı sempozyumu”nda sunulan bildirilerle, yazarın yapıtlarından seçmelerden oluşmuş. Ne büyük bir değerbilirlik! Bu kitap sayesinde tanıdım Ortadoğu’nun yaşayan en büyük şairi Süleyman El-İsa’yı. Teşekkür Mehmet Karasu. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573991441269450882" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-gClNY1zBj1I/TVrLrv3u6II/AAAAAAAAAFk/xLjpdfbK1uA/s320/El-%25C4%25B0sa%2526Mehmet%2BKarasu.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;              Süleyman el-İsa (TAŞ), 1921 yılında Hatay’ın Samandağ ilçesine bağlı Aknehir Beldesi’nde doğmuş. Köyünde ilkokul bulunmadığı için, babası Şeyh Ahmet İsa’nın çocuklar için açtığı kursta öğrenmiş okumayı yazmayı. İlk şiirlerini 10 yaşlarındayken yazmaya başlaşlamış. Çiftçilerin yaşadığı çileleri dile getirmiş. Antakya’da ilkokula başlayınca, okul müdürü, şairin üstün zekâsını ve kültürel birikimini fark edip, sınıf atlatarak onu dördüncü sınıfa geçirmiştir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;             Süleyman el-İsa daha ilkokuldayken, Hatay’da, Fransızlara karşı ayaklanma ve direniş başlamıştır. O zaman yazdığı ulusal içerikli şiirleriyle mitinglerine katılmış. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Antakya’dan ayrılan şair, lise öğrenimini Hama, Lazkiye ve Dimaşk (Şam)’da tamamlamıştır. Süleyman el-İSA, yükseköğrenimini Bağdat Dar-ül Muallimin-El-Aliye Akademisi’nde tamamlamıştır. Irak’tan Suriye’ye dönmüş ve Halep Lisesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Daha sonra Halep’ten Şam’a tayin edilmiş ve Milli Eğitim Bakanlığı’nda Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı yapmıştır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;            1957 Moskova Dünya Barış Konferansı’na ülkesi Suriye adına katılmış. Moskova'da Nazım Hikmet'in evine gidip, onunla tanışmış. Hindistan’da katıldığı bir toplantıda da Aziz Nesin'le dost olmuş. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          1964’te Hatay, Mersin, Ankara ve İstanbul’u anlattığı gezi yazısında Atatürk ve Türkiye’yi öve öve bitirememiştir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         1969’da Arap Yazarlar Birliği kurucu üyeliği görevinde bulunan Süleyman el-İsa’nın yüze yakın da eseri vardır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Süleyman el-İsa’dan bir şiir: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Kum tanecikleridir o susayan&lt;br /&gt;Susuzluk umutsuzluğa meydan okudu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben halkımın derinliğindeki çığlığım&lt;br /&gt;Yalnızca okunan değil, yayılıp dağılan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümle son bulan terennümüm olsun&lt;br /&gt;O diğerlerinin göğsünde yeter ki doğsun”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;         Mehmet Karasu’nun başkanı olduğu Aalen-Antakya Kültür Derneği ayrıca 4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri kapsamında geçen yıl Dr. Yahya Kanbolat adına bir de öykü yarışması düzenlemişti. Eski TİP Hatay Milletvekili, Araştırmacı, Yazar Dr. Yahya Kanbolat’ın anısını yaşatmak amacıyla, gerçekleştirilen yarışmaya 110 öykücü, toplam 189 eser göndermişti. Yarışmada dereceye giren 16 eser, “Aalen-Antakya Kültür Derneği 2010 Dr.Yahya Kanbolat Öykü Yarışması” adıyla kitaplaştırılmış ve Ürün Yayınlarından çıkmıştır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       Bu da büyük bir kadirşinaslıktır. Mehmet Karasu’yu bir kez daha kutlar, kendisine şükranlarımı sunarım. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;                                                               ATATÜRK SİLİFKE’DE&lt;br /&gt;                                                               Celal Necati &lt;strong&gt;ÜÇYILDIZ&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;           Mustafa Kemal olgusu her yerde olduğu gibi Silifke’de de var ola gelmiştir. Dedesi, ona; Çocukluğunda Karaman- Silifke arasında geçen, özellikle orman kesim işi içinde geçen yaşamını hep anlatmıştır. Hacı Paşalar ile dostluğu, onlar ile yaptığı ticareti. Kah Karaman’da, Mut’ta, Ermenek’te, Silifke’de özellikle Taşucu’nda gemiler ile orman ürünlerinin Beyrut’a gönderilmesi. Tüm bunlar Mustafa Kemal’in usunda yer almıştır. Onun için bu bölgeye özel ilgi duymuş. Hacı Paşa’nın oğlu Sadık Taşucu ile dost olmuştur. Silifke’ye ilk geldiği gün, poyrazdan uyuyamamış, o akşam Sadık Taşucu’nun Taşucu’nda bulunan konağına gelmiştir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Gerek Sadık Taşucu ve gerek ise Emekli Öğretmen Mehmet Köse ile yaptığım söyleşiler de bu vurgular yapılmıştır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Cumhuriyetin ilk yıllarında Sadık Taşucu ülkede okumuş, yazmış hem de Beyrut’ta öğrenimini görmüş, çağdaş bir kişi ile dost edinmek. Sadık Taşucu’nu defalarca birlikte Ankara’da vekil olarak davet etmiş, ancak Sadık Taşucu bu teklifi kabul etmemiştir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Atatürk Silifke’ye özel önem vermiş, kendisine Hindistan’dan gönderilen parayı da Çiftlik satın alarak örnek çiftlikler kurmuştur. Silifke’de, Ankara’da kurulan Gazi Çiftliklerinde modern ekim, dikim yapılmıştır. Üretim, üretim, bolca üretiminin örnekleri verilmiştir. İlk Kooperatif Silifke’de kurulmuş. Bir nolu üyesi Mustafa Kemal olmuştur. Bu örnek çiftlik.&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        Daha sonra Bulgaristan’dan gelen soydaşlara verilmiş. Geriye kalan binalar ise; yarı yıkılmaya yüz tutmuştur. Özellikle Atayurt, Arkum belediyeleri bir proje yapıp, buraları Ata’nın o üretici ruhunu öne çıkaran bir çalışma yaparlar ise; o döneme saygılarını sunmuş olurlar. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       Atatürk’ün Silifke’ye geldiğinde kaldığı Hacı Hulusi Beyin evi müze yapıldı. Kooperatifçilik eğitim merkezi kuruldu. Bunlar o döneme saygının belirtisi idi. Şimdi kalan binaların birer kooperatifçilik müzesi olarak ortaya çıkması gereksinimimiz olan üretim olgusuna belki katkı sunar. Şiirler okumak, ağlamak sızlamak, işte Atatürk’e en büyük hakarettir. Ama onun üretim olgusunu yeşertmek. Modern tarımı yakalamak. Üretilen girdilerin, paketlenmesi, şişelenmesi, depolanması, pazarlanması. İşte bu alanda yapılacak yatırımların ivme kazanması, inanın Atatürk’e en büyük saygıdır. Yoksa onun kazanımlarını tek, tek sat. Yenisini yapma. Üretim yerine, tüketim ülkesi ol. İşte buna ne denir bilmiyorum? &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       1965-1966 yılları idi. Sadık Taşucu bana Fransızca öğretiyordu. İki aylık bir dönemde bütün gramer yapısını öğretti. Orta okul, lise döneminde bundan yararlandım. Benden bir iki sınıf yukarı olan öğrencilere dahi yazları Fransızca ders verdim. Şimdi bende kalan Fransızcayı sevmem. Güzel bir müzik dili gibi. Konuşurken şarkı söyler gibi. İşte bütün bu ruhu Sadık Taşucu’ndan aldım. Her dersten sonra bana babası Hacı Paşayı, Tahtacılara karşı ilgisini. Dostluğunu. Osmanlı’nın şerrinden onları nasıl koruduğunu, tek, tek anlatırdı. Babasının vasiyeti gereği; 7-8 yaşlarında ilk tanışmamızdan, aramızdan ayrılışına kadar bizler evlerine gittiğimizde ayakkabımızla içeri alınır, karnımız doyurulur, öyle giderdik. Bahçıvan ise; üç terlik değiştirerek o eve girebilirdi. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;             İşte bir gün Gökbelen yaylasında bir olay oldu. Atatürk’ün Sadık Taşucu’na hediye ettiği,&lt;br /&gt;Tabancayı bir çocuk oynarken içinde kalan mermi ateşledi. Karakol Komutanı Gülhan Başçavuş kasığından yaralandı. Doktor Pancar’ın ilk müdahalesinden sonra hep onun evinde kaldı. Yara çabuk iyileşsin diye Felteş dede, Kırtıl köyünden Çekirdeksiz nar getirdi. Onu elleriyle ayıklayıp, yedirdi. Şimdi o tabancayı Atatürk Evi Müzesinde gördüm. Av tüfeği ile birlikte bir vitrinin içinde. Atatürk’ün çok sevdiği, uzun süre yanında taşıdığı silahı. Onu arkadaşı Sadık Taşucu’na hediye etmesi. O silah Kurtuluş Savaşının bir simgesi. O silaha görkemli bir vitrin hazırlanması gerekir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;           Silifke’nin ilçe olması ile ilgili çok şeyler anlatıldı. Ama içinde birisi çok önemli. Sadık Taşucu,Vali ile geçinemez, onun tayinini ister. Atatürk de onun tayinini çıkarır. Sadık Taşucu o dönem ile ilgili :&lt;br /&gt;          “Yaptığım en büyük hata, valiye kızgınlığımdan bir pikap buldum. İçine beş on kişi ayarladım. Onu Tekir’e kadar teneke çaldırarak uğurladım. Bunu duyan Paşa beni aradı. Paşa Çocuğu , Paşa Çocuğu valiyi tayin et, dedin, ettim. Ama o hala benim valimdi. Onu yapmamalıydın. İşte bu görüşmeden sonra aramız hiç düzelmedi. Belediye başkanı seçiminde Serbest Fıkranın seçim kazanması, milletvekillerinin cumhuriyet kazanımlarına karşı, karşı devrim çalışmaları Silifke’yi ilçe yapmaya yetti.” &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;             Atatürk’ün Silifke’ye gelişleri kutlanmaya başladığında ; Taşcu yolunda temsili karşılama törenlerine, akşamları Öğretmenler Derneğinde söyleşilerde Sadık Taşucu o dönemleri hep anlattı. Kemal Taşkıranlar, Mustafa Toprak, Mahmut Ünallar, Burhan Garip Şavlı, Vecihi Timuroğlu içten gelen konuşmalar yaptılar. Bizler o dönemde öğrenci olarak katıldık. Kendi yazdığım “ Atatürk Silifke’de “ şiirini okudum. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;           Atatürk’ün ziyaret ettiği yerler de hep anısı vardır. Ama Silifke’de kalıcı yapıtları var. Onlara sahip çıkmak. O hizmetleri iki adım ileri götürmek. Silifke Organize Sanayine bu nedenle çok sıcak bakıyorum. Orada yapılacak her yatırım, orada yapılacak her etkinlik inanın Atatürk’e, Cumhuriyet’e yapılacak en büyük saygıdır. Yakın zaman için de Tekir de Çilekçiliği geliştiren Arife Abla ve Anası, kızı ile birlikte zeytin, zeytin yağı (Evas–Silifke ) işletmesi kuran kadınlarımız için Atatürk gülümsüyor. Onlara gıpta ile bakıyor. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;            Yollar, sokaklar yapılıyor. Yapılsın, onlara gereksinim var. Ama önce şu Organize Sanayiye bakalım. Oraya gereken önemi verelim. İşte o zaman kalkınan bölge sanayi ile birlikte Silifke yeniden il olur. Limanı var, karayolları var. Bir de demir yolu gelir ise; deme keyfine. O zaman kimse tutamaz. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kaynakça :&lt;br /&gt;1.Sadık Taşucu ile 1966-1975 yıllarında özel söyleşilerimiz.&lt;br /&gt;2.İzzet Aslan’ın bize aktardıkları. Özel söyleşilerde.&lt;br /&gt;3.İzzet Aslan’ın Atatürk Silifke de yapıtı.&lt;br /&gt;4.Felteş (Ahmet Duman) ile söyleşilerimiz.&lt;br /&gt;5.Kırsal Gelişim Gazetesi 7 Eylül 1978 tarihli 29 sayılı gazete (Köy-Koop)&lt;br /&gt;6.Emekli öğretmen Mehmet Köse ile söyleşilerimizden. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;                                   AYAŞ’TA AKŞAMÜSTÜ RÜZGÂRLARI&lt;br /&gt;                                                  Mustafa &lt;strong&gt;SAĞLAM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            2010 Yılı Ağustos ayı başlarındayız.&lt;br /&gt;          Yer: Antik Elaiussa-Sebaste şehri üzerinde kurulmuş Ayaş’ın doğu kumsalı. Cango Mustafa’nın büfesinin önü. (O, bu adı nerden aldı bir türlü öğrenemedim.) Mekân küçücük, sandalye az, insan çok. Kumsal kalabalık esasen. Tam anlamıyla her taraf tıklım tıklım. Turizmin en cavcavlı olduğu günler. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;           Şansım varmış; boş bir masa bulup denize doğru oturdum. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Güneş battı batacak, akşamüstü filan yani. Kıyı, baştan sona üç sıra dizilmiş şezlong ve bunların üzerine açılmış sonsuz sayıda gibi görünen güneş şemsiyeleriyle dolu. Şemsiyeler öyle çoklar ki, öyle renk renkler ki, bu görüntü, her seferinde kumsalın milletler tarafından işgal edildiği izlenimi veriyor bana. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Geçen zaman unutulurmuş, her yıl aynı şey söylenir durur ama 2010 Ağustos’unun bu ilk yarısı gerçekten çok sıcak geçiyor. Başkalarından duymasam da ben bile kolayca ayırdına varabiliyorum bunun. Bunaltıcı bir hava var ortalıkta. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Bizim burada kişilerin tam denize girme zamanı bu saatler. Nisbeten güneşin etkisini yitirip, havanın serinlemeye başladığı sıralar. Dolayısıyla denizin içi tıklım tıklım insanla dolu. Birbirlerine sürtünüyorlar nerdeyse. Herkes olduğu yerde yürüyor; yüzecek bir durum yok çünkü. Gerçi bizim insanımızın yüzmeyi pek sevmediğine inanmışımdır hep. Denizin yüzünde öyle kulaç atan kişiyi çok az görürsünüz yaz boyu. Ya gelen dalgalara uyup, o yana bu yana sallanırlar ya da durdukları yerde yürürler. Buradakilerin çoğu da zaten yüzme bilmez ya neyse, orası ayrı mesele. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       Temmuz, Ağustos aylarında her gün bu saatlerde çıkan bir de akşamüstü rüzgarı vardır Ayaş sahillerinde; Güney kıyı kesiminin bir çok yerinde eser bu rüzgar; yine onlardan biri esiyor efil efil. O rüzgârlar öyle bir rüzgâr ki... Dünyanın neresinde bir benzeri daha vardır bilmem. Yalnızca bir rüzgâr değil o; insanın içine, gönlüne, ruhuna işleyen bir esinti, serinlik demek çok daha doğru olur bence. Özellikle böyle sıcak günlerde yöre halkına bağışlanmış apayrı bir nimet gibidir bu rüzgâr; değilse yazın buralarda yaşamak mümkün olmaz. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;      Denizden karaya doğru eserken papatya açarmış gibi beyazlıklar oluşturur açıklarda. Ve hemen soluverirler; bir kuyrukluyıldız gibi parlayıverip geçerler. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       Kıyıda ise o güneş şemsiyelerinin kenarlarından sarkan dilimler öylesine iştahla dalgalanır, yeldirirler, kanatlanıp uçuverecekler sanır insan. Hele bir de sanki anlaşmışçasına hepsi birlikte pırıl pırıl kanat çırpmaları var ya, kırlardaki kelebek sürülerinden hiç farkları yok. Doyamıyorum saatlerce burda durup da onları seyretmeye. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       İki gün önce kumda oturmuş bir kız görmüştüm. Kızıl güneşin altında diz çökmüş, ağlamaklı bir halde öyle duruyordu. Ama o kadar özel biriydi ki, bu kumsaldan şimdiye kadar ne kadınlar, kızlar gelip geçti ama bu kadar kendisine bakıtan birine hiç rastlamadım. Onu bir kerecik gören, ister erkek olsun, ister kadın, birkaç kez daha dönüp bakmadan edemiyordu. Haksız da değillerdi hani; ben bile uzaktan uzağa bir hayli seyrettim. Biraz sonra bir genç geldi, belli ki kız biraz içmiş, onu ayağa kaldırıp yederek giderken gördüm, vücut olarak da bambaşka biriydi. Selvi boylu dedikleri tam bu kız olmalı herhalde. O an, Allah bilir, kumsaldaki bütün kadınlar kıskanmışlardı onu. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       Kızı ikinci görüşüm yine Cango’nun büfesinin önündeydi ve yanında iki gençle bira içiyorlardı; seslerini duyacak kadar yakınımdalardı bu sefer ve azıcık da olsa aşina olduğum dillerden hiç birine benzemiyordu konuştukları. Önce Balkan dillerinden biri olabileceğini düşünmüştüm ama merakımı yenemeyip Cango’nun eşi Emine’ye sorunca adını onun da bilmediğini, yalnızca İranlı olduğunu söyledi. O zaman farkında olmadan şu meşhur “Acem Kızı” türküsünü mırıldanıvermişim kendi kendime. O türkü de sırf bu kız için söylenmiş adeta. Bu kızı anlatıyor tam. Halbuki ben, Acem kadınlarının esmer ve tombul olduklarını sanırdım hep. Böyle beyaz tenli, sarışın olanları da varmış demek ki. “Türkiye gibi orda da farklı renk ve ırktan insanlar yaşıyordur elbette,” diye düşündüm sonradan. Özellikle dünyanın bu coğrafyası çok ayrı türden kişilerin yaşadığı bir bölge ne de olsa. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;           Bu gün bir kez daha gördüm o kızı. Tek başınaydı bu defa. Kıyıdan şöyle iki, üç metre kadar ileriye, suyun içine oturmuştu. Bizim buralarda deniz sığ olduğu için ancak dizlerine kadar örtüyordu su. Bir elini yüzüne koymuş, ta açıklara, belki daha da ilerilere doğru bakıyordu. Öyle sanıyorum yine bir iki bira şişesi devirmiş, ala çakırdı kafası. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Dikkatini çekmemeye çalışarak bir süre yüzünü seyrettim. O kadar dalmıştı ki kolay kolay baktığımın farkına varamazdı zaten. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        Boşlukta gibiydi; büyük bir ihtimal, bir gönül serüveninin bitimindeki düş kırıklığını yaşıyordu o garibim. Kanımca aradığı kişinin, yani “öteki yarı”sının “o” olmadığını henüz anlamıştı. Denizin ötelerindeki yeni iklimleri, yeni kumsalları, yeni kişileri, yeni gönül serüvenlerini hayal ediyor olmalıydı. Geleceğe ait yeni düşler kuruyordu belki de; ama “o yer” dünyanın neresinde, hangi ülkesindeydi kim bilir. Bir yerde aşk bitmişse, orda durmanın bir anlamı yok, gitme zamanı gelmiştir artık. Acem kızı da bunu anlamış gibiydi. O, bu toprakların yabancısıydı ama binlerce yıldır olduğu gibi Akdeniz’in esinlediği sevgiden, sevecenlikten, aşktan kendi payına düşeni almıştı. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Ben bu düşüncelere dalıp gitmiştim ki, bir ses beni kendime getirdi:&lt;br /&gt;         -Hocam başka bir isteğiniz var mı? &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Orda hizmet veren bir gençti soran. Bilirim, kalkma zamanının geldiğinin kibar bir şekilde haber verilmesiydi bu.&lt;br /&gt;          -Yok, dedim, kalkacağım zaten. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Ortalığa akşamın alaca karanlığı çökmüş, halk yavaş yavaş kumsaldan çekilmişti.&lt;br /&gt;          Bir de baktım, İranlı kız da kalkıp gitmişti o sırada. Çevreye göz gezdirdim; nereye gittiyse bir anda kayboluvermişti. O, bir gerçek değil de hayaldi sanki. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Evet, hayalse de, gerçekse de bu kumsaldan bir Acem kızı gelip geçmişti.&lt;br /&gt;         Adeta anlaşmışçasına, onun gitmesiyle akşam rüzgârı da durmuştu artık.&lt;br /&gt;         Eh, bu gün de böyle bitti; benim için de gitme zamanıdır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;YALNIZIM&lt;br /&gt;Çok yalnızım ben, bu günlerde&lt;br /&gt;İçimde bir şeyler oluyor&lt;br /&gt;Durmadan kalbim çarpıyor&lt;br /&gt;Anlatamıyorum kimselere.&lt;br /&gt;Delicesine içmek istiyorum,&lt;br /&gt;her gece.&lt;br /&gt;Ona da sağlık el vermiyor&lt;br /&gt;Şarkılar söylemek istiyorum,&lt;br /&gt;gönlümce.&lt;br /&gt;Ne yazık ki, bilmiyorum&lt;br /&gt;tek bir şarkı bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık yeter olsun diyorum&lt;br /&gt;Bilime- felsefeye kafa yormak&lt;br /&gt;Ve de tüm dertlerden uzak&lt;br /&gt;Yaşamak istiyorum keyfimce.&lt;br /&gt;Ve utanmasam son bir kez&lt;br /&gt;Âşık olmak istiyorum&lt;br /&gt;Yaşanmamışları yaşamak için,&lt;br /&gt;delicesine.&lt;br /&gt;İçim öylesine dolu ki, bu gece&lt;br /&gt;Tarifsiz bir keder var içimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona dokunmak isterdim, öylesine&lt;br /&gt;Güzel gözlerine baktığımda;&lt;br /&gt;Yeni bir âleme dalmak,&lt;br /&gt;Tüm kaygılardan uzak olmak,&lt;br /&gt;Ne güzel olurdu, onunla birlikte&lt;br /&gt;Mehtabın altında, sabahlara dek&lt;br /&gt;Çılgınca, sarmaş dolaş olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum onu kaybettim&lt;br /&gt;Bir daha geri dönmemecesine&lt;br /&gt;Onun olmadığı bir yerde&lt;br /&gt;Hiç bir şey yok gözümde&lt;br /&gt;Yaşama elveda demek bile&lt;br /&gt;Geçmiyor değil içimde.&lt;br /&gt;Umarım bu fırtına da&lt;br /&gt;Dinecek elbet bir gün,&lt;br /&gt;Silinmez izler bırakacak&lt;br /&gt;bir biçimde.&lt;br /&gt;Kimsecikler onun yerini alamaz&lt;br /&gt;Bunu kesinlikle biliyorum.&lt;br /&gt;Yeteriz de artarız artık birbirimize&lt;br /&gt;Yalnızlığım bana, ben yalnızlığıma…..&lt;br /&gt;Süleyman BOZDEMİR,&lt;br /&gt;25.06.2010, Adana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;                                 YAZAR VE EĞİTİMCİ AHMET ZEKİ TEOMAN&lt;br /&gt;                                                Mustafa B. &lt;strong&gt;YALÇINER &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573990107114614178" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 263px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-C9I4vcSXg8g/TVrKeFwbraI/AAAAAAAAAFc/H5QtpjgffAs/s320/Zeki%2BTEOMAN.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;                       Qxford mezunu Mehmet Tevfik Bey, 1900’lü yılların başında, Gilindire’de Tapu müdürüdür. İlçemizin ileri gelen ailelerinden Göğ Ese’nin oğlu, Kolcu İbil Ağanın kızı Şerife ile evlenir. Böylelikle de daha sonraları I. Dönem İçel Milletvekili olan Ahmet Şevki Göklevent ile akraba olur. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;                      Tapucu Mehmet Efendinin, 9 Mart 1912 yılında Gilindire’de bir oğlu dünyaya gelir. Adını da A. ZekiTeoman koyar. Üç yıl sonra, Gülnar ilçe yönetiminin Gilindire’den ayrıldığı ve yeni bir ilçe merkezi aradığı yıllar gelip çatar. Teoman’ın ailesi 1915 yılından itibaren artık Hanaypazarı’ndadır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;            Ahmet Zeki Teoman, Ekim 1961’de İstanbul Arayurt Öğrenci Yayınları’ından çıkan “Okula Kaçan Çocuk” adlı kitabında, ilk gençlik yıllarını şöyle anlatır: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;“Gülnar Fevzipaşa İlkokulu’nu bitirdiğim zaman daha on bir yaşındaydım. O yılın haziran ayında, eski ilkokulların altıncı sınıfları kaldırılmış, beşten altıya geçenlerle altıncı sınıf öğrencileri birlikte okulu bitirmiştik. Beşinci sınıfta yedi kişiydik. Arkadaşların bir kısmı okulu bitirdiklerini bile bilmiyordu. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Kurtuluş Savaşı yeni bitmişti. Yurdumuzdaki diğer Rumlar gibi, Gülnar köylerindeki Rumlar da Yunanistan’daki Türklerle değiştirilmiş. İlçemiz sanatkarsız kalmıştı. Milletvekili olan amcam Şevki Göklevent, babam Tapu memuru Mehmet Tevfik Teoman, Müftü Mehmet Altın aralarında şöyle bir görüşe varmışlar: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;-Memlekette terzi, kalaycı, demirci, kunduracı, bakırcı kalmadı. Anamur’dan, Silifke’den, Mersin’den usta getirtelim. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Bir iki ay içinde bir de baktık Gülnar’a çeşitli işlerin ustaları geldi. Amcam dükkanlarını bu ustalara kirasız verdi. Çocuklar ustaların yanına yerleştirildi. Ben de bir bakırcının yanına çırak oldum. Önce kalaycılığı öğrendim sonra bakırcılığa geçtim. Bakırcı Anamurlu Mustafa Usta, doğrusu iyi bir ustaydı. Çıraklardan sanatını esirgemezdi. Fakat ağzı pek bozuktu. Daha babamızdan yahut yakınlarımızdan işitmediğimiz kötü sözleri sakınmadan söylüyordu. Ustamız ilkokulu bile bitirmemişti. Bilimsiz bir insandan daha başka türlüsü beklenemezdi. Bilimli kişilerin ağzından elbet kötü söz çıkmaz. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Gene bir gün nışadır ve pamuk kokan dükkânımızda çalışıyorduk. Ben bir bakır tabak yapmaya uğraşıyordum. Bakır tabağın kenarlarını bile çıkarmıştım. Ustam bakır kesiyordu. O sırada Malmüdürü Ahmet Bal’ın kabları kalaya geldi. Tabakların temizliğini arkadaşlarım yaptı. Bana:&lt;br /&gt;-Bu tabakların iyi kalaylanması gerek. Haydi o işi bırak, kalayı sen yap. Dedi.&lt;br /&gt;-Başüstüne ustam!&lt;br /&gt;Dedim. Anladım ki ustam, artık bana güveniyordu. Ocağın başına geçtim, kalaya başladım. Körüğü çeken arkadaşım havayı düzgün veremediği için:&lt;br /&gt;-Körük öyle çekilmez!&lt;br /&gt;Diyerek körüğe geçtim. Ustam beni körükte görünce bir bağırdı, bir sövdü. Bu durum hiç hoşuma gitmedi. Karşılık verdim. Bu kez üstüme yürüdü, kaçtım. Kaçış o kaçış. Babam, annem kaçışıma çok üzüldüler. Ama ustaya gitmemek için ayak diredim, gitmedim. Ustalarından memnun olmayan birçok okul arkadaşım işlerini bıraktı. Yalnız ikisi ayrılmadı. Bugün birisi kunduracı, diğeri terzidir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Bizden iki yıl önce ilkokulu bitiren iki arkadaşım Adana Öğretmen Okulu’na girmişlerdi. Onlarla buluştum, Öğretmen Okullu Kâmil Erten beni ve iki arkadaşımı kandırmak için çok uğraştı. Babam Adana’ya gitmemi istemiyordu. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;-Tapu dairesine gel, çalış, tapucu ol!&lt;br /&gt;Diyordu babam. Bir yıl tapu dairesine gittim geldim. Birçok iş öğrendim. Yazım da çok güzeldi. Adana’dan bir Tapu Müfettişi geldi. Beni Anamur Tapu Kâtipliğine göndermek istedi. Ağlamaya başladım:&lt;br /&gt;-Ben okuyacağım!&lt;br /&gt;Dedim. Anamur’da bir İngiliz uyruğu Rumun ağabeyimi (Hüsnü Teoman) vurduğu için korktuğumu söyledim. Bu ingiliz uyruğu Rum, kapitülasyonlardan faydalanmış, bizim mahkemeler ceza verememişti. İngilizler, bu Rumu kıbrıs’a kaçırıp kurtarmışlardı. Kapitülasyonlardan Lozan Anlaşmasıyla kurtulmuştuk ama, gene de korkuyordum. Müfettiş bu anımızı öğrenince düşüncesinden vazgeçti. Böylece o konu da kapandı. Tapu işlerinden iyi para kazanıyordum. Kendime elbise yaptırdım, ayakkabı aldım, çamaşır diktirdim. Ara sıra anneme, kardeşlerime hediyeler getirdim. Hiç unutmam, ay sonunda bir küfe yiyecek aldım. Hemen hemen bir aylık yiyecekti bu. Annem:&lt;br /&gt;-Tanrı can sağlığı verirse, oğlum evcimen olacak!&lt;br /&gt;Dedi, beni bağrına bastı, öptü. Babam, getirdiklerimi görünce yüzüme gülümsedi. Akşam yemeğinde yanına oturttu. Yemeklerde ben ve kardeşlerim ayrı sofrada yerdik. O gün beni bir görmeliydiniz. Tıpkı uçan kuşlar gibi hafiftim. Tıpkı haziran ayındaymışız gibi evin önünde sereserpe dolaşıyordum. Babam bir gün: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;-Sen benimle boy ölçüşemezsin!&lt;br /&gt;Demişti. Ertesi gün babamdan habersiz, yanına geldim, boy ölçüştüm. Ne çare boyum da eve yaptığım yardım gibi çok küçüktü. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Kışın ortasını atlatmıştık. Gülnar yayla olduğundan, kışı sert geçerdi. Hava soğuktu, kar yağardı. Sokaklar, dereler buz tutardı. Ara sıra kaydırak oynardık. Geceleri komşulara gider, “arabaşı”, “batırık” yapar yerdik. Büyükler bana şiir okuturdu. Gece toplantılarında bayağı aranır olmuştum. Hele Mehmet Emin Yurdakul’un “Zafer”i ile Namık Kemal’in “Vaveylâ”sını, Mehmet Akif Ersoy’un “Çanakkale Şehitlerine” şiirini çok güzel okurdum. Söz sırası bana gelirse Nasrettin Hoca fıkralarını anlatır, dinleyenleri güldürürdüm. Büyükler:&lt;br /&gt;-Bu çocuk adam olacak.&lt;br /&gt;Derlerdi. Büyük halam:&lt;br /&gt;-Milli Eğitim Müdürü olasın, oğlum.&lt;br /&gt;Diye Tanrıya yakarırdı. Büyük halam Mustafa Kemal’den sonra en büyük adamın Milli Eğitim Müdürü olduğunu sanırdı. Çünkü Milli Eğitim Müdürü rahmetli Kâmil Bey kasabada törenle karşılanmıştı. Halamın da ömründe törenle karşılanan bir tek kişi vardı, o da Milli Eğitim Müdürüydü…” &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Zeki Teoman, daha ilk gençlik yıllarında bile okumaya ve yazmaya çok düşkündür: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;“… Ara sıra elimize geçen Silifke’nin ‘Taşeli’ gazetesini evire çevire okurduk. Hele elimize bir kitap geçmesin, elden ele dolaştırırdık. Üzerinde tartışmalar yapardık. Bir gün arkadaşlarıma:&lt;br /&gt;-Gelin bir gazete çıkaralım!&lt;br /&gt;Dedim. Düzeni kendimize göre olan “Gülnar” adlı gazeteyi çıkardık. Şimdi Yargıç olan Hüseyin Göklevent başta olmak üzere ilkokulda toplandık. Her arkadaşa gazetenin tıpkısını yazdırdık, çoğalttık. Bir tanesini cami duvarına, bir tanesini okulun kapısına yapıştırdık. Diğerlerini dağıttık. Ben nasıl izci olduğumu, öğretmenimiz Talât Kayhan’ın başkanlığında yaptığımız “Gilindire” gezisini yazmıştım. Gazetemizin ikinci sayısında kasabamızın ortasındaki mezarlığın daha sapa bir yere kaldırılmasını, gece korktuğumuzu kaleme almıştım. Kaymakam Şefik Bey yazılarımı okumuş, beğenmiş. Babama:&lt;br /&gt;-Sizin çocuğun yazılarını pek beğendim. Okulda öğretmen kalmalı. Ben onu okula öğretmen yapmak istiyorum.&lt;br /&gt;Demiş, akşam babamla bu konu üzerinde konuştuk, “peki” dedim… &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Artık öğretmen olmuştum. Annem boynuma bir de boyunbağı takmıştı. Boyunbağını takınca öğretmen olduğumu daha iyi anlıyordum. O zaman boyunbağını Milletvekili olan amcam Şevki Göklevent, Kaymakam, babam, bir de öğretmenler takardı. Kendime çeki düzen veriyor, ağırbaşlı olmaya çalışıyordum. Kaymakamın oğlu beni hiç saymıyor, dersimi dinlemiyordu. Ne de olsa Kaymakamın oğluydu. Darılsam olmaz, döğsem olmaz. Beden Eğitimi dersini gene bozmuştu. Öğretmenliğimin ikinci ayında yaramazlığına dayanamamıştım. Elimdeki değnekle bir güzel döğdüm. Şimdi olsa döğmezdim ama, o zaman nihayet ben de onlar gibi çocuktum. Ne de olsa öğretmendim. O zamanın görüşüne göre döğsem de, darılsam da kimse bir şey sözlemezdi. Çocuk velileri derslerimi beğeniyordu. Şiirler ezberletiyor, oyunlar oynatıyor, matematik bilmeceleri çözdürüyor, evlere kadar giderek öğrencilerimin ödevlerini düzeltiyor, derslerini denetliyordum Ama Kaymakamın oğlunu döğüşümden çok korkmuştum. Bana öyle geliyordu ki, kaymakam Bey okula gelecek, kulağımdan tutacak: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;-Sen benim oğlumu nasıl döğersin, çık buradan!&lt;br /&gt;Diyecek, belki de tekme tokat dışarı atacaktı. Çünkü beni öğretmenliğe o atamıştı. Akşam babama birşeycikler diyemedim. Ertesi gün süklüm püklüm okula gittim. Kaymakamın oğlu sınıfta yoktu. Ne okuttuğumu, ne söylediğimi bilmiyorum. Öğleye doğru babamın beni daireye çağırdığını öğrendim. Kim gider. Okulu bıraktığım gibi Gülnar’ın kuzeyindeki Çukurasma köyüne kaçtım. İki gün kimseciklere görünmedim. Annemle babam, akrabalarım çok aramışlar.Sonunda Çukurasma köyünden çiftçimiz Şükrü’nün evinde olduğumu öğrenmişler, rahat bir nefes almışlar. Babam döğmeyeceğine, annem darılayacağına söz verdikten sonra eve döndüm. Kendi kendime öğretmenliğime son verdim. İki gün geçmişti. Kaymakam Bey beni Tapu dairesinde yakaladı. Niçin okula gitmediğimi sordu. Beni çok sevdiğini, suçun oğlunda olduğunu söyledi. Korkum gitti ama gene de öğretmenliğe dönmedim. Gazetemizin çok geçiken üçüncü sayısında öğretmenlikten niçin ayrıldığımı yazmıştım. El yazısıyla yazıp çıkardığımız duvar gazetesini okuyanlar çok beğenmiş. Beğenmişler ama, Kaymakam Bey:&lt;br /&gt;-Bir daha gazete çıkarmasınlar!&lt;br /&gt;Demiş. Bu da son oldu…” &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Zeki Teoman alın teriyle kazanılmayan paraya tamah etmez, onu ‘yolda buldum’ diyerek cebine atıp harcamaz: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;“ Bir gün hükümet konağının önünde, bir zarf içinde “10” lira buldum. Sahibini günlerce aradım, bulamadım, babama:&lt;br /&gt;-Babacığım! Peki şimdi bu para ne olacak. Başkasının parası cebimde durdukça üzülüyorum. Sanki biri bana, bu parayı nerden aldın, diyecek gibi geliyor.&lt;br /&gt;Yollu sordum. Babam benden bu sözü bekliyormuş:&lt;br /&gt;-Sahibi bulunmayan paralar ya Kızılay’a ya da Türk Hava Kurumuna verilir.&lt;br /&gt;Dedi. Götürdüm Türk Hava Kurumuna yatırdım. Kurum Başkanı Müftü Mehmet Altın:&lt;br /&gt;-Sağol oğlum! Hava Kurumuna yardım Tanrı borcudur. Yardımın sevabı namaz kılmak kadar büyüktür.&lt;br /&gt;Dedi. Gazi Mustafa Kemal adlı bir kitap armağan etti…” &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;           Bir süre sonra okumak için evden kaçar ve 1932’de Adana Öğretmen Okulu’nu bitirir. 1933-1934 öğretim yılında, Mardin Gazi İlkokulu öğretmeniyken bir yılda üç üstünbaşarı alır. O, Türkiye’de bir yılda üç üstünbaşarı alan tek öğretmendir. 1936’da da Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Tarih, Coğrafya Öğretmenliği yeterlilik sınavını kazanır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Askerliğini Yedek Subay olarak yaparken, 1942’de Doğu Anadolu sınırlarında birçok silahlı çatışmaya katılır, Heretil Köyü’nde meydana gelen bir Türk-Rus çatışmasını yönetip kazanır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         1950’de ezanın Arapça oluşunu kınadığı için Milli Eğitim Müdürlüğünden uzaklaştırılır. 1956 yılında hürriyet ve devrimleri savunduğu için sürülür. 1959’da hapsedilir, öğretmenlikten atılır. 30 Mayıs 1960’da yeniden öğretmenliğe alınır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Öğretmen, Başöğretmen, İlköğretim Müdürü, Türkçe-Edebiyat Öğretmeni ve Milli Eğitim Müdürü olarak görev yapan Zeki Teoman, 1972’de emekliye ayrılır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         1975 yılına kadar istanbul’da hiçbir ilkokula “Cumhuriyet” adının verilmediğini fark edince, Caddebostan’da yaptırılan bir okula Cumhuriyet İlkokulu adını verdirir. 1984’te Kadıköy Söğütlüçeşme camiinin minaresine ay yerine ayyıldız dikilmesine öncülük eder. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        Anılarını anlatırken Zeki Teoman, Gülnar’ın o yıllardaki durumunu da satır aralarında vermeyi ihmal etmemiştir. İşte birkaç kısa örnek: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;“…1926 yılında “85” ev vardı…” &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;“…Yaz gelmişti. Her taraf yemyeşildi. Herkeste bir canlılık vardı. Tüccarlar mal getirmek için Mersin’e gidiyor, köylüler yeni ürünlerini pazara getiriyordu. Kentimizin dörtbir yanındaki çam ormanları gelin alayı gibi sevinçliydi. Dağlarımız şimdiki gibi çıplak değildi. İkindileri çamlıklara gider keklik yakalardık…” &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;“…Daha o yıllar Gülnar’a motorlu taşıt gelmemişti. 1925 yılında ilk taksi geldiği zaman hepimiz şaşırmıştık. Bu ne biçim hayvan, hiçbir yeri canlıya benzemiyor, demiştik. Hattâ köylünün biri yemesi için önüne ot atmış, arkadaşın biri farlarına, bu gözüdür diye parmağını baştırmıştı. Sınıftaki öğrencilerin, ne oluyor diye pencerelerden atlayıp taksiye doğru koşması görülmeye değer bir olay olmuştu…” &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;“…Babam, Silifke’de kimsemiz olmadığından orta okula yollamak istemiyordu…” &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;     28 kitabı yayımlanan A. Zeki Teoman 10 Mart 1990’da vefat eder. İçel Mektubu, Amazon Mirina, Okula Kaçan Çocuk, Gülnar Hatun, Kadıköy’ün Öyküsü, Kıbrıs’ın Öyküsü, Portakal Kokulu Mektup, Öğretmen Yaşar, Kazanç yapıtlarından bazılarıdır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;      Değerli hemşerimize hizmetlerinden dolayı şükranlarımızı sunarız. Nur içinde yatsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                           ANTALYA’DA KIDEMLİ BİR GÜLNARLI: DOKTOR MEHMET NUR&lt;br /&gt;                                              Mehmet Ali &lt;strong&gt;KILINÇ&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;       Bizim ilçemiz Gülnar’ın merkezine, köylerinden, değişik yönlerden, altı tane yol gelir. Haritaya bakıldığında ilçe merkezi ve yol çizgileri altı ayaklı bir örümceği andırır. Anadolu’nun her küçük ilçesinde böyle gizli bir kuralın olup olmadığını bilmiyorum. İlçemizde, bunun neden böyle olduğu çocukluğumda bile aklıma takılan, sanki gizli bir gücün koyduğu bir kural vardır. İlçemizde gizli kural şudur; köylerden gelip ilçe merkezine yerleşenler, evlerini mutlaka, ilçeye kendi köylerinden gelen yolun üzerine yaparlar. Örneğin Mollaömerli, Delikkaya, Lapa, Koçaşlı, Yanışlı, Büyükeceli tarafına gelen yolun üzerinde hiç bir Şeyhömerli’nin evi yoktur. Aslında bu konuda aklıma takılan sorunun cevabını, yine çocukluk yıllarımda, çocuk aklımla kendi kendime vermiştim. Yanıtım şuydu; köylerden ilçeye yerleşenler, kurban bayramlarında köylerden bayram namazı kılmaya gelen kendi köylüleri, bayram namazından sonra yaya olarak veya kamyonlarla köylerine dönmek için yollara düştüklerinde, köylülerinin önlerine çıkıp, "Haydin gelin, komşular, akrabalar, bize buyurun, bizim kavurma hazır, bizim kavurmayı yiyelim, ondan sonra köye mezar ziyaretine bizde berber gideceğiz" diye kolayca onları evlerine davet edebilmek için, evlerini özellikle geldikleri köylerin yolları üzerine yaparlar. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Gülnar, bu yörede artık bahar aylarında sahilden yaylaya yayladan sahile konup göçme şeklideki yaşam türü çoktan sona ermiş olsa da, ben yaştakilerin sonuna yetiştiği bu yaşam kültürünün önceleri çok yaygın olduğu Taşeli Platosu'nun ortasında, sahil köylerinden yaylalara giden göç yolarının kesişme noktasına yer alır. İlçeden değişik yönlere giden yollar eskinin göç, bu günün köylere ulaşımı sağlayan yollardır. Bu yolların güzergâhı üzerinde sıralanan tüm köylerin insanları birbirlerini tanırlar ve çoğunun arasında da akrabalık bağı vardır. İşte içlerinde benim köyümün de bulunduğu beş altı tane köy bu yol güzergâhlarının birinin üzerinde yer alır. İlkokul yıllarımda, bu güzergahta bulunan beş altı köyün insanlarının bir ata sözü gibi sık sık tekrarladığı duyduğum, "Öğrenci dediğin, Hüseyin oğlu'nun Memet gibi olmalı" cümlesinde adı geçen, o günlerin öğrenci Memet’i, benim yaşıma göre on yaş kadar ağabeyim olan, şimdi anlatacağım Doktor Mehmet Nur’un ta kendisidir. Benim doğduğum köy Delikkaya ile Gülnar’dan sahile doğru giden aynı yol üzerinde yer alan, benim babamın da doğup büyüdüğü köy olan Koçaşlı Köyü’ndendir. Rahmetli babamla Mehmet Ağabey'in babası rahmetli Hüseyin oğlu Emmim hem akran, hem arkadaş, hem de uzaktan akrabadır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Çocukluğumda sık duyduğum "Öğrenci dediğin Hüseyin Oğlu’nun Memet gibi olmalı" sözü, boşuna söylenmiş bir söz değildir. Her köyde geçtim beş sınıflı ilkokulun bulunmasını, çok azında ilk okulun olduğu o yıllarda, ilkokulu bitirip, ilçede ortaokulu okuduktan, parasız yatılı öğretmen okulunu kazanıp bitirdikten sonra yeterli görmeyip, altı yıllık tıbbiyeyi bitiren, bunu da yeterli bulmayıp ihtisas yapıp uzman doktor olan Gülnarlı bir köylü çocuğundan başka nasıl söz edilebilirdi ki? O yıllarda, anlattığım güzergâhta ve özellikle Mehmet Ağabey’in kendi köyünde, herhangi bir kişiye, "Doktorun selamı var" denildiğinde, çok az kişi, "Hangi doktorun?" sorusuyla yanıt verirdi desem abartmış olmam. Bu yörede, bu günün kuşaklarından doktor sayısı sanırım bir hayli artmış durumda ama, Mehmet Ağabey için o güzergahın Cumhuriyetten sonra yetişen ilk doktordur diyebilirim. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       Özel sohbetlerinde Mehmet Ağabey yeri geldiğinde hep "Benim okumamda Kör Mehmet'in çok katkısı olmuştur" der. Sözünü ettiği Kör Mehmet, benim köyümden Gülnar'a yerleşen, ticaretle uğraşan, sağlığında Gülnar’ın eşrafından olan, Mehmet Ağabeyin hem halasının oğlu, hem de ablasının eşi, yani eniştesidir. Mehmet Ağabey, ortaokul yıllarını; "Sarıkayaların evinin üst katında kiracı olarak Kör Mehmet, yani ablamlar, bu evin alt katının camları kırık bir odasında da ben kalırdım. Camı kırık odada, kışın ayazında, ısınmak için sobaya yakacak bazen odunumuz olur, çoğu zaman olmazdı ama yatağa girdiğimde ileriye dönük her gün değişen mutlaka kuracak bir hayalim olurdu. İlçede gördüğüm memurlara özenir, ileride, bir gün öğretmen, ertesi gün ziraat mühendisi, daha sonraki gün de doktor olacağımı hayal ederdim.” diye anlatır ve sonraki yıllarda her üç haylini de gerçekleştirdiğini söyler. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         1941 doğumlu olan Mehmet Nur, ortaokuldan sonra 1957 yılında parasız yatılı kazandığı Akşehir Öğretmen Okulu'ndan 1960 yılında mezun olur Kahraman Maraş'ın Türkoğlu İlçesi Ceceli Köyü İlkokulu öğretmenliğine atanır. Ama bir yandan da üniversite okuma hayalinden vazgeçmemiştir. Öğretmen Okulu diploması normal lise diploması yerine geçmediği için, Maraş Lisesi'nde lise fark derslerini vererek lise diploması alır. Katıldığı üniversite sınavlarında ortaokul yıllarında hayallerinden biri olan ziraat mühendisliği okulunu, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesini kazanır. Daha doğrusu o yılların üniversite giriş sınavı sonuçlarına göre Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinin asil, aynı üniversitenin Tıp Fakültesinin de yedek listesindedir. Ziraat Fakültesi'nde üç ay okuduktan sonra, Tıp Fakültesi'nin kontenjanları dolmadığı için Tıp Fakültesine geçiş yapar. Artık o Ceceli Köyü’nde toplam süre olarak iki yıl öğretmenlik yapan, üç ay da Ziraat Fakültesinde okuyan, öğretmen okulunu parasız yatılı okuduğu için devlete zorunlu hizmet borcunu henüz tamamlamış bir doktor adayıdır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Tıp fakültesinden 1969 yılında mezun olabilir. Olabilir diyorum çünkü fakültede, askeriye hesabına okuyan öğrencilerin, gruplaşma, hababamlaşma psikolojisine kapılıp ders amfisinde, ülkemizin yetiştirdiği ünlü botanik bilimcisi Prof. Hikmet Birant'ın botanik dersinde kâğıttan uçak uçurmaları nedeniyle, hoca birçok öğrenciyle birlikte Mehmet Ağabey'i de son sınıfta botanik dersinden sınıfta bırakır. Bir yandan beklemeli Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi unvanını taşırken, bir yandan da boş durmayıp, tekrar öğretmenliğe dönüp, vekil öğretmen olarak Tarsus’ta altı ay görev yapar. Tek botanik dersi takıntısı nedeniyle tıp fakültesinden mezuniyeti bir yıl geciktiği için, o yıllarda hocasına bir hayli kızsa da, yıllar sonra hocasının yazdığı ünlü "Dikmen Alıcıyla Sohbet" kitabını okuduktan sonra, hocasıyla barıştığını ve gurur duyduğunu söyler. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Mehmet Ağabey tıp fakültesini bitirmiştir ama devlete zorunlu hizmet borcu vardır. Bu nedenle uzmanlık ihtisas planlarından önce, mutlaka devletin atayacağı yerde zorunlu hizmetini tamamlamak durumundadır. Türkiye haritasına bakar ve gözü Hakkâri Çukurca'ya takılır. Atamasını yapacak makama "Ben Hakkâri Çukurca'yı istiyorum" der. Yetkili makam ise, "Nereye atanacağınıza siz değil biz karar veririz" deyip, Doktor Mehmet Nur'u 25 Ağustos 1969 tarihinde ilk görev yeri olan Trabzon İli, Of İlçesi Hükümet Tabipliği'ne tayin eder. Bu yöreyi daha önceden bilen arkadaşları, yeni mezun doktorun gözünü korkutmak için, bu yörede kardeşin kardeşi öldürdüğünü söyleyip takılırlar. Of İlçesi’nde göreve başladığının ilk haftasında, ilçenin savcısı, yeni atanmış hükümet tabibi Mehmet Nur’a, daha hoş geldin görevin hayırlı olsun ziyaretine bile gelemeden telefon edip, beraber bir cinayet otopsisi görevine gitmeleri gerektiğini söyler. Otopsi yapılacak cesedin, ahlak düşüklüğü gerekçesiyle kardeşleri tarafından öldürüldüğü iddia edilen bir kişiye ait olması ilginç bir tesadüftür. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        Doktor Mehmet Nur, Trabzon İli'nde Of İlçesi'nden sonra bir süre de Düzköy Beldesi'nde de görev yapar. Trabzon’da görev yaptığı ilk yıllarda, bir yıllık izninde Antalyalı bir arkadaşıyla Antalya'ya gezmeye geldiğinde, arkadaşının ailesi tarafından Gülsüm Hanım'la tanıştırılır. Gülsüm Hanım'la nişanlanıp evlenmesi yine Trabzon'da görev yaptığı yıllara rastlar. Böylece Mehmet Nur'un Antalya ile bağlantısı başlamış olur. Trabzon Bölgesinden sonra atanması, Adana Karaisalı İlçesi'ne yapılır. İki buçuk yıl Karaisalı'da görev yaptıktan sonra, Kör Mehmet'in "Seninle gidenler hep Gülnar'a döndü, doğduklara yere hizmet borçlarını ödediler, sen de gelip Gülnar'a hizmet edip borcunu ödeyeceksin" ısrarı üzerine, Gülnar’a tayinini yaptırıp, bir yıl da orada görev yapar. Gülnar görevinden sonra artık tayin olma yeri olarak sıra, son atanma yeri olacak olan Antalya'ya gelmiştir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        Antalya’ya geldiğinde devlete zorunlu hizmet borcu bitmiştir ve ihtisas yapmak için engel kalmamıştır. Antalya'da iki yıl görev yaptıktan sonra Zeynep Kamil Hastanesine Jinekoloji Uzmanlığı ihtisası yapmak üzere İstanbul’a gider. Bu İstanbul görevi sırasında, Çiçekçi Semti’nde, o yıllarda ülkemizin ilk oyuncak müzesini kurmak henüz kafasında gerçekleştirilecek bir hayal olan günümüzün ünlü şair ve yazarı, o günlerin genç Sunay Akın'ı Doktor Mehmet Nur'a apartmanda kapı komşudur. İki komşu dost olurlar ve dostlukları Mehmet Ağabey Antalya'ya döndükten sonra da sürer. Mehmet Ağabey'in anlattığına göre, ünlü şair "Bir an önce görülsün diye Akdeniz, Toroslar'da ağaçlar hep çocuk kalır" şiirini bir Antalya'ya ziyaretinde, sabah kahvaltısı öncesi Mehmet Ağabeylerin evinde misafirken yazmıştır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        İstanbul dönüşü Mehmet Ağabey’in atanması yirmi altı yıl jinekoloji uzmanı olarak görev yapacağı Antalya SSK Hastanesi’ne yapılır. SSK Hastanesinden yirmi altı buçuk yıl hizmet verdikten sonra devletten emekli olur. Söylediğine göre meslek hayatı süresince doğumunu yaptırdığı bebek sayısı on bini aşmıştır. Bu arada kendisinin de, şimdilerde biri kendisi gibi uzman doktor, diğeri de elektronik mühendisi olan iki oğlu olmuştur. Bu gün iki de torun sahibidir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       Onun genç, benim çocuk olduğum yıllarda, yöremizde birbirimizin kim olduğunu biliyorduk ama, doğrusu öyle uzun uzadıya oturup konuşmuşluğumuz yoktu. Ben devlet hizmetinde çeşitli yerlerde görev yapıp emekli olduktan sonra Antalya'ya yerleştim. Böylece Mehmet Ağabey ile yıllar sonra Antalya’da buluştuk. Mehmet Ağabey devlet hizmetinden sonra, artık sadece muayenehanesinde çalışmaya başlamıştır. Antalya'ya bir süreliğine yolu düşen Gülnarlıların çoğunun, bir şekilde Mehmet Nur'un muayenehanesine yolu düşer desem yeridir. Kendisi de Antalya’da bulunan hemşerilerinin katıldığı bir faaliyet olduğunu duysa mutlaka katılmaya çalışır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        Ben Antalya'daki diğer Gülnarlı hemşerilerimize göre, Mehmet Ağabey'i muayenehanesinde biraz daha sık ziyaret ederim. Ziyaretlerimde sık sık "Çok okumak istediği çağlarımda cebimde kitap alacak param yoktu, kitap alacak param olduğunda ise bir de baktım gözlerim yetersiz kalmış" der. Beğendiği bir kitap gördüğünde, dostlarına hediye etmek üzere birkaç tane fazladan alır, rast gelirsem bu kitaplardan bir kitap tane de bana hediye eder. Oturur sohbet ederiz. Sohbetimiz genellikle, çocukluk yıllarımız ve doğup büyüdüğümüz yöremiz üzerinedir. Bazen Mehmet Ağabey, Akdeniz sahilinde bulunan köyü Koçaşlı'dan, Gülnar'dan daha yukarı yaylalara develerle göçlü yılların sonlarına yetiştiğini, bir keresinde, gece sabaha kadar süren deve yolculuğuyla, Şeyhömer Köyü'nden Gülnar'a develerle çavdar seklemleri taşıdığını, bu molasız yolculukta yorulan develerin nasıl saldırganlaştığını anlatır, bu yolculuğu çocukluğundan kalan bir anı olarak unutamadığını söyler. Bazen sohbetimiz, en lezzetli mardavılın, 2008 büyük orman yangını felaketinde ağaçları tamamen yanmış yok olmuş olan derelerimizin hangisinin, neredeki kıvrımında bulunan karaca ağaçların başında bulunduğu, köylerimizin yolları üzerinde bulunan hangi esikte murt ağaçlarının murtunun daha lezzetli olduğu üzerinedir. Bazen de o çocukluğunda köyün su değirmenini nasıl beklediğini, o günlerde gres yağı yerine kullanılmak üzere biriktirilen hayvan iç yağının su değirmeninin şaftının neresine sürüldüğünü anlatır, ben de yerfıstığı tarlasını beklerken domuzlar ürküp gelmesin diye, parmak kalınlığında uzun zakkum filizlerinin kabuklarını kavlatıp birbirine ekleyerek elde ettiğim su hortumunun önüne, mazaktan yani mantarlaşmış kalın çam kabuklarında yaptığım, döndükçe yanına konulan boş gaz yağı tenekesine çarpıp gürültü çıkaran oyuncak su değirmenlerini, tangıldakları anlatırım. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       Mehmet Ağabey, yeri geldikçe meslek yıllarıyla ilgili olarak da, doğumunu yaptırdığı bebekleri doğumun ertesi sabahı hastanede viziteye çıktığında, ağlayan bebeklerin başında, köy öğretmenliği zamanında ezberlediği, ünlü şairimiz Ceyhun Atıf Kansu'nun, bir köy öğretmenin köy çocuklarına özlemini anlatan, "Dünyanın Bütün Çiçekleri" adlı şiirini okuduğunu, bu şiiri duyan hiçbir bebeğin ağlamaya devam ettiğini hatırlamadığını söyler. Ayrıca eş dost toplantılarında denk gelip eline mikrofon tutuşturulup, bir iki cümlelik bir şeyler söylemesi istendiği durumlarda, ezberinden Nazım Hikmet’in " Kuvay-ı Milliye Destanı" şiirinden birkaç mısra okuduğunda ise, sessizliğe gömülmeyen büyüğün kalmadığını anlatır. Sohbetin bir yerine mutlaka "Mehmet Nur’un doksan altıda bir sağlıklı yaşam formülü" dediği, bir kişinin yirmi dört saatte bulunan doksan altı adet on beş dakikadan birinin mutlaka eksersiz yapmak için kendisine ayırması gerektiği tavsiyesini monte eder. Eğer muayenehanesini kapatma saati yaklaşmışsa, son iş olarak, "Bir Mercedes araba verseler değişmem" dediği, içinde on binden fazla ismin kayıtlı olduğunu söylediği, doğumunu yaptırdığı bebeklerin doğum günlerinin ve telefonlarının kayıtlı olduğu kara kaplı defterini eline alır, o gün doğmuş olanları arayarak doğum günlerini kutlar. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        Unutmadan anlatayım. Bu konuyu kendisiyle hiç konuşmadım, ilk defa burada anlatıyorum. Mehmet Ağabey’in kıdem durumuna rağmen, bir defa gördüğü bir kişiye, araya bir hayli zaman girmiş olsa bile, ikinci defa gördüğünde, şaşılacak şekilde, mutlaka ismiyle hitap ettiğini fark ettim. Bu durumun, mesleği gerektirdiği için özel bir çaba sarf etmesinin sonucu mudur, yoksa herkese önerdiği doksan altıda bir formülünü kendisinin uygulaması sonucu mudur bilmiyorum. Antalya’daki bu kıdemli Gülnarlı hemşerimize “doksan altıda bir” formülünü uygulayarak yaşayacağı nice sağlıklı yıllar dilerim. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;                                                  “İSTANBUL’DAN ÇİZGİLER” (*)&lt;br /&gt;                                                                 Hasan &lt;strong&gt;AKARSU&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;           “İstanbul’dan Çizgiler”, Orhan Kemal’in sağlığında basılamayan tek yapıtı. Önsözde, Ferit Öngören yapıtın ortaya çıkış öyküsünü anlatıyor. 1965’te Orhan Kemal ile Ferit Öngören bu yapıtı birlikte tasarlıyorlar. Orhan Kemal’le birlikte İstanbul’u dolaşacaklar, Orhan Kemal, öykülerini yazacak, Ferit Öngören ise çizgilerini çizecek. Çalışmalar bir süre birlikte yürütülüyor. Orhan Kemal, 1970’te sayrılanıp Sofya’ya götürülüyor ve yaşamını yitiriyor, yapıtın ortaya çıkışı aksıyor böylece. Yapıtta, Orhan Kemal’in, yazar arkadaşlarından Yaşar Kemal’i, Kemal Tahir’i, Muzaffer Buyrukçu’yu çeşitli nedenlerle eleştirdiği gözleniyor. Kemal Tahir’i eleştirisi:”Ben onu tanırım, o beni tanır. Eğitimi ne, okulu ne. Yahu diyorum, bırak bu iktisatçı, sosyolog, felsefeci pozlarını. Herkes kendi işini yapsın. Sen roman yaz roman diyorum. Fakat roman yaşanarak yazılır. Tek bir yaşantısı yok. İşte bu boşluğunu gidermek için, felsefeden, sosyolojiden, tarihten yardım umuyor. Yaşamamış efendim. Olmaz.” (s.11) Yaşar Kemal’i eleştirisi:”Kör’e bak sen. Anlamaz toplumu. Dağdan geldi şehre sığmadı. Şimdi dağı da unuttu, şehri ise bilmiyor. Git biraz dolaş dağları, gör, tazelen diyorum. Beyimiz salonlarda viski içiyor. Viski içip masal yazmayı Yaşar’da gördük…” (s.13) Orhan Kemal’in bu ve benzeri sözleri, yazarların birbirilerini kıskanmalarına örnek oluşturuyor. Ne değin ciddi sözler olduğunu bilemiyoruz. Belki takılmalık sözler bunlar yazarlar arasında. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        Orhan Kemal’e, ölümünden sonra saygı olarak hazırlanan bu yapıt, üç bölümden oluşuyor: İstanbul’dan Çizgiler, Taşlıtarla, Kısa…Kısa. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        İstanbul’dan Çizgiler’de 13 bölüm bulunuyor. Anlatıcı-yazar, Taşlıtarla’da yaşananları, gözlediklerini yansıtıyor. Konuk olduğu Adanalı hemşerisinin yoksulluğunu, çıkmazını anlatıyor. Daha sonra küçük bir memur olan hemşerisiyle İstanbul’un birçok semtini adım adım dolaşıp kiralık ev arıyorlar; ama bulamıyorlar. Bu arama sırasındaki gözlemleri, karşılaştıkları olaylar ilgi çekici. Haliç kıyıları, Eyüp, Aksaray, K.M. Paşa, Abanoz Sokağı vb yerler, ilginç yönleri ve kırsal kesimden gelen insanlarıyla tanıtılıyor. Onlarla birlikte kiralık ev aramaya katılan bir başka taşralıyı tanıtırken yazarın ne usta gözlemci olduğunu anlıyoruz: “Evet, kasketinden, poturundan, yemenilerinden, daha çok da bıyığının kesilişinden akıyordu taşralılık. Laciverdi soluk kasketinin altında, makineyle tıraşlı başı, saçları…Saçları bembeyazdı. Vardı şöyle böyle ellisinde. Güzel yurdunu bırakıp da ne diye gelmişti sanki buralara?...” (s.19) Kiralık ev arama sırasında, aracıların dolandırma öyküleri de saptanıyor. Damı akan ahır gibi bir eve istenen kira ederi de caydırıcı oluyor. Öykülerin çoğu birbirinin süreği. Kimi kez başka bir olayla birlikte başka öykülere geçiyor yazar. Sözgelimi; Abanoz Sokağı’ndan çıkan köylü kılıklı üç adamla tanışıp onların yaşam öykülerini dinleyip anlatıyor. Biri pehlivan, biri kara kuru, diğeri sarı benizli üç adamı Beyoğlu’nda gezdiriyor. Başka bir öyküde anlatıcı, yıllar sonra karşılaştığı ortaokul yıllarından arkadaşını, onun şoförünü tanıtıyor, Beyoğlu gecelerindeki yaşantıyı anlatıyor. 27 Mayıs Devrimi yeni yapılmış, halkın beklentileri çok; ama istenilenler yapılamıyor. Geçim sıkıntıları halkı zor durumda bırakıyor. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Öykülerin çoğunda, kırsal kesimden İstanbul’a gelip gecekondularda yaşayan insanları tanıyoruz. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Yapıtın ikinci bölümünde Taşlıtarla öyküleri ağırlıkta. Anlatıcı, bir gazeteci olarak gidiyor semte. Kahvelerde söyleşi yaparak insanların elektrik, su, kanalizasyon vb. sorunlarını dinliyor. Beş kişilik ekibiyle üç kez gidiyor Taşlıtarla’ya. DP’nin seçim öncesi yaptırdığı gecekonduların çöktüğünü gözlüyor. Romanların derme çatma gecekondulardaki yaşantılarını sergiliyor. Beştelsizler, Yeşiltepe semtleri, Dereiçi 12. Sokak vb. gezdikleri yerler. Anlatıcı, iktidarların halka verdiği sözleri yerine getirmediğini vurguluyor:”İktidarlar vaat ederler, bizler yazarız, birtakım insanlar da vaatlerin gerçekleşmesini beklerler. Günler, haftalar, aylar geçer. Oylar verilip alınır, yeni iktidarlar yıpranır, yıpranan iktidarlar yıkılıp gider. Yenileri yeni vaatlerle gelirler…Bu böylece sürer.” (s.135) Bugün de öyle değil mi? Türkiye’de yarım yüzyıldır yaşananların tanıklığını yapıyor anlatıcı. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;           Üçüncü bölümde “Kısa…Kısa” anlatılan çarpıcı olaylara tanık oluyoruz. Dinsel bir bayramda, mantar tabancası olmayan yoksul çocuğun oyuna alınmayışı, anlatıcı o çocuğa tabanca alsa da onuruna yediremeyip oyuncak tabancayı almaması. Sabahleyin işine giden güzel bir kıza, iki delikanlının sarkıntılık etmesi, polis gelince de sıvışmaları. Anlatıcının delik ayakkabısını onarttıktan sonra, ayakkabıcıya 75 kuruş yerine, 2,5 lira vermesini kınayan varlıklı birisiyle tartışması. Yazar, bu yoksul düşmanına tepkisini gösterirken, yoksulların daha çok istemesini savunuyor:”İsteyin! Buzdolabı, elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi, apartman isteyin, kuştüyü yatak, canfesten yorgan, tereyağı, bal, kaymak isteyin. Yeni elbiseler, ayakkabılar, trenler, otobüsler, uçaklar isteyin, dünyayı gezmek, bütün dünyayı dolaşmak isteyin, ne bileyim isteyin oğlu isteyin. İstemesini bilip istediklerine ulaşanlar kadar isteyin, her şey ama her şey isteyin. Dünya sizin, hepinizin, hepimizin…” (s.149) Anlatıcı, İstanbul’un göbeğinde çarşaflı kadınların çok olduğu bir semti tanıtırken, güzel kadınların çarşaftan kurtulmak için nasıl can attıklarını anlatıyor. Sokakta kovboyculuk oynayan çocukların dünyasını, işsiz kalmış lahımcının iş bulma sevincini, Mısırçarşısındaki satıcıların mallarını satmak için çevirdikleri dümenleri, dilencilerin dümenlerini, dolmuşlarda yaşananları, parası olmayıp yaşama becerisi gösterenleri, zina halinde yakaladığı karısını usturayla kesenleri, işyerinden alacağını alamayanların sıkıntılarını, belediye otobüslerinde yaşanan olayları, ikiyüzlü, tutarsız kişileri, gece hayatı yaşayan kadınları vb. başarıyla anlatıyor. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       Yazar Orhan Kemal’in akıcı, yalın diliyle, başarılı gözlemleriyle yansıttığı İstanbul’u, kırsal kesim insanlarını tanırken kimi kez gülümsüyorsunuz, kimi kez de içiniz burkuluyor. Ferit Öngören’in çizgileriyle zenginleştirdiği “İstanbul’dan Çizgiler” bir solukta okunuyor. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;(*) İstanbul’dan Çizgiler- Orhan Kemal, Everest Yayınları, 6. Basım, Ağustos 2008 &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;                                                                ****&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KORKU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senle şenlendi yaşam&lt;br /&gt;Senle çiçek açtım&lt;br /&gt;Güz ortasında&lt;br /&gt;Senle soludum nefes aldım&lt;br /&gt;Yüreğim kanatlandı&lt;br /&gt;Uçtu uçacak&lt;br /&gt;Bir tadımlık yaşarken&lt;br /&gt;Korkuyorum&lt;br /&gt;Bir düş gibi rüyalarımdan&lt;br /&gt;Çıkıp gitmenden düşlerimden. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;GÜLÜZAR &lt;strong&gt;SÖĞÜTÇÜ KURUM&lt;/strong&gt;; 24.1.2003 Edirne &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;                                                                            HAVLU&lt;br /&gt;                                                                       Mehmet &lt;strong&gt;ÖNDER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          Arkadaşlarda sohbet bol; biraz da fazla kaçırdılar mı; kimi eskiden futbolcuymuş da ne çetin bir oyuncu olduğunu anlatır, kimi belediye başkanı olan babasıyla yaptığı yurt dışı gezilerinde gördüklerini anlatır, kimi de parapsikolojiye meraklı, önceki yaşamında hangi padişah olarak yedi cihanı titrettiğini anlatır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Bu tür zırvaları gazozuna dinlerken vakit geçiyor da, hızlarını alamayıp bana baktıklarında zorlanıyorum. Aralarında beleşçi gibi kalıyorum. Üstelik biri de kalkıp sormuyor mu?&lt;br /&gt;- Sen! Sende yok mu ilginç bir anı?&lt;br /&gt;- Yok. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Arkadaşlarda teklif de var, ısrar da. Öteki kalkıyor: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Olmaz mı canım. Bu yaşa gelmişsin, hiç mi bir şey yaşamadın? &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Vardı yoktu, yaşadım yaşamadım, derken “Ben havluyken” lafı kaçıvermiş ağzımdan. Kaçırır mısın sen o lakırdıyı? Başladılar alaya almaya. Sorular yağmur gibi yağıyor: “Küçük peşkir türü müydün?”, “Plaj havlusu olarak mı görev yapıyordun?”, “Hamamda merze miydin?”&lt;br /&gt;Bu düzeysiz sorulara karşılık bile vermedim. Ama bir soru çok anlamlı geldi. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Genel havlu muydun, özel hizmete mi tahsis edilmiştin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                      ***&lt;br /&gt;        Bölümde altı kişi çalışmamıza rağmen şef Abidin beyin en gözde adamı bendim. En çok beni sever, çalışma arkadaşlarımız bir yana kendi yakınlarından bile çok değer verirdi. Bunu gerek içtenlikli duruşundan gerekse açık açık söyleyişinden biliyordum. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        Şefim Abidin Bey iriyarıydı. Boyu benden en az otuz kırk santim uzundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                    ***&lt;br /&gt;      Aslında hoşuma gitmeyen kimi davranışları da yok değildi. Örneğin istemediğim halde omuzlarımı ovmayı çok severdi. Sık sık iki omzumu kavrar, “Ovayım Mehmetçim” der başlardı.&lt;br /&gt;Omuzlarım ağrımadığı halde ses çıkarmazdım. Adam adam gelmiş emrindeki memurun omzunu ovuyor, “ovma, gerek yok” denir mi? Ben de demezdim. Belki kendi omuzları ağrıyor da, beni de kendisi gibi omzu ağrıyor sanıp ovmak istiyor, diye de düşünürdüm. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         O da hem omuzlarımı ovar, hem de sevgisini dile getirirdi: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Canım kardeşim. Gerçek kardeşlerimden üstünsün. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Hatta nedenini anlayamadığım bir biçimde, önce ellerinin içiyle ovar, sonra ellerini çevirir dışıyla da bastıra bastıra bir daha ovardı. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        Şefimin samimiyeti kimi vakit bununla da kalmazdı. Yanıma oturup yanağını koluma yapıştırır “Canım kardeşim” deyip sevgisini gösterdikten sonra, o sırada arka taraftan bir ses mi duyardı ne, o yanağını çekip öteki yanağını yapıştırır arka tarafa bakardı.&lt;br /&gt;Sevgisi çok derindi. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;                                                     ***&lt;br /&gt;        Şef-memur yıllarca, bu sevgi seli içinde verimli çalışmalar yaptık. Tek engelimiz benim sık sık hastalanmamdı. Kimi zaman yataklara düşer, şefime yollarımı gözletirdim. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;     Bir gün hastalanıp yine doktora çıktım. Doktor çektiğim hastalıkların hep üşütmeden olduğunu, söyledi. Bir de soru sordu: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Sen niye hep böyle sırılsıklam dolaşıyorsun? Seni sık sık havuza mı atıyorlar? &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Bu sorulara hiçbir anlam veremedim. Üstüme başıma baktım, özellikle omuzlarım sırılsıklamdı. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;                                                                ***&lt;br /&gt;        Niye ıslak diye düşünürken, şefim Abidin beyin sevgisi aklıma geldi. Bir kez kurt düştü ya, ondan sonra şefin hareketlerini izlemeye başladım. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       Ertesi gün öğle yemeğinden sonra şef karşıdan göründü. Elleri kukla oynatır gibi havada, sularını akıta akıta geliyor: &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Mehmetçim kardeşlerimden ilerisin. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;      İleriyim ileri olmasına da, sağlığa zararlı. Artık bütün şüpheler şef üzerinde toplanıyordu. Hemen kalkıp sırtımı duvara yasladım. Ben “Vallahi ovdurmam!” duruşu alınca, omuzlarıma ulaşamadı. Bu kez sözlü iknaya yöneldi. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Kardeşim omuzlarını ovayım mı?&lt;br /&gt;- Olmaz.&lt;br /&gt;- Kollarını ovayım.&lt;br /&gt;- İstemem.&lt;br /&gt;        Adam açık açık saldırgan kurulayıcı. İlle de ellerimi üstümde silip beni hasta edecek. Yüz bulamayınca sitem ede ede yerine geçti.&lt;br /&gt;- İyilik de yaramıyor ki! &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;                                                      *** &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;        Ben havlu görevi gördüğümü anlayınca şefin neşesi kaçtı. Ama yapacağından da geri durmuyor. Bu kez vur kaç benzeri bir yöntem geliştirdi. Silip kaçıyor. Açıkça ‘Silkaç’ yapıyor. Bu da kapkaça benzer bir şey. Aniden olup bitiveriyor. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Yanından olağan olarak geçtiğini sanıyorum, ani bir refleksle dokunup geçiyor. Elimi koluma götürüyorum, yaş. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Tokalaşmada yenden kavrayıp kola silme, sık sık kumaş kalitesi kontrol etme, başvurduğu değişik yöntemler. Tokalaşmayı reddedip, duvarlara gömlek şuradan, pantolon buradan diye açıklamalar assam da, adamın yaratıcılık ruhuyla baş edemiyorum. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Bir gün odadan çıktım, koridorda odaya doğru, ellerinin sularını savura savura geliyor. Çevik bir hareketle müdür beyin odasına daldım. Karşısındaki iki kişilik koltuğa oturdum. O da peşimden geldi. Sağdaki soldaki tekli koltuklar dururken geldi yanıma oturdu. Sanki günlerdir beni arıyormuş da sonunda bulmuş gibi “Canım kardeşim nerdesin, sana baktım, burada mıydın?” gibi sorular sıralıyor. Müdürün yanında çek ellerini de diyemiyorum. Sanki mıncıklanarak çalışan bir cihaz gibiyim.&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;       Müdür bey benim havluluğumun farkında değil. Çok iyi anlaştığımızı düşünmüştür. Kurulama işi bitince izin istedik. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;                                               ***&lt;br /&gt;          Malum bizim kısımda altı kişi çalışıyoruz. Ama şef hep beni onurlandırıyor. Nedeni de, öteki arkadaşlar ya bayan ya da şeften daha uzunlar. Adamları otururlarken sevse, ayakta eli ıslak kalacak. Haklı olarak “Alçak eşeğe binmesi kolay olur” felsefesini benimseyip beni onurlandırıyor.&lt;br /&gt;           Üstelik benden azami verimi de alınca, vazgeçemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                             *** &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;          Bir gün içime korku düştü. Bu adam bir gün ayaklarını da yıkamaya kalkar mı, yoktan bir kavga çıkarıp, elini ayağını tekme tokat üstümde siler mi? Siler. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;         Bu korkuyla çarşıya çıkıp bir tane havlu aldım. Büyükçe ve kırmızı bir havlu. O günden sonra, ne zaman kuklacı gibi, ellerinin sularını savura savura üstüme yürüse, havluyu çıkarıveriyorum ortaya; bir sağa bir sola.&lt;br /&gt;- Oleee …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği Şiir Yarışması Şair Abdülkadir Bulut adına yapılan şiir yarışması :&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573988376793805394" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 276px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-HO8FABBZQvU/TVrI5XzzclI/AAAAAAAAAFU/1f3DGnWqtPM/s320/A.%2BBulut.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;           Genel Merkezi Ankara’da bulunan Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği, Türk Şiirinde kendine özgü sesleri ile önemli bir yer tutmuş şairleri onurlandırma ve genç nesillere tanıtarak yaşatmak adına, ilk 2 yıl Ergin Günçe ile başlattığı geleneksel ödüllü şiir yarışması ve anma etkinliğini 2011 ve 2012 yıllarında Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önemli adlarından olan Şair Abdülkadir BULUT adına yapacaktır.&lt;br /&gt;         Yaşarken 7 şiir kitabı, 2 çocuk romanı ve 2 şiir dosyasına imza atan şair Abdülkadir BULUT’un ölümünden sonra; “Ülkemin Şiir Atlası” adıyla önce Can yayınlarından (1. baskı) daha sonra da E yayınları tarafından (2. baskı) toplu şiirleri yayımlanmıştır. Daha önce kitaplaşmamış şiir, yazı, söyleşi ve mektupları F. Saadet Bilir ve Ali F. Bilir’in ortak hazırladığı, Abdülkadir BULUT, “Kasabalı Lorca” adlı yapıtta toplanmıştır. Şiirimizde unutulmayacak bir yer edinen, yerel kültür öğelerini, yerel dil ve özgün imgelerle yansıtan Akdenizli şair Abdülkadir BULUT adına yapılacak şiir yarışmasına katılım koşulları aşağıdaki gibidir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;           &lt;strong&gt; YARIŞMAYA KATILMA KOŞULLARI: &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Yarışmaya, 1 Ocak 2009’dan - 31 Aralık 2010 tarihine kadar yayımlanmış şiir kitabı ya da kitap oylumunda dosya ile katılınabilir. Kitap ya da dosyanın daha önce herhangi bir ödül almamış olması gerekir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Kitap ya da dosyaların değerlendirilmesinde merhum Şair Abdülkadir BULUT ’un şiirine paralel olarak özgün bir anlatım, imge yapısı, sözcük ve düş gücü zenginliği ile Türkçe’nin doğru kullanımına dikkat edilecektir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;-Yarışmada “Birinci” gelen yapıtın sahibine 1000 TL para ödülü + ÇAĞŞAD üyelerimizden Ressam Sn. Sinan Itır’ın özel çalışacağı bir tablosu + plaket verilecektir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Ayrıca 1 adet dosya veya kitap da ’Övgüye Değer Eser’ ödülü alacaktır. Övgüye Değer Eser ödülü 250 TL+ plaket olarak belirlenmiştir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Yarışmaya son katılım tarihi, 15 Nisan 2011’dir. Yarışmaya katılmak isteyenler, kitap ya da dosyadan yedi nüsha olarak aşağıda belirtilen adrese, posta ya da kargo yoluyla ulaştıracaklardır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Yarışmaya dosya ile katılanlar, dosyayı bilgisayar çıktısı ya da daktilo ile yazılmış olarak gönderecektir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Ödül alan şairler 1 Haziran 2011 tarihinde açıklanacaktır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Ödül töreni, Haziran (2011) ayında, Ankara’da yapılacak olup, yer ve zaman ileriki bir tarihte duyurulacaktır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Yarışmada birinci seçilen kitap ya da dosyanın şairi, 2012 yılındaki yarışmada seçici kurul üyesi olacaktır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;- Seçici Kurul: Fadıl Oktay, Metin Demirtaş, Ali F. Bilir, M.Mahzun Doğan, Çiğdem Sezer, Zeynep Sevda Karadağ, Aydan Yalçın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yarışmaya katılım için kargo adresi:&lt;br /&gt;Aydan YALÇIN&lt;br /&gt;Cebeci Çamlıtepe Mahallesi Taşkent Sokak Ebru Apt. No: 29/2&lt;br /&gt;Kurtuluş/ANKARAÇAĞŞAD&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4098680160407982765-6371099290372189503?l=gercemek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercemek.blogspot.com/feeds/6371099290372189503/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4098680160407982765&amp;postID=6371099290372189503' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/6371099290372189503'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/6371099290372189503'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercemek.blogspot.com/2011/02/cagdas-sair-ve-yazarlar-dernegi-siir.html' title='GERÇEMEK SAYI 25'/><author><name>Gerçemek Taşeli Yöresi Kültür ve Düşün Dergisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07335325335767371791</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/SQeUl26ig8I/AAAAAAAAAAg/LPKwseynNo4/S220/Bitkilerimiz+(168).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-nAXEOeFkQoA/TVrPHLKi-kI/AAAAAAAAAGM/lDwn_xw790U/s72-c/%25C3%25B6n%252Bkapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4098680160407982765.post-9085086971419460201</id><published>2010-12-25T05:39:00.000-08:00</published><updated>2010-12-25T06:03:11.649-08:00</updated><title type='text'>GERÇEMEK SAYI 24</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/TRX1XXC7CaI/AAAAAAAAAEc/Pf2698MRa0M/s1600/GER%25C3%2587EMEK%2Bkapak_24_...jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5554615497103444386" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 227px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/TRX1XXC7CaI/AAAAAAAAAEc/Pf2698MRa0M/s320/GER%25C3%2587EMEK%2Bkapak_24_...jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; GERÇEMEK&lt;br /&gt;TAŞELİ YÖRESİ&lt;br /&gt;KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ISSN: 1307–4881&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:&lt;br /&gt;Mustafa B.Yalçıner&lt;br /&gt;05327220674&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:yalciner_mustafa@yahoo.fr"&gt;yalciner_mustafa@yahoo.fr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı Kurulu:&lt;br /&gt;Mehmet Babacan&lt;br /&gt;F. Saadet Bilir&lt;br /&gt;Güngör Türkeli&lt;br /&gt;Songül Saydam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basıldığı Yer:&lt;br /&gt;Evren Yay. AŞ&lt;br /&gt;Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.&lt;br /&gt;Oğulbey/ANKARA&lt;br /&gt;(0312) 615 54 54&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baskı Tarihi: Kasım 2010&lt;br /&gt;İki Ayda Bir Yayınlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl: 4&lt;br /&gt;Sayı: 24&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek,&lt;br /&gt;kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Posta çeki hesap numarası: 5323892&lt;br /&gt;Sahibi: Mustafa Yalçıner&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetim Yeri:&lt;br /&gt;Merkez mahallesi&lt;br /&gt;Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2&lt;br /&gt;33840 Aydıncık/ MERSİN&lt;br /&gt;Telefon:&lt;br /&gt;(0324) 8412836&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E-posta: &lt;a href="mailto:gercemek@yahoo.com.tr"&gt;gercemek@yahoo.com.tr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FRENKİNCİRİ (Opuntia ficus-indica)&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5554615937926986594" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/TRX1xBPce2I/AAAAAAAAAEk/iBPSnUANMcU/s320/FRENK%25C4%25B0NC%25C4%25B0R%25C4%25B0%2B%2528KAPAK%2529.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yöremizde frenk yemişi ya da dikenli incir olarak bilinen bitkinin bilimsel adı frenkinciridir. Kaktüsgillerden olup yaprakları etli ve yayvan, dikenli bir bitkidir. Boyu iki metreyi aşar. Susuzluğa karşı dayanaklıdır. Genellikle kendiliğinden yetişir. Baharda sarı çiçek açar. Ağustos ayından itibaren yaprak uçlarında yeşil yemişler meydana gelir. Eylülde meyveler kızarır ve yumuşamaya başlar. Üzerinde siyah lekeleri, onların da içinde beyazımtırak dikenleri olur. Batarsa, fena acıtır. Zor çıkar battığı yerden. Dikenlerin kolay çıkması için çoğu kez zeytinyağı sürülür. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Anavatanı, Meksika olan frenkinciri, bu ülkede soğuk meyve olarak yenir, sıkıp suyu içilir, Tequila adındaki alkollü içki bundan imal edilir, hatta iri çekirdekleri kavrulduktan sonra kahve değirmeninde çekilerek kahvesi yapılır. Meksikalılar bu yemişi öylesine sevmişler ki yaprakları bayraklarına bile koymuşlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Frenkinciri meyvesinin kabuğu soyulduktan sonra içinde yüzlerce küçük tohum bulunan etli kısmı, buzdolabında bir süre bekletildikten sonra yenir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;C vitamini, magnezyum ve demir bakımından zengindir. Şeker ve kolesterol düşürücü özelliği vardır. İdrar söktürücüdür. Sindirim sistemine iyi gelir. Ayrıca cinsel gücü arttırdığı söylenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EDİTÖRDEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TAŞ ÜSTÜNE&lt;br /&gt;Mustafa B. YALÇINER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocaman yontma taşlardan yapılmış, Dörtayak Anıtmezarı’nın yanındaki taş evimde, Osman Bolulu’nun, imzalayıp gönderdiği Taşın İyisi’ni okuyorum. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Taş sözcüğü, Taşeli’nde, bir taş evde doğuşumdan mı, yoksa babamın Taşoluk köyünden oluşundan mı bilemiyorum, çıkardı beni uzun bir yolculuğa. Düşürdü, ayağımı taş kakan yollara.&lt;br /&gt;“İlimon ektim taşa/ Bitmedi kaldı kışa” ya da “Anamur yolları gayrak da çakıllı/ Bir yar sevdim uyar akıllı” türkülerinin yalan yanlış söylendiği yıllara gittim önce. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Uyar akıllı bir çocuktum. Arkadaşlarla deniz kenarından çakıl taşı toplar, elimizde kuş lastiği, telefon direklerinin fincanlarını taş yağmuruna tutardık. Sonra da “ben çok kırdım, sen az kırdın” tartışması kavgaya dönüşürdü. Dövüleceğini anlayan eline bir taş alır, yarardı diğerinin kafasını. Akşam eve gelince de büyüklerimiz, “Yaramazlık yapanı Allah taş eder,” derdi de çok korkardık.&lt;br /&gt;Sığır güttüğüm yıllardı, o yıllar. Hayvanları sulayıp, gölgeye yatırdığımız zaman başlardık beştaş ardından da kapma taş oynamaya. Ütülen, ertesi gün badem ya da ceviz getirirdi. Üten de taşla kırıp yerdi onları, ötekine zırnık bile koklatmadan. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ben orta sondayken, taş gibiydi babam ama bir araba kazası sonucu ayrılıverdi aramızdan. Onu gömerlerken, yaşlıca bir adam cebinden çakıl taşı çıkarıyor, okuyup üflüyor ve atıyordu babamın kefeni üzerine. Rahmetliye taş vuruyor diye nasıl da kızmıştım adama. O ise, babam saptırmaya yüzü kıbleye gelecek şekilde yatırılıncaya dek sürdürdü taşlarından atmayı. Kocaman saylar saptırmanın ağzını kapatıp, çukur toprakla doldurulmaya başlayınca da hüngür hüngür ağlamıştım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İşte, o yıllarda gelmeye başlamıştı kasabamıza, Avrupalı turistler, kadınlı erkekli, şortlu tişörtlü. Bikiniyle denize girerlerdi; kumsalda ele ele dolaşırlar, çekinmezlerdi de öpüşmekten. “Başımıza taş yağacak” sözleri dolaşmaya başlamıştı ortalıkta. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Lise yıllarımda en sevdiğim köşe yazısı Taş’tı. Taşlıyorduk biz de düzeni ve onu savunanları. Bu yüzden ben ve yoldaşlarım şeytan taşlanır gibi taşlanmıştık. Son sınıftayken de, Silifke’deki Taşköprü’de taşbebek gibi bir kıza laf atmıştım da, “Git işine, taş arabası” yanıtını almıştım. Nedense taşı gediğine koyamamıştım bir türlü. Üstelik taşı sıksam suyunu çıkaracak yaştaydım ama taşlaşıp kalmıştım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Lise bitmiş, tenceremde taş kaynattığım yıllar geride kalmıştı artık. Taşı toprağı altın denilen İstanbul’da, Eğitim Enstitüsü’nde yatılı öğrenciydim. Hamamla da Çemberlitaş’ta tanışmış, ilk kez bir göbek taşına uzanıvermiştim. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İşte o yıllarda öğrendim, okuduğum kitaplardan, taş atıp da kolu yorulmadan varlığına varlık katanların, taş kalpli patronların olduğunu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yükseköğrenimimi tamamladıktan sonra taşlar yerine oturmaya başladı yaşamımda. Öğretmenliğe başladım. Sakal tıraşı için berbere gidiyordum artık. Kan taşını da tanıdım bu arada. Ayda, taş çatlasa beş yüz lira alırken nasıl birikimim olurdu ki! Borç harç evlendim ertesi yıl. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra yoluma taş koyan olmadı, yurtdışı sınavını kazandım ve Fransa’ya gittim. Gördüklerim, öğrendiklerim karşısında, fal taşı gibi açıldı gözlerim. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Dönüşte, Gazi Eğitim’e atandım. Nevzat Yalçıntaş, Şaban Karataş, Cengiz Taşer gibi muhteremlerin TRT’de hüküm sürdüğü yıllardı. TRT’de “Taş Devri” vardı. Fred Çakmaktaş ile Barny Molostaş da dizinin en sevilen karakterleriydi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gençlerin birbirlerine taşlı sopalı saldırdığı yıllar gelip çattı. Ardından da kayaya çarptı, demokrasimiz. Fidanların başucunda taş, yakınlarının gözlerindeyse yaş. Bağrımıza taş bastık. Taşı yutsa öğütür dediğimiz, taş gibi midelerimiz rahatsızlandı. Mide kanaması geçirdik. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Arkamızdan sapan taşı yetişmezdi, el yakan kirayı ödeyebilmek, eve bir lokma ekmek götürebilmek için. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Taş günler, taş yıllar yormuştu beni. Artık doğduğum topraklara, bir nebze olsun, vefa borcumu ödemek istiyordum. Ve taş yerinde ağırdır diyerek emekli olup, baba ocağına döndüm. Dağlar, taşlar benim oldu. Elimi taşın altına koymaya da hazırdım ama derdimi ancak taşlara anlatabildim. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Taşların, tüm ülkede, yerinden oynamaya başladığı günleri yaşıyoruz şimdi de. Askere, polise taş atanlar çoğaldı. Yoksulluksa oturdu üstümüze, taş gibi. Taş üstüne taş koyan olmadı. Satıp savurdular ne varsa. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İnsani duygularımız taşlaştı. Yardımlaşmanın, dostluğun yerinde yeller esiyor şimdi. Benim de en yakın arkadaşım, dert ortağım Taşmasa oldu. Dün oradaydım. Eteğimdeki tüm taşları döktüm oraya. Ta uzaklarda, iki mavi arasındaki Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları’na el salladım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Bir of çeksem, karşıki dağlar yıkılır” türküsünü mırıldanırken, bir de taş alıp fırlattım solumdaki kayaya. Tanıdık bir ses, yankılanarak geldi kulağıma.&lt;br /&gt;“...&lt;br /&gt;Atınca taşın iyisini / Devireceksin / Herifin birisini” diyordu, ağzının iki yanında iki şirin gamzeyle Osman Bolulu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GERÇEMEK İÇİN GEÇ KALMIŞ BİR YAZI...&lt;br /&gt;F. Saadet BİLİR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gilindire (Aydıncık), Gülnar’ın Akdeniz’e açılan kapısıdır. Gülnar’da yaşayanlar fırsat buldukça denizle buluşmak için oraya gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittiğimizde, oradaki Pecheur Restoran’ın (neden balıkçı lokantası değil) sahibi Veysel Abi’nin (ışıklar içinde yatsın) tuttuğu, taze ve değişik cins balıklarla damak tadımızı zenginleştirirdik. Çocuklarımız onun balıklarıyla büyüdü nerdeyse. Biz, hazırladığı değişik lezzet ve tatları yerken o, bir yandan bardağındaki rakısını yudumlar; diğer yandan ilginç balıkçılık anılarını paylaşırdı bizimle. Sohbetimiz arasında Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan kardeşinden de söz ederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997 yılıydı sanırım. Yine bir hafta sonu eşim Ali ile Aydıncık’a gitmiş; Veysel Abi’nin lokantasında balık yiyorduk. Kardeşinin emekli olduğunu oraya yerleşmek üzere geldiğini söyledi. Tanışmamız için de ona haber yollayıp çağırttı. Biz yemeğimizi bitirirken sözü edilen Mustafa B. Yalçıner geldi. Tanıştıktan sonra yaptıklarımızı, yapacaklarımızı anlatmaya başladık. Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan eşi Canan Hanım, henüz emekli olmamıştı o sıralar aklımda kaldığına göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sıralar ben, ‘Merv’den Anaypazarı’na Gülnar ’ adlı yapıtımın hazırlığı nedeniyle yoğun bir çalışma içindeydim. Mustafa B. Yalçıner de ‘Aydıncık Günaydın Kelenderis ’ adlı yapıtı için bilgi toplamaya başlamıştı bile. Konularımız ortak olunca hemen kaynaşıp derin bir sohbete dalmıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydıncık’a geldiği o zamandan bu yana ilçesi, yöresi için ‘ne yapabilirim?’&lt;br /&gt;sorusunu kendine soran ve yanıtlayan bir aydın, sorumlu yurttaştır o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Aydıncık, Günaydın Kelenderis’, ilçenin geçmişine ışık tutan, sözlü kültürü gelecek kuşaklara aktaran belge niteliğinde bir yapıt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa B. Yalçıner, ayrıca yayımladığı iki öykü kitabında da, ‘Toroslar’da Yaşam Erken Başlar ’, ve ‘Sümbül Gölü’ işlediği konuların büyük bir bölümü, o yörede yaşanmış, tanık olunan olaylar. Bunları yöresellikten uzak bir anlatımla evrensele taşımaya özen gösteren bir yazar .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------&lt;br /&gt;[1] Etik Yayınevi,İstanbul, 2003.&lt;br /&gt;[1] Fıra Ofset, nkara, 2004.&lt;br /&gt;[1] Etik Yayınevi, İstanbul, 2008.&lt;br /&gt;[1] Etik Yayıevi, İstanbul, 2009.&lt;br /&gt;Bu yapıtlarla Aydıncık, tarihi, coğrafyası, kültürü, bitki örtüsü, yaşanan olaylarıyla, kısaca her yönüyle yazın dünyasına tanıtıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada ‘Gerçemek’ adlı Taşeli yöresi kültür ve düşün dergisini de yayımlamaya başladı Mustafa B. Yalçıner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yerde okumuştum. Anadolu’da bir yerde, bir süredir yayımlanan aylık dergiyi tanıtmak için bir toplantıda karşılaştığı Çetin Altan’a veren yazara Çetin Altan, ‘Kutlarım, ne zaman kapatıyorsunuz?’ diye sorunca karşısındaki birden ne sorulduğunu algılayamaz. Çetin Altan da, ‘Özellikle Anadolu dergiciliği bizde birkaç sayıdan öteye gidemez, onu söylemek istedim,’ der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki anekdot (kısa anlatı), bizdeki dergiciliğin zorluğunu anlatıyor. Buna karşın heyecan ve istekle bu işi sürdürenler de yok değil. Mut’ta Nihat Mustul’un ‘Çıtlık’ı, Konya’da Zeki Oğuz’un “Çalı’’sı gibi. Bunlar, Anadolu’nun gözü, kulağı, sesi. Yaşayan, yaşanan olayların belleği, kültür koruyucuları bir bakıma. Bu dergilerde yazılanlar, onlardan süzülenler, damıtılanlar önemli bana göre. İsterdim ki, yurdumuzun her köşesinde böyle dergiler yayımlansa. Bunlar çoban ateşleri. Düşünsenize, her yöredeki çoban ateşlerinin yanışını. Özellikle gençlerin bunlardan etkilenişini, ilgili olanların yazın dünyasında çıraklığını yaşamasını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Gerçemek’ dergisi dört yıldır yayımlanıyor. 23. sayıya ulaştı. Bilirsiniz, böylesi dergilerin yazı kurulunda birilerinin adı olsa da; dergi genelde bir kişinin özverili çabası ile yayımlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergi zaman içinde reklamlardan kurtarıldı. İlk sayılarda belki de bilerek Aydıncık yöresinin kültürel öğelerine fazlaca yer verilmişti. Sonra ülkemizin birçok yerinden, hatta yurtdışından yazılarla beslenmeye başlandı. Kısaca ‘Gerçemek’ rüştünü ispat etti artık. Dergi ayrıca Aydıncık Belediyesi’nin desteğiyle geçtiğimiz yaz, 42 yazarın, 56 öyküyle katıldığı bir de öykü yarışması düzenledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerel yönetimler aslında, dünya görüşlerine bakmaksızın böyle özveriyle çalışan kültür adamlarını danışman olarak almalı, almalı ki; o yerleşimin sosyal, kültürel, turistik tanıtımı yapılsın. Tabii böyle dergileri de belediyeler, siyasi kimliklerini yansıtmadan, kültür adına desteklemeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinde fotoğraf makinesi yöresinin dağını taşını, börtü böceğini, bütün yönleriyle tanıtmaya çabalayan, bunları kendine dert edinen ‘Gerçemek’ dergisi sahibi ve genel yayın yönetmeni Mustafa B. Yalçıner, tek kişilik bir ordu aslında. Eşi Canan Hanım da onun gönülden destekçisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TOROSLARDA BİR YER: SÖĞÜT ÖZÜ&lt;br /&gt;Celal Necati ÜÇYILDIZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1978 Temmuz ayında Mut’tan Galip Usta’nın cipi ile yola çıktık. Köşk, Kozlar ve Söğüt Özü Yaylasına ulaştık. Kanimini’nin evinin yakınında indim. Katran, iledin ormanının altında bir bahçe kurulmuş. İçinde şırıl, şırıl su akmada. “TAHTACILARDA GELENEKLER” konusundaki bir bildirimin kaynak kişisi Kanimini (baba Musa Eroğlu) idi. Onunla söyleşi yaptım. Gece beni çardağın içinde konuk ettiler. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sabah kalktım yola çıktım. Her adım başında bir su. Pınarlardan su içe içe Kozlar’a kadar yayan olarak geldim. Oradan da Mut’a dolmuş ile geldim. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Aradan 42 yıl sonra aynı yerleri görmek için eşim ile birlikte 26 ağustos 2010’da Sartavul’dan yola çıktık. Şifalı Su, Dandı yoluna saptık. 10 km. stabilize yol. Etrafı Toros sediri, var 30-40 yaşlarında. Bu koruluğun ekiminde emeği geçen Hüseyin Özbakır’a ve ekim dikim ekibinin emeklerine sağlık. Göklere yükseliyor. Birbirleri ile yarış ediyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Alt tarafta koruluk, üstte boz ardıçlar kaynaşmışlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Boncuk Çeşmesi’nden su içip, hem yola devam edip, hem koruluğun güzel kokusunu ala, ala Dağpazarı yoluna ulaşıyoruz. Tüneller kazılmış, borular döşenmiş Dağpazarı, Çivi suları kış aylarında Yapıntı Köyü’ne ulaşıyor. Orada hidroelektrik üretimi var. Orman işletmesinin gölet projesi devam ediyor. Dağpazarı’nda, Kilise’nin yanından Söğüt Özü yoluna sapıyoruz. Tozlu yolları aşarak Söğüt Özü’ne vardık. Bakkal, yörenin tek bakkalı. Taze balık bile satıyor. Biraz dinlenip, Kanimini, Musalı yurdunu soruyoruz. Vadiyi gösteriyorlar. “ Ilgın ılgın görünen servi ağaçlarını gördünüz mü? İşte orası.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yolları tozutarak vadiden devam ettik. Bir Yörük çadırına ulaştık. Bir kızımız var. Musa Demir’in evini sorduk. “ Onlar Mut’a gitti.” Biz de ağır ağır bahçelerin içine doğru gittik. Baktık bir kesim sahası. Tahtacı çardağı var. Onlara konuk olduk. Bozyazı ilçesinden Hasan Mülayim eşi ve çocukları. Kesim bitmiş. Orman işletmesinin adamları ölçüp, teslim alacaklar. Bu yıl yaz çalışması bitmiş. Bulurlarsa, bir yere daha göçecekler. Yoksa Bozyazı’nın yolunu tutacaklar. Oğlu Mehmet Eskişehir’de Muhasebe bölümünde, diğer oğlu Ercan ise Taşucu’nda Tarım bölümünde okuyor. Diğer çocukları küçük. O da babasının yaptığı tahta kamyon ve satın alınmış naylon oyuncaklarla oynuyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Oraya Fahri Kiraz Amca geldi. 1978 gelişimi anlattım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Bura Musalılar Yurdu . Burasını ben satın aldım, emanet sayılır. Onun için iyi bakıyorum. Erik, armut, ceviz, elma ağaçları var. Aşı yapmasını biliyorum. Kanimini Goca’nın ağaçlarına ek ağaçlar diktim, aşı yaptım. Onlar adeta yarışıyor. Şu elmalara bak. Ya armuda. Şu gördüğün yer, eski evin yıkığı. Şurası sonra yapılmış. 1985 yazıyor.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bize armut, erik koparıyor. Birlikte ağaçlar içinde resim çektiriyoruz. Söyleşimiz devam ediyor.&lt;br /&gt;“Kanimini ile benim babam Ali Kiraz avcıydılar. Sabah erken kalkarlar, şu vadiye, dağlara giderlerdi; sabah çorbası keklik etinden olurdu. Şu karşıda görünen inlerde domuzlar olurdu. Onları ininde vururlardı. Geçenlerde beş artı bir tüfek aldım. O inlerde üç domuz da ben öldürdüm. Sanatçı Musa Eroğlu’nun çocukluğu hep buralarda geçti. Bir gün Zeynel diye birisi, onları sıkıştırmış, dövecekmiş. Babam yetişip kurtarmış onları. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şu karşı vadinin bitiminde bir yurt vardı. Oraya Tahtacı Yurdu derlerdi. En güzel DERİM EVLERİ (*) orada yapılırmış. Goca Musa ve akrabaları çok derim evi yapmışlar. Yörükler bu derim evlerini kapış kapış ederlerdi.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Fahri Kiraz amca Çatalharman köyünden, kış aylarında Mut’ta, yazınsa Söğüt Özü’nde Musalılar yurdunda oturuyor. Eşi ile birlikte elma, armut, erik ve ektikleri, avarlara bakıyor. Su sıkıntısı yok. Kendi suları var. Mehmet Yaşar diye biri hayrat bir pınar yaptırmış. Buz gibi su içiyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Oradan ayrılırken bir mutluluk duyuyorum. 42 yıl önce gördüklerimi yaşıyorum. Pınarlar, bahçeler. Tepelerde görünen Toros servileri, köknarları azalmış; orman kesim yaptırmış. Ama yenileri ekilip dikiliyor. Onlar da gıdım gıdım büyümeye devam ediyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;7 ya da 8 köy, Söğüt Özü yaylasına göçüyor. Hâlâ elektrik yok. Yolları tozlu. Muhtarlar dilekçe üstüne, dilekçe vermişler sonuç alamıyorlar. Elektrik gelmesi halinde, sulanacak alan artacak, üretim artacak. Birilerinin bir çalışma yapıp 2011 programına bunu aldırması lazım. Ama her şeye rağmen, onlar mutlu. Elektriksiz, televizyonsuz yaşamaya devam ediyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;13 km. aşağıda Kozlar yaylarına ulaştığımızda, asfalt yol görüyoruz. Elektrik direkleri dikilmiş. Elektrikli yaşam devam ediyor. Mut’u yönetenler burada yaşıyor. Üretenler ise yukarıda. Onları da bir düşünseler! &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Uzun süredir görmediğimiz dostumuz Dr. Rasim Tunca’nın Kozlar’da olduğunu öğreniyoruz. Özlem gidermek için evlerine uğradık. Ama Silifke’ye gitmiş. Bizi yaşlı teyzeler konuk ediyor. Bir kahve içip, oradan ayrılıyoruz. Mavga Kalesi’ni gezip, fotoğraf çekiyoruz. Poyraz deli deli esiyor. Asfalt yoldan kıvrıla kıvrıla iniyoruz. Kara Ekşi yolundan, Yeşilyurt Köyü’nden Mut-Sartavul yoluna ulaşıyoruz. Sıcak yüzümüze vurmaya başlıyor. Son hızla tırmanıyoruz. Sartavul’a ulaştığımızda bizi soğuk esen poyraz karşılıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gün dolup, akşam olduğunda Musa Eroğlu’nun sobasının bacasından dumanın tüttüğünü görüyoruz. Yaz günü sıcaktan bunalanlar. Üşüyüp sobayı ateşleyenler. İşte Toroslar’ın günlüğü böyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Derim Evi, Yörük çadırının iskeleti tahtalardan olur, üzerine dokuma keçeler koyarlar. Genellikle yuvarlak çadırlar. Bunların, göçerken söküp takması kolay olur. (Bektiklerin topak çadırları bu yörede en ünlü çadırlardır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SABRİ DAYI&lt;br /&gt;Mehmet BABACAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabri Dayı bir gurbet kuşuydu. Onu her gördüğünde, “ Bu adam kim? Nerde doğmuş? Buraya neden gelmiş” gibi sorular, çengel gibi, takılırdı aklına. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gerçi, “ İnsan doğduğu yerli değil, doyduğu yerlidir.” denmişse de, tabiatın genlerimiz üzerinde oynadığı oyunu ve yörelere göre yarattığı tiplemeleri görmezden gelebilir miyiz? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sabri Dayı, her şeyiyle bu diyarın insanı değildi. Uzunca bir süredir burada yaşasa da, kaynaşamadığı apaçık belliydi. Olsa olsa, Güney’den ya da Orta Anadolu’dan olabilirdi. Öyleyse, Karadeniz’in bu uç noktasında, Kaçkarların dibinde işi neydi? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sabri Dayı, yapayalnız biriydi. Soyadını bile bilen yoktu. Herkesin dilinde Sabri Dayı söylemi sürüp gidiyordu. Küçücük kulübesinde ölse, kimsenin haberi olmayacaktı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Onun huyları da, kaderi gibi, saplantı sınırına dayanmıştı. Gün doğmadan kalkar, kulübesinin önünü, en az on metre uzaklığa kadar süpürürdü. Sonra, kuşların kısmeti saydığı ekmek kırıntılarını, her zamanki yere, kuşları okşar gibi bir özenle serpiştirirdi. Kahvaltı ettiğini gören yoktu. Davranışın üçüncü sırasında, heybe yarımı torbasını omuzlayıp, kıyı boyunca yürümek yer alırdı. Geçtiği yerlerde, işe yarar, sahipsiz ne bulursa torbasına atardı. Sadaka vermeye kalkmak küfür gibi gelirdi ona. Zaten, herkes tanıdığı için, böyle bir davranış da görülmez olmuştu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gücünü zorlamayacak işleri seçerdi. Sıva, badana, bağ bahçe işleri gibi hafif şeyler olurdu. Çay, fındık işleri ağır geliyordu ona. İş sahipleriyle asla pazarlık etmez, ne verirlerse onu alırdı. Kalıcı bir saygınlık kazanmış olmalı ki, ücretini ödemede asla haksızlık etmezlerdi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Vaktini ne ile geçirmiş olursa olsun, akşamüstü mahalle kahvesinin bir köşesine oturur, torbasında kalan son ekmek kırıntılarını, bir bardak çay yardımıyla yer ve kulübesinin yolunu tutardı. Zorunlu kalmadıkça kimsenin yanına oturmaz; sorulmadan bir şey söylemezdi. Söylemesi gerektiğinde de, konunun can alıcı ana hatlarını, umulmadık netlikte, ortaya koyuverirdi. Sözün kısacası, kişilikli bir garibandı Sabri Dayı. Ama bir kapalı kutuydu o. Nerde doğmuş, nerde yaşamış, buraya neden gelmiş, bilen yoktu? Onu, adeta saklanır gibi yaşamaya zorlayan bir sır olmalıydı. Zihinlerde kümelenen merak, gittikçe büyüyordu. Gidip, açık açık sormalı mıydı? Belki bir fırsat çıkar da öğrenirim diye bekledi uzun süre. Ama gittikçe sabrı tükeniyordu. Zaten, aklına bir şey takıldı mı, rüyalarına bile girecek kadar, kıvrandırırdı onu. O yüzden mi nedir, Sabri Dayı, sık sık konuk oluyordu düş dünyasına. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ne ilginç ki, öyle bir gecenin sabahında, ansızın karşılaştılar. Rüyanın etkisinden olacak, “Merhaba!” deyiverdi Sabri Dayı’ya. Sabri Dayı ise, hiç beklemiyor olmalı ki, şaşmaya bile vakit bulamadan, cansızca karşılık verebildi. Aslında ikisi de şaşkındı. Dokuz on adım sonra, merakla dönüp bakınca, o da bakıyormuş ki, göz göze geliverdiler. Bu kez, büyülenmiş gibi, “Merhaba” sözü, iki ağızdan birden çıktı. Yollarına devam ederlerken, tatlı bir gülümseme, gelip oturmuştu yüzlerine. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu selâmlaşma, Sabri Dayı’nın gönül kapısını ardına kadar açmıştı; yüzü daha bir aydınlık, bakışları daha bir canlıydı artık.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir dost bulabilmiş, ya da birine dostluk elini uzatabilmiş olmaktan ötürü öğretmen çok mutluydu. Çok geçmeden, aralarında sımsıcak bir dostluk doğdu. Artık, çok şey sorulabilir; çok dert paylaşılabilirdi. Öğretmenin durumu belliydi. O, devlet zoruyla gelmişti buraya. Ekmek kavgasıydı yaptığı. Geçim derdi olmasa buralarda işi neydi? Ömrünün de, mesleğinin de ilkbaharındaydı daha. Gurbet şarkılarının gözleri buğulandırdığı dönemleri yaşıyordu. Bakışları ufuklara dalıp gittiğinde, bir yanda annesinin şefkatli eli saçlarını sıvazlıyor; diğer yanda, yavuklusunun hayali, yüreğine ıpılık bir pınar akıtıyordu. Sabri Dayı’da bulduğu baba şefkati, ona sunulmuş eşsiz bir şanstı. Buluşmaları gittikçe sıklaşıyordu. Çünkü bir gün görüşemeseler, özlemleri çığ gibi büyüyordu.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir söyleşi sırasında, kullandığı şivesel bir sözcük yüzünden, öğretmene, nereli olduğunu sordu Sabri Dayı. Sevindi öğretmen. Soru kanalı açılıyor olmalıydı. Sorana sorulabilirdi elbet. Hiç acele etmeden, doğup büyüdüğü yöreyi; eğitim gördüğü okulları; gezip gördüğü yerleri, geniş geniş anlattı. Bazı konularda yüreği kabardı, sesi gırcılandı, gözleri doldu. Alın damarlarını ovalayarak önleyebildi gözyaşlarını. Sabri Dayı’nın duygularını da kabartarak, anlatma isteğini uyandırmaktı amacı. Böylece, o gizem kutusunu açabileceğini umuyordu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çayları tazelediler. Anlatma sırası Sabri Dayı’ya gelmiş olmalıydı, ama o, bir türlü başlamıyordu. Dayanamadı, korka korka sordu öğretmen: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“ Ya sen? Sen nerelisin Dayı? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“ Buralıyım.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“ Değilsin Dayı, değilsin. Senin, buralarla ortaklığın hava ile su.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“ Uzun hikâye çocuk, boş ver ” dedi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Karadeniz’in mor ufuklarına dalıp gitmişti gözleri. Öylece kaldı bir süre. Bekleyen için bir dakika, bir saatti belki. Dalıp giden için bir ömürdü zaman. Ufkun tüllerine serdiği bakışlarını toplamadan ısırdı dudaklarını. Tanıdık kimsenin çıkmayacağını umduğu bu yerde, “Hiç açmamak üzere kapattım” dediği sır kutusu açılıyor muydu ne? Öksürdü. Çaydan bir yudum aldı. Sandalyesinin yerini hafifçe değiştirdi, başladı anlatmaya: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Babayiğit bir Sabri vardı bir zamanlar. Bir evin bir oğluydu. Kuşlar, izinsiz geçemezlerdi üstünden. Ona selâm verebilmek için yarış ederdi rüzgârlar. Tanrı bile, Sabri’yi yarattığı için gurur duyuyor olmalıydı. Dere boyunda söğüt gibi büyüdü. Vaktinde askerliğini yaptı; çift çubuk sahibi oldu. Vaktinde de evlendi, bir kızı dünyaya geldi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sabri’nin en büyük kusuru, bileğinin gücüne fazla güvenmesiydi. Çünkü kimseden yumruk yememişti daha. Kendi yumruğunu balyoz sanması doğaldı. Balyoz da ne kelime; yan bakanın vay halineydi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ne hikmetse, bir gün, bir deli çıktı karşısına. Köylüsü, akranı Müslim’di bu. Köye yarım saat uzaklıktaki tarlada dalaştılar. Sorun tarla sınırıydı. Karşılıklı sözlerle atıştılar, yetmedi. İtiştiler, yetmedi. Hiç biri geri adım atmıyordu. Çevrede, ayıracak kimse de yoktu. Vuruştular. Alt alta üst üste saatlerce cebelleştiler. Ne var ki, Sabri’nin gücü tükeniyor gibiydi. Sonunda, Müslim galip gelmiş, Sabri’yi epeyce hırpalamıştı. Ama hırsı dinmiyordu bir türlü. İnsan evlâdı demeden; Allah yaratmış demeden vuruyordu. Kırk yıllık intikam alıyordu sanki. Sabri, yattığı yerden bağırdı: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Tamam, sen galipsin. Şayet sağ bırakırsan, silâhımı getirip, seni vuracağım. Erkeksen kaçma, burada bekle beni.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Müslim, aşağılayıcı bir kahkaha ile yanıtladı: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Haydi lan! Sen kargayı bile vuramazsın. Senin her yerin silâh olsa ne yazar, düdük?” deyip, salıverdi Sabri’yi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sabri, kararını ve önerisini bir kez daha yineledi, oturduğu yerden: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Bak, köye gidip gelişim, nerdeyse, bir saati bulur. Kaçıp gideceksen, boşuna yorma beni.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Ulan oğlum, silâh getirmezsen, yedi sülaleni topla gel. İşte buradayım. Bu söz erkek sözüdür, anladın mı?” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sabri, köye doğru koşarken, bir yandan da söyleniyordu: “ Elimi çabuk tutmalıyım, kaçar gider bu ödlek.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Zaman geçtikçe siniri yatışıyordu Sabri’nin. Köye yaklaştıkça sorumluluğu daha bir bilince çıkıyor gibiydi. Yapacağı işi daha net düşünmeye başladı. Silâhı götürüp, Müslim’i “dan” diye vuracaktı. Sonra ne olacaktı? Kendisi hapse düşecek, eşi ve çocuğu perme perişan olacaktı. Ya vurmazsa ne olacaktı? El âleme rezil olacak; dövülmüş horoz gibi. Her yerde pusup oturacaktı. Köyü terk etmedikçe, yaşamanın haram olacağı anlamına gelirdi bu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hışımla girdi eve. Silâhı alırken, eşi görmeliydi. Asla bırakmazdı. Belki, komşular da duyar, hep birlikte engel olurlardı. “ Ama ben epeyce direnmeliyim” diye geçirdi aklından. Ne var ki, eşi evde değildi. Komşularda da kimse yoktu. Biraz oyalanarak aldı silâhı; gizlemeden, sallaya sallaya yürüdü yola. Nasıl olsa, köyden birisi görüp, “ Ne o len, tavşan avına tabancayla mı gidilir oldu?” deyince; kükreyerek anlatacak; onlarda “ Sen deli misin?” deyip, silâhı elinden alacaklardı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Neyleyim ki, köyü bir baştan bir başa geçtiği halde, kimsecikler yoktu. Sanki yer yarılmış da içine girmişlerdi. Yolun uzununu seçti. Hem de ağır ağır gidiyordu. Belki, bir yerlerden birileri çıkardı. Çıkmadı. İnsanoğluna kıran girmişti. Çevreyi sürekli tarıyordu gözleri. Birini görse, çağıracaktı nerdeyse. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Silâhı mermisiz götürmek olmazdı, alay konusu olurdu. Acaba, ateşlemez hale getirebilir miydi? Baktı, kurcaladı, beceremedi. Son bir umut kalmıştı: “ Belki, kaçıp gitmiştir. Ya da beklemekten bıkıp, çekip gitmiştir.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan yürüyor, bir yandan da, “ Allahım, gitmiş olsun, ne olur gitmiş olsun” diye, yalvarıyordu içinden. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Tarlayı görebileceği son tepeyi de tırmanıp, korka korka baktı; Müslim, bıraktığı yerde, heykel gibi, dikilip duruyordu. Yapacak bir şey kalmamıştı. Ağır ağır yaklaşırken, gene başladı Müslim:&lt;br /&gt;“Haydi bakalım yiğit, neremden vuracaksın?” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Uygun bir duruş ister misin?” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Oğlum, senin elin titrer, yatarak ateş et bari.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Daha yaklaş, daha yaklaş, uzaktan vuramazsın sen.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Onun sözlerini duymaz olmuştu Sabri. Başı dönüyor, kulakları uğulduyordu. Tüm dünya kararmış, yalnızca Müslim’in göğsü görünüyordu, nişan tahtası gibi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sonrasını anımsamıyordu. Kendine geldiğinde, Müslim kan gölünün içinde; kendisi de otların arasında sırt üstü yatıyordu. Bayılmış olmalıydı. Hiç kimse yoktu çevrelerinde. Silâh sesini bile duyan olmamıştı Olmamış ama, ölümü böyle yiğitçe bekleyene verilecek yanıt da yiğitçe olmalıydı, değil mi? Öyle yaptı Sabri. Silâhını gene eline alıp, sallaya sallaya, karakolun yolunu tuttu. Bu kez, insan çoktu ortalıkta. Akıl veren de çoktu: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“ Kaç, suçüstü olma” dediler. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“ Nasıl olsa tanık yol; silâhı sakla, inkâr et” dediler. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hiç birine kulak asmadı Sabri. Kimseye yalvarıp yakarmadan teslim oldu. Mahkemede, tüm duygularını ve yaptıklarını bir bir anlattı. On sekiz yıl ceza verdiler. Epeycesini yattı. Kalanıysa affa uğradı. “ Haydi, serbestsin,” dediler bir gün. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Tahliye sözü anlamsız gelmişti Sabri’ye. O eski Sabri ölmüştü artık. Eşi ve çocuğu, o günahsız insanlar, soysuzların eline düşmüştü. Yalnız kendi ailesi mi? Her iki aileyi de viran etmiş biriydi aynada gördüğü. Bir kör gurur uğruna; lânet olası bencillik uğruna değer miydi bunlar? Bir küçücük hoşgörünün; bir tutam sevginin güllük gülistanlık edebileceği bir yaşamı, böylesine zehir edenlere, insan denebilir miydi? Yalnız insanların mı, taşın toprağın bile yüzüne bakacak hali kalmamıştı Sabri’nin. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Günahını ne kadar çekti; ya da üstüne ne kadar eklendi, hiçbir zaman bilemedi? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şu torba, o gün, Sabri’nin omzuna takıp çıktığı torbadır. Çekilen cümle kahırlar; cümle hasret ve özlemler, o torbanın içinde. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;O, yiğit Sabri’nin enkazıysa, benim içimde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİR DARBE MASALI&lt;br /&gt;Mehmet ÖNDER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar yıllar önceydi. Belki anımsayan bile çıkmaz. Bizim köyde yakacak meşe odununun parayla satıldığı, muhtarlık seçimlerinde oyların hediyesiz verildiği ilkellik yıllarından bahsediyorum.&lt;br /&gt;Kimi komşu köy muhtarları köyümüzün huzurunu, zenginliğini kıskanmış olmalılar; bozmak için sinsi planlar yapmaya başlamışlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;O yıllar okulun önünde gevrekçiler, macuncular olurdu. Bir gün satıcıların arasında mantar tabancası, kızkaçıran, çatpat gibi patlayıcı oyuncaklar satan satıcılar türedi. İlkokul çağı ya, bayram seyran olmasa da çocuklar başladı harçlıklarını böyle şeylere vermeye, gürültü yapmaya. Hatta okul çıkışı köy meydanından geçerkenki patlamalardan bütün hayvanat ipini koparıp sağa sola kaçışır oldu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Köyün sözü dinlenen yaşlılarının bu patlayıcı oyuncak satıcılarının köye sokulmaması için muhtarı defalarca uyarmalarına, muhtarın da önlem alacağını söylemesine karşın satıcı sayısı gitgide arttı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Artık öğlen araları, akşam paydosu saatleri sıkıntıya dönüşmüş, köylü ipini koparacak diye hayvanlarını uzak yerlere bağlamaya başlamıştı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar oyun olsun diye yapıyorlardı ama komşu köy muhtarlarının ve özellikle Erikli köyü muhtarının amacı başkaydı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Köyün yaşlıları muhtarla bir daha görüştüler, hatta eski muhtarla, muhtarlığa aday olmuş köylülerle de görüştüler. Hepsini bir araya getirmeye, çare bulmaya uğraştılar; olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada olayları izleyen birileri daha vardı. Köyün birinci bekçisi Kani efe ile kır bekçisi ve gece bekçisi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bunlar sık sık toplantılar yapıyorlar, önlemler düşünüyorlar, hatta muhtarı da uyarıyorlardı. Ama çözüm bulunamıyordu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir gece Kani efeyi uyku tutmadı; kalktı köy kahvesine gitti. Kır bekçisini de uyku tutmamış, gece bekçisinin yanına gelmiş çay içiyorlardı: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;-Arkıdeşla! dedi, Kani efe; hayvan haşat ipini koparıyo, her bir şey telef oluyo. Bu muhtar Süloman satıcıları bile kovamadı, yönetimi ele alalım. Başka çare yok. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Nasıl nasıl? derken “Önce muhtarı etkisiz hale getirelim” dediler. Keza, eski muhtarı da yine üyeleriyle birlikte etkisiz kılmak uygun olurdu. Başladılar kapı kapı adam toplamaya. Bu muhtardı, bu üyesiydi; bu eski muhtardı, bunlar da onun ihtiyar meclisi üyeleriydi; aha bu da aday olduydu da seçilemediydi, derken; kim var kim yok toplandı, muhtarlık konukevine yerleştirildi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kilidi bozup dışarı çıkamasınlar, diye de kapının üstünden zincirle bağlandı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Artık yönetim yetkisi ellerindeydi. Malum eski başbekçi Kani efe, sabaha karşı kendi sesinden bir duyuru yaptı: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;-Diyerli Ekmekçi köylüleri, sevgili hemşerilem; gulanızı açın, dinlen! Pamık topluma, haman savırma, susam silkme işlerini böyünkü gün arı verilmiştir. Bundan sonu yollara çıkman, eenizde oturun. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu duyuru, olağanüstü hal ilanı ile sokağa çıkma yasağı getirildiği anlamına geliyordu. Köy önemli günlere gebeydi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;O gün patlayıcı oyuncak satıcılarının hiçbiri gelmemişti. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı gün, elinde mantar, mantar tabancası, kızkaçıran olan ve olabilecek bütün çocuklar arandı. Bu çocukların ıslahı için köyün en dövüşken adamlarından şaplak ve kamçı ekipleri kuruldu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kani efe kendini genişletilmiş muhtarlık yetkileriyle donattı. Her geçen gün, yumuşak görünen kişiliğinin altında sert bir adam saklandığını belli etti. Hatta o denli insafsız davrandı ki, “Efe dövme şu çocukları diye” çağrıda bulunanlara: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;- Dövmeyem de macun mu ikram edem gadeşim? diye çıkıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni muhtar Kani efenin getirdiği yenilikler bununla sınırlı kalmadı: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Yüreğim yufka, dayanamıyorum” deyip birinci ve ikinci sınıf öğrencilerini dövenlere büyük cezalar getirdi. Ardından bütün birinci ve ikinci sınıfı üçüncü sınıfa yükseltti. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar bir şeyler öğrenir de büyüyünce muhtarlığı elinden alırlar diye ellerindeki tüm tarih, masal, şiir ve öykü kitaplarını toplattı, köy meydanındaki havuza attırdı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yasaklar çocuklara getirilenlerle sınırlı kalmadı; köye okunacak gazete sokulmasını da yasakladı. Daha çok, hamamdan yeni çıkmış da esvabını sırtına geçirmeye fırsat bulamamış bayan resimleri basan gazetelerin girmesine izin verdi. Kahvelerde oturanlar birbirlerinden gazete isterken “Okudun mu?” yerine “Baktın mı?” diye sormaya başladılar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu durum bilinmeyen kimi şeylerin ortaya çıkmasına da sebep oldu. Bakkal Bayram efe, dükkânın önüne sandalyesini atar, boş kaldıkça gazetesini okurdu. Bir gün baktık ki, sarışın bayanın ayakkabıları yukarda, saçları aşağıda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar yaşanırken darbeci muhtar Kani efenin getirdiği yenilikler kültürel alanla da sınırlı kalmadı, siyasal ve ekonomik alanlara taştı: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Erikli muhtarı ile çok yakın arkadaşlık kurdu. Onun hiç bir ricasını kırmadı; köye ait terzi ve berber dükkânı ile has ekmek fırınının işletmesini, ticari yetenekleri çok deyip, mantar tabancası ve kızkaçıran satıcılarına verdi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Köy arazilerinin Erikli köylülerine kiralanmasına, hayvanlarının başıboş ve sürüler halinde köy meydanından geçmesine, bizim köyün meralarında serbestçe yayılmalarına karşılıksız izin verdi.&lt;br /&gt;Eriklililer, bizim bir kuzumuz sınırı geçse ceza kestiği halde, onların başıboş eşek sıpalarının ve taylarının köyün en yaylımlı meralarında yayılıp karın doyurmalarına da izin verdi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Artık köy bizim köyümüz değildi; Erikli Köyü’nün bir parçasıydı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hatta Erikli muhtarının bacanağının köyü olan ufacık İzmeilköylüler bile çamışlarını bizim çayın kıyısında gütmeye, bizim çayda serinletmeye başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kani efe kendi muhtarlığını tam güvence altına aldıktan sonra, konukevinin kapısını açtı. Ancak, içindekilere kahveden eve evden kahveye gidecek kadar serbestlik tanıdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IRGATLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçiler akıyor sabah sabah&lt;br /&gt;Beşer onar&lt;br /&gt;Kentin alanlarına&lt;br /&gt;Yürekleri tedirgin&lt;br /&gt;Belirsiz bir bekleyiş içinde&lt;br /&gt;Bakışları bulanık&lt;br /&gt;Elleri şakaklarında&lt;br /&gt;Ayakları çağrıya hazır&lt;br /&gt;Kadınlı erkekli&lt;br /&gt;Bir yanları üryan&lt;br /&gt;Bir yanları yamalıklı&lt;br /&gt;Güvenceden yoksun&lt;br /&gt;Dünden bugüne&lt;br /&gt;Sigortaları ise&lt;br /&gt;Büyükten küçüğe&lt;br /&gt;Hak getire&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet AYDIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ACININ GÖLGESİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi gölgesiyle sevişiyordu temmuz&lt;br /&gt;Ay yok&lt;br /&gt;Bulut yok&lt;br /&gt;Gökyüzü yok&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acının pençesinde sevişiyordu gün&lt;br /&gt;Baskının&lt;br /&gt;Sömürünün rahminden&lt;br /&gt;Sökün ediyordu gün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydınlanıyordu bir bahar dalı&lt;br /&gt;Solgun yüzlerde&lt;br /&gt;Ve acının gölgesinde parlıyordu&lt;br /&gt;Özgürlük ateşi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Yılmaz TUNCER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GİLİNDİRE DENİNCE&lt;br /&gt;Arif YILMAZ &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gilindire, şimdiki adıyla Aydıncık, Toros dağların eteğinde, bir sahil kasabasıydı. Berrak havalarda, gündüz Kıbrıs’ın dağları, gece ise Girne’nin ışıkları görünürdü. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;1940 ortalarında, Gilindire’de yüz kırk ya da yüz elli kadar ev vardı. Evlerde elektrik yoktu, su yoktu. Geceleri gaz lambası, fener, bazı ev ve işyerlerindeyse lüks kullanılırdı. Yemekler odun ateşinde, ekmekler de sacda pişirilirdi. Kullanma suyu ise ya kuyu ya da pınarlardan sağlanırdı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gilindire halkı çiftçilikle geçinirdi. Balıkçılıkla uğraşanlar da vardı. Balık, sallama ya da kamışla, yasak olmasına rağmen dinamitle de avlanırdı. Aslında balıkçılık yapabilmek için balık avlama karnesi, ilkbahar ve sonbaharda gece avlanabilmek için de izin almak gerekirdi. Yalnız Ömer Yılmaz’ın, karnesi vardı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Tutulan balıkları satmak oldukça zordu çünkü herkes kendi ihtiyacını kendisi gideriyordu. Bir keresinde, Küçükalan’da, gündoğusunun etkisiyle birkaç metre yükseklikte dalgalar oluşmuştu. Karaya balık atıyordu. Çırpınıp duran balıklar çekilen dalgayla yeniden denizine kavuşuyordu. İşte böyle bir zamanda, ben de yarım sepet çupra ve kefal toplamıştım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yol, Gilindire çarşısını ikiye bölerdi. Denize bakan kısmında da kuzeyinde kalan kısmında da dükkânlar ve mağazalar vardı. Çarşının içinde, yol ikiye ayrılarak, biri iskele diğeri Anamur istikametinde devam ederdi. İki yolun arasında kalan üçgen biçimindeki yer, Cumhuriyet alanı olarak düzenlenmişti. Ortasında Atatürk büstü vardı. Milli bayramlarda, davullu zurnalı eğlenceler, geceleri fener alayı tertiplenir, havaların iyi olduğu zamanlar geç vakitlere kadar halk burada eğlenirdi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İskele denize doğru, on metre kadar, bir taş yapı olarak uzanırdı. Beş altı tonluk mavnalar, bu iskeleye yanaşıp doldurulur ya da boşaltılırdı. Hepsi de insan gücüyle, kürekle gider gelirdi. Mavna ve kayıklar vapura ya da iskeleye sırayla yaklaşırlardı. Yükler on beş kadar hamal tarafından yüklenir ya da boşaltılırdı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda denizden Gümrük ve Tekel görevlileri sorumluydu. İskelenin güneyindeki iki katlı bina, İnhisar (Tekel) müdürlüğüne aitti. Gilindirelilerin, yayla köylerinin, Gülnar, Mut, Karaman ve Ermenek bölgelerinin tuz, sigara, kibrit, rakı ve ispirto ihtiyaçları Gilindire İnhisar Müdürlüğünce karşılanırdı. Gemiyle gelen mallar, Tekel ambarlarında depolanır daha sonra da develerle sevkiyatı yapılırdı. Yine Gülnar ve çevresinden İnhisarın görevli kişileri tarafından halktan kuru üzüm satın alınır, vapura yüklenmek üzere Gilindire’de ambarlarda bekletilirdi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Liman Müdürlüğü olarak örgütlenen bu kurum, mıntıkası dâhilinde olan deniz ve karanın gözetimini yapardı. Liman Müdürünün görevleri arasında, limana gelen vapurların demir atma yerlerini belirlemek ve kalkış saatini ayarlamak da vardı. Gemi limana gireceği sırada müdür, ön kısmında denizcilik flaması, arkasındaysa Türk bayrağı takılı bir sandalda hazır bulunurdu. Müdürün düdüğünü çalmasıyla vapur demirini atardı. Yine müdürün işaretiyle gemi demirini toplardı. Ticaret vapuru ile Denizcilik İşletmesi vapuru bazen limanda karşılaşırdı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Denizcilik İşletmesi vapurları, İstanbul yönünden on beş günde bir, Mersin tarafındansa haftada bir Gilindire limanına uğrardı. Bir aralık İstanbul tarafından gelen vapurlar önce Anamur limanına uğrar, oradan da Girne’ye geçerek Gilindire’ye gelirdi. Buradan da Mersin yönüne giderdi. Mersin yönünden gelenler ise, Gilindire’den Girne’ye gider, oradan Anamur’a gelirdi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gilindire’de bir de vapur acentesi vardı. Karadan yolculuk çok güç olduğundan vapurla yolculuk tercih edilirdi. Gemi limana girmeden önce yolcular biletlerini acenteden alırdı. Ben gerek öğrencilik gerekse öğretmenlik yaptığım yıllarda hep vapurla yolculuk yapardım. Acente aynı zamanda vapura yüklenecek ya da oradan indirilecek yüklerin işlemini de yapardı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gilindireliler hem kendi ihtiyaçlarını gidermek hem de ticareti yapmak için deniz tuzu toplardı. Oysa yasaktı denizden tuz toplamak. Tuzu toplatmamak için, İnhisar İdaresine bağlı korucular (bekçiler) sürekli kıyıları kontrol ederdi. Yakaladıklarını da jandarmaya teslim ederdi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çataltaş’ın güneyinde bir in vardı, adı da Koyunini. Buradan Küçükalan’a kadar olan bölgeye Tuzyalısı adı verilmişti. Gilindirelilerin büyük bir çoğunluğu işte bu yalıdan tuz toplardı. Kayalık ve denize düz olarak uzanan kıyı şeridindeki yalaklara dolan deniz suyu yaz sıcağında buharlaşarak tuza dönüşürdü. Halk bu tuzu keselere doldurup evlerine götürürdü. Boşalan yalaklar tekrar doldurulurdu. Serilip kurutulan tuz ise, daha sonra kullanılmak ya da satılmak üzere çuvallarda saklanırdı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yasak olmasına rağmen, tuz toplayanlardan biri de bendim… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;EDEBİYATIMIZIN KEKİK KOKULU ŞAİRİ: ABDÜLKADİR BULUT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet ŞAHİNCİLEROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mersin’in Anamur ilçesinin Akine Köyü’nde 1943 yılında dünyaya gözlerini açmıştı Abdülkadir Bulut. Sıkıntıyla dolu yaşamında merdivenleri yavaş yavaş çıkarken, kim derdi bir gün Milliyet Sanat Dergisi’nin düzenlediği “1974’ün En Başarılı Genç Şairi” yarışmasında “Övgüye Değer Genç Şairler”den biri seçileceğini. Ama bazen hayatın sürprizlerle dolu olduğunu unutmamak gerekti. Belki, bu onun içinde bir sürpriz olmuştu. Kim bilir… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;O, 42 yıllık hayatına 7 şiir, 2 çocuk romanı kitabı sığdırmış, Cemal Süreya’nın deyimiyle tam bir “Kasabalı Lorca”dır. Kullandığı halk motifleri, kendine özgün şiir dili, O’nun toplumcu bir şair kimliği kazanmasını sağlar. Şiirlerinde kullandığı yerel söyleyişlere evrensel bir boyut kazandırmıştır. Yani, yerel dili evrensele taşımış bir şairdir Abdülkadir Bulut. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Onun hayatında İstanbul’un önemli bir yerinin olduğunu vurgulamadan geçemeyeceğim. Çünkü İstanbul’da bulunduğu süre içinde birçok ek iş yapmıştır. O, hem öğretmen, hem yayınevlerinde düzeltmen, hem de dergilere eleştiri, söyleşi, kitap tanıtma yazıları yazan biridir. Ek işler yaparken birçok edebiyatçı tarafından tanınmaya başlar. Şunu ta belirtmekte yarar var, İstanbul gibi bir şehirde yaşaması O’nun edebiyat çevresinde daha çok tanınmasını sağlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Halk kültürünü çok iyi bilen ve yazdığı şiirlerde halk kültüründeki yerel deyişleri çok iyi kullanan şair, toplumcu şiir anlayışına yeni bir soluk getirerek yerelden evrensele ulaşmış bir toplumcu şair kimliği kazanır. Doğa ve insan sevgisini, şiirlerinde Yörük motifli kilimler gibi dokuyarak, Toroslar’dan Akdeniz’e uzanan Taşeli kültürünü, toplumsal bir duyarlılıkla bir bir işlemiştir. O’nun şiirlerinde umutsuzluğa yer yoktur. Derin bir doğa ve insan sevgisi, yurt sevgisi, vatan-millet sevgisi, memleket sevgisi kokar Toroslar’ın eteklerindeki kekikler gibi O’nun şiirleri. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Nasıl tanırsa bebek/Kokusundan anasını, babasını/Şairin hası da işte öyle tanımalıdır yurdunu.” dizeleriyle dile getirdiği şair duyarlılığını, “Tılsımı her an bozulacakmış gibi/Sarmalıyız hayatı.” dizeleriyle yaşam sevgisi, “Yolum düşünce Anamur’a/Göğüs kılları yenice büyümüş/Mısır sulayan delikanlılarla/Ayaküstü bir şeyler konuşmalıyım/Tarlalara akan sulara bakarak./Yolum düşünce Anamur’a/Kökleri dahi sökülerek yakılan/Ilgın ağaçlarının duruşundan/Bir şeyler katmalıyım hayatıma.” dizeleriyle memleket sevgisini, “Mayıs 77 Taksim alanında/Hayatımıza sıkılan kurşunları/Ve yaşlı akrepler gibi/Üstümüze yürüyen panzerleri/Vakit çok dar demenden/Arkamı soğuk taşlara vererek/Ve hiçbir sözcüğü yutmadan/Anlatmalıyım köylülerime.” dizeleriyle toplumsal duyarlılığı vurgulamıştır. O, çocukları hiç ihmal etmez. “Yeniden dönersem Mersin’e/Yine böyle bir Temmuz günü/Uçurtmalar almalıyım mutlaka/Çocukların oyunlarındaki güzelliğe/Karıştırmak gökyüzünü.” diyerek çocuklara olan sevgisini anlatır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Toroslar’ın eteklerindeki yarpuzların, kekiklerin kokusudur Abdülkadir Bulut şiirleri. İnsanla doğanın geleceğe umutla bakarak kucaklaşan ölümsüz dizeleridir Abdülkadir Bulut’un şiirleri.&lt;br /&gt;“Sen Tek Başına Değilsin” den “Acılar Yurdumdur”a, “Yakımlar”dan “Gözyaşları da Çiçek Açar”a kadar birçok yapıta imza atmıştır Abdülkadir Bulut. “Varlık”, “Türk Dili”, “Doğrultu”, “Soyut”,“Forum”, “Milliyet Sanat Dergisi”, “Gösteri”, “Çocukça”, “Öykü” gibi dönemin önemli dergilerinde yazıları, şiirleri yayımlanan Abdülkadir Bulut, edebiyatımızın en önemli isimlerinden birisidir şüphesiz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;9 Ağustos 1985 yılında, hayatının en verimli çağında, “Heder ettin beni bu yaşta/Sen ey güzel İstanbul/Çekip gidiyorum işte.” dizeleriyle, sevenlerine saçma denebilecek bir kazayla veda ediyordu Abdülkadir Bulut. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatımızda hak ettiği yere, yeteri derecede sahip çıkılmadığından henüz ulaşamayan Abdülkadir Bulut’u, hak ettiği yere ulaştırmak bizlerin elinde. Ne büyük bir değer yetiştiğinin farkına varılsın yeter! Daha 16 yaşında iken ünlü şairler ile adı birlikte anılan, geride bıraktığı eserlerle sevenlerinin gönlünde taht kuran, bu değerli şair ve yazarımızın eserlerini ve mirasını yaşatmanın artık vakti gelmiştir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ona sahip çıkmak, onu edebiyatımızda unutulmazlar arasına sokmak, yeteri kadar tanıtmak, sadece bir şair değil, onun yazarlık kimliğiyle de tanınmasını sağlamak, bunu genç nesillere aktarmak bizlerin elinde! Artık, bunca zaman yeteri kadar sahip çıkılmayan Toroslar’ın Kekik Kokulu Şairi-Yazarı Abdülkadir Bulut’a sahip çıkma zamanı!.. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sonsöz olarak şunu belirtmekte yarar var. Değerli yazarlar Saadet Bilir ve Ali Bilir, “Abdülkadir Bulut “Kasabalı Lorca” Yaşamöyküsü, Şiir, Söyleşi ve Mektupları…” adlı, Abdülkadir Bulut’un biyografisini anlatan bir esere imza atarak, Abdülkadir’i daha yakından tanımamızı, onun eserlerine sahip çıkmamızı, gelecek kuşaklara tanıtılmasını, edebiyatımızda hak ettiği yere ulaşmasını sağlamak için kapsamlı bir çalışma hazırlamışlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Saadet Bilir ve Ali Bilir’e böyle bir eseri bizlere kazandırdıkları için ne kadar teşekkür etsek azdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yazımı Abdülkadir Bulut için yazmış olduğum bir şiirim ile noktalamak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖYLE DE ÖLÜNÜR MÜ?&lt;br /&gt;Abdülkadir Bulut’a,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinden tutarak büyüttün sözcükleri&lt;br /&gt;Kök salmış koca bir çınar gibi toprağa.&lt;br /&gt;İlmek ilmek dokuyarak hayat verdin&lt;br /&gt;Unutulmaya yüz tutmuş yurdumun geçmişine.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Sık sık dokuduğun kilimlerin&lt;br /&gt;Rengârenk motifleriydi yüreğin.&lt;br /&gt;Taşeli’nde umman bir denizdin&lt;br /&gt;Ulaşılması zor, koca bir dünya.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Seninle dile geldi Toroslar’da kekik kokusu,&lt;br /&gt;Anamur’da hayat buldu Akdeniz’in dokusu,&lt;br /&gt;Edebiyat dünyamızın düşünce okyanusu,&lt;br /&gt;Anadolu’mun Taşelili Abdülkadir Bulut’u.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Öyle sessizce çekip gitmek yakıştı mı sana?&lt;br /&gt;Kim anlatacak Toroslar’dan Akdeniz’e Taşeli’ni bana?&lt;br /&gt;Kızıyorum, en verimli çağında elvedâna!&lt;br /&gt;Böyle de ölünür mü zamansız USTAM?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“CUMHURİYET TÜRK MUCİZESİ” (*)&lt;br /&gt;Hasan AKARSU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, Diriliş adlı iki romanından sonra, “Cumhuriyet/Türk Mucizesi” adlı belgesel romanını yazdı. Romanı bitirdiğimizde, Cumhuriyet’in ne değin zor koşullar altında gerçekleştirildiğini daha iyi anlıyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kuvayı Milliye ruhunu, özgürlüğü, toplumsal uyanışı, yokluk ve yoksulluk içinde başarıya giden yolu, bilimselliği, karşıcı yazarların “sahte tarih” yaratma çalışmalarını, akıl ve yurtseverlikle yola çıkanların başarılarını buluyoruz Cumhuriyet’te. Müslüman ülkeler, dünya ülkeleri de şaşırıyorlar bu mucize karşısında. Emperyalizmin kuklası olan Yunanlıların geri çekilirken yakıp yıktıkları Anadolu, karşıcı yazarlardan Refik Halit, Ali Kemal, Kurtuluş’u destekleyen yazarlardan Halide Edip, Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Asım Us geliyor gözlerimizin önüne. Meclis’teki gelenekçilerin Mustafa Kemal’den kurtulma savaşımları, öte yandan, Mudanya Antlaşması’nı başarıyla gerçekleştiren, Trakya’yı savaşsız kurtaran İsmet İnönü daha çok büyüyor gözümüzde. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İsmet İnönü, Lozan Antlaşması’nın önderi olarak, Batı’yla yüzyılların hesabını görüşüyor. Türkiye’nin yıkıma uğratıldığını, özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımızı istediğimizi vurguluyor. Lord Curzon’a şu sözleri söyletirken düşünüyoruz İnönü’yü:”…En nihayet şu kanaate vardık ki ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nerden bulacaksınız?...İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz…”. Lozan’da kapitülasyonlar kaldırılıyor, Osmanlı’nın borçları için ödeme planı kabul ediliyor, İstanbul ve Çanakkale Boğazları boşaltılıyor. Meclis’te Padişahlık kaldırılırken, Vahidettin İngilizlere sığınıyor. Ali kemal yakalanıp linç ediliyor. Türkiye, “haklı bir savaştan güzel barışa” doğru yol alıyor, “Duru güzel, kültürlü sesiyle” Mustafa Kemal’in. O ki, gerçek kurtuluş için bilim ve eğitimi göstererek, kadın haklarını, karma ekonomiyi savunarak başarıyı yakalıyor. Çünkü aldığı mirası iyi biliyor:”Devraldığımız maddi miras yazık ki yoksulluk, gerilik, ilkellik, bilgisizlik. Bunları da yeneceğiz” diyor. İstanbul’da gösterilen “Ateşten Gömlek” filminde, ilk kez iki Türk kadını rol alıyor. 1. Meclis, yurdumuzun kurtarıcısı. 2. seçimler yapılıyor ve 2. Meclis, devleti düzenleme görevini üstleniyor. Kurtuluş kutlamaları başlıyor illerimizde. Ankara, başkent oluyor. Cumhuriyet ilan ediliyor. Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı seçildikten sonra söyledikleri, ulusumuzun önünü açıyor, umudunu tazeliyor:”…Milletimiz liyakatini, yeni rejim sayesinde, uygarlık alemine daha kolaylıkla gösterecektir. Hep beraber ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır…” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal, yurtsever Türk Ulusunun yoksulluğu, bilgisizliği yeneceğine inanıyor. Önünde uzun ve yorucu bir yol olduğunu biliyor. Bugünümüzü anlamak için okumalıyız Cumhuriyet romanını. Yüzyıl öncesinde de ülkeyi bölmek için aynı oyunların oynandığını görmek için okumalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Cumhuriyet/ Türk Mucizesi- Turgut Özakman, Belgesel Roman, Bilgi Yayınevi, 34. Basım, Ekim 2009, 436 s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖYKÜ UMUDA YOLCULUK&lt;br /&gt;Mustafa B. YALÇINER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bastonuyla vuruyordu adam, derme çatma kapıya. “Oğlum, iki aydır sadece yaşlılık aylığına kaldım. Onunla da geçinemiyorum. Ödeyemediğin kira nedir ki! Öte başı on lira. Valla, bak talebe falan demem, atarım dışarıya. Sana bir hafta süre. Ya kirayı ödersin ya da çeker gidersin” diye bağırıyordu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kapı açıldı. Uzun boylu, zayıf bir delikanlıydı yaşlı adamı yanıtlayan. “Tamam, dayı. Bugün kasabaya, amcamlara gideceğim. Dönüşte ödemeye çalışırım, kiranı.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ev sahibi,“Fesüphanallah” diyerek uzaklaştı oradan. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı adamın istediği, arabacılık yaptığı yıllarda atını bağladığı ahırdan bozma odanın kirasıydı. Helâsı dışarıda; banyosuysa odanın bir köşesindeydi, yerden azıcık yüksekte, üzeri şaplanmış. Bir de kurşun boru yerleştirilmiş, duvardan açılan deliğe. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Delikanlı, “Hey Tanrım, ne biçim çile bu böyle! Elleri bağlı, bir kör gibiyim. Nasıl ilerleyeceğim bu yolda,” diye söyleniyordu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İki yıl önce kaybetmişti babasını. Ağabeyi de askerdeydi. Birkaç kez okulu bırakıp, köyüne dönmeyi bile düşündü. Terk etse ne yapacaktı? Tarlası yoktu ekip dikecek, sandalı yoktu balıkçılık yapacak! Yoksulluk batağında çırpınıyordu köylüleri de. Kim tutacaktı onu elinden!&lt;br /&gt;Tek dostu, sabrıydı delikanlının. “Her gecenin bir sabahı vardır” diyordu sürekli. “Ama ileride kesinlikle acısını çıkaracağım bu günlerin.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Tek umudu amcasıydı şimdi. “Belki” diyordu “belki amcam biraz para verir. Yengemin yemeklerini de çok özledim. Ne zamandır doğru dürüst bir şey girmedi kursağıma. İki gün adam gibi yemek yerim. Çamaşırlarımı yıkatır, sıcacık bir evde ödevlerimi yaparım. Amcam cebime bir de yirmilik sokuverirse, değme keyfime! Bakkala borcumu, ev sahibine de kirayı öder, kalanla idare ederim. Ne kaldı ki şunun şurasında sömestr tatiline! Birkaç gün erken gider, birkaç gün de geç dönerim, çalışırım yine kahvede.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bavulu elinde çıktı odadan. Okul yolu üzerinde tanıdığı bir bakkal vardı; ona uğradı, tedirgin bir kuş gibi. Müşterilerin gitmesini bekledi bir süre. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Sadık Amca, şey, bana beş lira borç verebilir misin? Pazartesi okul dönüşü öderim,” dedi delikanlı, boynu bükük. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bakkal, gözlüğünün üzerinden baktı. “Bana bak, Oğlum Nevzat” dedi “sinemaya gideceksen vermem, ona göre.” Yalvaran gözlerle baktı, liseli. “Valla, sinemaya falan gitmeyeceğim. Bak, bavulum da elimde. Hafta sonunu amcamlarda geçirmek istiyorum. Yol parası gerek de” dedi utangaç bir ses tonuyla. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bakkala teşekkür ederken pırıl pırıldı gözleri Nevzat’ın. Tuttu garajın yolunu. Kebapçının önünden geçerken, durdu bir an. Tükürüğünü yuttu ve hızla uzaklaştı oradan. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Garaja yaklaşıyordu, ev sahibini gördüğünde. Bir an, yatağı ve tahta bavulunun evin önüne konulduğunu düşündü, içi sızladı. Hemen yolunu değiştirdi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bindi otobüse. Yaşlıca bir adamın yanına oturdu, selam vererek. Uzattı kâğıt beşliği şoföre. Aldığı bozuk parayı saydı. Dört lirası kalmıştı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;-Yolculuk nereye, delikanlı?&lt;br /&gt;- Kızılkaya’ya.&lt;br /&gt;- Güzel kasabadır. Oralı mısın?&lt;br /&gt;- Hayır. Amcam var orada, ilkokul öğretmeni. Yanına gidiyorum.&lt;br /&gt;-Peki, sen ne iş yaparsın?&lt;br /&gt;- Lisede okuyorum, son sınıfta.&lt;br /&gt;- Ne olacaksın ileride?&lt;br /&gt;- Kazanabilirsem, yatılı bir yüksekokulda okumak ve öğretmen olmak istiyorum. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Otobüs, portakal bahçelerini geride bıraktı, artık girmek üzereydi kasabaya. Şimşek çaktı uzaklarda. Kızılkaya’nın üzerinde kara bulutlar dolaşıyordu. Palmiyeler, okaliptüsler sallanıp duruyordu lodosla. Hemen aşağıda, denizin dibi oynamıştı sanki. Dev dalgalar dövüp duruyordu kayalıkları. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Nevzat indi otobüsten; ceketini ilikledi, yakasını da kaldırdı. Fırtınayla boş karton kutular sürükleniyordu sokakta, naylon torbalar ise kanatlanmıştı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Liseli, girdi bir bakkala. İlkokulun yerini sordu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;- Okul az önce dağıldı. Ne yapacaksın ki?&lt;br /&gt;- Amcam, orada öğretmen de.&lt;br /&gt;- Adı ne amcanın?&lt;br /&gt;- Umut Solak.&lt;br /&gt;- Tanırım onu. Dün göçtü buradan; solcuymuş, sürdüler Doğu’da bir yere.&lt;br /&gt;- Şaka yapıyorsunuz, değil mi?&lt;br /&gt;- Bu işin şakası mı olur? Gitmeden önce bana uğradı; borcu vardı, gittiği yerden göndereceğini söyledi. İnanmazsan, adresini vereyim, şuraya çekmeceye koymuştum. Buldum işte. Al, bak. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gök gürledi. İri damlalar düşmeye başladı. Nevzat’ın içinde bir deprem oldu, göçüverdi dünyası. Gözlerindense sicim gibi yaş dökülüyordu sessiz sessiz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;- Ne oldu, delikanlı, her memurun başına gelir böyle şey. Neden ağlıyorsun ki? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yanıtlayamadı, Nevzat. Çıktı dükkândan. Yolun karşısına geçti. Durakta, mendilini çıkardı, kurulamaya çalıştı saçını. “Kara gün kararıp da kalmaz ya” dedi.&lt;br /&gt;Baktı ıslak gözlerle, otobüs geliyor mu diye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4098680160407982765-9085086971419460201?l=gercemek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercemek.blogspot.com/feeds/9085086971419460201/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4098680160407982765&amp;postID=9085086971419460201' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/9085086971419460201'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4098680160407982765/posts/default/9085086971419460201'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercemek.blogspot.com/2010/12/gercemek-sayi-25.html' title='GERÇEMEK SAYI 24'/><author><name>Gerçemek Taşeli Yöresi Kültür ve Düşün Dergisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07335325335767371791</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/SQeUl26ig8I/AAAAAAAAAAg/LPKwseynNo4/S220/Bitkilerimiz+(168).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/TRX1XXC7CaI/AAAAAAAAAEc/Pf2698MRa0M/s72-c/GER%25C3%2587EMEK%2Bkapak_24_...jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4098680160407982765.post-1649677320298344885</id><published>2010-09-17T12:45:00.000-07:00</published><updated>2010-09-17T13:03:57.648-07:00</updated><title type='text'>GERÇEMEK SAYI 23</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/TJPGHuLTsFI/AAAAAAAAADs/6X-m1OBqhTg/s1600/kapak+23.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5517971804415832146" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 227px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/TJPGHuLTsFI/AAAAAAAAADs/6X-m1OBqhTg/s320/kapak+23.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;GERÇEMEK&lt;br /&gt;TAŞELİ YÖRESİ&lt;br /&gt;KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ISSN: 1307–4881&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:&lt;br /&gt;Mustafa B.Yalçıner&lt;br /&gt;05327220674&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:yalciner_mustafa@yahoo.fr"&gt;yalciner_mustafa@yahoo.fr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı Kurulu:&lt;br /&gt;Mehmet Babacan&lt;br /&gt;F. Saadet Bilir&lt;br /&gt;Güngör Türkeli&lt;br /&gt;Songül Saydam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basıldığı Yer:&lt;br /&gt;Evren Yay. AŞ&lt;br /&gt;Ankara- Konya Devlet Yolu 29. Km.&lt;br /&gt;Oğulbey/ANKARA&lt;br /&gt;(0312) 615 54 54&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baskı Tarihi: Eylül 2010&lt;br /&gt;İki Ayda Bir Yayınlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl: 4&lt;br /&gt;Sayı: 23&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek,&lt;br /&gt;kültüre hizmet amacıyla yayınlanmakta olup parasız dağıtılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katkıda bulunmak isteyenlere şükranlarımızı sunarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Posta çeki hesap numarası: 5323892&lt;br /&gt;Sahibi: Mustafa Yalçıner&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetim Yeri:&lt;br /&gt;Merkez mahallesi&lt;br /&gt;Çakmakoğlu Caddesi No: 40/2&lt;br /&gt;33840 Aydıncık/ MERSİN&lt;br /&gt;Telefon:&lt;br /&gt;(0324) 8412836&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E-posta: &lt;a href="mailto:gercemek@yahoo.com.tr"&gt;gercemek@yahoo.com.tr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçemek, gönderilen yazıları yayınlamama ve iade etmeme hakkını saklı tutar. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;SUMAK (Rhus coriaria) &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5517974672433469826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_EhbuuyGbIBk/TJPIuqX_2YI/AAAAAAAAAD0/bWxU3smQbWk/s320/%C3%96N+KAPAK.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Toroslar’ın sahilden uzak kesimlerinde yetişen, 2 metreye kadar boylanabilen, kışın yaprak döken, çalı görünümünde bir bitkidir. Derin çizgili yapraklarının kenarları girintili çıkıntılı olup, uzun, sivri ve tüylüdür. Üzüm salkımı halinde beyaz çiçek açar. Güze doğru bu çiçekler kızıla çalan, ekşi, kırmızı mercimeğe benzeyen meyvelere dönüşür. Etli kısmın içinde kahverengi çekirdeği vardır. Bu tohumlar toplanıp, güneşte kurutulur sonra da öğütülür. Elde edilen toz sumak, baharat olarak kullanılır. İştah açıcıdır. Paçanın vazgeçilmezlerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karacaoğlan da bu konuda şöyle der:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seherden evvel de ekşili paça&lt;br /&gt;Limon bulunmazsa sumak isterim”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kokuyu azalttığı için de soğan salatasında kullanılır.&lt;br /&gt;Hazmettirici ve kurt düşürücü özelliği olduğu söylenir.&lt;br /&gt;Sumak yaprağı deri tabaklamakta kullanılır. Bununla ilgili olarak da yöremizde şöyle bir atasözü vardır:&lt;br /&gt;“Keçinin sumağa yaptığını sumak da derisine yaparmış.”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;EDİTÖRDEN&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;OSMAN ŞAHİN ve DARAĞACI AVI&lt;br /&gt;Mustafa B. YALÇINER&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Darağacı Avı, Can Yayınları’ndan Ağustos 2010’da çıkan, okurun büyük haz alacağı türden, müthiş, hepsi de birbirinden çarpıcı, usta işi dört öykünün yer aldığı bir Osman Şahin klasiği.&lt;br /&gt;Kitaba adını veren ilk öykü Darağacı Avı, bir başyapıt, diliyle biçemiyle tam bir Osman Şahin öyküsü.&lt;br /&gt;Darağacı Avı mekân ve ana kişi Miran’ın tanıtılmasıyla başlıyor. Miran, dere kıyısındaki çalılıklar arasına yüzükoyun uzanmış, eli tetikte, ilk akşamdan beri babasıyla amcasının katili ve evlenmeyi düşündüğü Hori kızı da kaçıran Hamey’i beklemektedir. “Yıllardır beni yaşatan tek duygu bu alçağı öldürmekti,”diyor Miran. Osman Şahin de onun bu duygusunu şöyle dile getiriyor: “Bu duygularla nice oyuklara girmiş, pusulara yatmıştı. Her defasında da tetikteki parmağı aç kalmıştı…”&lt;br /&gt;Miran, tek kurşunla devirdiği Hamey’i atın sırtına sıkıca sarıp sarmalar ve zifiri karanlıkta, atın yuları elinde, çalılarla kaplı, eğri büğrü yolda, tepeye doğru tırmanmaya başlar. Şafak sökerken de Ardıçlı Tepe’ye varır.&lt;br /&gt;Sevgilisi Hori ile bir zamanlar buluştuğu ardıcın dibine çeker atı. Ölüyü ayak bileklerinden kalın bir dala sıkıca bağlayıp, sallandırıverir onu.&lt;br /&gt;Öyküde mekân, aşağıdan yukarıya doğru bir seyir izlemektedir. Aşağıda, Miran yıllardır kurduğu hayaline kavuşmuş, ağır bir yükten kurtulmuştur. Ama yukarısı, Ardıçlı Tepe tam bir kâbusa dönüşür. İnsanlığını yitirir Miran. İntikam seline kapılmıştır. Ne biçim bir öfke, ne biçim bir öç alma duygusu! Bir insan bu denli nasıl gaddarlaşabilir! Miran’ın duygu dünyasının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacak, öykü içine serpiştirilmiş bazı cümleler: “Bu dalda çürüyüp dökülecek… Tırnakları sökülünceye, parmakları kopuncaya kadar bekleteceğim onu… Kurtlar yiyip bitirinceye kadar kurutacağım onu… Hori kıza dokunan parmakları doğrayacağım…”&lt;br /&gt;Hava da oldukça sıcaktır. Günlerdir baş aşağı sarkıtılan ceset çürümeye başlar. Ölünün ağzına yüzüne sinekler çokuşur, kurt kaynamaya başlar her yanı. İnsanın burnunun direğini sızlatan bir koku sarar Ardıçlı Tepe’yi.&lt;br /&gt;Uykusuz ve yorgun Miran gözlerini kapar kapamaz, ölünün canlandığını sanarak fırlar yerinden. Ölüye olan zulmü arttıkça, kendi korkusu da büyür içinde. En çok da geceleri korkar. Ölünün yarı açık gözleri huylandırır Miran’ı. “Hiç ölmemiş gibi, şu pezevengin gözlerine bak! Ölü dediğin ölü gibi bakar. Buysa canlıymış gibi bakıyor.”&lt;br /&gt;İçindeki öfke denizi, günler geçtikçe limanlaşacağı yerde ekşimiş ayran gibi kabarmaktadır. Azgınlaşmış, söz dinlemez biri olup çıkmıştır. Miran dibi oynamış öfke denizinde debelenmektedir. Oradan geçmekte olan yaşlı adam da, oğluna istemeye istemeye azık ve su getiren ana da Miran’ın ölüye eziyet etmemesini ve onu bir an önce gömmesini istemektedir ama düşmanını öldürdüğü halde kini bir türlü geçmeyen katil, ikna olmaz. “Onu her gün ölü görmek hayat veriyor bana… Hayır bu adam gömülmeyi hak etmedi daha… Zamanı gelince, öte dünyaya iskeletini uğurlayacağım,” deyip durmaktadır.&lt;br /&gt;Miran’ın ölüyü bu şekilde kaç gün beklettiği pek anlaşılmıyor; yazarın kullandığı, “Birkaç gün sonra…” ya da “Günlerdir…”gibi zaman zarfları da yetmiyor, bunu anlamak için.&lt;br /&gt;On dört sayfalık öykünün sonuna doğru, Osman Şahin kültürel bir öğeden yararlanarak Hori’yi getirir kocasının ölüsünün yanına:&lt;br /&gt;“…Hamey’in atıydı. Sırtında kanlı semeri, başında yuları, koşum takımları yoktu. Öldürülen sahibinin her yere sinen kokusunu alarak bulmuş olmalıydı Ardıçlı Tepe’yi… Hamey’in atı gibi soylu cins atlar binicisiyle birlikte kaybolmuşsa, eve binicisiz dönmüşse, ev sahipleri, atı boş bırakırlar, ardından usulca izlerlerdi onu. At, sahibinin öldürüldüğü yeri bulup tanıyabilirdi.”&lt;br /&gt;İntikam hırsıyla yanıp tutuşan Miran, uzun uğraşlardan sonra öç ve nefret duygularıyla çıkar kadının üstüne. Bu sahneyi de şöyle betimler, usta Öykücü Osman Şahin: “İçindekini yeterince öldüremediği için, düşmanının fiziksel ölümü de yetmez olmuştu ona. Ağır ağır sallanan ölüden günlerden beri alamadığı öcünü asıl şimdi almak istermiş gibi, düşmanını küçük düşürmenin, aşağılık duygusunun umarsız hıncıyla yüklendi kadına…”&lt;br /&gt;“Ölünün parlayan gözleri ağır ağır kapandı. Asıl şimdi ölmüş gibiydi,” cümleleriyle de bitiyor Darağacı Avı. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;                                                                          ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci öykü “Sarı Yatak”, ağalık ve köy gerçeğini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Yazar, mekân ve kahraman olarak da öğrencilik ve öğretmenlik yıllarının bir kısmının geçtiği, bu nedenle de çok iyi tanıdığı Güneydoğu Anadolu’yu seçmiştir.&lt;br /&gt;Olay, Mardin ili Ömerli ilçesine bağlı Bamedi Köyü’nde geçer. Suyun cimri, güneşin cömert olduğu bir mekândır, burası. Köy, ilçeden bir hayli uzakta kurulmuş; yarı yola kadar ciple, ondan sonra da at ya da katır sırtında gidilir. Köyde tek bir ağaç, tek bir yeşerti yoktur. Çeşme nedir, pınar nedir bilmez Bamedililer; sarnıçta biriken, gübre şerbeti renginde, kekremsi suyu kullanırlar. “Bamedililer suya hasret, güneşe düşmandı. Güneş orada sudan güçlüydü. Su ekmekten önce gelirdi,” der yazar da.&lt;br /&gt;Öykü, sarnıç başında bekleyen köylülerin ve sarnıcın betimlenmesiyle başlar. Sarnıç kapağı kilitlidir. Anahtar da Ağa’nın elindedir. Sabah erkenden gelen köylüler, uzun kuyruklar oluşturur ve Ağa’yı beklemeye başlarlar. Su, Ağa için bir tehdit aracıdır. “Onu bunu dinlemem, akşam sarı yatağı isterem. Getirmezsen, sarnıçtan damla su vermem” der marabası Faraç’a.&lt;br /&gt;Faraç, yatalak anası için bir sünger yatak getirmiştir Suriye’den. Ağa’nın karısı da bu yatağı ister. Affan çağırır marabasını, “Getir yatağı” der. Faraç kabul etmez. Ağa hakaretler, tehditler yağdırır köylüsüne. Nuh der peygamber demez maraba. Öfkelenen Ağa, basar tokadı. Faraç da çeker silahını. “Koruma duygusuyla birden önüme geçince, kurşunu o yedi, ben kaldım. Karayazı…” diye açıklar Ağa karısının nasıl öldürüldüğünü.&lt;br /&gt;Ömerli ilçesi savcısı, hükümet tabibi, başyazman ve otopsi yardımcısı sabah erkenden yola çıkarlar ve öğleyin gelirler köye. Onları komşu Rişmil Köyü karakol komutanı karşılar. Ölen kadına otopsi yapıp, rapor düzenlenecektir. Affan Ağa’nın evine varırlar. “Oda tabanına serilen hasırın üstüne öldürülen kadının cesedini uzatmışlar, üstüne de beyaz bir çarşaf örtmüşlerdi.”&lt;br /&gt;Affan Ağa direnir, otopsi yaptırmak istemez. Hatta tehdit eder gelen memurları: “Hayır. Eğer avradımı kesip biçerseniz, dışarıdaki köylülerime emir vereceğim. Az sonra burada kan gövdeyi götürecek, haberiniz olsun,”der.&lt;br /&gt;Böyle dese de, Ağa’nın devlet otoritesi karşısında nasıl da yelkenlerini indirdiğini görürüz. Ayrıca Savcı Fikret Beyin bakış ve sözleriyle, çocuk yaşta bir kadının, dedesi yaşında, çok eşli Ağa ile evlendirilmesinin kınanmasına tanık oluyoruz. “Baktı ölünün yüzüne. Ve bir an çarpılmış gibi oldu. Ne yapacağını bilemedi. Bir yerdeki genç ölü kadının yüzüne, bir de sırık gibi uzun boylu yaşlı ağanın yüzüne baktı. Henüz kadınlaşmamış, çocuk yaştaki bu kadın dedesi yaşındaki bu adamın nasıl karısı olabilirdi. Ölü Pero’nun çocuksu, temiz yüzü, saflığın, duruluğun yüzüydü. Onca sefaletin içinde bu güzellik ne arıyordu? Derinden etkilenmişti savcı.”&lt;br /&gt;Yaklaşık bir günlük bir olayın tam on dokuz sayfada anlatıldığı öykünün sonundaysa, Bamedi Köyü’nün sahibi Affan Ağa, “Ayrıca ben, küçükten beri ağalık gelenekleri içinde doğmuş büyümüşem. Ağalık, her daim haktır, istemektir afandi,” der. Osman Şahin ise haksız yere istemenin Ağa’nın başına neler açacağını, köylülerin hepsi için emrin demiri kesmediğini gözler önüne serer. Haksız yere dayak yiyen, köle muamelesi gören köylünün ağasına karşı gelmesi ve dayanamayıp, silah çekmesiyle de her kuşun etinin yenmeyeceğini vurgular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Üç Kişiydiler. Üçü de ak saçlıydı… Erkekler meclisinde otururlar, saygı görürler, tütün tabakası taşırlar, cigara sarar içerlerdi… Masal analarıydı onlar. Ağızları birer anlatı yorgunu, söz akarı ve söz büyücüsüydüler. Adları Kara Hapa, Sultan Ana ve Ümmülü Ana’ydı. Toros gecelerinde bir oda dolusu insana bitmez tükenmez öyküler, masallar anlatırlardı… Konuları farklıydı… Üçü de insanın hiç değişmeyen yanlarına vurgu yapar, ihanetleri kötülerken, iyiliği öne çıkarır, överlerdi…” İşte böyle tanıtıyor Bey Analar’ı, Osman Şahin.&lt;br /&gt;Okur, kendini Toroslar’da bulur bu öykülerde. Köy gerçeğine, köyün geçmişine ve insanlarının duygu dünyasına bir yolculuğa çıkar. Üç öyküden oluşan Bey Analar’ın satırlar arasında gezinirken de tarihi bilgiler yanında insanı tanır, okur.&lt;br /&gt;Kara Hapa, köyün ağıtçısıdır. Birileri ölünce ilk onun haberi olur. Kara Hapa ölünün başucuna oturur. ““Ağıda başlamadan önce eline, yüzüne biraz kan sürerdi Kara Hapa. Kan, ölümle bilinmezin işaretiydi. Ağıt ise sesin siyaha dönüşmesiydi. Kara Hapa, saç örgülerini çözünce, diğer kadınlar da saç beliklerini çözerler, yas mendillerini alınlarına sararlardı. Kara Hapa, ölünün özel eşyalarına dokunur, bakar, koklar, duygulanır, günlük yaşamından ayrılarak bambaşka bir duygu düzenine geçerdi… Sonra gaipten bir çağrı, bir ses almış gibi titremeli sesi duyulur, başını ileri geri sallayarak, içe işleyen iniltiler çıkararak, sesini alıştıra alıştıra tutkuyla başlardı ağıda…”&lt;br /&gt;Odayı doldurup taşan, kapı eşiğine hatta dışarıya oturan kadınlar, Kara Hapa’nın yakımından, davranışından etkilenir, duygulanır, birbirlerine sarılır, hıçkıra hıçkıra ağlarlar.&lt;br /&gt;“…Kara Hapa, yalnızca ölen kişinin ağıdını yakmazdı. Herkesin geçmişinde ağıdını yaktığı, acısını çektiği ölüler vardı. Onları da ağıda katardı. Geçmiş ölülerin adlarını teker teker saydıkça çığlıklar yükselirdi.”&lt;br /&gt;Kara Hapa yalnızca iyi insanların ağıdını yakmaz, övmez Bazen kötü insanları da anlatır, yerer onları. Köylülerin, “Günah için yaratılmıştı, onsuz hayat daha emniyetli” dedikleri Sefer Veli’yi öyle bir hicveder ki Kara Hapa, okur da insanın böylesini ilk kez duydum, der.&lt;br /&gt;Sultan Ana, köyün yakımcısıdır. Seferberlik günlerini anlatır. Köy boşalır, çoluk çocuk, yaşlılarla kadınlardan başka kimse kalmaz. Yemen’e Lübnan’a gidip dönmeyenler anlatır. Sarıkamış’a, Van’a, Filistin’e gidenlerden haber alınamamış. Tarlalar ekilmez, harman sürülmez, değirmen taşları dönmez olur.&lt;br /&gt;“Sefalet girince, namusun, törenin, ahlakın da ipleri gevşer oğul. İki avuç un için gidip değirmenciye uçkur çözenlerimiz oldu. Zayıflık gösterdiler. ‘İt yavuzsa yat önünde yuvarlan,’ dediler.&lt;br /&gt;Ortalığı haydut sarmış; gündüzleri kapılar açılmaz olmuş. Şehit haberleri üst üste gelmeye başlamış köye. “Dört dul alan cennete gider,” sözü çıkarılmış. İmamlar da üçer dörder şehit kadınlarıyla evlenmiş. “Kör Hafız’ın bile dört çocuğu oldu.”&lt;br /&gt;Savaş bitince, geri dönüşler başlar. Yüze yakın insandan ancak yirmi biri geri döner. “Kimin kolu, kiminin bacağı yoktu. Sağır ve kör olanlar vardı.”&lt;br /&gt;Onların gelmesiyle, köy yeniden eski halini almaya başlar.&lt;br /&gt;Ümmülü Ana, yaşanmış öyküler anlatır. Mersin’in Fransızlar tarafın işgal edilmesiyle baş gösteren olayları anlatır. “İki kulağımın duyduğunu, iki gözümün gördüğünü tek dilimle anlatacağım,” der Ümmülü Ana.&lt;br /&gt;Fransızlardan yüz bulan Rumlar, Ermeniler silahlanırlar, milisler oluştururlar. Aslanköy’de yaşayan dört Ermeni de köyü terk ederek onlara katılır. Kereste tüccarı Corci, Fransızların gelmesiyle şımarır. Kesim işinde çalıştırdığı Aslanköylülerin parasını ödemez. Onlar da hızarda ne varsa el koyarlar. Buna çok öfkelenen Corci, oluşturduğu müfrezeyle köyü basmaya kalkar. Çatışmada adamlarıyla birlikte öldürülür. Köyden kaçan dört Ermeni de ölenler arasındadır.&lt;br /&gt;Fransızlar Yolçatı Köyü’nü işgale karar veriler. Köyde yalnızca otuz kadar yaşlı erkek vardır. Savaş görmüş bu ihtiyarlar kuracakları bir tuzakla köyü koruyacaklardır. Köyün Ağası Abdullah çıkarı uğruna durumu gizlice bildirir Fransızlara. Abdullah’ın da içinde bulunduğu köylüler beklemeye başlar. Fransızlar köyü basar ama tuzak işe yaramamıştır. Abdullah hariç tüm erkeklerin kulakları keserler. “Kesik kulaklarının yeri görülmesin diye, başlarına ince bir poşu sararlar, poşu uçlarını çenelerinin altında düğümler, sonra da başlarına şapkalarını geçirirlerdi. Yaz kış böyleydi bu…”&lt;br /&gt;Mersin’in kurtuluş günü kutlamalarındaysa, Abdullah evinden çıkamaz olmuştur…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çatal Celal”, kitaptaki son öykünün adı. Öyküde Çatal Celal’in, yeğeni Mızrap ile karlı bir günde, Osman Şahin’in doğup büyüdüğü, gittiği her yere de yüreğinde götürdüğü Aslanköy’den Başpınar Köyü’ne yaptığı gece yolculuğu anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;Yazar, köyünün kahvelerini, lokantalarını seriyor gözler önüne. Elinde bir kamera gösteriyor köy gerçeğini. Okuru çekiyor öykünün içine, ona adeta bir film izlettiriyor.&lt;br /&gt;Toroslar’da yarım metreyi bulmuş kar kalınlığı. Yağış da süreceğe benzer. Mızrap, karısı için sigara, çay ve şeker almaya gider Aslanköy’e. Veresiye yapar alışverişi. Dönüş için kendine bir yoldaş aramaya başlar. Kahveye girer. Bulamaz kimseyi. Canı çay ister ama parası yoktur. Ismarlayan da olmaz. Ardından lokantaya girer. Köşede dayısı Çatal Celal rakı içmektedir. Okur onunla işte burada tanışır. “Fazla iriyarıydı. Arkasına iki adam rahatça saklanabilirdi… Koşarcasına yürür, bacaklarını iri, pergel gibi açardı… Burnunun dibindeki insana on metre ilerideki insana seslenir gibi konuşurdu…”&lt;br /&gt;21.00’e kadar içerler. Meyhaneden ayrılırken Çatal Celal iki büyük rakı daha alır ve gocuğunun ceplerine yerleştirir. Kasaba uğrarlar, bir kilo yağsız kıyma çektirir. Emanet bıraktığı küspe dolu elli kiloluk heybeyi boynuna geçirir yetmişlik Celal ve düşerler yola, loş karanlıkta. Kar lapa lapa yağmaya devam etmektedir. Rakı içerek, meze olarak da çiğ et yiyerek yol alırlar. Sohbetlerinden Çatal Celal’in, Atatürk hayranı olduğunu, yobazları hiç sevmediğini ve din konusundaki düşüncelerini öğrenir, okur.&lt;br /&gt;Mızrap’ın hiç sevmediği Geceyatmaz İsmail’in evinin yanına varırlar. Yüksek sesten rahatsız olup uyanan Geceyatmaz, küfreder yoldan geçenlere. Mızrap durur mu hiç, o da başlar yanıt vermeye. En küçük küfrü kaldıramayan Celal oldukça sakindir. Yeğeni ise onun bu durumuna çok kızmaktadır. Celal’in, yeğenine haneye tecavüzün büyük suç oluşturduğunu açıklamasıyla Mızrap da sakinleşir.&lt;br /&gt;Yolda büyük rakının birini bitirirler. Eve geldiklerinde, karısı Şehriban çıkışır, söylenir, ilenir Mızrap’a. Dayı Celal araya girer sakinleştirir ortamı. Yiyip içtikten sonra dayı ile yeğen yeniden düşerler yola. Derin karda bata çıka, el ele tutuşup yardımlaşarak yürümeye devam ederler.&lt;br /&gt;Rakı bitmiş, kıyma tükenmiştir. Sabahın üçüne doğru varırlar Celal’in evine. Karısı Nur Kadın, giyinmiş kuşanmış, güler yüzle karşılar gelenleri ve kızartılmış tavuk butları, sıcak bazlama, salatalık turşunu koyar sofraya. Mızrap, karısını yengesiyle karşılaştırır ve derinden bir ah çeker. Celal, ardıç ve mazı tohumlarının suyuna kolonya ve bal karıştırarak elde ettiği ve adına viski dediği içkiden ikram eder yeğenine.&lt;br /&gt;Gün doğmak üzereyken, Mızrap gitmek ister ve kalkar ayağa. Çatal Celal, “Hayır seni evine kadar götürmem gerek” diyerek düşer peşine yeğeninin. Bağıra çağıra Çatak Mahallesi’ne doğru yürümeye başlarlar…&lt;br /&gt;Osman Şahin, yaklaşık on beş saatlik olay zamanını on dokuz sayfada anlatmış. Öyküleme sırasındaysa, kronolojik bir yöntem izlemiştir. Öyküleme sırasında Çatal Celal’in geçmişiyle ilgili bilgiler vermek için de ara sıra geriye dönüşler yapmış. İşte bu geriye dönüşler sırasında öğreniyoruz Celal’in Bulca’ya olan aşkını ve hiç camiye gitmediğini...&lt;br /&gt;Osman Şahin tüm bu öykülerde insanı anlatmış. Ama onun gelişim süreçlerini değil olay ya da olaylardaki o anki kişilik yansımalarını ele almış. Bu arada da kendi değer yargılarını, dünya görüşünü, olaylar karşısındaki duygu ve düşüncelerini paylaşmıştır okuruyla.&lt;br /&gt;Bir öyküde ne anlatıldığı kadar nasıl anlatıldığı da önemlidir. Konu, kişi, mekân, zaman, kurgu ve öyküleme yanında anlatım ve dil konusunda da iyi bir ustadır. Osman Şahin. Her öyküsünde olduğu gibi, bu öyküsünde de çıplak ve düz bir anlatım yerine, betimlemelere, çağrışımlara başvurmuş, şiirsel bir dil kullanmıştır, yazarımız.&lt;br /&gt;“Darağacı Avı” yalnızca okunması değil aynı zamanda okutulması da gereken bir öykü kitabıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;FRANSA MAYIS 68 (*)&lt;br /&gt;M. ŞEHMUS GÜZEL&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mayıs 68 bitti mi? Bitmedi mi? Ocak 2008’de Daniel Cohn-Bendit’e kulak verenler kulaklarına inanamadılar. Çünkü Mayıs 68’in öğrenci liderlerinden en ünlüsü aynen şunu söyledi: “Mayıs 68 bitti! Bir daha ortaya çıkmamak üzere tonlarca tarihi kaldırım taşlarının altında kaldı.”&lt;br /&gt;Ondan bir yıl kadar önce de Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, “Mayıs 68 ile bütün ilişkilerimizin koparılması şarttır.” diyordu.&lt;br /&gt;Oysa 2008’de, kırkıncı yıldönümü dolayısıyla, yeniden dünya kadar kitap yayınlandı. İki aydan daha az süren Mayıs 68 üzerine şimdiye kadar yayınlanan kitaplar 1789 Burjuva Devrimi’ne ilişkin olanlardan daha çok. Paris Komünü üzerine yazılanlardan da… Mayıs 68 üzerine yazılanların sayısı 1914-1918 ve 1939-1945 savaşlarına ilişkin olanlar kadar. Veya birazcık fazla… İnanılacak gibi değil ama daha Ekim 1968’de Mayıs 68’e ilişkin kitapların sayısı 124’ü bulmuştu.&lt;br /&gt;Fransızlar için “Mayıs 68, 20. Yüzyıl’ın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en önemli olayıdır.”&lt;br /&gt;O zaman bitmesi ve/veya bitirilmesi istenen bu tarihi başkaldırının önemi nereden kaynaklanıyor?&lt;br /&gt;Fransa Cumhuriyeti çağdaş tarihinde, siyasi hayatı, toplumsal yapıları, kadınlık durumunu, entelektüel ortamı, ekonomiyi ve bilhassa emekçi-patron ilişkilerini etkileyen bunca kapsamlı bir olay, bir başkaldırı, bir eylemler bütünü yaşanmadı.&lt;br /&gt;Hele bu kadar kısa zaman dilimindeki eylemler dizisi içinde, sonunda ve hemen sonrasında.&lt;br /&gt;Başlangıcı bakımından Mayıs 68 bir tür başkaldırıdır. İhtilal değildir: Çünkü öğrenci hareketinin ve onu izleyen işçi hareketinin hedefi veya hedeflerinden biri siyasi iktidarı almak olmadı. Kimi küçük siyasi gruplar “iktidarı almak” tan söz ettiler elbette. Ama bu sadece sözde kaldı.&lt;br /&gt;Ancak Mayıs 68 kültürel bir devrim boyutunu kazandı. Çünkü tutucu, içine kapanık, korkak, sinmiş ve sindirilmiş Fransız toplumunu a’dan z’ye titretti. Ve birçok sorunun sorulmasına olanak sağladı.&lt;br /&gt;O günlerin “Kültür İşleri” Bakanı ve Cumhurbaşkanı General Charles de Gaulle’ün en önemli danışmanı, hatta “fikir babası” André Malraux, Mayıs 68 için boşuna “Medeniyetimizin tanık olduğu en derin, en önemli krizlerden biridir” demedi.&lt;br /&gt;Dönemin burjuva ve küçük burjuva ailelerinin -ki bunların kimi öteden beri komünistti- çocukları, kız ve erkek çocukları isyan ettiler: Önce “ana-babalarının toplumuna.”&lt;br /&gt;Sonra çocuklar birey olarak da kendilerini ispat etmek “Biz de varız!” demek olanağı buldular. Başka olanak, başka yol bırakılmadığı için “kaldırım taşlarını” konuşturmak zorunda kaldılar. Anımsamak gerek: O yıllarda Fransa’da oy kullanabilmek için 21 yaşını doldurmuş olmak gerekiyordu. Oysa 18, 19 veya 20 yaşındaki gençler askere alınıyor ve Fransız sömürgeciliğinin ve/veya emperyalizminin “geleceği için” cephelere gönderiliyordu. Oysa çocuklar sadece askere alınmak için anımsanmak istemiyorlardı, aynı zamanda konuşmak ve düşüncelerini açıklamak istiyorlardı artık.&lt;br /&gt;Gençlerin ana-babalarına isyanlarıyla birlikte, o güne kadar entelektüel ortama, işçi hareketine, toplumsal mücadelelere damgasını vurmuş olan ve bu tekelini kimseyle paylaşmak istemeyen Fransız Komünist Partisi’ne (FKP) karşı da başkaldırı söz konusudur. FKP elbette bundan hiç memnun olmadı ve bunu göstermekten de çekinmedi: O zaman gençlerle arasındaki farklar giderek “uçuruma” dönüştü.&lt;br /&gt;Öğrenci gençlere hızla genç kadın ve erkek emekçiler katıldılar. Öğretmenler, öğretim üyeleri de… Sanatçılar da… Sinema dünyasının önemli isimleri de... Öğrencilerle ve genç emekçilerle kendilerini dayanışma içinde hisseden ve dönemin egemenlerine kafa tutan bu çocuklara sempati duyan yurttaşlar. Böylece eylemler dizisi bütün toplumu kapsayan boyutlara ulaştı.&lt;br /&gt;Mayıs 68 boyunca, heyecanlı toplantılarla, tartışmalarla, gösteri ve yürüyüşle, grevle ve işgalle tanışmayan tek köy, tek kasaba ve tek kent kalmadı.&lt;br /&gt;Mayıs 68’e giden yol, önce taşra üniversitelerinin yurtlarında, sonra Nanterre’de neredeyse masum denebilecek öğrenci eylemleriyle başladı: Erkek öğrenciler “kız öğrencilerin yurtlarına serbestçe girmek ve kız arkadaşlarını kaldıkları yurt odalarında ziyaret edebilmek için” yıllardır süren isteklerine olumlu yanıt verilmemesi üzerine harekete geçtiler. Reşit (21 yaşını doldurmuş) kız öğrenciler, erkek öğrencilerin yurtlarına girebiliyorlardı ama bunun tersi yasaktı. Öğrenciler yurtlardaki modası geçmiş iç yönetmenliğin değiştirilmesini ısrarla ve yıllardır dile getiriyorlardı.&lt;br /&gt;Öğrenciler aynı zamanda üniversitede geniş bir reform yapılmasını arzuluyorlardı. Ve ders programlarının saptanmasından yönetime ilişkin konulara kadar her alanda kendileri de kararlara katılmak istiyorlardı.&lt;br /&gt;1964’de yükseköğrenime açılan Nanterre’deki Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nün kız ve erkek öğrencilerinin başını çektiği yasal ve son derece barışçıl eylemlere rağmen Milli Eğitim Bakanlığı yasakta ısrar edince ve hükümet öğrencilere karşı son derece yersiz ve alışılmamış bir biçimde polisini gönderip sert ve acımasız davranınca ve başka etkenlerin de katkısıyla öğrenci eylemleri yeni boyutlar kazandı…&lt;br /&gt;Vietnam’da yıllardır süren ABD işgalini ve akıl almaz saldırılarını kınamak için bin bir eylem yapan, Filistin halkının kurtuluş mücadelesini desteklemek için gösteri ve yürüyüşler, toplantılar düzenleyen son derece bilinçli siyasi kümelerin, “ihtilalcilerin”, Troçkistlerin, Maocuların, Gueveracıların, Anarşistlerin (asli ve asil anlamında) örgütlü katkısıyla eylemler dal budak saldılar.&lt;br /&gt;İktidarın öğrencileri dinlememekte ısrarı ve gösteri ve yürüyüşlerin üzerine Fransa’da o zamana kadar alışık olunmayan, akıldan geçirilmesi bile mümkün olmayan feci bir saldırganlıkla yürümesi üzerine olaylar yeni boyutlar kazandı...&lt;br /&gt;Nanterre’de fakültenin kapatılması üzerine, öğrenciler Sorbonne’a yani Paris’in merkezine yöneldiler.&lt;br /&gt;Nanterre o tarihte Fransa’nın Afrika’daki, bilhassa Kuzey Afrika’daki eski ve/veya yeni sömürgelerinden ve çoğu Cezayir’den getirilmiş veya gelmiş “göçmenlerin” tıka basa oturduğu, oturtulduğu gecekondularla çevrili şantiye halinde küçücük bir kasabaydı. Bu kasabada çocuklar için okul yoktu. Bırakın hastaneyi bir sağlık odası bile yoktu. Doktor da yoktu. Tam anlamıyla yoksulluk ve terk edilmişlik içindeki bu gecekondu kasabada, henüz tam anlamıyla yerleşememiş bir fakülte ve çevrede oturanların yaşam biçimlerine duyarsız kalamayan öğrenciler vardı… Öğrencilerin “Üçüncü Dünya”ya kadar gitmelerine gerek yoktu: Çünkü “Üçüncü Dünya” ile komşuydular. Öğrenciler diğer mahallelerdeki “Fransızların” nasıl yaşadıklarını biliyorlardı ve aradaki “uçurumu” çok yakından görebiliyorlardı. Yeni kurulmakta olan yükseköğrenim binalarının inşası da bu terk edilmişlik bu yoksulluk ve bu karman çorman havaya katkıda bulunuyordu… Öğrencilerin inşaat işçileriyle ve çevredeki Citroen Fabrikası çalışanlarıyla ilişkileri dostçaydı...&lt;br /&gt;Eylemler başlar başlamaz öğrencilerin yurtlara ve üniversiteye ilişkin istekleri hemen kabul edilseydi veya kabul edilmeleri için ciddi görüşmeler başlatılsaydı, belki ve büyük ihtimalle, hareket bu küçücük kasabanın ve üniversitelerin sınırlarını aş(a)mayacaktı.&lt;br /&gt;Belki diyorum, çünkü öğrenci hareketi sadece öğrencilerin kendilerine özgü ve bazıları neredeyse “sudan” taleplerini kapsamıyordu: Bütün toplumu ilgilendiren birçok talebin kristalize edilmiş biçimini sunuyordu…&lt;br /&gt;Ama işte o küçük ve “sudan” taleplerin en otoriter biçimde reddi ve anında polisin gönderilerek “dayakla” sorunun çözülmek istenmesi bardağı taşıran damla oldu… Ve böylece taşan su, kısa zamanda, başka etmenlerin de devreye girmesiyle ve yıllardan beri asla tatmin edil(e)memiş ve gittikçe birikmiş bütün isteklerin aniden ve artık patlaması üzerine durdurulamaz bir sele dönüştü.&lt;br /&gt;Mayıs 68, o günlerden bugüne birçok ve hepsinin listesini yapmak bile bir kitap dolduracak kadar çok olan son derece ilginç ve kalıcı miras dizisi bıraktı. Bu miras birçok yönlüdür.&lt;br /&gt;Mayıs 68’in miras bıraktığı birçok şeyi milyonlarca insan paylaşıyor. Örneğin Mayıs 68’den gelen ve dillerden hiç düşmeyen sloganlar:&lt;br /&gt;“Sous les pavés, la plage!” (“Kaldırım taşlarının altında, plaj!”)&lt;br /&gt;“CRS, SS!” (“Toplum polisi, SS!”) Bu sloganda öğrencilerin İkinci Savaş yıllarına göndermesi çok açık.&lt;br /&gt;“İl est interdit d’interdire!” (“Yasaklamak yasaktır!”)&lt;br /&gt;“Ce n’est qu’un début, continuons le combat!” (“Bu sadece bir başlangıç, mücadeleyi sürdürelim!”)&lt;br /&gt;Kimi, döneminin renklerini taşısa, kimi epey abartmalı olsa bile bu sloganlar o günlerde bir isyan, bir başkaldırı rüzgârının estiğinin göstergeleridirler. Mutlaka bu nedenle günümüze kadar gelebildiler.&lt;br /&gt;En önemlileri ise İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ELDE ETMEYE YÖNELİK OLANLARIDIR: Örneğin; “Yasaklamak yasaktır!” başlı başına bir programdır: Bununla yasaklamanın hiç bir meseleyi çözmediği, yasaklamanın hiç bir somut sonuç getirmediği vurgulanmak isteniyor(du). İşin en ilginç tarafı da bu cümlenin slogan olarak öğrenciler tarafından yaygınlaştırılmasından önce ilk kez o günlerin ünlü komiği ve sinema oyuncusu Jean Yanne tarafından kullanılmış olmasıdır. Elbette öğrenciler bu cümleye daha farklı ve daha kapsamlı yeni anlamlar yüklediler.&lt;br /&gt;Mayıs 68 bireysel özgürlük için yakılan bir türkü olarak da algılanabilir.&lt;br /&gt;Bu sloganlar ve bu devrimci nitelikli arzular sonucu Mayıs 68 Fransa’da ve dünyada yankılandı, ses getirdi.&lt;br /&gt;Elbette her ülkenin kendine özgü gençliği, kendine özgü iç ve dış dinamikleri mevcuttu ama Fransa’dan yükselen bu sloganlar ve bu ses birçok ülkede, pek çok kentte ve fakültede yankılandı. Binlerce genç etkilendi ve her gençlik grubu kendine özgü dersler ve deneyimler çıkardı. Böylece Mayıs 68 sınır ötesi bir etki yarattı.&lt;br /&gt;Bu dinamik güç her ülkeyi ondan sonraki günlerde, ondan sonraki dönemlerde etkilemeyi de sürdürdü. Böylece gerçek bir eylemlilik süreci başladı. Bizde ve başka coğrafyalarda…&lt;br /&gt;Mayıs 68 Fransa’da çok başlı, çok nitelikli bir özellik, bir boyut kazandı…&lt;br /&gt;Büyük olasılıkla diğer ülkelerdeki öğrenci eylemlerinden en belirleyici farkı, Fransa’da Mayıs 68’in, öğrenci eylemi olarak başlaması ve mayıs ayının ortasından itibaren işçilerin katılımıyla bütün ülkeyi etkisi altına alan işyerlerinin işgal edildiği genel grev niteliğine bürünmesidir. Ve işte o zaman General Charles de Gaulle’ün on yıllık iktidarını ve bizzat kurduğu V. Cumhuriyet’ini radikal biçimde silkelemesidir.&lt;br /&gt;Fransa’daki eylemler demeti bir yıl öncesinden ve 1968 başından beri Almanya Federal Cumhuriyeti, İtalya Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Meksika Birleşik Devletleri, İngiltere Krallığı, Cezayir Sosyalist ve Demokratik Cumhuriyeti, Çekoslovakya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Belçika Krallığı, Hollanda Krallığı ve diğerlerinde değişik biçimlerde kendilerini gösteren ve türlü boyutlar kazanan öğrenci ve emekçi eylemlerinden kopuk değildiler. Tam aksine birbirleriyle iletişim ve etkileşim içindeydiler. O günlerde, o aylarda Fransa öğrenci liderlerini Almanya, Belçika, Hollanda ve İngiltere öğrenci hareketi liderleriyle değişik ve uluslararası toplantılarda, gösteri ve yürüyüşlerde bir arada görmek istisna sayılmıyordu. Zaman zaman IV. Enternasyonal’in değişik yerlerdeki, başkentlerdeki toplantıları çerçevesinde de değişik ülkelerin Troçkist öğrenci lideri bir araya geliyorlardı.&lt;br /&gt;Öğrenci hareketinin uluslararası boyutu deneyimlerin paylaşılmasında, kimi isteklerin uluslararası nitelik kazanmasında ve dayanışma gösterilerinde birincil derecede rol oynadı.&lt;br /&gt;Hemen söylemekte yarar var: Mayıs 68, Fransa’da başından itibaren birçok kesimden tepki aldı. Yani Fransa’da herkes “Aman ne iyi ki Mayıs 68 geldi, yapıldı” demedi.&lt;br /&gt;Birçok Fransız için Mayıs 68, bir “rüya”ydı ama birçoğu için de “kâbus”tu.&lt;br /&gt;Mayıs 68’in fena halde korkuttukları pek çoktur: Yaşlı ve içi geçmiş ama toplumsal hayattaki etkinliğini yitirmemiş Katolikler ve Katolik Kilisesi en başta… Katoliklerin daha aşırı dinci olanları yani Entegrist Katolikler… Bunlar kadınların dinin etkisinden kurtulmaya yönelmeleri ve daha bir dizi neden sonucu Mayıs 68’e ve getirdiklerine fena halde karşıydılar ve hala karşılar.&lt;br /&gt;Özgürlükçü yönüyle Mayıs 68, aşırı sağcıları ve onların küçük büyük parti ve derneklerini de korkuttu...&lt;br /&gt;Klasik sağ: Charles de Gaulle ve çevresinde toplanan ve kendilerini tarihi “Golistler” (“Gaullistes”, “De Gaulle taraftarları”) olarak isimlendiren André Malraux, Michel Debré, Alain Peyrefitte, Christian Fouchet gibi siyasetçiler ve diğerleri de Mayıs 68’e muhaliftiler…&lt;br /&gt;Mayıs 68’in en önemli yönlerinden biri de, sonraki dönemlerde Fransa siyaset sahnesinin ünlü aktörleri olacak birçok kişinin kendilerini ilk kez veya yeni yeni gösterdiği bir arena olmasıdır: Öğrenci liderlerini artık herkes biliyor. Yine de Daniel Cohn-Bendit’in o günlerde “Kızıl Dany” değil “Dany Le Noir” (“Kara Dany”) veya sadece “Dany” olarak anıldığını belirtmek isterim. O günlerde anarşist ve radikal bir biçimde FKP karşıtı olduğu anımsanırsa ona “Kızıl” denmesi doğru olmazdı ve “Kara Dany” adıyla Anarşizmin rengini alarak ortaya çıkması doğaldı... Dany “renklerle dansını” çok ta uzatmadı ve, bildiğiniz gibi, “Yeşil”de karar kıldı...&lt;br /&gt;Bu vesileyle Mayıs 68’de Troçkistler ve Maocular yanında Anarşistlerin de oldukça etkili olduklarını eklemek gerek: “Front Noir” (“Kara Cephe”) gibi değişik kümeler içinde...&lt;br /&gt;Öğrenci liderleri olarak tanıtılanların bir kısmı sadece öğrenci lideri değildi: Örneğin, Alain Geismar sadece öğrenci lideri olarak anımsanmamalı. O o günlerde genç bir öğretim üyesiydi ve SNE-Sup (Yükseköğrenim Ulusal Sendikası) Genel Sekreteriydi. Mayıs 68’in hemen sonrasında Maocu bir örgütün liderliğini üstlenen Geismar, bir süre hapsedilecek, daha sonra da “Baba Evi”ne yani Sosyalist Parti’ye üye olacaktır.&lt;br /&gt;Önemli liderlerden üçüncüsü ve artık neredeyse unutulmuş gibi olan Jacques Sauvageot genç bir öğrenciydi ve UNEF’in (Fransa Öğrencileri Ulusal Birliği) Başkan Yardımcısıydı. Başkanın istifası üzerine bu görevi üstlenmek durumunda kalacak, bir süre sonra o da öğretim üyesi olacaktır. UNEF, Sauvageot ve yoldaşlarıyla o günlerde soldaki küçük ama etkili PSU’nün (“Parti Socialiste Unifié”, “Birleşik Sosyalist Parti”) öğrenciler içindeki yankısıdır. UNEF yönetiminde başka devrimci grupların da temsilcileri bulunuyordu. Sauvageot daha sonra yaşamını bir bilim adamı olarak mütevazı bir biçimde sürdürdü.&lt;br /&gt;O günlerin devrimci öğrenci örgütlerinden ve IV. Enternasyonal’in “Fransa şubesi” JCR’in (“Jeunesse Communiste Révolutionnaire”, “Devrimci Komünist Gençlik”) liderlerinden Alain Krivine, Daniel Bensaid (O günlerde Nanterre’in “İkinci Daniel”i olarak tanınan, günümüzde filozof ) ve Henry Weber de unutulmamalı. Krivine ve Bensaid hep aynı partide kaldılar. Krivine, partisini temsilen birçok kez cumhurbaşkanlığına aday oldu. Weber ise bir süre sonra “Baba Evine” yani Sosyalist Parti’ye (SP) geçti. Birkaç defa milletvekilliği yaptı. Hala SP’de ve SP’nin Avrupa Parlamentosu’ndaki temsilcilerinden biri.&lt;br /&gt;Birçok sendikacı lider de o günlerde ilk ciddi sendikal ve siyasi deneyimlerini yaşadılar. CGT Genel Sekreteri Georges Seguy, CFDT Genel Sekreteri Eugène Deschamps, CGT-FO Genel Sekreteri André Bergeron ilk akla gelenler.&lt;br /&gt;O günlerde iktidar saflarındaki birçok isim de daha sonra kendilerinden söz ettirdiler: Örneğin Jacques Chirac o günlerde “İş ve İşçi Bulma Devlet Sekreteriydi. Aslında bir tür bakan yardımcılığı veya ikinci derecede bakandı. Yani bizzat bakanlık teşkilatına sahip olmayan ve başka bir bakanlığa, bu örnekte Toplumsal İşler/Çalışma Bakanlığı’na, bağlı. Türkiye’de tam karşılığı olmayan bir makam: O nedenle Fransızcasını da yazıyorum : “Secrétaire d’Etat à l’Emploi.” Chirac, Çalışma Bakanlığı’na bağlı olarak çalışıyordu. Ama Mayıs 68’de Çalışma Bakanı’ndan daha çok kendinden söz ettirmesini bildi. Asıl önemlisi işçi sendikalarının temsilcileriyle hükümeti adına, önce 
